0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: bediüzzaman  (Okunma Sayısı 149 defa)
dıkli
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 25


« : 06 Temmuz 2009, 18:44:48 »

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ

·        Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1876 yılında Nurs köyünde doğduğunu...

·        Annesinin adının Nuriye Hanım,Babasının adının Mirza Efendi olduğunu...

·        Küçüklüğünden beri haksızlığa tahammül edemediğini,kendisinin başarısını çekemeyen medrese arkadaşlarının Ona saldırmaları karşısında cesaretle karşı koyduğunu...

·        O zaman ki medreseler arasında cesaretli,yiğit,gözünü budaktan sakınmayan olarak nam saldığını...

·        Babası Sofi Mirzanın yabancı tarlalardan geçerken hayvanların ağzını o tarlaların mahsulünü yememeleri için bağladığını...

·        Annesi Nuriye Hanımın Onu abdestsiz emzirmediğini...

·        Medresede bir gece Hocalarının büyük talebelere,Bediüzzamanın da içinde bulunduğu bir grubu göstererek “Bunlardan biri dini yeniden canlandıracak ama hangisi olduğunu bilmiyorum” dediğini...

·        Çok küçük yaşlardan itibaren zekat,sadaka almadığını ve minnet altına girmediğini...

·        Bir gece rüyasında Efendimizi gördüğünü ve Efendimizin ona “Kuran-ı çağa göre açıkla ve insanlara anlat” dediğini...

·        Medrese kurallarına göre 20 senede ancak bitebilen kitapları 3 ayda bitirebildiğini...

·        Abisinin Molla Abdullah,onu 80 kitaptan imtihan ettiğini ve aldığı cevaplar karşısında kardeşi Molla Said’e  talebe olduğunu...

·        Medrese hocasının kendisi için “Zeka ile hafızanın bir insanda bu kadar aşırı bir şekilde toplanması çok nadirdir” dediğini...

·        Siirt alimleriyle yaptığı münazarada onların hepsini mağlup ettiğini ve sonra “Said-i Meşhur” yani Meşhur  Said dendiğini...

·        Yediği yemeğin taneciklerini yardımlaşmayı sevdikleri ve Cumhuriyetçi oldukları için karıncalara verdiğini...

·        13 yaşında iken o yörenin en zalimi olan Mustafa Paşayı yaptığı haksızlıklardan vazgeçirmeye ve namaz kılmaya çağırdığını...

·        Mustafa Paşa kendi alimleriyle bir münazara yapıp onları yenerse bunu kabul edeceğini söylemesi üzerine yapılan münazarada Bediüzzamanın galip ayrıldığını...

·        Mardin’den kendisini götüren askerlere namaz vakti geldiğinde kelepçelerin çözülmesini istediğinde bu isteği kabul edilmeyince “Bismillah” deyip kelepçeleri çözdüğünü... Bunu nasıl yaptığını soranlara da “Bu namazın kerametidir” dediğini...

·        23 yaşındayken Bitlis valisi Ömer Paşanın konağında 2 sene kalan Bediüzzamanın Valinin 6 kızına bakmayacak kadar kuvvetli bir imana sahip olduğunu...

·        Matematiğe dair bir kitap yazdığını ve 27.dereceden denklem çözümleri yapabildiğini...

·        Bu sıralarda üstün dehasından dolayı “Bediüzzaman” yani Zamanın eşsizi lakabını aldığını...

·        Bediüzzamanın ezberlediği 80-90 kitabı 3 ayda bir defa ezberden tekrar ettiğini...

·        Devrin Padişahı Abdülhamit’e Doğuda üniversite açılması için teklif verdiğini...

·        İngiliz Avam Kamarasında onların elindeki Kuran-ı alarak yenebiliriz denmesi üzerine “Kur’anın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu ben Dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” dediği bu sırada 18 yaşında olduğunu...

·        1907’de İstanbul’da kaldığı otelin kapısına “Burada her suale cevap verilir ama sual sorulmaz” yazdırdığını...

·        Kendisini çekemeyenlerin Ona deli damgası vurmak için gönderdikleri doktorun “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar delilik varsa,Dünyada akıllı insan yoktur” dediğini...

·        Yahudilerin İstanbul temsilcisi Karosso ile görüştüğünü ve Karosso’nun konuşmayı yarıda keserek “Eğer yanında biraz daha kalırsam beni de müslüman edecekti” dediğini...

