0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: BİLAL'İN BEDRİ:  (Okunma Sayısı 151 defa)
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Online Online

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« : 23 Ekim 2010, 09:51:53 »

 İslam Tarihinde Bedir harbinin Islâm devletının Medıne'de kurulmasından sonra müslümanlarla müsrıkler arasında meydana gelen ılk savas. Bu savasa, yapıldıgı kasabanın adıyla anılarak, Bedır Gazvesı denılmıstır.Şüpesiz  Ali Şeriati'nin kaleminde ''Muhammed Kimdir'' kitabında bir bölüm olan ''Bilal'in bediri'' her zaman şahsımı derinden etkilemiştir. İşte o bölüm:

Bilalin Bedri

Rasûlün müezzini, herkesten daha çok gururla hareket ediyordu. Sanki bugün onun günüydü. Ömür boyu kölelik yapıp, horlanan bu habeşli zenci, islam'a girdikten sonra, Mekke'de korkunç işkencelere göğüs germişti. Şimdiyse fikirdaşlarıyla birlikte kılıç sallayan, hür bir mücahit görüyordu kendini. O bütün patronlar, özellikle iğrenç ve acımasız eski patronu Umeyye bin Halef karşısında, hür bir mücahit olarak dikilmişti. Bedir savaşı, Sâ'd bin Mu'âz, Ebu Bekir, Ömer ve diğerleri için itikadi ve düşünsel bir savaş niteliğindeydi. Fakat Bilal için bu savaş, hem itikadı, hem de intikam alma ve kurtuluşçu bir savaş idi. Ona göre bu savaş, köleliğe ve insanın esaretine karşı bir savaş idi. Bilal için tevhid, salt felsefe ve fikir değil, bütün vücuduyla (deri ve kemiğiyle) somut olarak hissettiği bir şeydi. Ebu Bekir'in tevhid anlayışı, hakkı gören, bilimsel bir görüştür. Doğru bir dünya görüşü ve anlayış tarzıdır. Bilal'ın tevhid anlayışı, siyasi, toplumsal ve hayatî bir ekol ve akımdır. Bu tür tevhid anlayışı, onun çarşı ve pazardaki hareketini, bireysel ve grup ilişkilerini, sınıfsal ilişkilerini ve hatta özel hayatını bile içine alıp etkilemekteydi. Evet bu iki tevhid anlayışı arasındaki fark, Bedir'de iyice kendini gösterdi.

   Onun ve Müslümanların Bedir savaşındaki sloganları, savaşçının soyluluk, ailevî asalet ve korkusuzluğuyla ilgili recez-ler yerine, sadece; "Ahâd, Ahâd, Ahâd"dan ibaretti. Bu sloganın Bilal için çok özel bir anlamı vardı. Mekke'de Umeyye bin Halefin bu cılız, çaresiz, güçsüz ve savunmasız kölesi Bilal, Muhammed'e A.S bağlanmıştı. Bu nedenle şehir dışındaki bir vadide, Ebu Cehil ve diğer Kureyş başkanları onu çırılçıplak soyup, su dolu büyük bir kovanın içine sokuyor, boğulma derecesine gelince, kafasını sudan çıkarıyorlardı. Tekrar onun başını suyun içine sokup, son nefesi tükenince, başını sudan çıkarıyorlardı. Bilal ise kafasını sudan çıkarır çıkarmaz "Ahâd, Adâd" diyordu... Daha sonra boynuna ip bağlayıp şehirdeki çocuklara, ka-badıyalara ve bayağı tiplere bırakıp, sokak ve pazarda, şehir dışında sürükleyerek gezdiriyorlardı. Bilal ise taş yağmuru, tekmeler, horlanmalar ve kötü sözlerin yağmuru altında adım be adım yere düşüp kalkıyordu ve her defasında "Âhâd, Ahâd..." diye haykırıyordu.

