0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Allah'ın Varlığı ve Tevhid'in Hakikati (Yusuf El Kardavi)  (Okunma Sayısı 794 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 15 Mayıs 2009, 22:23:23 »

1.bölüm

Allah'ın Varlığı ve Tevhid'in Hakikati


    ...bazı dostlarımın Allah'ın sıfatları konusunda selef ve halefin fikirlerini uzun uzun tartıştıklarını duyunca onlara dedim ki; "bugünkü savaş ne eş'arilerle, ne ma-turidilere, ne mutezile ile ne de cehmiye iledir. Bugün kü savaş Allah'a, peygambere ve kitaba inanmayan din sizlerledir."

Günümüz savaşı Allah hakkında "O mekandan münezzehtir." diyenlere karşı değil "O yoktur" diyenlere karşıdır.
Bizim savaşımız Allah'ın sıfatları hususunda tartışılarla değil bizim savaşımız Allah'ı tamamen inkâr edenlerledir.
Savaşın istikametini değiştirenler bize göre safları bozanlarla savaştan kaçanlar gibi düşmana yardım etmiş sayılırlar.
Bütün bunlardan dolayı Allah'ın varlığını isbat edecek delillerin ortaya konmasını dinsizlikle savaşın bir parçası olarak görüyorum. Çünkü bu, mümin genç leri silahlandıracak, şüphede olan gençleri ise sustura caktır.

Allah'ın (c.c.) varlığı isbat edilmeden Hz. Muhammed'in (sav) peygamberliğinin ve ona gelen dinin gerçek din olduğunun isbatıda islamın güzelliği ve şeriatın meziyetleri hakkındaki sözler de hep havada kalır.
Kahirede islam araştırmalar merkezinde görev yapmakta olan Dr. Abdulhalim Mahmud Emin bu konuda şu tesbitleri yapıyor.(*)
"Allah'ın varlığına inanmak fıtridir. Dolayısı ile onun akli delillerle isbatlamaya gerek yoktur", diyenlerin görüşü doğrudur. Ancak şüphe tohumlarının ekildiği, inkâr zehirlerinin saçıldığı bir dönemde kendimizi muhatabımızın silahı olan akıl silahı ile savunmak mecburiyetindeyiz". Bunu yaparken hedefimizin mümin gençleri inkarcılara karşı iman silahı ile silahlandırmak, şüphede olanları kurtararak kalplerinden şüpheyi söküp atmak olmalıdır.

Hatalardan biri de "Kuranı Kerimin inanç esaslarını nakille inşa etmek gerekir", görüşüdür. Bu anlayıştan dolayı Kuran ayetleri çoğu kez akli delillerle yetinmemiştir. Bilakis akli ikna edecek, fıtratı rahatlatacak, şüpheleri yokedecek delillerle ortaya koymuştur.

devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #1 : 26 Aralık 2009, 15:26:55 »

2.bölüm

Allah'IN VARLIĞI TARTIŞILMAYACAK KADAR  ŞÜPHESİZDİR

Allah'ın (cc) varlığı hakikatlerin ilki ve en açığıdır. Fıtrat, akıl, basiret bize bu gerçeği gösterdiği gibi ilim, vahiy ve tarihte bizi onu doğrulamaya sevkeder.
Allah'ın varlığını inkâr hususunda mücadele edenler her asırda yok denecek kadar az olmuştur. Bunların büyük bir kısmı ise şehvetlerine yenilmiş, dünyevi isteklerinin esiri olmuş kişilerdir. Aslında bu tür insanlar alçaklıklarını ve sapıklıklarını kamufle edebilmek için dinsizlik ve inkâr yoluna sapmışlardır. Böylece hiç kimse onları bu sapıklıklarından dolayı hesaba çekmeyeceği gibi kendileri de hayvani arzularının kurbanı oluş nedenlerini araştırmak ve nefis muhase besi yapmaktan kurtulmuş olacaklardı.

Bazı düşünürlerin bu çeşit dinsizliklerin kaynağının akıl ve düşünceye dayalı olmayıp şehvani arzula ra dayandığını söylemelerinde şaşılacak hiçbir şey yoktur. Nitekim psikoloji alimleri olayı şöyle değerlendirmektedirler:
Dinsizlik ve inkâr şuursuz bir hiledir. Bu fikirleri savunanlar alçaklıklarını perdelemek, sapıklıklarını ve karanlık hayatlarını güzel göstermek şehvet ve nefsi arzuları karşısındaki zafiyetlerini gizlemek için dinsizliğe sığınırlar."
Bütün bunlardan dolayı peygamberler Allah'ın varlığını isbat için özel bir gayret göstermemişlerdir. Bilakis onlar var güçleri ile "Allah inancını" putçuluk ve şirk kirinden temizlemeye çalışmışlardır. Çünkü şirk insan aklını bozarak onları -Allah'ın insanlara hizmet için yarattığı- varlıklara Kul yapmıştır. Bunun içindir ki peygamberlerin en büyük gayretleri insanları tevhide davet olmuştur. Nitekim Allah Resulü (sas)'nin kavmi ne açıkladığı ilk şey: "Allah'a (cc) ibadet edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur" (Araf Suresi, 59) "Al lah'a ibadet edin. Tağutlardan sakının" ( Nahl Suresi, 36 ) olmuştur.
Hz. Muhammed (sas) peygamber olarak gönderildiğinde, Kavminin tıpkı diğer ümmetler gibi, Allah'la birlikte başka ilahlara ibadet ettiğini gördü. Yeryüzün de bulunan çeşitli varlıklara, yıldızlara, semaya ibadet eden bu insanların hiçbiri Allah'ı inkâr etmedikleri gibi bu hususta hiçkimse ile de tartışmıyorlardı. Kuranı Kerim eşsiz beyanı ile bu konuyu şöyle dile getirmektedir:
"Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan şüphesiz "Allah" derler." (Zümer Suresi, 38) o dönemde Allah'ın varlığını inkâr eden "Dehriy-yun" denen bir fırka varsa da Kur'an bunları ölçü olarak kabul etmeyip genel olarak müşriklere hitab etmiştir. Bunun içindir ki tevhid islamın esaslarından biri olarak kabul edilmiştir.
"Allah'a ibadet edin. Hiçbir varlığı ona ortak kılmayın." (Nisa Suresi, 36)
Allah Resulü (sas)'nün melikleri İslama davet için gönderdiği mektupların içeriği özetle şu ayette ifa de edilmiştir. "Sizinle bizim aramızda ortak olan kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. Hiç bir varlığı ona ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da bir birimizi rabler edinmeyelim." (Ali İmran Suresi 64)

Devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #2 : 04 Ocak 2010, 22:31:42 »

3.bölüm

AVRUPA'DA DİNSİZLİK NEDENLERİ

19. ve daha önceki y.y Hıristiyan Avrupa'sının Avrupa tarihinde özel bir yeri vardır. Bu yüzyılda Hristiyan aydınların büyük bir çoğunluğu dini ve Allah'ı inkâr etmişlerdir. Ancak bu aydınlar gerçek dini ve gerçek ilahı değil kilisenin din ve Allah anlayışını inkâr etmişlerdir.

Bu dönemde Avrupa kiliseleri zulmü ve cehaleti destekleyerek ilme, grupları destekleyerek halka, hurafeleri destekleyerek düşünceye savaş açtı. Bunun içindir ki, hürriyet ve eşitlik fikri hızla yayılmaya başladığında bu fikirleri savunanların sloganı "Kralları ve papazları son ferdine kadar parçalayın." oldu.

Yine o dönemde kilise binlerce düşünür ve ilim adamının idam kararını imzaladı. Bununla da kalmayıp cesetlerin törenle doğranarak yakılmasını emretti. Bütün bunları Allah adına, din adına, mesih adına yapıyordu. Bunu gören hürriyet taraftarları, ilim aşıkları, kilisenin ve kilise adamlarının temsil ettiği dini inkâr ederek. Elde ettikleri bilim verilerine inandılar, insanların dinden uzaklaşmasının en büyük nedeni dine çağıranların bozulmuş olmasıydı. Bu arada Avrupa'da yalnızca görülen hissedilen varlıkları kabul edip bunun dışındakileri inkâr eden bir felsefi akım ortaya çıktı. Bu akıma göre ilah, vahiy, melek, ahiret, cennet, cehennem diye birşey yoktur. Bunların hepsi uydurmadır.

inkâr ve dinsizlik hareketleri Marksizimle zirveye çıktı. Ona göre "din halkların afyonudur" Bir başka ekole göre ise din zenginlerin, halkı sömürenlerin, fakirleri ve zayıfları ahiret nimetleri ile avutup dünya nimetlerinden yalnızca kendilerinin faydalanmaları için uydurdukları bir hiledir." Karl Marks bu hususta şöyle der: "Allah insanı yaratmamıştır. Bilakis işin doğrusu insan Allah'ı yaratmıştır."



DİNSİZLİK AKIMININ DOĞUYA GEÇİŞİ

Arap ve islam ülkelerinde fikir savaşı yoğunlaşınca batıdaki dinsizlik akımları dalga dalga bütün is lam alemine yayılmaya başladı. Bu akımın etkisi ile müslüman gençler Allah'ın varlığından şüphe etmeye ve bu hususta tartışmaya başladılar. Bu gençlerin bazısı batı üniversitelerinden mezundu. Bunlar batıdan etkilendikleri gibi çevrelerini de etkilediler. Diğerleri ise Marksizim ve Kominizmin propagandasından etkilenen gençlerdi. Doğudaki İslam ile batıdaki Hristiyanlık arasındaki açık farka rağmen her iki gurupta bu farkı hiçe sayarak islamın karşısına dikildiler.

Bu guruplar kendilerini yenilikçi olarak kabul ederler. Halbuki her iki gurupta batıyı taklit etmekte onların kafaları ile düşünmektedirler. Bu guruplardan bir kısmı bir iki asırda silinip yok olmalarına rağmen diğerleri hala kendilerinin ilerici olduklarını iddia ederler. Halbuki onlar yüce Allah'ın belirttiği gibidirler:
"insanlardan bazıları herhangi bir ilmi veriye, delile ve açık bir kitaba dayanmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar" (Hac Suresi, 8 )

devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #3 : 06 Ocak 2010, 14:17:08 »

4.bölüm

Allah'IN VARLIĞıNIN DELiLLERi

Allah'ın varlığı hiçbir delile ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Buna rağmen inançla ilgili kitaplar yazanlar bu hususta şüphe içinde olan ve inananlarla mücadele eden kişileri ikna etmek için Allah'ın varlığını güç ü aklı delillere ve temel esaslara dayanarak isbat yoluna gitmişlerdir.
Peki dinsizlik yoluna sapanlara karşı Allah'ın varlığını isbat sadedinde müslümanların ortaya koydukları deliller nelerdir?