·        Tiflis’te karşılaştığı Rus polisine o anda çok kötü durumda olan Müslümanların Dünyaya hakim olacağını söylediğini...

·        1915’li yıllarda Doğuda Ruslara karşı talebeleriyle savaştığını,Rusların Bediüzzaman ve talebelerini görünce “Keçe külahlılar geliyor” diye kaçıştıklarını...

·        İstanbul Kağıthane semtinde 2 arkadaşıyla yaptığı kayık gezintisinde çevrede yüzlerce bayan olmasına rağmen bir kez olsun bakmadığını ve sebebini soranlara “Lüzumsuz, geçici zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından,istemiyorum” dediğini...

·        1922 yılında Ankara’ya geldiğini ve Millet Meclisinin kendisini resmi tören ile karşıladığını...

·        Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştüğünü...

·        Mecliste yaptığı konuşmadan sonra 60 milletvekilinin Namaza başladığını...

·        Gençliğinde 10 sene kaldığı İstanbul’da bir defa olsun kadına bakmadığını...

·        Talebelerinin anlattığına göre her gece mutlaka Teheccüde kalktığını ve her gece 4-5 saat dua ettiğini...

·        1926 yılında başlayan ve 25 sene süren çileli hayatın Risale-i Nuru telif etmesi ile bereketlendiğini...

·        Barla’da kaldığı 8.5 sene zarfında Risale-i Nurun dörtte üçünü telif ettiğini...

·        Üstadımızın ilk yazdığı Risale “Haşir Risalesi” denilen 10.Söz olduğunu... İçinde üçyüz kadar mucizenin ve bir o kadar da ismin geçtiği Peygamberimizin mucizelerini anlatan 19.Mektub’u telif ederken Üstadımızın yanında hiçbir kitap olmadığını ve bu özelliğin tüm Risaleler yazılırken de geçerli olduğunu...

·        Zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğa’nın sarığını çıkarması ve şapka takmasını istemesi üzerine eliyle boynunu göstererek “Bu sarık bu başla beraber çıkar” dediğini...

·        Üstadımızın 19 defa din düşmanları tarafından zehirlendiğini ve bir defasında çok şiddetli bir zehir etkisi ile 1 hafta aç ve susuz ve halsiz bir şekilde hastalandığını fakat bu durumda iken bile bir defa dahi bile namazını terk etmediğini...

·        Üstadımızın Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin “Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz,hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz” dediğini...

·        Üstadımıza leke sürmek isteyenler bir sarhoşa Said’in hizmetçisi buradan bir rakı aldı diye yazıp imzalatmak istediklerini fakat sarhoş adamın “Tövbeler olsun bu yalanı kim imza eder” dediğini...

·        Üstadımızın hapishanede kaldığı zaman beraberinde en azılı katillerin ve canilerin bile namaza başladıklarını...

·        Kendisini defalarca hapseden ve defalarca zehirleyip eza ve cefa veren insanlara hakkını helal edecek kadar alicenap olduğunu...

·        Üstadımızın Mektubat’da “Rıza-i küfür,küfür olduğu gibi,zulme rıza da zulümdür” dediğini...

·        Günde 1.5 – 2 saat uyuduğunu ve gece ibadet ettiğini...

·        Üstad hazretlerinin “Tembellik,hastalık,yorgunluk ve havalecilik nefsin desisesidir” dediğini ve bu huyları hiç sevmediğini...

·        Üstad Hazretleri “Evlatlarım,Risale-i Nur dinsizlerin,komünistlerin,masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Katiyyen merak etmeyiniz. Yeterki siz Risale-i Nur’a sadık kalın” dediğini...

·        Üstadımızın Risale-i Nuru ilk telifi zamanında “Eğer mümkün olsaydı,Risale-i Nur’un bir sayfasının yazılması için 10 altın verecektim” dediğini...

·        Bir gün Üstadımız Barla’dan geçerken “Bu zamanda neye ihtiyaç varsa Risale-i Nurda mutlaka ona cevap bulacaktır” dediğini...

·        Nur üstadımızın “Biz Risale-i Nur okuyarak iman tazeliyoruz” dediğini...

·        Üstadımızın odasında karyolanın yanın da 4 metre uzunluğunda 1 metre eninde dua şeceresi olduğunu ve her gece onlara dua ettiğini...