  

   Şimdi de Bedir savaşı gelip çatmıştır. Bu habeşli köle artık hürdü. Kendinden yana bir hükümeti ve kardeşleri vardı. Güç ve şahsiyet kazanmıştı. Karşısındaysa: Umeyyeler, Ebu Cehiller, emredenler, emredenlere uşaklık edenler vardı. Yine hatıra ve ümit dolu "Ahâd, Ahâd..." diye haykınlan sloganlar duyulmaktaydı. Ama bu defa haykınş, bir kovanın içinden, bir kölenin, bir siyah derilinin taş yağmuru altındaki haykırışından değil, bir ordudan duyulmaktadır. Bilal ise bu sloganı başka bi biçimde duyuyor, Bedir ve Kureyş'i herkesten farklı şekilde görüyor. Bütün çabası Umeyye'ye ulaşmaktır. Oysa Ensar ve Muhacirlere göre Umeyye, sıradan bir kafirdir.

   Abdurrahman bin Avf. Bu eşrafı Müslüman, Umeyye'nin Mekke'deki dostu, Umeyye ve oğlunu yakalayıp, tehlikeden uzaklaştırmak istiyordu. Hışım ve nefret duygularından dolayı çehresi değişen Bilal ise onlara ulaşıp haykınyor: "Umeyye küfrün ele başıdır, kurtulmasına izin vermem." Abdurrahman: "Bu benim esirimdir" deyince, Bilal: "Umeyye küfrün ele başıdır, kurtulmasına izin vermem" diye tekrar kükrüyor. Abdurrahman ise: "Duymuyor musun! ey ananın karası!" diyor. Bilal bu defa daha yüksek sesle. haykırıyor: "Ey Allah'ın dostları, Umeyye küfrün ele başıdır ve kurtulmasına izin vermem." Mücahidler de saldırıya geçip oğlunu kılıç darbeleriyle yere seriyorlar. Umeyye öyle bir çığlık atıyor ki; Abdurrahman: "Ömür boyu böyle bir çığlık duymamıştım" diyecektir. Abdurrahman diyor ki: "Umeyye! sen kendini kurtarmaya çalış. Çünkü benim sana yapabileceğim bir şey kalmadı" dedim.

   Abdurrahman ve öteki Müslümanlar Bilal'in derdini arnlamıyordu. Göbekli aristokrat patron Umeyye, Müslümanlar arasındaki kendi sınıfından olanların yardımıyla kurtulmak istiyordu. Umeyye'nin aydın görüşlü, Mekke'de Müslüman olmuş, ancak tecrübeli, çıkarcı, maslahatçı, fırsatçı, ağır başlı, vatansever; ailesi, akbarası, baba ve anasının gözdesi, muhafazakar, emniyet taraftarı, sosyal ve ailevî konumuna ve haysiyetine toz kondurmayan, hayat sever bir genç olan oğlu Ali; hayatını tehlikeye atmamak için Hicret ve Peygamber'e uymayarak, ailesi yanında Mekke'de kaldı. Ancak sonunda Umeyye ve oğlu Ali, eski cılız ve ucuz zenci kölelerince öldürülmekten kurtulamadılar.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Online Online

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #1 : 23 Ekim 2010, 10:00:51 »

Ebu Cehil'in Öldürülüşü

   Muaz bin Amr bin Cemûh, Ebu Cehü'e saldırdı. Ebu Cehil ve oğlu îkrime'yle çatışmaya girdi. Anası Afra ile savaşa katılan Muaz kılıç ile Ebu Cehü'i susturdu, sonra diğerleriyle çatışmaya girdi ve nihayet öldürüldü. Abdullah bin Mes'ud; (Peygamber'in ünlü Kur'an müfessiri) can çekişmekte olan Ebu Cehil'le karşılaşıp dedi ki: "Ey Allah'ın düşmanı, Allah seni zelil etmedi mi?" O da şöyle dedi: "Acaba kendi akrabalarının eliyle öldürülen bir kimseden daha üstünü var mıdır? Söyle bakalım bugün, kimin lehine dönüyor?" Abdulah: "Allah ve Rasulünün lehine" dedi. İbn Mes'ud diyor ki: "Ben kafasını koparmak için ayağımı göğsünün üzerine koyduğumda o şöyle dedi: "Çok yüksek bir kuleye tırmanmışsın, ey koyun otlatıcısı alçak! "^ Bense kafasını koparıp, "Kim bana Ebu Cehil'in ölüm haberini getirir" diyen Peygamber'in ayakları altına fırlatıp şöyle dedim: "Ey Allah'ın Rasulü, işte Allah düşmanı Ebu Cehil'in kafası." Peygamber ise: "Allah Ellezi La İlahe gayruh" buyurdu.