FITRİ DELİL

Allah'ın varlığının ilk delili; Onun insanlara vermiş olduğu Fıtrattan kaynaklanan delildir, insanda bulunan tabii şuur, kalp gözü; şu sınırlı kâinatın dışında sınırsız bir varlığın olduğunu hisseder. Bu zat herşeye hakim, bütün işleri düzenleyen, kendinden istenen, tazim edilen, korkulan, kendisine yönelinen ulvi bir zattır. Bütün bu hisler kalbin derinliklerinden kaynaklanarak kişinin bütün benliğini sarar. Kişinin nefsinde bulduğu bu his telkin, öğrenme ve gayret sonucu elde edilen bir his değil yaratılışından kaynaklanan histir.

Bu fıtri şuuru meşhur düşünür Dekart şöyle dile getirmektedir: "Kendimde hissettiğim eksiklik beni kamil, eksiksiz bir zatın varlığı fikrine götürmektedir. Beni inanmaya zorlayan bu duygu bütün güzel sıfatlarla donanmış olan zat tarafından bana verilmiş bir duygudur. İşte bu zat Allah (cc)tır."
Fıtratı bozulmayan, nefsini kötülüklerden arındıran, kalbinden gaflet perdesini kaldırarak gönül gözünü açan, ruhi boşlukta olmayan her insan Allah'ın varlığının bütün benliğini sardığını hisseder. Bu vasıflarda olan kişinin rabbinin varlığını isbat için herhangi bir delile ihtiyacı yoktur. Çünkü o, Allah'ın varlığını kalbinde herşeyden daha fazla hisseder. Bilakis Allah her-şeyin delilidir.
"Rabbinin herşeye hakkı ile şahid olması sana kafi değil mi?" (Fussilet Suresi, 53)
Rivyete göre yakin sahibi salih alimlerden birine; "Falan kelam alimi Allah'ın varlığını isbat için yüz delili ileri sürmektedir" denilince o alim "demek ki adamın Allah'ın varlığı hakkında yüz şüphesi varmış" diye cevap vermiştir.
Bu cevap "Allah'ın varlığının" kişinin nefsinde delile muhtaç olmayacak kadar açık bir şekilde hissedildiğine işaret etmektedir.
Bazı ariflere ve "Rabbini ne ile bildin?" diye sorulduğunda onlar "Rabbimi yine rabbimle bildim" diye cevap vermişlerdir.
İbni Ataullah el Iskenderi ise şunları söylemiştir:
"Ey Rabbim! Mevcudiyeti sana muhtaç olan şey, senin varlığına nasıl delil olur? Senin iraden olmadan var olmayan şey, senin varlığına nasıl delil olur?"
Bizim "Fıtri delilden" maksadımız şudur: insan ister cahil ister alim olsun Kültürel etkilerden soyutlanıp, zihnini yaşadığı mekana bağlayan şeylerden uzaklaştırdıktan sonra, kâinatı ve nefsini tefekkür ettiğinde nefsinde fıtrat tabiatından kaynaklanan kendisinden bir türlü kurtulamadığı, bir duygu bulacaktır. Bu duygu yüce rabbine, rabbinin katındaymış gibi, huşu için de secde etme duygusudur.
İnsana bir artı birin iki olduğunu delilsiz olarak öğreten Allah, elbette ona kendisinden asla ilgisiz olamayacağı bir rabbinin olduğunu da delile ve mukadimelere (öncüllere) muhtaç olmadan öğretir.
Bu fıtri şuur; rahatlık ve insanı şımartan zengin lik anında genelde hissedilmez. Çünkü rahatlık kişinin bu hakikati görmesine perde olur. Ancak başına bir bela geldiğinde, asli fıtratı perdeleyen sahte kaymak eri-yere (gerçek ortaya çıkar işte o an, dua ve niyaz ile rab bine yönelir.
Bir adam Caferi Sadıka "Allah" hakkında bir soru sorar. İmam onun bu sorusuna
-Sen hiç denizde yolculuk yaptın mı?" sorusu ile karşılık verir. Adam:
-Evet. der.
İmam tekrar:
-Bu yolculuk esnasında kasırga ile karşılaştın mı? diye sorar.
Adam:
-Evet, der
imam:
-Güvendiğin, beklediğin bütün kurtuluş vesilelerinden ümidini kestin mi? diye sormaya devam eder. Adam:
-Evet der.
İmam tekrar:
-Hiç aklından "Dilerse seni kurtaracak bir zatın" var olduğu geçti mi? diye sorar.
Adam:
-Evet der.
İmam:
-işte o zat Allah'tır, diye cevap verir.
Bu hakikate işaret eden Kur'an bize şöyle bir tablo çizer:
"O, sizi Karada ve denizde gezdiren zattır. Hatta gemilerde bulunduğunuz, onlar, bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdükleri, (yolcular da) bununla sevin dikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar. (Denizin) her yerinden kendilerine dalgalar hücum edince çepeçevre kuşatıldıklarını sanırlar. (İşte o an) Allah'ın dininde halis ve samimi olarak ona dua ederler. Ve "Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız" derler" (Yunus Suresi, 22)
Kuranı Kerim'in bu tasviri bahsedilen fikrin doğruluğunu ve bütün insanları kapsadığını çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.
Kur'an insanı kalbinin kavşak noktasında yakalayarak rabbine yöneltir. Daha sonra ona rabbi ile insanlık arasında cereyan eden sözleşmeyi arzeder. Bu sözleşmeye göre; insan yalnızca rabbine inanacak ve yal nızca ona ibadet edecektir. Bu sözleşmeyi öğrenmek istersen şu ayetlere kulak ver:
"Hani Rabbin Adem oğullarından ve onların sülblerinden zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefisleri ne şahid tutmuş ve "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da "Evet, şahit olduk." demişlerdi. (Bu şahadet) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindir. Yahut "daha önce atalarımız şirk koşuyordu. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi o batılı ortaya koyanların işlediği (günah) yüzünden bizi helak mı edeceksin?" dememeniz içindir" (Araf Suresi, 172-173)
Buraya kadar anlatılan "Allah'ın varlığının fıtri delili" tarih boyunca bütün milletlerin ortak müştereyi olmuştur. İnsanların büyük bir kısmının gerçek imandan yüzçevirip onu vehimleriyle batıl inançları ile kirletip özünü bozmaları bu gerçeği değiştirmez.
Ünlü düşünür Henri Birgison fıtri iman hakkın da şöyle der: "llimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar bulunabilir. Ancak dinsiz toplum bulunamaz" Eski bir tarihçi de: "Tarihte kalesiz, okulsuz, sursuz şehirler bulunabilir ancak mabedsiz şehir bulunamaz" der.
Dinler tarihini araştıranların da belirttiği gibi ilim ve medeniyetin ulaştığı hiçbir toplum dinden ve imandan uzak olamaz.
Büyük düşünür Renan "Dinler tarihi" kitabında şöyle der: "İnsanın elinden her hürriyet alınabilir. Akıl hürriyeti, ilim hürriyeti sanat hürriyeti yasaklanabilir. Ancak dindarlık yok edilemez. Bilakis o, yeryüzünde fikir hürriyetini vahşice yok etmek isteyen materyalizmin yanlış olduğunu haykıran en güçlü ses olarak kala caktır." der.

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #4 : 08 Ocak 2010, 16:36:12 »

5.BÖLÜM

YARATILIŞ DELİLİ

Fıtratı bozulmamış kişi nefsi ile başbaşa kaldığında, hiçbir araştırma yapmadan Allah (cc)'ın varlığına inandığı gibi, nefsani isteklerin taklidin ve asabiyetin tesirinden kurtulan akılda birazcık düşünme ile kesinlikle Allah'ın varlığına inanır.

Aklın düşünme alanı, gökleri, yeri, insanı, hayvanı, canlısı, cansızı, zereden küreye bütün varlıklarıyla şu uçsuz bucaksız kâinattır.
Bu kâinatı ve içindekileri düşünen kişi onu yüce rabbine götürecek dört delil bulur. Bu deliller:
Yaratılış, eşitlik, takdir ve hidayet delilleridir.
Şu muazzam kâinat ve içinde bulunanlar, kendisini hakkı ile düşünen her insanı, Allah (cc) ulaştırır. Çünkü bütün varlıklar onun varlığını mülkünde ve bütün yaptıklarında eşsiz olduğunu gösterir. Tıpkı güzel isimlerini, ulvi sıfatlarını gösterdiği gibi.
İnsanın kendisi dahi tek başına Allah'ın varlığını gösteren büyük bir ayet (işaret)tir. O, başlıbaşına bir dünyadır. Başka varlıkta olmayan pek çok güzellik, onda toplanmıştır. İdrak, şuur, basiret bunlardan yalnızca birkaçıdır.
Bunun içindir ki Kuran-ı Kerim insanı önce kendine daha sonra kâinatta bulunan varlıklara bakmaya onları düşünüp araştırmaya yöneltmiştir. Hiç şüphesiz bu düşünce ve araştırma kişiyi hakka ve hakikate götürecektir. Çünkü enfüsi ve afaki alemde gördüğü ve dokunduğu herşey ona Allah (cc) gösterecektir.
"Yeryüzünde gerçek bilgi sahibi olanlar için, nice ayetler vardır. Kendi nefislerinizde dahi nice ayetler vardır. Görmüyor musunuz?" (Zariyat Suresi, 20-21)
"Göklerin ve yerin, o muazzam saltanatına, Al lah'ın yarattığı herhangi birşeye dahi bakmadılar mı?" (Araf Suresi, 185)


"Onlar nefislerinde bulunanları düşünmezler mi? Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında ne kadar varlık varsa hepsini hak üzere yarattı." (Rum Suresi, 8 )
"De ki: "Göklerde ve yerde olanlara bir bakın." (Yunus Suresi, 101)
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlar için faydalı olan şeyleri taşıyan o gemilerde, Allah'ın gökten indirip onunla yeryüzündekilere hayat verdiği suda, orada her hayvanı üretip yaymasında, gökle yer arasında hakkın emrine boyun eymiş olan rüzgarları ve bulutları evirip çevirmesinde, düşünenler için nice ayetler var dır." (Bakara Suresi, 164)
"Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl diktik, nasıl donattık, onda hiçbir boşlukta yoktur. Yere bakmadılar mı? Onu nasıl döşedik, ona nasıl sabit dağlar koyduk." (Kaf Suresi, 6-7-8)
Kuran çoğunlukla göklerde ve yerde bulunan tabloları sergilemekte daha sonra: "Bütün bunlarda düşünen, akıllı kişiler için işaretler vardır." (Nahl Suresi, 11-12-13) buyurmaktadır.
Kur'an; akıllarını, ve kalplerini gerçeklere kapayan kafirlerin bu tutumlarını kınayarak şöyle buyur maktadır.
"Göklerde ve yerde nice ayetler olduğu halde, onlar bu ayetlerden yüz çevirerek, üzerine basar geçerler." (Yusuf Suresi, 105)
Bu tür ayetler çoğunlukla "Akıllanmaz mısınız, görmüyorlar mı? işitmiyorlar mı?" şeklinde bitmektedir.