·        Üstad Hazretlerinin Emir dağına 3 km kalsa bile namaz vakti gelince arabayı durdurup hemen evvel vaktinde namazı eda ettiğini....

·        Üstada Hazretlerinin “Risale-i Nuru evrad makamında okuyabilirsiniz” dediğini...

·        Üstad Hazretlerinin “İhtiyaç duyduğumda 200 bazen 400 ayet-i kerime imdadıma geliyor” dediğini...

·        İki rekat teheccüd ve dua namazlarını kar-kış demeden asla terk etmediğini...

·        Üstad hazretlerinin Mektubat adlı eserinde “Mevcudiyetimizin hamisi olan İslamiyet’ten elini gevşetme; dört el ile sarıl,yoksa mahvolursun” dediğini...

·        Nurlu üstadımızın “İslamın tek bir hakikatı için  binler başım olsa fedaya hazırım” dediğini...

·        23 Mart 1960 Çarşamba günü,İslam Dünyasında bin ayda daha hayırlı olan Kadir gecesinin idrak edildiği gece,Bediüzzamanın Urfa’da İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasında Rahmeti Rahmana kavuştuğunu...

 

Biliyor muydunuz ?

 

İslamiyet’e adanmış,her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzeti ile yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında... Evsiz barksız... Geriye dünya namına hiçbir varlık ve mal bırakmadan... Rahat yüzü görmeden... Ama her an Allah(CC) ile Resulullah (SAV) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

İman hizmeti yolunda her türlü hapis,sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

 

“ÜMİTVAR OLUNUZ.ŞU İSTİKBAL İNKİLABATI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SADA,İSLAMIN SADASI OLACAKTIR...”

“İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİUN”

 

Allah hepimizi O’nun has şakirdlerinden eylesin. Ve ahirette şefaatini nasip eylesin...
Moderatöre Bildir   Logged
dıkli
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 25


« Yanıtla #1 : 06 Temmuz 2009, 19:24:28 »

BEDİÜZZAMAN SAİD-İ KURDÎ nin farklı ciheti   
20. yy’la yaşamıyla, mücadelesiyle, ilmiyle ve imanıyla damgasını vuran Bediüzzaman Said-i Kurdî 1876 yılında Bitlis’in Hizan Kasabası’na bağlı Nurs Köyü’nde dünyaya gelir. Köyüne atfen Said-i Nursi olarak da anılır.

Ümmetin ve insanlığın büyük bir imtihandan geçtiği bir dönemde yaşamıştır. Yaşadığı döneme şahitlik eden ve İslami kimliğini en üst düzeyde temsil etmeye çalışan Büyük İslam Alimi Bediüzzaman Said-i Kurdî zorlu geçecek olan dünya hayatına daha küçük yaştan itibaren hazırlanmaya başlamış, yaşama ve mücadeleye atılmıştır. İlk eğitimini ağabeyinden alır. Beş yıl süren eğitimi boyunca Tağ, Pirmis medreseleri gibi bazı medreselerde kısa süreli eğitim alır.

Haksızlıklara tahammül edememesi, mertliği ve cesareti onu bu medreselerde uzun süre tutamıyordu. Bir keresinde Hizan’daki medresede ilim öğrenirken dört talebenin birleşerek kendilerine musallat olmaları üzerine şeyhin huzuruna çıkıp şöyle der :

“Şeyh efendi bunlara söyleyiniz benimle dövüştüklerinde dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.”

Bu sözleri şeyh efendinin çok hoşuna gider ve ona iltifaten:

“Sen benim talebemsin. Kimse sana karışamaz” der. Hizan’da bir süre kaldıktan sonra ağabeyi Mele Abdullah ile Nurşin Köyü’ne giderler. Köyde iken şöyle bir rüya görür:

“Kıyamet kopmuş, kainat yeniden dirilmiş Said bu sırada ResulAllah (as)’ı nasıl ziyaret edeceğini düşünür. Sırat köprüsünün başında beklemek aklına gelir. Orda beklerken bütün peygamberleri teker teker ziyaret eder. ResulAllah (sav)’i de ziyaret eder ve uyanır.”