Ukkûşe'nin Kılıcı


   Savaş şiddette zirveye tırmanmıştı, islam'ın ünlü binicisi Ukkûşe'nin kılıcı elinden düşüp kayboldu. Peygamber'e geldi, Peygamber ona bir ağaç gövdesi verip "bununla savaş" dedi. O da ağaç gövdesini kılıç gibi sallayarak savaş alanına geri döndü.

 

Ebu Bekir'in Oğluyla Karşılaşıp Konuşması

   Ebu Bekir, savaş ortamında Kureyş ordusunda yer alan oğlu Abdurrahman ile karşılaştı. Ebu Bekir Mekke'de iken zengin biriydi. Peygamber'le birlikte olmak için, bütün varlığından vazgeçip eli boş hicret etti ve Medine'de de yoksul bir hayata başladı. Servetini ise oğlu Abdurralıman sahiplenmişti. Şimdi onunla karşılaşınca haykırdı.- "Servetim nerede ey Ahbes?" Abdurralıman babasına şöyle cevap verdi: "At, silah ve ihtiyar sapıkları öldüren kılıçtan başka bir şey kalmadı."

   Kureyş'in elebaşları, Muhammed'in A.S davranışları, sözleri ve okuduğu cihad ayetleriyle coşan Müslümanların kılıçlarıyla, bir bir öldürülüyorlardı. Güç dengesi hızlıca Müslümanlar lehine değişmekteydi. Bu arada meydana gelen fırtına, Müslümanlann iman ve ümitlerini yüz kat daha arttırdı. Müslümanlar, tozlu ve fırtınalı havada meleklerin hak yolundaki mücahidlerin yardımına koştuklarını görüyorlardı. Kureyşliler ise, Müslümanlann her an daha coşup, daha sıkı saldırıya geçtiklerini görünce, daha da ümitsizleşiyorlardı.

   Evet, bir tarafta Allah ve Rasulü için savaşan, diğer taraftaysa, kurtanlmış ve Mekke'ye varmış bir kervanın koruyuculuğunu yapmak için savaşanlar vardı. Ebu Cehil yere düşürülünce, ordu en büyük rehberini ve tahrik unsurunu kaybetti ve gitgide daha güçsüzleşip hayal kırıklığına uğradı. Onüç sene boyunca esaret, sürgün, işkence ve tehditten sonra, ilk defa olarak zafer belirtilerini gören Müslümanlar, daha da güç kazandılar, düşmanın kaçışmaları ve firarı başladı. Savaş sahnesindeki durum aniden değişti. Savaşta asıl rolü olan Peygamber; -nitekim Ali diyor ki: "Biz darda kaldığımızda Peygamber'e sığınırdık"- Allah'ın vaadinin gerçekleştiğini görünce şükürler edip, sevinç ile gölgeliğe döndü. İşte Peygamber'in etkin rolü sonucu düşman darmadağın olup kaçmaya başladığında Müslümanlar, kaçan ordu ve askerlerin peşine takılıp onları izlediler.  Kin ve intikam ateşi daha da büyümekteydi.

 

Böyle durumlarda acımasız hareketler doruk noktaya ulaşabildiği için Peygamber, Nas (Halk kitlesi)ın öldürülmesinin yasak olduğunu duyurdu. Ayrıca zorla savaş alanına sürüklenmiş, tehdid edilerek savaşa gönderilmiş veya akrabalarından utanarak savaşa katılmışların da bu cümleden olarak, Benî Ha-şim ve özellikle Abbas'ın (gizlice Müslüman olmuştu. Ancak zengin, para düşkünü olduğu, Ebu Cehil ve diğerlerinden korktuğu için imanını gizliyordu. (Sire c. 2, s. 646-647) ve de Ebû'l-Buhteri'nin öldürülmemesini istedi. Ebû'l-Buhterî, Benî Haşim'in boykot edilmesi anlaşmasının fesh edilişinde etkin rol oynamıştı. Mekke'deki Müslümanlara da yardımcı olmuştu. Yiğit ve dürüst biriydi. Bedir'de yiğitçe öldürüldü. Munzir onunla karşılaşınca şöyle dedi. "Peygamber'in emrine göre seni öldürmemeliyim." deyince Ebû'l-Buhterî, "Ya arkamdakini?" dedi. O da: "Hayır Allah'a andolsun onu bırakmam" deyince Ebû'l-Buhterî: "Allah'a andolsun ben ve o birlikte öleceğiz ki, Mekkeli kadınlar: 'O kendi hayatını kurtarmak için yoldaş ve arkadaşını feda etti' diyemesinler" dedi. Daha sonra recez okumaya başlayıp çatışmaya girdi ve öldürüldü.