Allah'IN VARLIĞININ KÂİNATTAKİ DELİLLERİ

İnsanın da içinde bulunduğu şu kâinatı, tefekkür eden kişi onda kendisini yüce Allah'a götürecek dört önemli delil bulunduğunu görecektir. Bu deliller: yaratılış, eşitlik, mükemmellik ve hidayet delilleridir.


YARATILIŞ DELİLİ

Yaratmaktan maksat yoktan var etmektir. Yüce Rabbimiz yeryüzündeki bütün canlı varlıkları ve nebatatı yarattığı gibi önceden esamesi okunmayan insanı da yaratmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde ilk olarak indirilen surede bu husus açıkça ifade edilmiştir:
"Yaratan rabbinin adı ile oku. O insanı pıhtılaş-mış kan parçasından yarattı." (Alak Suresi, 1-2)
Yüce Rabbimiz yeryüzünde ve göklerde sayısız varlıklar yaratmıştır. Astronoloji ilminin verilerine göre çok büyük olan gök cisimleri, bu kadar büyük olmalarına rağmen biribirlerinden milyonlarca ışık yılı uzaktırlar.
Sence; yeryüzündeki bu hayatı yaratan kimdir? Ya şu düşünen, akıllı insanı yaratan kimdir? Şu muazzam gökleri ve yeri kim yarattı? Şu hayat, şu insan, küçük büyük mahlukat hiç yaratıcısız olabilir mi? Yoksa bütün bunları yaratan bir yaratıcı mı var? Varsa kimdir?

Materyalistler hayatın ilk olarak ortaya çıkması hakkında ne buyururlar?
Bazılarına göre; hayat fezadaki başıboş gök taşlarından biri yolu ile ulvi alemdeki boşluktan yeryüzüne inmiştir. Ancak bu durumda "Ulvi alemdeki hayatı veya herhangi bir yıldızdaki hayatı kim yarattı?" sorusu cevapsız kalmaktadır.

Bazıları da: Maddede hayat özelliği vardır. Maddeyi oluşturan unsurlar bir araya gelip kendilerine has bir reaksiyonla maddeyi oluştururlar şeklinde bir tez ileri sürmüştür.
Bu tezde de cevapsız kalan bir soru vardır. Bu soru: "Kör ve sağır olan bu maddeleri birleştiren ve uyum içinde olmalarını sağlayan kimdir?

"Akıl; hayatın ortaya çıkmasında yalnızca iki görüşten birini kabul eder.
Onlardan biri; hayat maddenin ayrılmaz bir özelliğidir. Bir varlığın var olabilmesi için herhangi bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Diğer görüş ise; hayatı yaratan, irade eden ve ne irade ettiğini bilen, hakim bir zat vardır."
"Alemde yalnızca madde olduğunu, maddenin dışında hiçbir varlığın olmadığını varsayarsak alemin ezeli ve ebedi olduğunu, başlangıç ve sonunun bulunmadığını, bütün gücü ve özellikleri ile ezelden beri var olduğunu ve bu özelliklerin feza boşluğunda bulunan maddeden, ezelden beri ayrılmadığını kabul etmemiz gerekir.
, "Bu durumda şu yıldızda hayat vardır şunda yoktur. Şu zamanda hayat vardı şu zamanda yoktu demenin hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü bu yıldızlarda hayat olduğu halde milyonlarca milyon yıl hareketsiz kalmışlar. Bundan binlerce yıl sonra hayat ortaya çıkmış demektir. Peki hayat niçin bu kadar uzun zaman beklemiştir? Dağılma ve birleşme neden feza boşluğunun çeşitli yerlerinde ve zamanın çeşitli dilimlerinde ortaya çıkmıştır?
Bu hayat neden tesadüfen gelmiştir. Ve tesadüfi olan bu hayat daha sonra en ince hesaplarla nasıl devam etmiştir?
Halbuki kör ve sağır olan madde hesaptan hiç anlamaz."

"Şu halde akla gereken; hayatın ortaya çıkışını tesadüflere bağlamak değil, bilakis ikinci görüşü benimseyerek, hayatın irade sahibi, yaratıcı bir zat tarafından verildiğini kabul etmektir. Anlaşılması bu kadar kolay olan bir görüşün kabul edilmeyip de anlaşılması imkansız olan bir görüşün bazıları tarafından ısrarla savunulduğuna bir türlü anlam veremiyorum."
Anlaşılması kolay olan bu görüş yalnızca kör ve sağır olan maddedeki hayatın ortaya çıkışı için değil bütün varlıkların ortaya çıkışı için tek geçerli sebeptir. Yüce Allah bu gerçeği insanlara en açık bir şekilde ilan etmektedir:
"Şüphesiz taneleri ve çekirdekleri yaratan ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran Allah'tır. Şu halde (iman dan) nasıl yüz çevirirsiniz." (En'am Suresi, 95)
"Yerin bitirdiğinden ve kendi nefislerinden bü tün çiftleri yaratan Allah her türlü noksanlıktan mü nezzehtir." (Yasin Suresi, 36)


Diğer bir şekli ile "Hareket delili" denir. Bu hareket bir mekandan ötekine veya bir halden diğerine yahut yokluk aleminden vücud alemine intikal ve benzeri şekillerde olabilir.
Bu delilin özü şudur: Her hareketi yapan bir muharrik vardır. Bu muharrikin (hareket ettirenin) hareketi ise ona hareket etiren başka birine bağlıdır. Bu sil sileyi takip eden akıl sonunda kendi başına kaim olup hiçbirşeye muhtaç olmayan ezeli varlıkta durur. Zira ezeli varlıkta durmadığını kabul ettiğimizde ortaya iki ihtimal çıkar "devir veya teselsül (sonsuz). Her iki ihtimal de imkansız olduğundan Akıl ezeli varlıkta durmak mecburiyetindedir. O ezeli varlık yüce Allah'ın ta kendisidir.
Mütekellimler "Hudus delili" denen üçüncü bir delil daha ileri sürmüşlerdir. Buna göre:
Bütün alem değişkendir. Her değişen şey sonradan olmuştur. Her sonradan olan şeyi ortaya çıkaracak bir varlık gerekir. Sonuç olarak üç durum ortaya çıkar:
1. Teselsül biribirini ortaya çıkarma sonsuza kadar gider.
2. tesbih taneleri gibi devr olur.

Yani sonuçta anne kızını kızı ise annesini doğurur. Her iki ihtimalde imkansızdır.
3. Her şeyi yaratan Fakat kendi sonradan ol mayan bir zatta durur. İşte bu zat Allah'tır. Yeri gelmişken çağdaş ilmin "Kâinatın sonradan olduğunu ve bu oluşumun milyonlarca yıl öncesinde meydana geldiğini" kabul ettiğini hatırlatalım.
Farabi ve İbni Sina gibi İslam düşünürleri bu üç delile ek olarak "imkan delilini" de ileri sürmüşlerdir. Bu delilin özü şudur:

Varlıklar akli olarak mevcut olma yönünde üçe ayrılırlar:
1. Tamamı vacibül vücud olan varlıklar olup yokluğu aklen düşünülemeyen varlıklardır.
2. Mümkünül vücud olan varlıklar: Olmasıda olmaması da mümkün olup olmamaları için bir sebep bulunmayan varlıklara denir.
3. Bazısı vacib, bazısı mümkün varlıklar.
Bütün varlıkların varlığının vacib olması imkansızdır. Çünkü hareket eden her varlık onu hareket ettirene, mürekkeb maddeler ise onları bir araya getiren sebebe muhtaçtır. Yoksa mürekkeb varlığın parçaların dan önce bulunması gerekir.

Bütün varlıkların mümkün olması da imkansız dır. Çünkü bütün mümkün varlıklar kendilerini kuve-den fiile çıkaracak bir varlığa muhtaçtırlar.
Geriye üçüncü şık kalır. O da, varlıklardan bazı sının varlığının mümkün olmasıdır ki bu varlıklar kâinat ve kâinatın içindeki bütün varlıklardır. Bazısın da varlığı vacibtir ki bu varlık Allah'tır. O, bütün kâinatı var eden ilk sebeptir. Ondan önce bir varlığın olması mümkün değildir. Aksi takdirde yaratılanın ya ratandan önce bulunması gerekir.


devam edecek inş. ...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #5 : 10 Ocak 2010, 14:24:54 »

6.bölüm

MÜKEMMELLİK DELİLİ

Bir şeyin varlığı Allah'ın varlığını gösterir de o şeyin mükemmelliği Allah'ın varlığını göstermez mi, elbette gösterir. hatta daha da iyi gösterir. Çünkü bir şeyin varlığı onun mükemmel olmasını gerektirmez. Bir şeyin mükemmel olması; onun yaratılışının güzel olması, görevini yapacak organlarla donanmış olması, varlığını devam ettirebilmesi, organların görevini yapmayı engelleyecek şekilde uyumsuz olmamasıdır.

Varlıkların mükemmelliği Kuranı Kerim'de çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. "O herşeyi en güzel şekil de yaratmıştır." (Secde Suresi, 7) "Herşeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır." (Neml Suresi, 88) "Ey herşeye yaratılışını verip sonra ona doğru yolu gösteren rabbimiz" (Taha Suresi, 150) ayette geçen "yaratılışını vermekten" maksat yaratılış gayesine uygun yaratmaktır. Bir başka ayet ise şöyledir:
"Rahman olan Allah'ın yarattıklarında hiç bir uygunsuzluk göremezsin." (Mülk Suresi, 3)
Bu uyum kâinatın bütününde genel ve özel olarak görüleceği gibi insanın bizzat kendisinde de açıkça görülebilir. Bu durumu birkaç örnekle açıklayalım.

1. Yeryüzünü yaratan Allah, onu insanın üzerin de yaşayabileceği özelliklerde yaratmıştır. Onu, her tarafını kaya gibi sert veya pamuk gibi yumuşak yahut meyve, bitki vb. yiyeceklerin yetişmeyeceği şekilde yaratmayıp, bilakis insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yaratmıştır.
Yer kabuğunu birkaç santim daha yüksek yaratsaydı yerin karbondioksit veya oksijeni emmesine bu ise bitkilerinin ölmesine neden olurdu.
2. Yeryüzünde bulunan bütün varlıkların yaratılışı eksiksiz, sanatı bütün şartlarda görevini yerine getirecek şekilde yaratılmıştır.
Örneğin devenin yaratılışı, yaşantısına ve uzun çöl yolculuğuna uygundur. Bu yolculuk için ona başının yükseldiği uzun bir boyun, kumlardan korunmak için iki çukur göz bağışladığı gibi, dikenlerin batmasından korunmak için yarık dudak, çölün ortasında sık sık uğranılan açlık tehlikesinden dolayı da yağ depolayan hörgüç bağışlanmıştır. Ayak tırnakları ise at, katır, merkep gibi kumlara batacak şekilde değil bilakis kumlara gömülmeyecek şekilde yaratılmıştır. Bundan dolayı deveye "Çöl gemisi" adı verilmiştir.
Hangi canlıya bakılırsa bakılsın onun da tıpkı deve gibi yaşamını en güzel şekilde sürdürecek, tehlikelerden koruyacak, gıdasını elde edip, hazmedebilecek şekilde yaratıldığı görülecektir.
Yırtıcı hayvanlara, avını parçalayabilmek için keskin diş ve pençe verildiği gibi, midesi çiğ eti hazmedecek şekilde yaratılmıştır. Yeşil ot yiyen hayvanlar çok hızlı yedikleri için, bunlara anbar gibi bir işkembe verilmiştir.