Bu rüya üzerine ilim tahsiline kaldığı yerden devam etme kararı alır. Bediüzzaman önemli ve kapsamlı eğitimini Doğubeyazıt’ta kaldığı dönemde alır. Burada gündüzleri Şeyh Muhammed Celali’den ders alırken, geceleri ünlü Kürt Alim ve Edibi Ahmed-i Xani’nin (Rahmetullahi Aleyh) gündüz bile havf ile girilen Kubbe-i Saadetine kapanırdı. Gece de orda kalırdı. Buna binaen halk arasında Said-i Kurdî için Ahmed-i Xani hazretlerinin feyzine mahzar olmuştur deniliyordu.

Burada üç aylık eğitimini bitirip icazet alır. Halk arasında Said-i meşhur diye anılmaya başlar. Üstat bir süre sonra Van’dan Siirt’e gider. Buradan Bitlis’e geçer. Bitlis’te Şeyh Emin Efendi’yle görüşür. Daha sonra Şirvan’a gider. Oradan Siirt’e dönüp bir müddet kaldıktan sonra Tillo’ya geçer. Bir süre ilim ve ibadetle meşgul olur. Bir gece Şeyh Abdülkadir-i Geylani’yi rüyasında görür. Üstada hitaben:

“Mele Said! Miran aşireti reisi Mustafa paşa’ya gidiniz ve onu hidayete davet ediniz. Ona yaptığı zulümden vazgeçmesini, namaz kılmasını maruf’u emretmesini öğütleyiniz. Aksi takdirde öldürünüz.”

Said-i Meşhur bu rüyayı görür görmez Miran Aşireti’ne gider ve Mustafa Paşa’nın çadırına girer. Mustafa Paşa Bediüzzaman’a niçin geldiğini sorunca Bediüzzaman:

“Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namaz kılacaksın yada seni öldüreceğim.” Der.

Paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Bir müddet sonra döner ve tekrar niçin geldiğini sorar. Said-i Meşhur:

“Sana söyledim ya onun için geldim” der.

Mustafa Paşa çadırın direğinde bulunan Said-i Meşhur’un kılıcını işaret ederek:

“Bu pis kılıçla mı” der.

Said-i Meşhur cevaben:

“Kılıç kesmez, el keser” der.

Bunun üzerine Mustafa Paşa Cizre’de birçok alim olduğunu, bunları mağlup ederse kendisine bir mavzer vereceğini ve sözünden dışarı çıkmayacağını söyler. Said-i Meşhur kabul eder. Yapılan münazaradan Bediüzzaman galip çıkar. Mustafa Paşa da onun sözünden çıkmaz olur. Cizre’de bir müddet kaldıktan sonra 1884’te Mardin’e gider.

Ünlü İslam Alimi Said-i Kurdî’nin ilk siyasi hayatı Mardin’de bir Osmanlı zabıtına tokat atmasıyla başlar. Bu tarihten itibaren 1921 yılına, yani Anadolu’ya sürgün edilene kadar hayatını Osmanlı’nın istibdat yönetimine ve yerli işbirlikçilerine karşı aktif mücadeleyle geçirir. Bölgedeki zalim Hamidiye Alaylarının reislerine karşı Abdülhamit’ten Kürt ulusal haklarını isteme çabaları ve bölgedeki şeyhlik kurumunu sahih İslami anlayışa oturtma temelindeki çabaları hep bu bağlamda değerlendirilmiştir.

Said-i Kurdî Mardin’deki olay üzerine elleri bağlı, asker gözetiminde Bitlis’e sürgün edilir. Bitlis’te iken o dönemin valisinin diğer memurlarla içki masası kurduğunu duyar. Ve içki meclisini basarak ölümü pahasına münkeri def etmeye çalışır.

Bitlis’te bir çok ünlü alim bulunmasına rağmen Van’da tanınmış alimlerden pek kimse yoktu. Bu münasebetle Vanlı Hasan Paşa’nın daveti üzerine 1893’te Van’a gider. Van’da on beş sene zarfında bir taraftan ders okutur, diğer taraftan aşiretleri irşat etmek için aralarında dolaşıp durur.

Van’da ikamet ederken mahalli gazetelerden onu sarsan bir haber okur. İngiliz bakanlarından Gladson Avam kamarasında eline bir Kur’an’ı Kerim alarak şöyle diyordu: “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp edip Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız.”

Bu sözler Said-i Kurdî’nin ruhunda büyük bir feveran ve gayret uyandırır. Ve şöyle der: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya göstereceğim ve ispat edeceğim” der.