"Hür ananın evladı yoldaşını, ölünceye veya ona kurtuluş yolu buluncaya dek kimseye teslim etmez." Peygamber'in ünlü dost ve yadımcısı Ebu Huzeyfe intikam ve kin ateşi içinde yanıyordu. Bu nedenle Peygamber'in Benî Haşim ve Abbas'ın öldürülmemesi emrine sinirlenip, şöyle dedi: "Nasıl olur. Biz babalarımızı, oğullarımızı, kadeşleıimizi ve akrabalarımızı öldürüken Abbas'ı bırakıverelim? Allah'a andolsun, eğer onu yakalarsam kılıcımla ona saldırıp, vücuduna saplarım" Buna karşılık Peygamber, Ebu Huzeyfe'nin sözünü duymamazlıktan gelerek hiç de sözünü etmedi. Huzeyfe, Peygamber'in bu tavsiye ve emrinin akrabalık bağlarına değil de, O'nun onüçyıl boyunca hakaret, baskı ve işkenceye tabi tutuluşunda Benî Haşim'in kendi acılarını paylaştığına, Ebu Talib Mahallesi ablukasında Müslümanlarla birlikte hareket ettiğine ve Kureyş'in karşısında Peygamber'in savunmasını yaptığına dayandığını anlayınca, söylediği sözlerden dolayı pişman olup
şöyle dedi: "Ben o günkü sözümden dolayı kendi geleceğimden emin değilim, endişelenip korkuyorum. Ancak sözümün kefaretini (bedelini) şehadetle ödemeliyim." İşte durum da böyle oldu ve o, Yemame savaşında şehadet arzusuna ulaştı.

   Peygamber o sıralarda (bazılarının öldürülmesini yasakladığı dönemde) Ömer'e sordu: "Ey Ebu Hafz (Ömer diyor ki: "Peygamber ilk defa olarak bana lakabım ile hitab etti") acaba Peygamber'in amcasına mı kılıç çekmek istiyorlar?" Ömer hemen cevap veriyor: "Ey Allah'ın Rasulü, onu bana bırak ki boynunu vurayım. Allah'a andolsun ki o münafıktır."

   Savaş alanı sakinleşti. Bir grup kaçtı, bir gaip esir edildi, diğer bir grubun da kanı akıtıldı. Peygamber esirleri ashab arasında paylaştırdı. Esirlere iyi davranılmasını, her mücahidin kendi yemeği ve elbisesini esirlerle eşit olarak paylaşmasını istedi.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Online Online

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #2 : 23 Ekim 2010, 10:12:32 »

Kuyu Sakinleri

   Peygamber, Kureyşlilerin cesedlerinin kuyuya atılması için emir verdi. Utbe'nin cesedini kuyuya attıklarında oğlu Huzeyfe dalgın bir şekilde babasının cesedine bakıyordu. Yüzünün rengi değişmişti. Peygamber onun halini görünce: "Baba'nın sonunu gördüğünden dolayı içinde neler oluyor?" diye sordu. "Hiç ya Rasulullah, ne babam, ne de öldürülüşünün hak olduğu konusunda bir tereddüdüm yoktur. Fakat ben onun bilgili, sabırlı ve akıllı olduğunu biliyordum. Bu özelliklerinden dolayı İslam'ı seçeceğini ümit etmiştim. Şimdiyse onun sonunun böyle bittiğini görüyor, ona olan ümidimi hatırlıyorum, kâfir olduğu için üzgünüm" dedi. Peygamber ise: "Hayırlı olsun" buyurdu.