Kuşlara ise gıdalarını alabilecek şekilde gaga verilmiştir. Gagaları aldıkları gıda şekillerine göre uzun, kısa veya yuvarlıktır.
Dünyadaki bütün canlılara kendilerini düşmanlarından koruyacak silahlar verilmiştir. Bunlar: Diş, pençe, boynuz, zehir, gaga, kanat, hızlı kaçma, gizlenme v.b. Canlıların donandığı bu silahlar olmasaydı güçlüler zayıfları, büyükler küçükleri çok kısa bir süre de yok ederdi.
3. İnsanın yaratılışındaki kemalat;
Tabiatı ve canlılar alemini bir tarafa bırakarak insanın yaratılışına baktığımızda ondaki kemalatın diğer canlılardan çok daha ileri seviyede olduğu görülür. Çünkü o ahseni takvim üzere yaratılmıştır.
Önemli görevler verilen insan yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır. Bu görevini yürütebilmesi için bu yolda ona yardımcı olacak işini kolaylaştıracak, maddi ve manevi özelliklerle donatılmıştır.
İnsan bedeninin yaratılışına bakan kişi, ondaki uyumun, güzelliğin en kemalatına organların yerli yerinde oluşundan hayran kalır. Onu inceleyenlerin aklı dehşete kapılır, dili ve kalemi gayri ihtiyarı onu övmekle meşgul olur.
Damarlar, kemikler, hazım sistemi, kan sistemi, doğum organları, tatma, işitme, görme, dokunma organları bütün bu organların yapısı kişiyi secdeye kapanmaya sevkeden, kalpleri ürperten müthiş ayetlerdir.
İngilizce ilmi bir dergide insanın yaratılışı hak kında şunlar yazılıyordu.
İnsanın eli dahi tek başına bir tabiat harikasıdır. Göçte ve hızda insan elinin bir benzerini bulmak mümkün değildir. Örneğin kitap okumak istediğinde onu elinle alıp okumaya uygun bir yere koyar ve düzeltirsin. Bir sahifeyi okuyup bitirdiğinde sahifeyi yine elinle çevirirsin. Okuma bittikten sonra onu kitaplığa yine elinle yerleştirirsin. Kalemi elinle tutar, yine elinle yazarsın. Kısaca insan için gerekli olan bütün aletleri elinle kullanırsın. Çataldan, bıçağa kadar bütün aletleri eller kullanır. Pencereyi açıp kapayan, eşyaları taşıyan hep onlardır. Elin yapısını incelediğimizde iki elde 27 kemik, 19 damar olduğunu görürüz."

insan organlarından biri olan orta kulakta yay şeklinde birbiriyle bağlantılı, hacim ve şekil yönünden çok güzel bir sistemle dizilmiş, tam dörtbin ses teli vardır. Bu ses telleri beyinle irtibat kuracak şekilde hazırlanmıştır. Bu teller gök gürültüsünden ağaç yapraklarının çıkardığı sese kadar, bütün sesleri alıp beyne gönderirler. Hele bu sesler orkestra gibi musiki aletlerinden çıkan güzel namelerden oluşan müzik ise algılama çok daha kolay olur."
"Gözün görme duyusunun merkezinde, sinirlerin etrafında yüz otuz milyon ışık karşılayıcısı vardır. Gözün etrafında ise onu gece gündüz tehdid eden tehlikelerden koruyan, göz kapakları ve kirpikleri vardır. Bunlar onu, tozlardan, çeşitli maddelerden koruduğu gibi güneş ışınlarına karşı gölgelik görevini de yaparlar. Ayrıca göz kapaklarının hareketi ile gözde bulunan ya bancı maddelerin dışarı atılması sağlanır. Gözyaşı denen su ise gözün en önemli temizleyicidir."

"Bütün vücudu örümcek ağı gibi kaplayan sinir sistemi vücudun en ücra köşesine kadar giden ince damarlardan ouşur. Bu damarlar kendilerinden daha kalın damarlarla birleşir. Her hangi bir tesir olmadığında bağlantı, sistemin merkezindeki sinirlerle gerçekleşir. Hararet derecesinde basit bir değişiklik olduğunda damarlar bu etkiyi hemen vücudun merkezlerine buradan da beyine ulaştırırlar. Damardaki uyarının hızı saniyede yüz metreye ulaşır."
E.K. Morisun: "Mide fabrikasının çalışması, akıllara durgunluk verecek güzelliktedir. Hiç kimsenin herbiri bir mucize olan organlardan meydana gelen insan harikasından daha mükemmel bir varlıktan sözetmesi mümkün değildir. O, başlıbaşına mükemmel bir alemdir. Peki bu mükemmel alem, hiç tesadüflere bağlanabilir mi? Yoksa bu mucize yaratıcının eseri değil midir?

4. Buraya kadar anlattığımız varlıklardan daha mükemmel bir varlık vardır: Bu varlık akıldır.
İnsana öküz gibi güç, at gibi hız, deve gibi sabır, kuş gibi kanat, aslan gibi diş ve pençe, haşareler gibi mikroskobik göz, doğan gibi teleskobik göz, ve diğer hayvanlara verildiği gibi pek çok özellikler verilmemiş tir.
Ancak ona hayvanlardaki bütün özelliklerden daha üstün bir özellik verilmiştir. Bu özellik düşünen akıl gören ruhtur.
İnsan bu aklı sayesinde öküz, at, deve gibi büyük hayvanları evcilleştirerek onları ihtiyaçlarını temin için çalıştırmıştır.
Tekerleği bulmak sureti ile gücünü ve hızını kat-kat artırarak bugünkü medeniyet seviyesine ulaşmıştır.
Mekanik sistemleri bulmak sureti ile çok uzun mesafeleri çok kısa sürede kateden insan dünyayı büyük bir beldeye çevirmiş, bu sayede herşeyi mekanik aletler vasıtası ile yapar hale gelmiştir.
Yine akılları sayesinde balıklar gibi denizlere dalmış. Kuşlar gibi göklerde uçmuş. Hatta yüzme ve uçmada onları geçmiştir.
Tabiat kuvvetlerine hakim olan insan kayaları parçalayıp, denizleri yarmış. Buharı, gazı, elektriği daha sonra atomu kendilerine hizmetçi yaparak fezaya açılıp gezegenlere varmıştır.
Teleskobu bularak görme alanını milyonlarca kere güçlendirmiştir.
Yine insana hayvanlar kadar hassas bir duyu organı verilmemiştir. Ancak o icad ettiği aletler sayesinde kilometrelerce uzakta uçan sineğin kanatlarının sesini duyar hale gelmiştir.
Şimdi sorarım size çeşitli maddeleri kullanarak bütün bu harika araçları icad eden insan aklı kör tesadüflerin eseri olabilir mi?

devam edecek inş. ...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #6 : 13 Ocak 2010, 22:30:32 »

7.bölüm

TAKDİR DELİLİ

Takdir: Bütün varlıkların uygun zamanda, uygun mekanda belli bir ölçü, belli bir düzen ve belli bir hesaba göre yaratılmasına denir. Yaratılan bu varlıklar kendilerine yakın veya uzak olan bütün varlıklarla uyum için olup görevi ve yaratılış gayesi doğrultusunda hareket ederler.

Bahsedilen ölçüler içinde yaratılan varlıklar ile, kâinatın bütünü arasında da onun devamını sağlayan, mükemmel bir birlik ve düzen vardır.
Varlıkların görevlerini layıkı veçhiyle yürütebilecek şekilde yaratılmasına mükemmellik, kendilerine faydalı olup, başkalarına zarar vermeyecek ve de başka varlıklarla çakışmayacak özelliklerin verilmesine ise, takdir denir. Bu ise varlığa verilen özelliğin uygun za manda uygun mekanda, ona faydalı olacak miktarda ve diğer varlıklarla uyum sağlayacak şekilde verilmesi ile olur.

Kuranı Kerimde de belirtildiği üzere takdir bütün varlıklar için geçerlidir.
"Onun katında herşey takdir (ölçü) iledir". (Rad Suresi, 8 )
"O, herşeyi yaratarak ona bir düzen vermiştir." (Furkan Suresi, 2)
"Yarattığımız herşey için bir ölçü tayin edilmiş tir". (Talak Suresi, 3)


Örneğin suyu en güzel şeklide yaratmıştır. O temizleme ve kendisine ihtiyacı olanların ihtiyacını giderme görevini en güzel olarak yerine getirecek şekilde hazırlanmıştır. Suyu yaratıp onu yeryüzüne yerleştiren Allah, ona belli ölçüler vermiştir. Şöyle ki eğer su mahlukatın ihtiyacından eksik olsaydı susuzluk ve kıtlık olur. Fazla olsaydı bu kez de heryeri su basardı. Bu duruma işaret eden Yüce Allah: "Gökten suyu ölçü ile indirdik." (Mü'minun Suresi, 18) buyurur.

Güneşe gelince; Allah onu ışığıyla, ısısıyla kendi sine verilen görevi yapmak üzere en güzel şekilde yaratmıştır. Bununla birlikte kendisine taktir edilen eksende dönmektedir. Bu dönüşü esnasında diğer yıldızlara çarpmadığı gibi, dünyayı yakacak kadar ona yaklaşmamakta, donduracak kadar da ondan uzaklaşma maktadır. Güneşin bu durumunu Kur'an bize şöyle tasvir etmektedir:
"Güneşde kendi ekseninde seyretmektedir. Bu mutlak galib ve hakkı ile bilen Allah'ın taktiridir. Aya
gelince ona da menziller, ölçüler tayin ettik. Nihayet o, eski hurma salkımının eğri çöpünü haline döner Ne güneşin aya kavuşup çarpışması ne de gecenin gündüzü geçmesi sözkonusu değildir. Hepsi de birer felekte yüzerler." (Yasin Suresi, 38-39-40)

Hangi asırda yaşarsa yaşasın her insan, biraz düşünmekle -Kabiliyeti nisbetinde- kâinattaki herşeyin ölçülü olduğunu anlar. Çağdaş ilime gelince yeni keşiflerle yaratılış hikmetinin perdesini aralayıp onun arkasındaki akıllara durgunluk veren sırları çözmeye başladı.
Böylece varlıklar arasındaki uyum, ölçü, ve sınır daha net olarak ortaya çıktı.
Sınırlarını bilmediğimiz şu uçsuz bucaksız fezanın ortasında milyarlarca yıldız vardır. Hatta bu yıldızların bir kısmı güneşten binlerce hatta milyonlarca kez büyüktür.
Örneğin Sirius yıldızı güneşten 20 kez daha ağırdır. Işığı ise güneş ışığından 50 kez daha çoktur. Süheyl yıldızı ise güneşten 2500 kez daha büyüktür...
Astroloji bilginleri bu konuda şu tesbitleri yapar lar:

"Sayıları milyonları aşan yıldızların ve gezegenlerin çıplak gözle görülmesi mümkün değildir. Çıplak gözle görülenler, onların görüntüleridir. Bu yıldızları görmek mümkün olmadığı gibi, inceleme ve araştırma yapmadan, yapılarını bilmekte mümkün değildir. Bütün yıldızlar belli bir yörüngede yüzmektedirler. Hiçbirinin kendi çekim alanından ayrılıp başka bir yıldızın çekim alanına girmesi veya birbirleri ile çarpışmaları mümkün değildir. Bu biri Akdenizde diğeri Okyanusta olup da aynı hızda aynı yöne giden iki geminin çarpışması kadar uzak bir ihtimaldir."
Yıldızlar ve gezegenler biribirlerinden bu kadar uzak olmalarına rağmen yapı ve tesir itibarı ile biribirleri ile uyum içindedirler. Onlar şu varlık aleminde kendilerine verilen görev ve hareket seyrini yerine getirmektedirler.

Güneş, ay ve yeryüzünü ele alıp aralarındaki ilişkiyi incelediğimizde aralarında eşsiz bir ölçü ve ahenk olduğunu görürüz. Yeryüzündeki bütün canlıların var ığı ve hayatlarının devamı bu ölçüye bağlıdır.
Milyonlarca yıldız ve gezegenlerin arasında yer alan güneş, yeryüzündeki hayatı mümkün kılan en büyük amillerden biridir. Onun yaşadığımız gezegende hayat verebilmesi, ancak büyüklüğünün, yoğunluğunun, sıcaklığının, dünyaya uzaklığının ve ışın çeşidinin şu andaki gibi olması ile mümkündür. En küçük bir değişiklik, dünyanın mahvolmasına neden olur.

Büyük bilgin l.K. Marison güneş hakkında şunları söylemektedir. "Dünya gezegeni her 24 saatte bir kendi ekseni etrafında döner. Bir başka ifade ile saatte yaklaşık 1000 mil yol alır. Eğer saatte yalnızca 100 mil yol alsaydı o zaman gece ve gündüzümüz şu andakinin on misli olurdu. Bu ise yaz mevsiminde bütün bitkilerin gündüzleyin yanması, geceleyin donması demek olurdu."
"Hayatın kaynağı olan güneşin yüzeyindeki hararet hızı 1200 fahrenayt derecedir. Dünyanın güneşe uzaklığı ise bu ısıdan zarar görmeyip, bilakis faydalanacak mesafededir. Bu mesafe gerçekten hayret edilecek şekildedir.
"Eğer dünyadaki sıcaklık yılda 50 derece artsaydı bütün bitkiler ve insanlar ya yanarak veya kuruyarak ölürdü."
Dünya güneş etrafında saniyede yaklaşık 18 mil yol kateder. Eğer saniyede 6 veya 40 mil olmuş olsaydı güneşe olan yakınlık veya uzaklığı nedeni ile, yeryüzündeki hayat yok olurdu."
"Bilindiği gibi yıldızlar farklı büyüklüklerdedir. Hatta bazıları dünyayı ekseni ile birlikte içine alabilecek büyüklüktedir."
"Yıldızlar ışık yönünde birbirlerinden farklıdırlar. Işıkların fazlalığı nedeni ile içlerinde bilinen hiçbir hayat işareti yoktur. Onlardan bazılarının ışığının büyüklüğü ve kasefeti güneşten onbin kat daha fazladır. Eğer güneşte bu yıldızların yarısı kadar ışık olsaydı, bütün insanlar "yanar kül olurdu.
"insanı hayrete düşüren şey, dünyaya gelen ışınların milyonlarca yıldız arasından, yalnızca hayat için uygun olan güneşten gelmesidir".

"Merihin de dünya gibi bir uydusu vardır. Küçük olan bu uydu, ondan yalnızca 6000 mil uzaktadır. Dünyanın uydusu olan ay, ondan 240.000 mil değil de 50.000 mil uzakta olsaydı çekim kuvvetinin güçlüğü nedeni ile sular fışkırıp yeryüzünü sular altında bıra kırdı".

Bütün bu varlıkları büyüklüklerine, şekillerine, uzaklıklarına, biribirleri ile alakalarına göre yerli yerine koyan kimdir?
inkarcı materyalistlerin bu soruya ikna edici cevapları var mıdır?
-Asla yoktur.
Fakat bizim cevabımız hazırdır.
O da: Bütün varlıkları hakimane yerli yerine koyan Allah (cc)tır.
"Göklerin ve yerin mülkü onundur. O, hiçbir çocuk edinmemiştir. Mülkünde ortağı da yoktur. Bütün varlıkları yaratan, onları düzenleyen, ölçülerini tayin eden odur" (Furkan Suresi, 2).

Yıldızları, gezegenleri ve bunların yeryüzü ile olan ilgilerini bir tarafa bırakıp havayı araştırdığımızda, bütün kâinatı kaplayan bu gaz tabakası hakkında ilmin şunları söylediğini görürüz:

"Oksijen ve hidrojenden oluşan hava, yeryüzündeki bütün canlıların hayat kaynağıdır. Yerin onu daha fazla emmesi mümkündür. Fakat O havayı dengeyi bozmayacak şekilde emer. Eğer o, havayı biraz daha fazla emmiş olsaydı yeryüzünde hiçbir insan yaşayamazdı."

"Havanın şu andaki yüksekliği, toprağın ihtiyacı olan kimyevi tesirli ışınların toprağa nüfuz etmesini sağlar. Toprağa nüfuz eden bu ışınlar ondaki mikropları öldürdüğü gibi, gıdalarda da insana zarar vermeyecek vitaminlerin oluşmasını sağlar".

Gazları araştırdığımızda bunlardan oksijenin, yeryüzündeki bütün canlıların nefes alma kaynağı olduğunu görürüz. Havada %21 oranında bulunan oksijen, %50'ye çıkmış olsaydı ne olurdu.?
İlim bu soruya şu cevabı vermektedir: Yanma özelliğine sahip olan bütün varlıklar kendiliğinden tutuşurdu, ilk kıvılcım ise ağaca sıçrar ve bütün ormanları kül yığınına çevirirdi.
Malum olduğu üzere kâinatta bulunan bütün canlılar oksijen alıp karbondioksit verirler. Bitkiler ise bunun tam aksine karbondioksit alır oksijen verirler. Bu durum, insan ve hayvanlar ile nebatat ve ormanlar arasındaki mükemmel alışverişin en güzel göstergesi dir. Onların attığından biz, bizim attığımızdan da onlar faydalanırlar. Bu alışveriş olmasaydı hayat beş dakika sonra biterdi.
Eğer bu denge kurulmasaydı hayat olmazdı.
Örneğin hayat yalnızca canlılardan ibaret olsaydı, kısa bir süre sonra bütün oksijen biterdi. Bitkilerden ibaret olsaydı, bu kez de karbondioksit biterdi. Buna göre her iki durumda da hayat sona ererdi.

varlıklar arasındaki bu uyumu sağlayan, ölçüyü koyan, düzeni kuran kimdir?
Gazlar alemini bir kenara bırakıp bitkiler ve böcekler alemine yöneldiğimizde, bu varlıklar arasındaki ilişkilerin mükemmelliğini hemen görürüz.
Bitkiler ve böcekler arasındaki bu mükemmel uyuma değinen l.K. Morison bu hususta şu tesbitleri yapmaktadır:
"Dünyanın yaratılışından şu ana kadar yaşayan ne kadar vahşi, kaba, zorba olursa olsun bütün hayvanları dizginleyen şu mükemmel düzen akıllara durgunluk verecek niteliklere sahiptir."

"Bu mükemmel düzeni yalnızca insanlar bozmaktadır. Ama bitkileri ve hayvanları asli mekanından alarak başka mekanlara nakleden insanoğlu çeşitli afetlere maruz kalmak suretiyle yaptığı bu bozgunun cezasını kat kat ödemektedir.
Yaşanan pek çok olay bunun açık delilidir.
Örneğin:
Yıllar önce Avusturalya'da bir kaktüs çeşidi ekilir. Fakat bu kaktüsler kısa sürede yayılarak ta İngiltere'nin sınırlarına dayanır. Bundan dolayı gerek şehirli gerekse köylü bütün halk çok zor durumda kalır. Kaktüsler bütün ekinleri mahvettiği gibi ekin ekilecek yer de bırakmaz. Şaşkınlık içinde kalan halk bütün gayretlerine rağmen kaktüslerin yayılmasını önleyemezler. Artık Avustralya büyük bir hissizler ordusunun işgaline uğramıştır."

"Çaresiz kalan Avusturalya devleti sonunda bir çare bulmak için konu ile ilgili bilginleri dünyanın dört bir bucağına gönderir. Bu bilginler büyük araştırmalar sonunda nihayet, yalnızca Kaktüs yiyerek gıdalanan bir böcek bulurlar. Üstelik hızla çoğalan bu böcekleri, Avusturalyada tanıyan düşman varlıklar da yoktur."
Avusturalya'ya geldikten kısa bir süre sonra bütün kaktüsleri yok eden bu böceklerin çok az bir kısmı hariç bütünü geldikleri bu yeri terkettiler. Kalanlar ise kaktüsün bir daha yayılmasını önlemek için yeterli idiler.
İnsan oğlunun karşı karşıya kaldığı tehlikeleri öğrenmek için, yakın zamana kadar korunma çarelerinin bilinmediği Taun, Veba gibi öldürücü hastalıkları, zararlı mikropları, ve bunlardan korunma hususundaki cehaletin büyüklüğünü hatırlamak yeterlidir sanırım.
Bütün bu tehlikelere ve çaresizliğe rağmen yine de insanoğlu varlığını sürdürmüştür."
Bütün bunları bir tarafa bırakıp insan vücudunu incelediğimizde onun organlarının ve bu organların bi ribirileri ile ilgilerini, yardımlaşmalarını, ve aralarında ki ölçüyü araştırdığımız zaman hayretten küçük dilimizi yutarız.

Büyük bilgin l.K. Morison bu konuda şöyle yazmaktadır.
"Bütün bilginlerin ortak görüşü şudur: İnsan vücudundaki organlar arasında bulunan bu müthiş bağlantı olmasaydı gerek zihin gerekse diğer organlar büyük tehlikelere maruz kalırdı. Eğer bu uyumsuzluk umumi olsaydı medeniyet olmaz, hatta insan dahi yaşayamazdı. Yaşasa bile hayvanların derecesine düşerdi."

Sana göre bütün bu dakik ölçüler nasıl meydana geldi? Bir planlayıcı ve programlayıcı olmadan bu eşsiz planlar, programlar nasıl gerçekleşti?