Said-i Kurdî Van’da geçirdiği bu süre içinde halkın en büyük düşmanlarından biri olan cahilliğin iyice farkına varır ve bunun eğitim ile çözülebileceğini, özellikle bölge halkının buna çok ihtiyacı olduğunu tespit eder. Buna binaen dönemin en ünlü eğitim merkezi olan El-Ezher Üniversitesine mukabil Diyarbakır, Van ve Bitlis’te kurulacak Medresetül Zehra diye adlandırdığı bir üniversite projesini kafasında oluşturur. Ve 1907’de İstanbul’a gider. Burada 2.Abdulhamit’e isteklerini içeren bir dilekçe sunar.

2.Abdülhamit’e yazdığı dilekçenin metni dönemin Şark ve Kürdistan adlı gazetesinin birinci sayısında şöyle yayınlanır:

“Şu medeniyet dünyasında ve bu ilerleme ve yarış çağında diğer arkadaşları gibi Kürtlerin de ilerlemeye ayak uydurabilmesi için hükümetin yardımı ile Kürdistan’ın kasaba ve köylerindeki mekteplerin kurulmuş olması memnuniyetle görülmekte ise de bu mekteplerden Türkçe’yi az da olsa öğrenmiş olan çocuklar ancak yararlanabilmektedir. Türkçe’yi bilmeyen Kürt çocukları ise, medreselerde okutulan ilimleri terakki etmenin biricik kaynağı olarak bilmektedirler. Yeni açılan bu mekteplerdeki öğretmenlerin mahalli dili (Kürtçe) bilmemeleri dolayısıyla bu çocukları eğitim ve öğretimden mahrum bırakmaktadır. Bu ise vahşete, karışıklığa, dolayısıyla batının gürültü ve patırtı çıkarmasına sebep oluyor. Aynı zamanda halkın devamlı olarak vahşet ve taklitte yerinde sayması, sürekli olarak vehim ve şüphelerin etkisi altında kalmalarına sebep oluyor. Eskiden her yönden Kürtlerden geri olanlar bugün onların hala yerinde saymalarından dolayı çeşitli şekillerde istifade etmektedirler. Bu ise, biraz olsun hamiyet duygusu taşıyanları düşündürür. Bu üç nokta, Kürtler için gelecekte korkunç bir darbe hazırlıyor gibi ileri görüşlü olan kimseleri yaralamıştır. Bunun çaresi, örnek olacak şekilde bu konuda teşvik ve rağbete öncülük yapması için Kürdistan’ın farklı yerlerinde yeni medreselerin açılması ve bir kısım medreselerin de canlandırılması, Kürdistan’ın maddi ve manevi olarak geleceğinin garanti edilmesi açısından önemlidir. Bunun ile eğitimin temelleri atılmış olur. İşte o zaman herkesten çok adalete muhtaç ve medeni olmaya müsait olan Kürtler fıtri cevherlerini göstereceklerdir.”

Bediüzzaman Said-i Kurdî’nin bütün bu çabaları sonuçsuz kalır. Üstelik bu dilekçe ve istemi üzerine tımarhaneye atılır. Tımarhanede muayene sırasında doktora şöyle der:

“Ey Tabip efendi! Sen dinle ben söyleyeceğim. Divaneliğime ait delilleri sana vereceğim. Beni muayene ederken şu noktalara dikkat etmelisin :

Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan hallerimi Kürdistan ölçüsü ile tartmalısınız. Çünkü Kürdistan’da en değerli ahlak; cesaret, izzet-i nefs, salabiyet-i imaniye ve muvakkat-i kalb ve lisandır. Medeniyette nezaket denen şey onlarda dalkavukluk sayılır.

Halim ve ahlakım elbisem gibi insanlara aykırıdır. Hakkı mihenk olarak alınız. Zamanın veya adetlerin geçerli hale getirdiği ‘neme lazım başkası düşünsün’ gibi kötü huyları kendinize görenek vasıtasıyla uyulması zorunlu birer örnek ve ölçü yapmayınız. Bilakis şöyle denmeli; ‘müslümanım İslamiyet cihetiyle manen görevliyim ve sadakatle mükellefim’.

Asabi bir adamım; özellikle benim gibi sinirli bir kimsenin telaşlanıp öfkelenmesi kaçınılmazdır. Bilhassa yüksek bir fikri yani İslami manadaki bir hürriyet fikrini on beş sene hayal ettiği halde tam gerçekleşeceği sırada büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunan ve bu inkılabı seyretmekten mahrum kaldığını gören bir kimse nasıl telaşlanıp öfkelenmesin.