   Gece suskun savaş sahnesini örttüğünde, dünya zifiri karanlığa gömüldüğünde, Peygamber'in kuyunun kenarında durup, konuştuğu duyuluyordu: "Ey kuyuda yerleşmiş olanlar! Ey Ut-be bin Rebia, Ey Şeybe bin Rebia, Ey Umeyye bin Halef, Ey Ebu Cehil bin Hişam... (teker teker adlannı sayıyordu): Siz her peygamberin akrabalarından daha kötüydünüz. Siz beni inkar ettiniz, halk ise beni tasdik etti (inandı). Sizler beni dışarı attınız, Allah beni barındırdı. Sizler bana karşı savaş açtınız, halk beni destekledi. Acaba Rabbinizin sizlere vaad ettiğini haklı buldunuz mu? Ben, Rabbimin bana vaad ettiklerini haklı buldum." Müslümanlar: "Ya Rasulullah, cesetleri kokmuş bir grupla mı konuşuyorsun?" dediklerinde Peygamber: "Sizler, onlardan daha iyi benim sözlerimi duymuyorsunuz. Sadece onlar bana cevap veremiyorlar" diye karşılık verdi.


   Sabahleyin Müslümanlar yola koyuldular. Yol üstündeki yerleşim yeri Revha'daki Müslümanlar Peygamber ile muzaffer orduyu tebrik ediyorlardı. Seleme bin Selame: "Niçin bizi tebrik edip övüyorsunuz? Allah'a andolsun onlar, kaşıntılı ihtiyar kadınlar gibiydiler, el ve ayakları bağlanmış besili develer gibi kesime hazırlanmışlardı. Biz de oraya gidip onları kestik" diye konuştu. Peygamber de gülümseyerek alaycı bir şekilde şöyle dedi: "Kardeşimin oğlu, o efendiler eşraf tırlar!"

   Ganimetlerin paylaşımında  ihtilaf çıktı. Peygamber hepsine el koyup doğrudan savaşa katılmış olan veya dolaylı olarak savaşa katkısı olmuş, ya da şehir içinde görevlendirilip, şehirde kalmış olanlar arasında ganimetleri eşit olarak paylaştırdı.

   islam ordusu ilk defa olarak en çetin savaşlardan birinden dönüyordu^ gururlu ve muzaffer olarak. Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir, islam ise, ona karşı çetin bir mücadele başlatmıştır. Peygamber, bu kötü huyu, bencil Arap ırkının Rıhımdan temizlemek için çok uğraşmıştır. Şimdi, eşit şartlardan yoksun bir savaşta, Arap eşraf ve ulularını kuyuya atan veya esir eden kimseler, ister istemez gururlanıp kendi kendilerine övünebilirlerdi. îşte bu konuda çok isabetli, yerinde bir uyarı, Peygamber'in bizzat kendini hedef alıyor ve meselenin di-ğerlerince de daha derin ve açık bir şekilde anlaşılması sağlanıyordu. Sözkonusu uyarı: "Attığın oku sen değil, aslında Allah attı" ifadesiyle ayet olarak indirildi.


Mustazaflar (Mustaz'âfîn)

   Peygamber yol boyunca Haris bin Zem'â ile Ebu Kays bin el-Fake, Ebu Kays bin el-Velid bin Mugîre ve Umeyye bin Halefin oğlu Ali ve As bin Munebbih'i düşünüyordu. Bu eşrafzâde gençler, Mekke'deyken Müslüman oldular. Medine'ye hicret emri verilince, babaları tarafından evde göz hapsinde tutulup, Muhammed'i izlemekten alıkoyuldular. Aydın görüşlü, fakat muhafazakâr ve şahsiyet yapısı itibariyle zayıf olan bu gençler, kalbî imanlarının aksine, toplumun rengine bürünmüş aile, vatan, emniyet, asayiş ve yaşamak için mücadeleden vazgeçmişler, derken babalanyla birlikte Bedir'e gelmişlerdi. Hatta babaları gibi öldürülüp cehalet ve irticanın elebaşları olan, Ebu Cehil, Umeyye bin Halef ve Şeybe gibi bahsedilen kuyuya atılmışlardır.