Devam edecek inş...

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #7 : 15 Ocak 2010, 18:50:19 »

8.bölüm

HİDAYET DELİLİ

Şu kâinatta bulunan varlıkların bütünü Allah'ın varlığının delilidir. Onun güzelliği ve mükemmelliği ise başka bir delildir. Diğer bir delil de varlıkların kendi içlerindeki uyum ile diğer varlıklarla olan uyumudur.

Dördüncü delil ise "Hidayet delilidir" kâinatta bulunan her varlık görevini en iyi şekilde yerine getirecek durumda yaratılmış, yaratılış gayesine uygun olarak yönlendirilmiştir. Bundan başka yaradılış gayesi ilham edilmiş ve gayesine ulaşması için kendisine bütün yollar ardına kadar açılmıştır. İşte bu yaratılış, mükem mellik, takdir delilinin dışında bunları tamamlayan dördüncü delildir. İlham ve talim delili olan bu delili "Hidayet delili" diye adlandırdık.

Bu delil canlı, cansız, akıllı, akılsız, konuşan, dilsiz kısaca kâinatta bulunan bütün varlıkları kapsamaktadır. Yoksa ilk bakışta sanıldığı gibi yalnızca akıllılara mahsus değildir. Yalnızca insan, kuş, böcek gibi dünya da yaşayan canlılara da has değildir. Nitekim Kur'anı Kerim bu gerçeği Hz. Musa'nın diliyle şöyle dile getir mektedir:
Kendisinin Rab olduğunu iddia eden Fravun Hz. Musa'ya "Ey Musa! Sizin rabbiniz kimdir?" diye sorduğunda o "Bizim rabbimiz, bütün varlıkları yaratan ve onları yaratıldıkları maksada doğru yöneltendir." (Taha Suresi, 49-50)
Ne kadar varlık varsa onların bütünü, yaratıldıkları maksada hidayet edilmiş (yöneltilmişlerdir.)
Bahsettiğimiz bu hidayet delilinin görüntülerine biraz da olsa değinmek gerekir sanırım.

Her hayvana yaşamını sürdürübilmesi ve görevini yerine getirebilmesi için duyu organlarının yanısıra özel sistemler verilmiştir.
Örneğin doğana yerdeki kü çük avlarını yakalayabilmesi için teleskobik bir göz verilmiştir. Böceklere ise, insandan korunmak için edindiği yuvasına gidebilmek için, derecesini bilmediğimiz mikroskobik gözler verilmiştir. Posta güvercininin, haritasız ve kılavuzsuz olarak binlerce mil uzaktaki yerlere gidip, yolları karıştırmadan dönmesi, ona verilen özellikler sayesindedir.
Kuşlar bir ülkeden diğer bir ülkeye, hatta bir kıtadan diğer kıtaya göç edip belli bir müddet sonra kaybolmadan ve yolları karıştırmadan, vatanlarına geri dönerler.

Hayvan göçlerinin en garibi su yılanlarının göçüdür. Bu yılanlar, büyümelerini tamamladıktan sonra, çeşitli nehirlerden binlerce mil katederek, uzun derinlikleri bulunan Kuzey Permudaya gelirler.
Burada üremelerini tamamladıktan sonra ölürler, yeni doğan ve bulundukları sudan başka hiçbir şeyi tanımayan yavruları ise, dalgaları yarıp yollarını bularak annesinin geldiği yerlere geri dönerler.Yeni doğan bu yılanlar; güçlü rüzgarlara ve denizin dev dalgalarına karşı koyarak, bundan önce en küçük bir bilgiye sahip olmaksızın, kendilerine tahsis edilen sulara giderler. Bunlardan bazısı Afrika'ya, bazısı Asya'ya diğer bazısı ise Avrupa'ya giderler. Eğer bu yolculuk olmasaydı, hiçbir suda yılan kalmazdı.
Böcekler, kuşlar, ve diğer hayvanlar üzerinde araştırma yapanlar, hayretler içerisinde kalacaklardır. Onları hayrette bırakan hangi canlıdan bahsedelim.

Arılardan mı? Bu mükemmel hayvanlar; nasıl karar verirler, nasıl ölçüp biçerler, nasıl uyum sağlarlar. Nasıl işbölümü yaparlar, biribirileri ile nasıl yardımlaşırlar, yaptıklarını nasıl koruyorlar? Bu konuda bilginler pekçok şey söylemişlerdir. Ancak biz yalnızca Kuranın işareti ile yetineceğiz.
"Rabbim bal arısına "dağlardan, ağaçlardan ve (insanlardan senin için yapacakları) çadırlardan evler (kovanlar) edin, sonra meyve ve çiçeklerin herbirinden ye de Rabbinin (imalini öğrettiği ve) kolaylıklar gösterdiği yaylım yollarına git" diye ilham etti. Onların karınlarından, çeşitli renklerde şerbet (bal) çıkar ki onda insanlar için şifa vardır." (Nahl Suresi, 68-69)

Yoksa karıncanın hidayetinden mi bahsedelim.
Bu böcekler yardımlaşma hususunda darbi mesellere konu olmuş sosyal yönlü varlıklardır. Karınca yiyeceklerini yazdan biriktirir, onu yiyecek depolamak için yaptığı mahzenlerde korur. Elde etmesi zor olan, yuvasından çıkamadığı kış mevsiminde ise biriktirdiği bu yiyecekleri afiyetle yer. Biriktirdiği şeyler bitip çoğalan cinsten şeyler ise ürememesi için onlar ikiye böler yine de ürüyorsa bu kez herbir deneyi iki kez böler. Biriktirdiklerine su değipte bozulacağından korktuklarında ise güneşli günü bekler, güneş çıkınca ıslanan malzemeleri yuvasının önüne çıkarıp kurutur. Sonra içeri alır. Bütün bunları ona kim öğretti dersiniz?

Karıncaların en şaşılacak yönleri ise şudur: Başkasının gözle, görüp, kulakla duymadıklarını onlar koku alma yolu ile bilirler. İnsanların yemek yediği yeri koku alma yolu ile tesbit eden karıncalar, çok uzak yerde dahi olsalar hemen oraya gelirler ve burdaki yiyecek kırıntılarını yuvalarına taşımaya başlarlar. Taşımayacakları büyük bir kırıntı ile karşılaştıklarında ise hemen yuvalarına döner orda bulunan bir gurup karınca alır taşıyamadığı o kırıntıyı bu gurupla birlikte taşırlar. Bu kırıntıları taşırken yola bir ip gibi dizilirler. Karıncaların arılar gibi başkanları yoktur. Ancak onların yiyecek arama hususunda sözlerine itiraz etmedikleri gözcüleri vardır. O, bir yerde yiyecek görünce hemen gelip haber verir. Bunun üzerine bir gurup hemen onunla birlikte çıkar. Karıncaların diğer bir özelliği ise kendilerinden çok cemaatlerinin iyiliği için çalışmaları dır.

Yoksa karganın hidayetinden mi bahsedelim.
Erkek ve dişi kargalar yavruları hususunda tam bir adalet örneği sergilerler. Yavrunun bakımının, terbiye ve gözetiminin büyük bir kısmı dişi karga üstlenir. Onların yiyeceğini temin ise erkek kargaya aittir. Kargalar yavrularını birlikte doyururlar. Yavrunun kanatları güçlenip kendi başına açabilecek hale gelinceye kadar onu birlikte eğitirler. Midesi genişleyip güçleninceye kadar herşeyi yemesine müsaade etmeyip ona bazı yasaklar koyarlar. Yavrunun, artık kendi başının çaresi ne bakacak hale geldiğine inandıklarında ise, onunla irtibatı tamamen keserler. Aynı anda ona karşı olan merhametleri de garib bir şekilde kesilir. Hatta yavru onlardan yiyecek istese vermez ona vururlar. Çünkü artık onlar yeni bir evladın terbiyesinin hazırlığı için dedirler.

Bütün hayvanların hidayeti (yaratılış gayelerine yöneltilmesi) bahsedilen hayvanlar gibi insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Bu hususta İbni Kayyum şunları söyler:
"Hayvanların yaşamları için gerekli olan şeylere yöneltilmesi konusu okyanus gibi uçsuz bucaksızdır der ve devamla: "Örneğin; yırtıcı kuşlar yavrularını doğurduklarında yumurtaları et parçası şeklindedir. Sertleşinceye kadar bu yumurtaları karıncalardan korumak için köşe bucak kaçırırlar.
Aslan, ise yürürken izlenmekten korktuğunda kuyruğu ile ayak izlerini siler.
Tilki, çok acıktığında sırt üstü yatar. Nefesini içinde saklayarak vücudunu şişirir. Onun öldüğünü sanan kuşlar, yemek için tilkinin başına üşüşünce hemen onları yakalayıp açlığını giderir.
Dişi filler doğumu yaklaştığında bir suya giderek onun içinde doğarlar. Çünkü filler, ayakta doğumya parlar. Suda doğum yapmakla yavruyu yere düşüp yaralanmaktan korurlar. Bu durumda su yavru için yumuşak bir döşek görevi yapmış olur.
Serçeler ise, doğumdan hemen sonra çevreden yardım ister. Çevresinde bulunan bütün kuşlar gelerek, yeni doğan yavrunun etrafında uçuşup yavrunun uçmasını sağlayıncaya kadar onu eğitirler.
Göçmen kuşlar, gece yolculuk yaparken ovaların ortasında, uçsuz bucaksız denizlerde, dağların başında kılavuzsuz yol alırlar.
Ceylanlar ise, dışardaki düşmanını görebilmek için, yuvasına arkasını dönerek girer.
Kedi, tavanda fare gördüğünde, onu korkutup aşağıya indirebilmek için, sopa ile ona işaret ediliyor süsü vermek için, başını fareye doğru uzatır.
Tarla faresi, selden korumak için yuvalarını yamaçlarda yaparlar. Bir kaç girişi olan bu yuvanın girişlerini ince bir örtü ile kaplarlar. Tehlike hissettiklerinde ise, bu kapıları kolayca açıp kaçarlar. Yuvasının yerini unutmaktan korkan fareler, yuvalarını ya bir tepede veya büyük bir kayanın çevresinde yaparlar ki, yollarını kaybettiklerinde kolayca bulabilsinler".
Ibni Kayyum bu tür örneklerden uzun uzadıya bahsettikten sonra şöyle der: "Bu konu gerçekten çok geniş bir konudur. Ancak senin için şu ayeti bilmek ye terlidir. "Yerde yürüyen bütün hayvanlar ve iki kanadı ile uçan bütün kuşlar ümmettir." (Enam Suresi, 38)

Devam edecek inş...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #8 : 16 Ocak 2010, 17:31:08 »

9.Bölüm

GERÇEKLER KARŞISINDA MATERYALİSTLER

Buraya kadar bahsettiğimiz gerçekler ve adeta haykıran deliller hakkında Materyalistler ne diyecekler?
Dört bölüm halinde ortaya koyduğumuz deliller karşısında tutumları ne olacak?
Bütün kâinatı mı yoksa ortaya koyduğumuz eşitlik, mükemmellik, hidayet delilini mi inkâr edeceklerdir?
Kâinatı inkâr etmek; beş duyu ile görülen, duyulan dokunulan varlıkları, ilmin ortaya koyduğu eserleri, tecrübeleri, anlayışları inkâr etmek demektir.
İnkarcılar yaratılış, eşitlik, mükemmellik, hidayet delillerini anlatırken canlıların yaratılışları hakkında ileri sürülen bilgileri kabul etmekle birlikte yine de Allah'ı inkâr etmekten geri durmazlar. Bu ise; yaratılan var fakat yaratıcı yoktur, eşitlik var fakat onları eşit kılan yoktur. Mükemmellik var fakat onları mükemmel kılan yoktur, yaratılış gayesi doğrultusunda hareket eden var fakat onları bu şekilde yaratan yoktur demektir. Hangi akıl sahibi bunu kabul edebilir? Elbette hiç bir akıl sahibi bunu kabul etmez.
Bütün bunlar karşısında akıldan mantıktan ilimden nasibi olanlar şu ayeti okumaktan kendilerini alamazlar:
"Yüce olan rabbinin ismini an. O, mahlukâtı yaratan eşit ve mükemmel kılan, yaratılış gayesine doğru yöneltendir. (El-Ala Suresi, 1-3)


TESADÜF YANILGISI

Allah'ın varlığını inkâr eden materyalistler:
"Dindarların inandıkları yaratıcı aklın gereği değildir. Kâinatta yaratılış, eşitlik, mükemmellik ve hidayette yoktur. Çünkü herhangi bir varlıkta aklın ve hayatın bulunması mümkündür. Varlıklar arasında bulunan ince ilgi, akıllara durgunluk veren ölçü vs.ye gelince bunlar tesadüf eseridir. Örneğin bir sandıkta bulunan binlerce harfin milyonda, hatta milyarda bir ihtimal dahi olsa tesadüfen bir araya gelerek güzel bir makale, veya şiir oluşturması mümkündür."
Bu iddianın tutarsız olduğu izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır. Ancak bir iki madde ile de olsa tutarsızlıklarını ortaya koyalım.
1. Akıl iki kere ikinin beş olduğunu hiç düşünmeden nasıl reddederse, tesadüfüde ayni şekilde reddeder. Zira o, daha ilk andan itibaren varlıkların ve olayların bir sebebe bağlı olduklarına inanır. Bu güçlü ve derin şuuru bağışlayan Allah ona, herşeyin bir sebebe bağlı olduğu fikrini de bağışlamıştır.
İlliyyet kanunu denen bu kanunun anlamı şudur: insan aklı herhangi bir telkin ve öğrenme sözkonusu olmadan var olan herşeyin bir sebebi olduğuna hükmeder. Ona göre, her fiilin bir faili, her eserin bir sahibi vardır. Hiçbir şey sebebsiz olamaz.
Bu durumu çocuklar üzerinde açıkça görmemiz mümkündür. Bunun en açık delili çocukların etrafında olup biten herşeyin sebebini sormalarıdır. Çocuklar ikna oluncaya kadar bir olayın sebebini, sebebinin sebebini devamlı sorup dururlar. Bütün bunların nedeni, fıtri aklın herşeyin bir sebebi olduğuna, sebepsiz hiçbir işin olmayacağına inanmasından kaynaklanmaktadır.
Kâinatta bulunan varlıkların varoluş nedenini ve benzeri soruları soran insanoğlu nihayet en önemli soruyu sorar:
Şu muhteşem kâinatı yaratan kimdir?
Ona bu soruyu sorduran en önemli etken illiyet (sebep) kanunudur. Çünkü bu soruyu soran hiçbir insan kâinatın yaratıcısız kendi kendine meydana geldiğine inanmaz. O halde, kâinatın yaratıcısı kimdir? Şüphesiz ne ben ne sen nede bir başkası.
Çünkü bizler güçsüz varlıklarız. Yaratılmayan bir yaratıcıya, aciz o mayan bir kudret sahibine muhtacız. İşte muhtaç olduğunuz bu varlık Allah(cc)tır.
Varlıkların varoluşu Kendinden olmadığına göre onları var eden bir sebep gerekir. Bu sebep hiç şüphesiz varlığı başka bir sebebe bağlı olmayan zattır.
Bu sonuç eski Arapların "Allah'ı nasıl tanıdın" sorusuna verdikleri cevabın ta kendisidir. Onlar bu soruya şöyle cevap veriyorlardı;
-Devenin pisliği deveyi, ayak izi yürüyeni gösterir de şu burçlarla süslü gökler, şu uçsuz bucaksız yeryüzü, şu dalgalı denizler kendilerini yaratan yüce bir zatın varlığını göstermez mi?"
Bundan dolayı Arapların lisanı üzere inen Kur'an-ı Kerim insanları hidayete çağırmak için onlara şöyle seslenir:
"Develerin nasıl yaratıldığına, göklerin nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine yerin nasıl yayıldığına bakmıyorlar mı?" (Gaşiye Suresi, 17-20)
Şu alemin yaratılışı bize Allah'a imanın aklen zaruri olduğunu gösterir. İnanmayanların Kur'an'da zikredilen şu soruları cevaplamaları gerekir.
"Yoksa (şu kâinatı) onlar mı yoktan var etti? Yoksa onlar yaratıcı mıdırlar? Yoksa yeri ve gökleri onlar mı yarattı?" (Tur Suresi, 35-36)
Şu kâinatı, ve içinde bulunanları onların yaratmadığı açıktır. Yeri ve gökleri ne onlar ne de onların dışındakiler yaratmadılar. O halde kâinatın yaratıcısı kimdir?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır. Bu cevap; eski Arapların söylediği gibi dış etkilerden kurtulup nefsi ile başbaşa kalan her aklı başında insanın vereceği cevaptır.
"Andolsun ki onlara "gökleri ve yeri kim yarattı? güneşi ve ayı kim emrine amade kıldı?" diye sorsan el bette "Allah" derler." (Ankebut Suresi, 61)
"Andolsun ki onlara "Gökten su indirip onunla öldükten sonra yeri canlandıran kimdir?" diye sorsan elbette "Allah" derler." (Ankebut Suresi, 63)
Bugünkü bilim otoritelerinin cevabı da aynen böyledir. Nitekim onlardan biri şöyle diyor "İlim, şu kâinatın ebedi olamayacağını açıkça ortaya koymuştur. İlim yalnızca şu alemin başlangıcının olduğunu isbatla kalmamış, bilakis onun bir kerede yaratıldığında isbatlamıştır. İlmin verilerine inanan herkesin, bu alemin yaratıldığına da inanması gerekir. Yaratılan hiçbir şey yaratıcısız olmadığına göre, kâinatın da bir yaratıcısı vardır. O da Allah'tır.
2. İlmin son verileri; kâinatın tesadüfen meydana geldiği fikrine kapılarını tamamen kapamıştır.
Örneğin matematik ilminin verilerine göre kâinatın veya onun içinde bulunan herhangi bir varlığın tesadüfen meydana gelme olasılığı sıfırdır.
 K. Murisun bunu basit bir deney vasıtasıyla şöyle dile getirmektedir:
"Üzerinde 1'den 10'a kadar rakamlar bulunan on tane marka veya benzeri birşey alıp bunları cebinize koyun. Ve iyice karıştırın daha sonra cebinize koyduğunuz bu rakamları cebinizden tek tek çıkarın. Bunu yaparken sayıları 1'den 10 doğru dizmeye çalışın. Bu kezde üzerinde 1'den 100'e kadar sayılar alarak cebinize koyun ve bunları da sıra ile çekin. kaç çekişte hiç fire vermeden 1'den 100 kadar olan sayıları tesadüfen dize bilirsiniz? Bu sayıyı 1.den 1.000.000 kadar çıkardığımızda hala sayıları peşpeşe 1'den 1.000.000 kadar tesadüfen dizebileceğinize inanıyor musunuz?"
Aynı alim devamla şunları söylemektedir. 99'u siyah biri beyaz olan 100 tane parça alıp cebimize koyalım. Sonra bunları karıştıralım. Sonra bir tanesini çekelim çektiğimiz bu parçanın beyaz çıkma ihtimali yüzde birdir. Çıkardığımız parçayı tekrar geri cebimize atalım, tekrar bir parça çekip aldığımızda bunun beyaz olma ihtimali yine yüzde birdir.
Bu beyaz parçanın iki kez peşpeşe çıkma ihtimali ise onbinde birdir. (100x100). Beyaz parçanın üç kez peşpeşe gelme ihtimali ise milyonda birdir. (100x10.000)."
Bu örnek bize kâinatta tekrar tekrar meydana gelen milyonlarca olayın körbir tesadüfe bağlanamayacağını açık bir şekilde göstermektedir. Şu eşsiz kâinatı ve onun içinde bulunan milyarlarca varlığı ve bu varlıkların düzenini, birbiri ile uyumunu, yerli yerinde oluşunu... kör bir tesadüfe bağlamak gafletten de öte ahmaklıktır.
Örneklerini sunduğumuz matematiksel mantık bize materyalistlerin "Sandığın içinde bulunan harfleri çektiğimizde ondan güzel bir söz çıkması milyonda bir de olsa ihtimal dahilindedir" iddialarının boş bir iddia olduğunu göstermiştir.


Devam edecek inş...

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5333


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #9 : 18 Ocak 2010, 23:41:27 »

10.Bölüm

AHLAK DELiLİ

Allah'ın varlığının delillerinden biri de, büyük alman düşünürü Emanuel Kant'ın ortaya koyduğu, insan merkezli "Ahlak delili"dir.
Bu delilin özü şudur: Yaratılış, eşitlik, mükem mellik, hidayet delilleri her ne kadarda bunları yaratan herşeye kadir olan bir zatın varlığını kabul etmeyi gerektirse de, bu özellikler onun; insanoğlunun ibadet için kendisine yöneldiği, sevdiği, hamdettiği, tazim et tiği, hayır ve nimetlerin kendisinden sadır olduğu bir ilah olmasını gerektirmez.
Bilakis, bu özelliklere sahip bir ilahın varlığını, insanın içinde bulunan "Ahlak delili" gösterir.
Kâinatta hak ölçüsü olmasaydı insanoğlu "hak ölçüsünü" hiç kendisine şiar edinerek, kendi için bağlayıcı kabul edermiydi. Hiç düşündünüz mü, hoşlanmadığı bir görevi, nefsin hoşlandığı şeylerden üstün tutma duygusu, insana nerden geldi?

İnsanda bulunan bu ahlakî anlayışı onun nefsine yerleştiren, onun hayat tarzını, toplumsal kuralları düzenleyen, hayrın, rahmetin, güzelliğin kaynağı olan bir zat vardır. İşte bu zat Allah'ın ta kendisidir.
Bahsedilen bu delile Kur'an şöyle işaret etmektedir:
"Herbir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğü, ve o kötülükten sakınmayı ilham edene..." (Şems Suresi, 7-8)Şehvet ve kötülüklere karşı takvanın nefse ilham edilmesi "Ahlak deliline" işarettir.
Bazı kişiler bu delile karşı çıkarak Ahlakın, vicdanın ve görev şuurunun toplumsal adetlerden kaynaklandığını zamanla kişilerin kalbinde yerleştiğini savunurlar.
Halbuki bu iddiada bulunanlar ahlakın ortaya çıkışının sosyal adetlerle açıklanamayacağını gözardı ederler. Sosyal adetlerin görülenin tekrarından ibaret olduğu herkesin malumudur. Biri onlara "sosyal adetler" niçin çıkmıştır diye sorsa:
"Toplumsal ihtiyaçlardan doğmuştur" derler.
Peki kişinin genel toplumsal ihtiyaçlarını ferdi ihtiyaçlarına ve isteklerine tercih etmesinin nedeni nedir? Şüphesiz bunun nedeni inkâr ettikleri Allah'ın insana verdiği hak ölçüsünden başka birşey değildir.


VAHİY DELİLİ

Allah'ın varlığının delillerinden biri de Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar gönderilen peygamberlerin davetleridir. Bütün peygamberler kavimlerini Allah'a inanmaya tağutları reddetmeye çağırmıştır.
Ancak bu güzel davetlerle kavimleri arasına azgın zorbalar girerek onların davetlerine engel olmak istemişlerdir. Allah'ın inkâr eden bu insanlar, peygamberlerinde Allah tarafından gönderildiğini inkâra kalkışınca Allah, Peygamberinin doğruluklarını isbat etmek için onları açık ayetler ve mucizelerle desteklemiştir. Onlara verilen bu mucizeler muarızların sesini kesmiştir. Davetin sonucunda hakka değer verenler inanmış, inatçılar ve mütekebbirler ise zulümlerinden ve kibirlerinden dolayı inkâr etmişlerdir.

Peygamberi destekleyen bu ayetlerin en açığı şudur: Allah'ın elçileri, zayıflıklarına, çevrelerinin azlığına, düşmanlarının ise çokluğuna ve kuvvetli olmalarına rağmen düşmanlarına karşı devamlı Allah'ın yardımına mazhar olmuşlardır. Bu yardım sayesinde düşmanlarını yenmiş, dinlerini yaymış arkalarında kendine tabi olan bir ümmet bırakmış ve bu sayede gönüllere taht kurmuşlardır.

En muhteşem mucize Allah Resulüne (s) gönderilen Kitaptır. Birbiri ardı sıra gelen gece ve gündüz dahi, her ayeti bir mucize olan eşsiz kitabın yerini tutamaz. O, içinde hiçbir batıl bulunmayan Kuranı Kerim dir. Bu mucize kitab yalnızca Allah Resulü (sas)'nin peygamberliğine değil Allah'ın (cc) varlığına, ilmine, hikmetine, sıfatlarına da delalet eder. ilim ilerledikçe alimler, Kur'anın esrarını, ondaki hazineleri, şüphe edenlerin bütün şüpheleri giderecek, müminlerin imanını artıracak şekilde ortaya koymuşlardır. Nitekim bu hususta yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
"Biz onlara gerek kendi nefislerindeki gerekse afaktaki ayetlerimizi göstereceğiz. Ve nihayet onun hak olduğu apaçık ortaya çıkacaktır." (Fussilet Suresi, 53)

Semavi risalet Allah'ın varlığına, birliğine, ve kemaline delalet eden önemli delillerden biridir. Allah kullarına karşı çok merhametli olduğundan dolayı onlara fıtri ve akli delillerin yanısıra kendi vücutlarında ve kâinatta pekçok deliller göstermiştir. Bununla da kalmayıp peygamberler göndererek insanları aziz ve hamid olan Allah'ın dinine çağırmıştır.
Farklı zamanlarda çeşitli milletlere gönderilen bu kadar çok kamil insanın mevcut olmayan bir ilahın elçisi olduğunu iddia etmelerini hiçbir aklı selim kabul etmez.
Bir an böyle olduğunu farzedelim. Peki fakir, zayıf, yardımcısız olan bu insanlar, güçlü düşmanlarına karşı nasıl zafer kazandılar. Adetlere muhalif olan mucizeleri nasıl gösterdiler. Bu mucizelerin en büyüğü ve ebedisi olan Kur'anı Kerimi nasıl yazdılar.
Kur'anı, ve ondan önce inen tevratı, incili kim indirdi dersin?
"Allah (cc) de, sonra onları daldıkları şeylerle başbaşa bırak eğlensinler." (Enam Suresi, 91)


TARİHİ DELİL

Yaratılış, ahlak, fıtrat, vahiy delilinden başka bir de "tarihi delil" vardır.
insanlık tarihi boyunca sıcak, soğuk bütün iklimlerde, farklı renklerde fakir, zengin bütün insanlar farklı şekillerde de olsa her zaman Allah'a inanmışlardır. Kitabın başında çeşitli ilim adamlarından da alıntılar yaparak belirttiğimiz gibi medeniyete sahip bütün toplumlarda din her zaman var olmuştur ve var olmaya devam edecektir. Tarih boyunca belki sanatsız, ilimsiz, felsefesiz milletler olmuştur. Ancak dinsiz bir millet asla olmamıştır.

Tarih boyunca her milletin inandığı ibadet ve tanzim ettiği bir ilah olmuştur. Bu inanç onların ahlakına yaşantılarına kadar tesir etmiştir. Sorarım sana beşeriyet tarihi boyunca bütün insanlığın birleştiği bir şey nasıl batıl olabilir.
Düşünceye, tarihi verilere ve akla saygı duyan her insan, belirttiğimiz bu tarihi birliği Allah'ın varlığını destekleyen delil olarak kabul eder.
Bazı insanların hatta çoğunun yanlış ilah tasavvuru hakikate gölge düşürmez. bilakis bu hakikati destekler. çünkü insanlardaki aşırı ilah şuuru, onları pek çok ilaha inanmaya, itibar ettekleri kişilere ilahtık vasfı vermeye götürmüştür.
Yahut itibar ettikleri bu insanlarda, ilahi sıfatların tecelli ettiği gibi bir çok yanlış düşüncelere sapmışlardır. Bundan dolayı peygamberlerin en önemli görevleri bu sapmaları düzeltmek, sapanların inançlarını doğrultmak, onları putculuk ve hurafe lerden kurtarmak olmuştur.

Kur'an'ın bizi yeryüzünde gezmeye, burda yaşayan insanların tarihini görmeye, geçmişteki hak ile batıl mücadelesinden ibret almaya, orda bulunan eserleri Kalb gözü ile incelemeye teşvik etmesinde, elbette büyük hikmetler vardır.
"Onlar kendilerinden önce geçen milletlerin akibetlerini görmek için yeryüzünde dolaşmazlar mı?" (Muhammed Suresi, 10)
"De ki: Yeryüzünü dolaşarak yalancıların sonlarının nasıl olduğunu görün." (Enam Suresi, 11)
"Yeryüzünde hiç gezib dolaşmadılar mı ki bu sayede düşünecek kalplere, işitecek kulaklara sahip olsunlar. Şüphesiz gözler kör olmaz, ancak göğüslerdeki kalpler kör olur." (Hacc Suresi, 46)

Bütün tarihi tecrübeler Allah'ın varlığına imanın, doğru bir hareket olduğuna ve bu imanın insanın zaruri ihtiyaçları arasında bulunduğuna şehadet etmektedir. İman, ferdin kötülüklerden arınarak, mutlu olması için zaruri olduğu gibi, toplumun devamı ve gelişmesi için de zaruridir.

Ustad Akkad;
"Bütün tarihi olaylar ve tarihi tecrübeler bize dinin gerçek olduğunu gösteriyor. Hiç kimse herhangi bir toplumun dini inançlardan soyutlanabileceğini, ferdin toplumla ilgi kurarken dini bir kenara itebileceğini iddia edemez."
"Tarih bize toplumsal hareketlerin en önemli amilinin din olduğunu söyler.
"Din amili ne ırk, ne vatan, ne adet, ne ahlak ne de Kanun amili ile kıyaslanamayacak kadar güçlüdür.Bilakis kişiyi vatana topluma, ırka bağlayan en önemli faktör dindir."

"Kişi ile din arasındaki ilgi başka hiçbir bağa ihtiyaç göstermeyecek kadar güçlüdür. O, çok geniş bir alana yayılmıştır. Gizli, açık, zahir, batın geçmiş gelecek sonsuza kadar hep o vardır.
Dinin gerçekliğini, dindar bir cemaat ile dini bağları zayıf olan bir cemaati incelemek sureti ile anlamak mümkündür."
"Yahut dindar ve istikamet sahibi biri ile dinden uzak olan birini karşılaştırmak suretiyle anlamamız da mümkündür.
Zira dindar cemaat ile dinden uzak cemaat arasındaki fark veya sahih imana sahip kişi ile inançsız kişi arasındaki fark meyve veren ağaçla kökleri kurumuş ağaç arasındaki fark gibidir.
Kalbi hayat olmadığı halde, güçlü olan kişi nadirdir. Bilakis güçlü görünen kişiler de güçlü değildir. Zira onların kalplerini iman değil imansızlık ve şaşkınlık işgal etmiştir.

Devam edecek inş...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: [1] 2 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Yusuf olmak için Yusuf gibi yürek gerek!.. Düşünce yazıları/Makaleler muhammed-i dava 2 436 Son Mesaj 28 Temmuz 2008, 08:02:35
Gönderen: muhammed-i dava
Kardavi: Boykot, tüm ümmete vaciptir İslami Hayat Tarzı Bişnev 0 119 Son Mesaj 27 Ekim 2009, 16:03:18
Gönderen: Bişnev
Allah'A İMAN BÜTÜN İNANCIN TEMELİDİR(yusuf el-kardavi) Tevhid Ve Akaid MERXAS 1 110 Son Mesaj 19 Kasım 2009, 08:42:45
Gönderen: MERXAS
Kardavi: Şii ve Sünni Müslümanlar Kudüs İçin Birleşmeli! Dünyadan Haberler musabbinumeyr29 0 106 Son Mesaj 14 Ocak 2010, 10:15:29
Gönderen: musabbinumeyr29
Allahü teâlânın varlığı nasıl ispat edilebilir? Tevhid Ve Akaid MERXAS 1 116 Son Mesaj 16 Ocak 2010, 09:51:35
Gönderen: MERXAS
Kardavi, Yemen'deki Savaşı Durdurmak İçin Harekete Geçti Dünyadan Haberler musabbinumeyr29 0 116 Son Mesaj 22 Ocak 2010, 08:30:57
Gönderen: musabbinumeyr29
YUSUF KUYULARA MAHKÛM, KUYULAR YUSUF’A ZİNDAN Şiir Pınarı MUHACİR 1 384 Son Mesaj 17 Şubat 2011, 09:14:54
Gönderen: yas gülü