Eğer dalkavukluk, yaltaklanma, kedi gibi yalvarmak ve toplumsal yararı kişisel yarara feda etmek akıl ve mantığın gerektirdiği bir şey sayılıyorsa şahit olunuz ki ben o akıldan istifa ediyorum ve divanelikle övünüyorum.

Asıl hasta olan bizim doktorlarımızdır. Ki, kendi raporlarıyla mecnundurlar.

Ey doktor! Önce o bêçareleri tedavi et, sonra beni.”

Bunun üzerine doktorlar şöyle der: “Eğer bu adam deliyse dünyada tek bir akıllı kalmamıştır.”

Said-i Kurdî bir süre sonra halkın tepkisini alır diye tımarhaneden çıkarılır. Bir süre İstanbul’da kalır. İstanbul’da kaldığı otelin odasındaki kapısına “her türlü suale cevap verilir, hiçbir sual sorulmaz” diye bir levha asarak dönemin alimleriyle münazaraya tutuşur.

İlmiyle dönemin alimlerini o kadar etkiler ki kendisine zamanın acaibi, en farklısı manasına gelen Bediüzzaman lakabı verilir.

Bediüzzaman Said-i Kurdî bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarına katılır. Fakat 1908’deki İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin türk milliyetçisi, ırkçı, faşist yönünü ve masonlarla olan bağlantısının farkına varınca İttihatçılara karşı muhalif cephede yer alarak çalışmalarını sürdürür. Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından biridir.

Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti’nde aktif çalışmalar içerisinde yer alır. Bu dönemde Tanin, Volkan, Şark ve Kürdistan, Serbesti gibi bazı dergi ve gazetelerde yazıları yayınlanır.

31 Mart 1909’da Ermenilerin ve Rumların tertiplediği 31 Mart provakasyonu yaşanır. On beşe yakın alim provakasyon bahane edilerek şehit edilir. Bediüzzaman da tutuklanıp mahkemeye alınır. Hakim sorar:

“Sen de şeriat istemişsin.”

Bediüzzaman şöyle cevap verir:

“Şeriatın bir hakikatine bin canım olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet, adaleti koruma ve fazilettir.”

Bediüzzaman Said-i Kurdî’nin idamı beklenirken beraat eder. Mahkemeden çıkışta büyük bir halk kitlesiyle ‘Ji bo zaliman bijî cehennem’ ‘zalimler için yaşasın cehennem’ sloganlarıyla uzun süre yürümüşlerdir.

Bediüzzaman Said-i Kurdî 1910 yılında ülkesine geri dönerek Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak bölgedeki aşiretleri ziyaret eder.

1911’de Şam’a giderek Emevi Camii’nde ünlü Hutbe-i Şamiye’yi irad ederek İslam ümmetinin sosyal, siyasal ve ekonomik sorunları ve çözümleri üzerine tahlil ve tespitlerde bulunur.

1914 yılında 1.Emperyalistlerarası Paylaşım Savaşı’nın başlaması üzerine Van-Bitlis Cephesi’nde Gönüllü Alay Komutanı olarak savaşır.

1916 ‘da Bitlis savunması sırasında yaralanarak esir düşer ve Kostrum’daki esir kampına götürülür. İki sene kadar Sibirya’da esarette kalır. Burada diğer esir arkadaşlarına ilmi eğitim verir.

Bediüzzaman Sibirya’da esir kampındayken Kafkas Cephesi’nin Rus komutanı Nikolay Nikolayaviç esirlerin bulunduğu yere girer, herkes ayağa kalkar. Bediüzzaman kalkmaz. Buna hiddetlenen Rus komutan’ı bunun sebebini sorar. Üstad:

“Ben İslam alimiyim. Mümin gayri müslime kıyam etmez” der.

Bunun üzerine Rus komutanı bunu kendisine hakaret sayar ve Divan-ı Harb’in kurulmasını emreder. Bediüzzaman’ın idamına karar verilir. Bediüzzaman Said-i Kurdî bütün soğukkanlılığını koruyarak son isteği olan iki rekat namazı kılmak ister. Bediüzzaman’ın bu tavizsiz duruşunu gören Rus komutanı inancı gereği böyle yaptığını anlar. Bediüzzaman’dan özür dileyerek kararını geri çeker.