  Peygamber bunların kara kaderleri için çok üzgündü. Fakat iman ve canları, bilenmiş kılıçlarının ucunda parlayan, Peygamber ve olgun Müslümanların tersine; iman ve itaatlarının en mümeyyiz ruhlarca bile algılanması mümkün olmayan bu sosyal, siyasî, itikâdî tiplerin (mustaz'afin/mustaz'aflar) özelliğini çok derin, güzel ve belirgin bir tabirle tanımlayan şu ayet, artık Peygamber ve diğer Müslümanların tedirginlini ve üzgünlüğünü bertaraf ediyordu:

  

"Kendilerine yazık edenlerin canlarını aldıkları zaman onlara: 'Ne yaptınız bakalım?' deyince 'Biz yeryüzünde zavallı (ezilmiş zayıf bırakılmış) kimselerdik' diyecekler, meleklerde: 'Allah'ın arzıgeniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!'cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orasınekötüyerdir."    (Nisa; 97)

   Ordu, Seyer'e vardı. Esirleri Peygamber'in önünden geçirdiler. O, aniden Nadr bin Hâris'i gördü; o, Mekke'de 13 yıl her türlü rezaleti, alçaklığı ve kötülüğü işlemekten sakınmayıp, ailesiz, gariban, köle ve güçlü bir aileye mensup olmayan Müslümanlara işkence edenlerin elebaşlanndan biriydi. Muhammed, ona bakınca, kendisinin kurtulamayacağını, bu bakışın kendine ölüm getireceğini anladı. Ahidleşmiş olduğu Mus'ab bin Umeyr'in şefaat (arabaluculuk) etmesini isteyince Mus'ab şöyle konuştu: "islam, o cahilî ahitleri altüst etmiştir." Daha sonra onun yaptığı işkence ve cinayetleri hatırlattı. Esirleri paylaşma sırasında, Nadr'ı almak isteyen Mikdâd, onun zengin ailesince büyük bir para karşılığında satın alınmasını ümit ettiği için itirazlı bir tavırla şöyle dedi: "Bu benim esirimdir." Peygamber ise: "ilâhî, kendi fazlın ile Mikdâd'ı muhtaçlıktan kurtar... Boynunu vur!" Ali hemen hükmü (Nadr hakkında) uyguladı.

   Ordu, trkuzzubya'ya vardı. Ukbe bin Ebî Mu'ayt'ın boynunu vurma emri verilince: "Ey Muhammed gençlerim ne olacak" diye haykırdı. Peygamber'se: "Vurun!" dedi. Ali hemen hükmü    ' uyguladı.

   Ebu Sufyan'ın oğlu Amr esir edilmişti. Ebu Sufyan da Sâ'd bin Nu'mân'ı Mekke'de tutuklaymca Mekke ve Medine bu esirleri salıverdi.

   Esirlerden biri de Peygamber'in damadı Ebû'l-As idi. Peygamber'in kızı Zeyneb, evlendiği zaman annesi Hatice tarafından hediye edilen kolyeyi kocasını geri vermeleri için fidye olarak. Medine'ye göndedi. Ebû'l-As çok şerefli bir adam idi. Kureyş elebaşları, bi'setten önce Peygamber'in kızıyla evlenen

  

Ebû'1-As'a "Zeyneb'i boşarsan, seni istediğin herhangi bir Ku-reyş'li kadınla evlendiririz" diye baskı yapmalanna rağmen, o, Zeyneb'i boşamamıştı. Hicretten sonra, Zeyneb İslam üzere, kocası da küfür üzere, beraber yaşıyorlardı.