Bediüzzaman 1917’de Ekim Devrimi’nin oluşturduğu karışıklıktan istifade ederek firar eder. Petersburg, Varşova ve Viyana üzerinden 1918’de İstanbul’a gelir. Bu dönemde Ünlü Kürt siyasetçisi Seyyid Abdülkadir’in başkanlığını yapacağı Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarında yer alır. Cemiyete birçok katkı sunmuştur. 1918 yılındaki İngiliz işgalinin etkisini kırmak için Hutuvat-ı Site eserini yayınlar. Eser o kadar büyük etki oluşturmuştur ki İngilizler Bediüzzaman’ı öldürmeyi bile düşünürler. Fakat göze alamazlar.

Bediüzzaman 1922’de Ankara Hükümet’i tarafından mecliste konuşma yapması için davet edilir. Mebusların çoğunun namaz kılmadığını gören Bediüzzaman namazın, ibadetlerin önemini anlatan bir konuşma yapar. Meclis başkanı M. Kemal bundan rahatsız olur ve bunu dile getirir. Bunun üzerine Bediüzzaman hiddetlenerek şöyle cevap verir;

“ Paşa paşa! Kainatta en büyük hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur.”

Bu olaydan sonra Said-i Kurdî M. Kemal tarafından kendisine teklif edilen şark umum vaizliğini ve mebusluk tekliflerini reddederek Ankara Hükümeti ile bütün ilişkilerini keser ve 1923 yılında Van’a döner.

1924 yılında Rexistina Azadî’nin kurucularından Yusuf Ziya ve Cibranlı Halit bir komplo sonucu idam edilirler. Bunun üzerine Rexistina Azadî (Özgürlük Cemiyeti)’nin başına Şeyh Said (Rahmetullahi aleyh) geçer. Bu sırada Van’da ikamet eden Bediuzzaman ile görüşüp onu da kıyama davet eder. Bediuzzaman bu teklifi büyük bir sevinç ile kabul eder ve görev alanı olan Urfa için hazırlıklara başlar.

1925 yılının başlarında kıyam hareketinin bir provakasyonla erken başlaması sebebiyle Şeyh Said(Rahmetullahi aleyh) ile bağlantısı kopar. Kıyamın kanlı bir şekilde bastırılmasından sonra Bediuzzaman kıyama katılmak ve destek vermekten yargılanır ve Burdur’a sürgün edilir.

Bu konuyla ilgili olarak Dava Dergisinde Abdulmelik Fırat ile yapılan röportajda Abdulmelik Fırat Bediuzzaman’ı ziyareti sırasında kendisinin gördüğü rüyayı şöyle anlatıyor;

“Peder-i Alinizi rüyamda gördüm. Kendisine ‘Hani beraber kıyam edecektik’ diye sitemde bulundum. Bunun üzerine tebessüm ederek ‘Ben görevimi yaptım sıra sende.’ dedi.

Yine Şeyh Said ve Rüfekasının hakiki şehid olduğunu Abdulmelik Fırat’a belirtir.

1925’ten sonra Said-i Kurdî’nin tutukluluk, esaret ve işkenceye alınma dönemi başlar. Kendisinin ifadesiyle “Yeni Said” diye adlandırdığı dönem başlar. Bundan sonraki hayatını tutukluk , esaret ve sürgünle geçirdiği için yeni durumuna göre yaşadığı ortamın ve çevrenin gerçekliğine uygun farklı bakış açıları ve farklı bir yaşantı ortaya koyar.

25 Ocak 1926’da Isparta’ya götürülür. Oradan Isparta’nın köyü Barla’ya nakledilir. Barla’da çok şiddetli bir zulüm ve baskı altına bırakılır.

1934 yılının yaz aylarının Isparta’nın merkezine getirilir. 20 Nisan 1935’te oturduğu evde arama yapılarak kitaplarına el konur. Suç unsuru herhangi bir şey bulunmayınca serbest bırakılır. Birkaç gün sonra hakkında soruşturma başlatılarak Eskişehir hapishanesine gönderilir.

Eskişehir ağır ceza mahkemesinin 19 Ağustos 1935’te verdiği kararla 11 ay hapis ile birlikte Kastamonu’da mecburi ikamete tabi tutulur.

Hukuki ve kanuni yollardan Bediuzzaman’ı alt edemeyen muhalifleri onu zehirleyerek imha etmek isterler. Hayatı boyunca 23 defa denenen bu teşebbüslerin birinde şunlar yaşanır.

Üstad tutuklu olduğu bir dönemde tahliye edilir. Fakat tahliyeden önce ona zehirli iğne yapılır. Hastalanır, komaya girer, hayatından ümit kesilir. O anda talebesi hafız Ali ağlayarak tekrarla şu duayı yapar:

“Ya Rabbi! Onun yerine beni al.”

Cenab-ı Hak bu halis duayı kabul eder. Hafız Ali hastalanır ve Üstad’ın bedenine şehid olur.

20 Eylül 1943’te Isparta savcısından gelen talimat üzerine tutuklanır Isparta’ya gönderilir.

Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli’deki dava ile birleştirilmesi kararının alınmasıyla 25 Ekim 1943’te Denizli’ye sevk edilir. 15 Haziran 1944 günü mahkemenin beraat ve tahliye kararına rağmen CHP hükümeti Afyon’un Emirdağ ilçesine mecburi ikametini emreder.

17 Ocak 1948 günü evinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilir. 16 Aralık 1948’de mahkeme, 20 ay ağır hapis cezasına hükmeder.

Karar daha sonra temyiz edilir ve Yargıtay kararı Bediuzzaman’ın lehine bozar. Yargıtay’ın beraat kararına rağmen Afyon ağır caza mahkemesi yargılanmayı uzatarak 20 aylık sürenin hapiste geçmesini sağlar. 20 Eylül 1949’da serbest bırakılır. Ancak Ankara’dan gelen emirle Afyon’da mecburi ikamete tabi tutulur.

1951 yılında şapka meselesinden dava açılır. Hemen bir yıl sonra da İstanbul’da Gençlik Rehberi adlı kitabından dolayı bir dava daha açılır. 22 Ocak 1952’de İstanbul’a gider. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada mahkeme, men-i muhakeme kararı vererek davayı kapatır. Bir süre için Emirdağ’a giden Üstad, 1953’te tekrar İstanbul’a gider.

İstanbul’da yaklaşık üç ay kaldıktan sonra Emirdağ’a, oradan da 23 Ağustos 1953^te Isparta’ya gider. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile onun hayatında artık mahkemeler devri kapanır.

21 Mart 1960 günü Urfa’ya Hazreti İbrahim’in makamını ziyaret etmek üzere gider. 23 Mart günü Urfa’da kaldığı otelde vefat eder. Cenazesi Urfa’dan Isparta’ya bilinçli bir politika sonucu sevk edilir.

Ömrünün son günlerine kadar keyfi muamele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediuzzaman şunları söylüyor:

“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. 80 küsür senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim eğer dinim intiharlardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Allah’a bin kere hamd olsun. Cemiyetin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.”
 
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Bediüzzaman (Görüntülü) Risale-i Nur'dan Damlalar Emrexwedan 1 229 Son Mesaj 06 Nisan 2009, 16:48:52
Gönderen: esedullah1
Bediüzzaman, İslâm ve demokrasi Düşünce yazıları/Makaleler Tevhid_Nur 0 100 Son Mesaj 22 Mayıs 2009, 15:37:00
Gönderen: Tevhid_Nur
ahmed-Bediüzzaman(istek)!!! istek parçaları sinbrusk 6 319 Son Mesaj 30 Temmuz 2009, 13:27:12
Gönderen: гüъεyyε
Bediüzzaman Olunca... Risale-i Nur'dan Damlalar SidaR 1 241 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 11:39:14
Gönderen: sefa ecrin
BEDÎÜZZAMÂN HAZRETLERİNİN VÂRİSLERİ KİMLERDİR? Risale-i Nur'dan Damlalar Tevhid_Nur 3 245 Son Mesaj 30 Ağustos 2010, 21:18:53
Gönderen: Tevhid_Nur
Üstad Bediüzzaman Eksik Tanıtılıyor Üye Haber ve Duyuruları гüъεyyε 1 246 Son Mesaj 20 Ocak 2011, 09:11:13
Gönderen: MERXAS
Son Asrın İmamı, Tabibi, Müceddidi Bediüzzaman İslam Alimleri ve öncüleri MERXAS 1 240 Son Mesaj 23 Mart 2011, 16:47:25
Gönderen: bymusab