   Peygamber, Hatice ve kızının kolyesini görünce çok üzülüp dostlanna hitaben şöyle dedi: "Eğer (Zeyneb'e ait) esiri bırakmak isterseniz bırakın ve mallannı da kendine geri verin." Onlar da öyle yaptılar. Buna karşılık Peygamber, kızının serbest bırakılmasını, Medine'ye gönderilmesini istedi.  O da kabul edip aralarındaki sevgiye rağmen Zeyneb'i boşayarak babasının yanına gönderdi. Bir müddet sonra Müslümanlar onun Mekke'den Şam'a giden ticari kervanına baskın yaptılar. O da geceleyin Medine'ye geçerek  Zeyneb'in evine gidip  eman (sığınma   hakkı)   istedi.    Zeyneb   de   ona   eman   verince Müslümanlar, Zeyneb'in hatınna onun mallarını kendisine iade ettiler, onu da Mekke'ye geri gönderdiler. Cömert ve yiğit biri olan Ebû'l-As, Müslümanlann cömertliği ve yiğitliğinden etkilenerek Mekke'ye vardığında, "Ey Kureyş! acaba kimsenin bende emaneti var mıydı?" deyince: "Hayır, Allah işlerini hayırlı kılsın. Sen kerem ve vefa sahibisin" dediler. O da şöyle dedi: "Allah'a andolsun, Medine'de Muhammed'e bağlanacaktım. Fakat sizin bıraktığınız mallarınıza karşılık sorumluluk taşıdığımdan, sorumluluğuma hıyanet etmemek, mallarınızı Müslümanların eline geçirmemek için çok uğraştım. Şimdiyse onları size devretmekle sorumluluktan kurtuldum. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed, Allah'ın Rasûlüdür." O daha sonra Medine'ye döndü ve resmen islam'ı seçti. Peygamber de Zeyneb'i tekrar ona verdi.

   Kureyş'in yenilişi, Kureyş'in ileri gelenlerinden ve ciğerparelerinden 70 kişinin öldürülüşü ve 70'inin de esir edilişi haberi, Mekke'yi acıya büründürüp, perişan etti. îlk önce Ebu Sufyan ve en güçlü İslam düşmanlarından olan Utbe (Bedir'de öldürüldü)'nin kızı, Ebu Sufyan'ın karısı Hind'in emirleriyle; öldürülenler için matem merasimi düzenlenmemesi, ölülere ağlanmaması, Medine'deki esirlerin satm alınmaması (fidye ödeme) ve Müslümanlann bu yolla Kureyş'in güçsüzlüğüne gülümsemelerinin önlenmesi, esirleri kurtaracak fidyenin Müslümanlara ödenmesiyle Medine yoksullarının zenginleşmesinin önlenmesi için, ortak eylem kararı alındı. Böylece Kureyş intikam güçlerini seferber etmeye kalkışmış oldu. Ebu Sufyan ve Hind, Bedir'de öldürülen azizlerinin intikamını Mu-hammed'den almadan, bir araya gelmemelerine dair söz verdiler. Bütün bunlara rağmen Mekke bir ay boyunca matem içindeydi. Ayrıca esirlerin hayatlannın tehlikede olacağını varsayarak, fidye ödemeye de hazırlandılar. Mekke bu acılı günlerde Ebu Leheb'i de kaybedince başka bir darbe daha yemiş oldu.
((( Ebu Talib'in oğlu Âkil (Hudeybiye yılında Müslüman olmuştu) ve Ab-dulmuttalib'in oğlu Abbas da bunlann arasındaydı. Fakat Ebu Zer'in dediğine göre: "Abbas'ı Bedir esirleri listesinde zikretmiyorlar. Çünkü O Müslüman olmuştu. Fakat kavminden korktuğu için inancını gizliyordu.")))
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Online Online

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #3 : 23 Ekim 2010, 10:15:38 »

Terör

   Safvân bin Umeyye -Bedir de öldürülen Halefin kardeşi-ve bir grup Kureyşli, Kabe kenannda oturarak Bedir hakkında konuşuyorlardı. Mekke şeytanlarından bir şeytan olan, Muhammed ve dostlarına dayanılmaz eziyet ve işkencelerde bulunan Umeyr bin Vehb o toplantıda şöyle söz aldı: "Eğer borçlu olmasaydım ve ailemin geçim iaşesi temin edilmiş olsaydı, gizlice Medine'ye gider, Muhammed'i öldürürdüm. Hele oğlumun Medine'de esir bulunması nedeniyle Medine'ye gidip, onunla konuşma bahanesine de sahibim." Eşrafın ileri gelenlerinden Safvan, her iki şartı da kabul etti. Umeyr de terör için Medine'ye gitti. Planı ortaya çıkınca Müslüman olup geri döndü ve Muhammed'in ciddi ve samimi tebliğcilerinden oldu. Ayrıca Mekke'de birçok insamn da islam'a girmesine sebeb oldu.

  

Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: