0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Burası Somali mi?  (Okunma Sayısı 354 defa)
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« : 19 Ağustos 2011, 10:15:25 »

Somali'yi gerçekten tanıyor muyuz?

Geçen asrın tarihini batılılar yazdı.

Ülkelerin sınırlarını onlar çizdi. Dünyanın en büyük kıtası Afrika’yı onlar haritalarda küçülttü.
Dünyayı nasıl görmemiz gerektiğini onlar filmleriyle bize öğretti. Kızılderilileri bize kovboy filmleri ile onlar kötü ve vahşi olarak gösterdi. Afrika kıtasının aç, fakir ve yamyamlarla dolu olduğu imajını bize hep onlar enjekte etti. Bilinçaltımızı komplolarla onlar doldurdu. Arap dünyasına, Afrika’ya, Latin Amerika’ya, Asya’ya hep onların gözüyle baktık. Kısacası dünyaya halen onların bize taktığı at gözlükleri ile bakmaya devam ediyoruz…


Ama fazla da haksızlık etmeyelim son 20 yıldır Afrika’ya düzenlenen geziler ve okuduğumuz muhalif yazılar sayesinde dünyayı yeni keşfetmeye başladık. Hatta Afrika’ya tek tük de olsa tam keşfedeler kıtaya yerleşmeye başladı.
Şimdi uyanma ve batının yalanlarını görme zamanı. Coğrafyamızın sınırlarını belirleyenlere karşı sınırları ve haritaları yüzlerine fırlatma vakti... Hakikatlere koşma ve gözlerimize çekilmiş perdeleri yırtıp atma zamanı geldi, geçiyor…


Son olayla bile Somali’yi yine onların gözünden okumaya ve görmeye başladık. Demek ki, halen onların iğdiş ettiklerini zihinlerimizin pisliklerinden kurtulamadık. Asıl sorulması gereken soruları sormayı unuttuk, bir vaveylanın peşinde dörtnala koşuyoruz…
Somali’ye yardım yapılmasın demiyorum. Bilakis elde avuçta ne var ise yapalım amma Somali’yi bu hale sokanlardan artık hesap sormanın zamanı geldiğini bilelim… Mesela şu soruların cevaplarını mutlaka arayın ve bulun;


1-Dünyanın en büyük kıtası olan Afrika’nın tabiî zenginlikleri neden gizleniyor?

2-Çok geniş balta girmemiş ormanlara ve yüksek dağlara sahip olan Afrika’dan neden hep çöl alanlar gösteriliyor?

3-30-40 yıl önce kıtada kıtlık ve açlık yok iken, bugün neden kendisine hatta dünyaya yetecek kıta açlıktan kırılıyor?

4-91-94 yılları arasında 34 ülke Somali’ye neden bir saldırı düzenlemişti?












Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #1 : 24 Ağustos 2011, 13:14:30 »

SOMALİ NEDEN TON BALIĞI YEMEZ ?..SOMALİ NEDEN AÇ ?
BALIK HARAMDIR DİYECEKSİN,MİLLETİN BALIĞINA EL KOYACAKSIN..... Somalili neden balık yemez?
Ülkenin kuzeyi Aden Körfezi, doğusu Hint Okyanusu... Türkiye’nin 3’te 1’i kadar sahili var Somali’nin.Denizi ton balığı kaynıyor ama açlıktan çocuklar ölüyor. Peki ama neden? Hürriyet Gazetesi yazarı Cengiz Semercioğlu bugünkü yazısında açlıkla pençeleşen Somali konusunda ilginç bir noktaya değindi. 2 bin 680 kilometre kıyı şeridi olan Somali'de insanlar neden balık yemiyor? Bu soruyu yönelten Semercioğlu şaşırtıcı bilgiler de verdi. İşte yazınının ilgili bölümü: Somalili neden balık yemez? Onlarca haber kanalı var, ekranda horoz dövüşü yaptırmaktan haberciliği unuttular... Mesela Somali hakkında ne bilgi veriyor haberciler bize?
Bugüne kadar bir ekibini Somali’ye gönderen haber kanalı var mı? Somali’de ne olduğunu derli toplu anlatan bir Allah’ın kulu çıktı mı? Yok... Yok... Haber kanalı sayısı çok ama habercilik yapan kanal yok ülkede. Stüdyoda sesi çok çıkan iki kişiyi karşı karşıya getirip saatlerce kavga ettirmek kolay çünkü... Somali’ye gidip, ne olup bittiğine yerinde bakıp, seyirciye anlatmak zor... İlkini yapmak, konukların önüne birer bardak su koymaya bakar... İkincisi emek ister, para ister... Somali’de açlık var, çocuklar ölüyor... Tamam... El Kaide destekli El Şebab örgütü uluslararası yardımları engelliyor... Peki... İyi de neden? Bu sorunun yanıtı Türk medyasında yok. Anlatılan bütün bilgiler yüzeysel, yıllardır süren açlığa derinlemesine bakan birileri çıkmıyor. Mesela, “2 bin 680 kilometre kıyı şeridi olan bir ülkede nasıl bu boyutta açlık olur” sorusunun yanıtını merak eden bile yok. Ülkenin kuzeyi Aden Körfezi, doğusu Hint Okyanusu... Türkiye’nin 3’te 1’i kadar sahili var Somali’nin. Denizi ton balığı kaynıyor ama açlıktan çocuklar ölüyor. Neden gidip balık tutmaz bu insanlar? Birincisi, sahil şeridinde yeterli sayıda doğal limanları yok. İkincisi ve daha önemlisi, Somali’de bazı mezheplerde balık yemek günah! Balık dışındaki midye, karides gibi deniz ürünlerine zaten ellerini sürmüyorlar. O kadar ki, şöyle bir söz bile vardır Somalili göçmenler arasında; “Balık kokan ağzınla benimle konuşma!” Alay etmek, karşısındakini aşağılamak için kullanılır. Bunları bize anlatan bir haber kanalı var mı? Bir ülkenin hiç de kısa sayılmayacak kadar deniz kıyısına sahip olup açlık çekmesi tezatını bile merak etmiyorlar. Bununla bile ilgilenmeyen haberciler Somali’de 1991’den bu yana hükümet kurulamamasıyla... Ülkenin kuzeyinde Somaliland diye özerk bölge olduğuyla... Ülkedeki savaş ağalarıyla... Neden ilgilensinler ki?
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #2 : 24 Ağustos 2011, 13:39:26 »

AÇLIK GÜNLERİNDE 'Allah'IN YÜZÜ'
“Açlık günleri” demek olan oruç ile “Yeryüzünde 1 milyar insan hangi suçundan dolayı aç?” sorusu arasında bir bağ kuramayan ve ‘Ne alaka, kel alaka’ vaziyetleri ile karşılayan ‘yurdum insanı dindarına’ ne demeli?
Dindâr mı demeli dini-dâr mı demeli?
Ona mı, kendime mi yanmalıyım?
Acaba Kur’an’ın indirilmeye başladığı ay olan Ramazan ayının tümüyle“açlık günleri” ilan edilmesinin amacı ne olabilir? 
Acaba “Açlık günleri (oruç) sizden öncekilere de farz kılındı” ayeti nasıl bir insanlık ve tarih okuyuşunun ve bilincin ifadesidir?
Kur’an’da keffâretlere öngörülen ‘boyunduruk altında olanları (köleleri) özgürleştirmek’, ‘on veya 60 açı doyurmak’ veya ‘on veya 60 gün peşpeşe aç kalmak’, ‘ötekine’ nasıl bir bakışın ifadesidir? (bkz. ‘Sosyal İslam’ başlıklı makele).
Acaba Kur’an ‘doyurulması gerekenler’ ile ‘Allah’ın yüzü’ (vechillah) arasında neden ilişki kuruyor? (İnsan; 76/9) Sonra “Sizden beni doyurmanızı istemiyorum, sizden rızık da istemiyorum” (Zariyat: 51/57) diyor. Bu nasıl bir teolojidir?

Bunları anlamak için Kur’an’a alttakilerin (açların ve yoksulların) gözüyle bakabilmek lazımdır.
Dine bu zaviyeden bakabilmek için de sıradanlıktan çıkıp ‘özgün bir din’ anlayış ve bilincine sahip olmak lazımdır.
***
Dinlerini ‘tapınak dini’ ve ‘zengin eğlencesi’ haline getirenler, başta oruç, iftar ve sahur olmak üzere İslam’ın özgün ritüllerini tahrif etmişlerdir.
Artık Ramazan bir festival.
İftar,  zenginlerin davet ve şatafat gösterisi.
Sahurun anlamı yok.
Ramazan gelince ‘din pazarı’ açılıyor. Ekranlar Ramazan meddahlarından, kıssacılardan, hurafecilerden geçilmez oluyor.
Allah’ın bizim sırf aç kalmamızı istediğini, ondan ‘hoşnut’ olduğunu sanıyorlar.
Sanki biz aç kaldıkça Allah’ın ‘egosu’ tatmin oluyor ve bundan büyük zevk duyarak “Nasıl da milyonlarca insan benim için aç kalıyor, en büyük benim!” diye gökte tanrılığını kutluyor (ünlem)
Sırf ‘bir’ ayaç kalmada maharet var sanıyorlar.
Sadece ‘beş’ kez eğilip kalkmanın meziyet olduğunu sanıyorlar.
Kabe’nin etrafını ‘yedi’ defa dönmenin yeteceğini sanıyorlar.
Hayvan boğazlamanın, her yanı kan gölüne çevirmenin, derinin, bağırsağın, dananın, tekenin ‘din kuralı’ olduğunu sanıyorlar.
Saçının tek telini göstermezsen, domuz etini zinhar yemezsen en çok takva sahibi ve en iyi dindar oluyorsun.
Bu zihniyet nusükun (ritüelin) hayattaki gereğini yapmayı değil; bizzat kendisini din sanıyor.
Açlarla beraber olmayı değil; orucun kendisini… Zülme ve sömürüye ‘kıyam’ etmeyi, zenginin önünde eğilmemeyi, hayatta kimseye ‘secde’ etmemeyi değil; namazın kendisini… Halka karışmayı, eşitlenmeyi değil; tavafın kendisini… Yakınlaşmayı, kaynaşmayı değil; kurbanın kendisini…

Akif’in tabiri ile ‘Nebiye atf ile binlerce herze uyduruyor, yıkıyor da onunla dini mubini yeni bir din kuruyor’ sonra da ‘yeni bir din mi getiriyorsun’ diye üste çıkıyor.
‘İbadet’in ne olduğunu bilmiyor.
40 yıldır “Din nedir?’ okuyor, bir arpa boyu mesafe yok.
Dinlerde ‘ritüel’ ne amaçla yapılır tümüyle fransız.
Ritüelin kendisini ibadet sanıyor.
***
Çünkü ona öyle anlatıyorlar.
Din adına konuşanlar, cemaat hocaları, televizyon vaizleri, hatta Diyanet bile böyle anlıyor dini, diyaneti, ibadeti…
Din, Diyanet, Medine, Medeniyet hepsi aynı kökten gelir.
Peygamberimiz kurduğu yeni topluma neden din kökünden gelen“Medine” demiş acaba?
Düşünün bakalım İsrail’in resmi ismi neden “Medinetu’l-İzrail” acaba?
Çünkü din bir inanış, düşünüş ve anlayış biçiminin siyasi, sosyal, toplumsal ve ekonomi-politik ete kemiğe bürünüşü; “devlet” halinde vücutlanışı demek…
Bir dinin ete kemiğe büründüğü, vücutlandığı yere onun için “Medine”denir.
Batılıların “religion” değil; “state” dediği şeye takabül eder.
Batılılar ölüler, ruhlar ve ayin (ritüel) ile ilgili olana din anlamında ‘religion’diyorlar. Çünkü Aydınlanmada öyle tanımlandı. Buna göre din bir vicdan işi olup, ölüler, ruhlar ve ayin ile ilgilidir. Yeri tapınaklar ve mezarlardır.
Oysa din “state” olmak icap eder. ‘State’ yaşayanlar, diriler, siyasal, sosyal, toplumsal, ekonomi-politik olanla ilgilidir. Buna göre din bir vicdan işi değil; vicdanla başlayan bir iştir. Mecrası tarih, tabiat, insan, yaşam ve toplumsal hayattır. Yeri tapınaklar ve mezarlar değil; hayatın atardamarlarıdır.
İşte buna ‘gerçek hayat dini’ diyoruz.
İslam’ı böyle anlamazsanız  onu Hristıyanlığın düştüğü duruma düşürür ve ‘dinlerden bir din’ haline getirirsiniz. Oysa İslam dinlerden bir din değildir. Hatta ‘religion’ anlamında bir ‘din’ de değildir.
**
Namazı, orucu, haccı, kurbanı vs. ‘dinin kendisi’ sanmanın neye mal olacağını görünüz.
Aslında mal olmuş bile.
Bugün Türkiye’de Diyanet’in temsil ettiği din bir Türk ‘religionu’dur. Dirilerle ilgili değil; ölülerle ilgilidir. Yeri tapınak,  mezarlardır. Hayatın atardamarlarından akmaz. Mülkiyetle, kapitalizmle, bankalarla, faizle, sömürüyle, emperyalizmle ilgilenmez. Derdi doğrudan doğruya açlar ve yoksullar değil; açın ve yoksulun çiğnediği sakızın orucu bozup bozmayacağı, sahura saat kaçta kalkacağı vs.dir.
Türkiye dindarlığı neredeyse bütün kesimleriyle beraber doğrudan açlığı ve yoksulluğu “dini bir mesele” olarak görmez. “Açlık günlerinin”(orucun) ne için var olduğunun farkında değildir. Ama açın ve yoksulun iftarını hanımını öperek ve ilişkiye girerek açması caiz mi değil mi bayıla bayıla tartışır. İşin derdinde değil; eğlencesindedir. “Açlık günlerinde”eğlence de böyle olur (ünlem)
Halkı böyledir de devlet değil midir. Hükümetler de böyledir. Her şey değişir, kozmik odalara girilir, anayasa  bile yeniden yapılır ama Diyanete asla dokunulmaz. Çünkü bütün hükümetler, siyasiler, egemenler, güç sahipleri hepsi İslam’ı ‘religion’ olarak anlarlar.
Öyle ki bu hususta aydını, sanatçısı, sağcısı, solcusu, Türkçüsü, Kürtçüsü,  hocası, şeyhi, dindarı, İslamcısı vs. neredeyse tamamı böyledir.
Dindarı dini ‘religion’ olarak anladığı için iktidara geldiğinde namazı, orucu, haccı, kurbanı, başörtüsünü devlet eliyle uygulamaya hatta dayatmaya kalkar.
Laiki de dini ‘religion’ olarak anladığı için iktidarı elinde tuttuğu sürece buna direnir ve ‘devlet din kuralları ile yönetilemez’ der durur. Ritüelleri ‘din kuralları’ olarak anlar çünkü neredeyse herkes öyle görmektedir.
Oysa devlet söz konusu ise ‘din kuralları’ şunlar olmak icap eder: Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, işçiyi, emekçiyi, ‘alttakini’ korumak, mazlumun yanında olmak, zayıfı güçlüye ezdirmemek, faiz, emek sömürüsü, kamu imtiyazı gibi yollardan ‘kenz’ ve ‘temerküze’ izin vermemek, ülke kaynaklarını zenginler arasında dönüp dolanan bir tahakküm aracı olmaktan çıkarmak, hakça dağıtmak, eşitçe bölüştürmek, ‘ortak iyiyi’ iktidar yapmak… Velhasıl adam gibi bir ‘adalet devleti’ haline gelecek ilke, değer ve kurallar bütünü…
***
Peki bu ritüellerin dinde yeri yok mu? Var. Ama bunlar dinin direği değil; gereğidir.
Dini düşüncenin imgeler, simgeler ve ritüeller üzerinden akan bir tarzı vardır. Bu onun kuşatıcı olma iddiasının gereğidir. Fakat bunlar amaç değil; nihayetinde araçtırlar.
Dinlerin ritüellerden ibaret görülür hale gelmesi, yaşamla bağının koparılıp Ali Şeriati’nin tabiriyle ‘anlamsız tekrarlara’ (ayin) dönüşmesi ve böylece ‘religion’laşması yeni bir sorun değildir.
İslamiyet bunlardan en sonuncusunu yaşamakta belki.
***
Bakınız, Yahudilikte ‘cumartesi günü yasağı’ aslında ‘mülkiyet edinmeme günü’ idi. Altı gün çalışılacak yedinci gün bölüşülecekti. Altı gün boyunca ‘kenz’ edilmişse, yedinci gün ‘infak’ edilecek, o gün herhangi bir şeye sahip olmak için çalışılmayacaktı.
Cumartesi yasağı bu ‘sosyal amacı’ gerçekleştirmek için konulmuştu. Zamanla ‘ritüelleşti’ ve anlamsız tekrara dönüştü. Esas amacı unutuldu. Cuma akşamı nehre ağ atıp Pazar sabahı günü balıkları toplayarak hem yasağa riayet etmiş, hem de sahip olmaya devam etmiş olduklarını sandılar. Bu ‘şark kurnazlığı’ yapanların yüzlerine vuruldu ve “Aşağılık maymunlar olun” dendi.
Bugün Yahudilikte cumartesi yasağı ‘dinlenme günü’ olup, daha fazla ve hırsla kazanmak için geri çekilmeyi ifade eder ve ‘kimlik oluşturucu’ bir ritüel olarak titizlikle uygulanır. Domuz eti yasağı da öyledir. Domuz gibi faiz parası yerler ama asla domuz eti yemezler! Gazze’ye girip en büyük haram olan 1500 ‘insanı’ keserler, sonra lokantaya gidip ‘ineğin’ dini usullere göre kesilip kesilmediğini sorarlar, helal et (koşer) isterler. Masada ölü eti yerler (gıybet), sonra garsondan helal et isterler. Bu konuda en çok Müslüman dindarlarla, Yahudi dindarlar birbirine benzer. Koşerci dindarlığın sefaleti!   
***
Hristıyanlıkta ‘komünyon ayini’ adı üzerinde topluca/cemaat/komün halinde olmayı ifade eden bir durumu ifade ederdi. Hz. İsa’nın sürekli toplu halde yemek yemesinden gelir. Hz. İsa ekmeği bölüşür, suyu paylaşırdı. Hiç ayrı yemek yemezdi. İnsanlara sürekli olarak bunları öğütlerdi. Onun bu davranışı döndü dolaştı ‘komünyon ayini’ oldu. Ritüel haline gelerek yemeği bölüşmesi bir parça ekmekten alarak onunla bütünleşmeye, suyu paylaşması da şaraptan içerek onun kanına ortak olmaya dönüştü.
Bugün ortalama bir Hristiyan kiliseye gider, komünyon ayinine katılır, ekmekten yer, şaraptan(sudan) içer ama dışarı çıkınca ne ekmeği, ne suyu kimseyle bölüşmez. Cemaat/komün hayatından nefret eder. Bencilliği tavan yapmıştır. Çünkü artık o bir ayin ve ritüeldir. Sırf onu yerine getirmek dindarlık olarak görülür…
***
İslam’dan da bir örnek verelim. Peygamberimiz namazdan sonra cemaate döner ve bir derdi olan var mı yok mu sorardı. Derdi olan söyler, olan olmayana verir, bölüşülür, paylaşılır, kaynaşılırdı.  Bu gelenek devam ederek Emeviler dönemine gelindi. İmamlar bu ‘sünneti’ sürdürerek cemaate sormaya devam edince şikayetler yükselmeye başladı. Bundan rahatsız olan Emevi ‘şark kurnazlığı’ çareyi şöyle buldu. Dediler ki imamın cemaate dönünce ‘zikir’ yaptırması sünnettir. Peygamberimiz buyurmuştur ki ‘Her namazdan sonra kim 33 kez SübhaneAllah, 33 kez Elhamdülillah, 33 kez Allahuekber derse…”
Ve cemaate dönen imam sustu, susuş o susuş, gidin bir camiye hala öyle.
Bir ‘anlamsız tekrardır’ sürer gider. ‘Sub sub sub…’ dedirtirler ve gönderirler yurdum insanını yapayalnız çaresizliğin girdabına. Nerede cemaat? Nerede din kardeşliği? Kimse kimsenin derdiyle dertlenmez. Herkes birbirine homur homur bakar. Bırakın derdim var, dardayım demeyi herhangi bir ‘dünya kelamı’ konuşmak bile yasaktır.  Manadan uzak, Sub sub sub dindarlığının sefaleti!
***

Bunlara dinlerin içinden güçlü itirazlar yükselmiştir. Hatta peygamberler tarihi bir anlamda bunun örnekleriyle doludur.
Yeşaya böyle bir zamanda yaşamış olmalı ki ritüelin dinin özünü ve sosyal amaçlarını boğmasına karşı çığlık çığlığa bağırır. “Açlık günlerinden” ne anlamımız gerektiğini bakın nasıl anlatıyor: “Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın isteklerini denetlediği gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? (o günkü ritüel). Siz buna mı oruç, Rabb’i hoşnut eden gün diyorsunuz?Benim istediğim oruç haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızı gözetirseniz ışığınız tan yeri gibi ağıracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabb’in yüceliği artçınız olacak, o zaman yardım çağrılarınızı Rabb cevaplayacak, feryat ettiğinizde ‘İşte buradayım’ diyecek!”
***

Hz. İsa ritüel ve ayin fetişisti zamanın Ferisilerini bakın nasıl anlatıyor:“Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin hamâillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerine ‘Rabbi’ diye çağırmalarından zevk duyarlar… Vay halinize kör klavuzlar! Diyorsunuz ki ‘Tapınak üzerine yemin etmek caiz değildir. Ama tapınaktaki altın üzerine yemin eden yeminini yerine getirmesi gerekir. Budalalar! Körler! Hangisi daha önemli? Altın mı altını kutsal kılan mabed mi?... Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daha önemli konularını adaleti, merhameti ve sadakati ihmal edersiniz. Ey kör klavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır ama deveyi yutarsınız! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz ama içiniz açgözlülükle ve taşkınlıkla doludur… Siz dıştan güzel görünen ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benziyorsunuz!”
***
Kur’an’da da buna benzer ifadeler yer alır. Musa ve İsa zamanındaki Ferisi din adamlarının yerini Mekke’de tefeci bezirganlar almıştı. Kur’an bunlara ‘mal ve oğul sahipleri’, ‘bahçe sahipleri’, ‘nimet sahipleri’ vb. der. Bunlar da kendi çıkarlarına uygun ritüeller uydurmuşlardı. Başta kıldıkları namaz olmak üzere, hacılara su dağıtmaları, Kabe’nin örtüsünü değiştirmeleri gibi dindarlık tezahürleri tıpkı Hz. İsa gibi ‘Vay halinize’ denilerek yüzlerine çarpıldı.
Çünkü bunların içinde İsa’nın tabiri ile adalet, merhamet ve sadakat yoktu. Yeşaya’nın tabiri ile de ‘yiyeceğini açla paylaşmak, barınaksız yoksulları eve almak, çıplak gördüğünü giydirmek” yoktu. Maun suresi tıpkı Yeşaya’nın ve İsa’nın sözleri gibi yüzlerine tokat gibi çarpıldı.
Ferisilerin nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını hesapladıkları gibi Kabe’ye gelen hediyeleri hesaplıyorlar, sineği süzüp ayırıyor, deveyi ise amuduyla yutuyorlardı. Kur’an’da bunlar şöyle anlatılır: “Derler ki: ‘Deveden bir çift sığırdan da.’ Söyle onlara: “İki erkeği mi, iki dişiyi mi, yoksa iki dişinin rahimlerindekini mi haram etti? Yoksa Allah size bu yasaklamayı emrederken siz orada mıydınız?” (En’am; 6/144)
Tefeci bezirgânlar Ferisilerin tapınakta yaptığına benzer bir işi Kabe’de yapıyorlardı. İşlerine gelen deve ve sığırları tek tek, çift çift veya gebe olanlar- gebe olmayanlar vs. diyerek ayırıyor, göz koyduklarının kesilmesini haram kılarak kendi sığır sürülerine katıyor, bunun ticaretini yapıyorlardı. Onlar için en önemli gelir kaynağı da ‘gebe deve’ idi. Bu nedenledir ki Kuran’ın kıyamet gününün dehşetini ifade için kullandığı “Gebe develer salıverildiği zaman” (81/4) ayetini duyunca beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Bu ifade bugünün küresel bezirgânlarına “Dolarlarınız sonbahar yaprağı gibi savrulduğu zaman, filolarınız Titanik gibi denizin dibine battığı zaman” demek gibi bir şeydi. İşte bu sığır sürüleri (en’am) üzerinden dönen çarka peygamber çomak sokunca çılgına döndüler. Var güçleriyle karşı çıktılar.
Yeşaya’nın  “Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların  yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.” (Yeşaya; 1/10) demesi gibi, Kur’an, “Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.” (Zariyat: 51/57) der.
Bunun ne demek olduğunu şu ayet daha iyi açıklar: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır.”(Hacc; 22/37).
Burada kurban ‘ritüeli’ kastediliyor ama diğer bütün ritüeller için de bunu genelleyebiliriz. O zaman şöyle denmiş olur: ‘Yakmalık koç, besili hayvan, deve, koyun, et, kan… Asıl maksat bunlar değildir! Havra, kilise, cami, hacc, namaz, oruç, domuz eti, cumartesi yasağı, komünyon ayini… Asıl mesele bunlar değildir! Bunların hiç birisi bana ulaşmaz. Gece gündüz sırf eğilip kalkarak, kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine oturarak, ekmek yeyip şaraptan yudumlayarak, ağlama duvarında ağlayarak, amaçsızca hacca giderek, manasızca aç kalarak, sub sub tesbih çekerek sesinizi yükseklere duyuramazsınız!”
***

Bir memuriyetin ifası olarak yerine getirilen ritüeller dindarın dinini daraltır. Hz. Süleyman’ın bastonu gibi yapar, yıkılması için bir dokunuş yeter.
Demek ki her namazın aslında namazdan sonra, her haccın aslında hacdan döndükten sonra, her Ramazan’ın da Ramazan’dan sonra başladığını görmemiz gerekiyor.
Açlık günleri doğrudan doğruya “açlığa ve yoksulluğa” dikkat çekmedir. Önceki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılınmıştır. Çünkü bu sorun kadim bir insanlık  sorunudur. İnsanlığın en kadım, en acil en yakıcı sorununa bigane bir din olamaz ama bigane hale gelmiş dindarlar pekala olabilir.
Üsteüne üstlük onlar orucu bu şekilde ele almayı “sekülerleşme” olarak görürler. Çünkü o  zaman orucun dini boyutu kaybolur, metafizik tarafı ortadan kalkar ve Allah ile ilişkisi kesilirmiş. Dini ‘sekülerleştirmemek’lazımmış. ‘Sıradan’ insanlık sorunlarıyla ilgili görülmemeliymiş din. Onun çok derin, manevî ve ruhânî boyutları varmış…
***
Bende diyorum ki: Ruhâniyat da, maneviyat da yemin ederim ki açların ve yoksulların yüzündedir. Onları Kur’an’ın  “Allah’ın yüzüne’ (li’vechillah) nispet ettiğini okuyunca sanırım benim gibi siz de şaşıracaksınız. (bkz. İnsan suresi; 76/9). Demek ki açlar ve yoksullar yeryüzünde “Allah’ın yüzü”dürler.
Bu nedenle “Açlık günlerinde” şeytanlar zincire vurularak bağlanır.  Böylece şeytanlar bizi ‘açlık ve yoksullukla’ korkutamazlar.
Çünkü açlık günlerinde korkuya ve çaresizliğe gerek yoktur. Hep beraber aç kalır, hep beraber de iftar ederiz. Olan olmayana verir, paylaşır, bölüşürüz. Bu durumda şeytanlar hangi korkudan beslenecek, hangi çaresizlikten nemalanacaktır? Neyi istismar edecek, hangi muhtacı borç ve faiz ağına düşürebilecektir?
Böyle bir topluluğu kim dize getirebilir? Çünkü ‘oruç’ artık sırf ‘ritüel’ olsun diye yapılmamaktadır. Ya ‘namaz’ da, “hac’ da, ‘kurban’ da öyle olursa…
Bunlar da ‘beş’e, ‘yedi’ye, ‘bir’e hapsedilmez, bütün yıllara, mevsimlere, diyarlara, coğrafyalara ‘mana ve ruh’ kazanarak, ‘ete kemiğe bürünerek’, ‘bedenlerek’, ‘vücutlaşarak’ yayılır; yaşayan, yürüyen, direnen, bölüşen, paylaşan, birleyen, eşitleyen, seven, sevilen, sarıp sarmalayan hale gelirse ‘küresel şeytanların’ hali nice olur?
“Açlık günlerinde” orucu bugünkü gibi tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. 
Tehdit değil, tekliftir; ‘perspektifi’, ‘bakışaçısını’, ‘felsefeyi’ değiştirin.
Sakın O’ndan kopmayın.
“Allah’ın yüzüne” yaklaşın.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #3 : 10 Eylül 2011, 09:56:35 »

Somali’ye barış nasıl getirilebilir?
Türkiye Somali konusunda Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yoğunlaşmalıdır



Mehmet Özkan - Dünya Bülteni/ Kahire

Türkiye'nin Afrika açılımının başladığı 1998 yılından beri Afrika'daki hiçbir gelişme Doğu Afrika ve özellikle de Somali'deki açlık krizi kadar Türkiye'nin dikkatini çekmemiştir. Birçok sivil toplum kuruluşunun yanında iktidar ve muhalefetiyle Türk halkının duyarlılık göstermesi son derece önemlidir ve bunu Türkiye-Afrika ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmek gerekir.  Son dönemdeki Türkiye'nin Afrika'ya yönelik aktif dış politika açılımını temel olarak üç döneme ayırmak mümkündür. 1998 yılında Afrika'ya Açılım Planı'nın kabul edilmesinden 2005 yılında Türkiye'de "Afrika Yılı" ilan edilmesine kadar olan süreyi içeren ilk dönemi daha çok altyapı ve diplomatik hazırlık dönemi olarak görmek gerekir. 2005-2011 arasını ise ilişkilerin derinleştirilmeye çalışıldığı, diplomatik varlığın yeni açılan elciliklerle pekiştirildiği ve Türkiye'de Afrika'ya yönelik ilginin arttığı bir dönem olarak görmek ve birçok açıdan Türkiye'nin uzun vadeli Afrika siyaseti için bir nevi güç temerküzü yaptığını söylemek mümkündür. Türkiye'nin Afrika Birliği'nde gözlemci olması, Afrika Kalkınma Bankası'na üye olması ve en önemlisi 2008 yılında İstanbul'da yapılan Türkiye-Afrika Zirve Toplantısı ilişkilerin kurumsal boyutunu derinleştirmeye çalışırken; hızla artan ticari ilişkiler ve sivil toplum faaliyetleri sosyal ve ticari ilişkileri karşılıklı çıkar etrafında yeniden kurmayı amaçlıyordu. Türkiye'nin Somali'deki açlık krizine yaklaşımı ve öncülük etmesi Türkiye-Afrika ilişkilerinde üçüncü dönemin başladığının göstergesidir. Bu dönem şimdiye kadar oluşturulan güç temerküzünün Afrika'da sorun çözmek için etkin bir şekilde kullanılması zorunluluğunu getirmesi yanında bir nevi Türkiye'nin Afrika'daki gerçek etkisinin ölçülmesi için de temel bir veri olacaktır.

Bu açıdan bakılınca Türkiye'nin Afrika'daki ilk sınavı Somali olacak gibidir. Başbakan Erdoğan'ın açlık ve Somali'ye çözüm bulma konusunu BM'ye taşıyacağını belirtmesi, Somali'ye yeni bir elçinin atanması ve şimdilik niyette de kalsa Somali'ye kalıcı çözüm bulma isteği Türk hükümetinin bu konuda kararlı olduğunun göstergesidir. Fakat tüm bunlara rağmen Türkiye'de Afrika'ya yönelik olarak nasıl bir stratejik yaklaşım geliştirilmesi gerektiği konusu yeterince ilgi bulmamaktadır. Somali ve açlık krizi etrafında son dönemde Türkiye'de yaşanan tartışmaların da gösterdiği gibi Türkiye'nin Afrika'ya bakışı çoğu zaman sloganik olmak üzere daha çok batı-karşıtlığı, batıyı suçlama ve sömürgecilik temelli olmaktadır. Tüm bunlar Türkiye'de Afrika konusundaki tartışmaların sığlığını göstermesi yanında, yeterince okumadan yorumlama geleneğinin sonucudur. O halde Türkiye'nin muhtemel bir Somali politikası ne olmalıdır ve neleri temel almalıdır? Doğu Afrika'yı nasıl okumak gerekir?

Her şeyden önce belirtilmesi gereken şey sudur ki Doğu Afrika son yüzyılda kuraklıktan dolayı birçok felaket yaşamış olup bu durum bölge için yabancı değildir. Fakat bugünkü temel sorun kuraklığa karşı çareler üretebilecek bir siyasi ve ekonomik altyapının olmaması ve olanların da iç savaşlar, siyasi istikrarsızlık ve iklim koşullarının da değişiklikler nedeniyle artık etkisiz hale gelmesidir. Dolayısıyla sorunda her ne kadar iklimsel şartlar belirleyici bir rol oynasa da asıl üzerine yoğunlaşılması gerek siyasi ve ekonomik altyapının yeniden oluşturulmasıdır. Bu açıdan bölgesel dengeleri iyi anlamak ve ona göre siyaset üretmek ciddi önem taşımaktadır. 1992 yılındaki BM barış gücünün başarısızlığının en temel sebeplerinden birisi Doğu Afrika'daki tarihi siyasi ve jeopolitik dengelerin dikkate alınmamasıdır, bu açıdan bugünkü gelişmeleri sağlıklı analiz etmek için bölgesel dengenin iyi analiz edilmesi bir zarurettir.

Tarih boyunca Doğu Afrika'daki siyasi ve jeopolitik olarak iki temel denge olagelmiştir. Bunlardan ana denge hattını Etiyopya-Somali, yan hattı ise Kenya-Sudan sağlamıştır. Bu dengelerin var olduğu dönemlerde Cibuti, Burundi, Uganda ve sonrasında bağımsız olan Eritre bu dengeler çerçevesinde hareket etmişler ve Nil olmak üzere temel su paylaşımı bu denge üzerinden yürümüştür. Aşağı Nil'i kontrol eden Mısır ise bu dengelerin bozulmadığı bir dönemde hep kendisini rahat hissetmiş ve o dengeleri birbirine karşı oynayarak Nil kaynaklarının en fazla faydalanan devlet olmuştur. Fakat Somali'de 1991 yılından beri yaşanan iç çatışmalar ve siyasi istikrarsızlık yüzünden Doğu Afrika'daki ana denge Etiyopya lehine gelişmiştir. Aynı şekilde Sudan'daki Darfur sorunu ve bölünmesi sonrasında yan dengenin Sudan unsuru da oyun dışı kalmış ve özellikle Eritre ile çatışmada üstünlüğünü kabul ettiren Etiyopya'ya geniş bir hareket alanı doğmuştur. Bunu en bariz yansıması Etiyopya kendisinin öncülük ettiği yeni bir Nil Havzası Anlaşmasıyla daha fazla pay istemekte ve Mısır'ın payının azalmasını istemektedir. Yıllardır Afrika'yı ihmal eden Mısır bölgesel dengenin tamamıyla Etiyopya lehine geliştiğinin farkına varmış ve devrim sonrası diplomasisinin neredeyse yarısını Nil sorunu ve Etiyopya ile ilişkiler üzerine ayırmıştır. Mısır'ın yeniden bölgesel siyasete dönmeye çalıştığı bir dönemde hem bölgesel dengeler hem de bölgede ekonomik kalkınma ve siyasi istikrar için atılması gereken en temel adım Somali sorununa el atmaktır. Güneyin bağımsızlığı sonrası Sudan'da iç dengelerin önceki yıllara göre yerine oturmaya başladığı düşünülürse, Türkiye'nin öncülüğünde gerek BM'de gerekse uluslararası toplumunda aktif katılımıyla Somali'ye barış getirme sürecinin yeniden düşünülmesi gerekir. Bu açıdan yaşanan açlık sorunu bir fırsat olarak görmek ve dünyanın ilgisini yeniden çekmek gerekmektedir.

Özellikle Somali üzerinden yerel gelişmelere bakıldığında ise bu açlık sorununun iç dengeleri değiştirebileceğini söylemek mümkündür. Özellikle 2006 yılında İslam Mahkemeleri grubundan ayrılan gençlik grubunun kurduğu El-Sahab kendi kontrol ettiği alanlarda bile açlık sorununa çözüm bulamamaktadır. Özellikle Al-Sahab'ın göreceli olarak istikrar getirmesi dolayısıyla artan halk desteği açlık sorunu ile yeniden tartışmaya açılmıştır. Birçok insanın yaşadığı yeri terk ettiği göz önüne alındığında uzun vadede Al-Sahab'ın kontrol ettiği alanlardaki insanların da evlerini kitlesel olarak terk etmesi hiç de göz ardı edilemeyecek bir olasılıktır ki bu konuda çeşitli hareketliliklerden bahsedilmektedir. Aynı şekilde grup içerisinde Batı'dan, özellikle de BM üzerinden, gelen yardımların bölgeye ulaşmasına izin verilip verilmemesi konusunda fikir ayrılıkları vardır. Bu durumum ayrıca bölünmelere mi yoksa birlikteliklere mi yol açacağını ise zaman gösterecektir. Fakat her şeye rağmen vurgulanması gerek nokta açlık krizinin bulunduğu bölgelerin yerel aktörleri de birçok açıdan halk gibi zayıf ve çaresizdir. Yerel aktörlerin göreceli olarak güç ve prestijlerini kaybettiği bugünlerde eğer uluslararası toplum değerlendirebilirse onların barış için daha istekli olmaları için ikna edebilir.

Türkiye uluslararası destek bulma girişimleri yanında özelikle Afrika Birliği ve İİT ile koordineli bir şekilde aktif bir öncülük yapabilir. Fakat Türkiye eğer sorunu ele almada ciddiyse aynı Darfur krizinde olduğu gibi bu örgütlere güvenerek çok da başarılı bir sonuç alamaz. Bunu yerine batı ile koordineli fakat yükselen güçler ile oluşturulabilecek yeni koalisyonlarla bu yapılmalıdır. Özellikle son dönemde Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi Brezilya, Hindistan, Güney Afrika sorunlu bölgelere temsilcilerini göndermekte ve barışa katkı yapmaya çalışmaktadır. Bu üç devletin 2003'te kurduğu ve her geçen gün etkinlik alanını genişleten İBSA Diyalog Formu'na Türkiye üyeliği ya da aktif koordinasyon içinde olmayı düşünmelidir. Fakat Somali konusu özelinde bakıldığında, aynı diğer birçok Afrika'daki sorunlarda olduğu gibi, temel işbirliği Güney Afrika ile olmalıdır. Türkiye-Güney Afrika siyasi diyalog ve işbirliğinin hala ad hoc bir biçimde olması uzun vadeli olarak sürdürülemez. Tarihi, kültürel geçmişleri ve sömürgecilik sonrası özgüvene dayanan bir kimlik oluşturma çabaları açısından bile düşünüldüğünde, güçlenen bir Türkiye birçok konuda Güney Afrika'ya Hindistan ve Brezilya'dan daha fazla güvenebileceğini unutmamalıdır. Bu açıdan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Güney Afrika ziyaretinin takip edilip ilişkilerin gerçek bir stratejik işbirliği düzeyine getirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca gerek Mısır'ın Afrika siyaseti gerekse genel olarak Arap devletlerinin Afrika'ya ya da Somali'ye yaklaşımını gerçekçi olarak görüp ona göre politika üretmek başarısızlığa davetiyedir ve genellikle sadece zaman kazanma ve oyalamaya yardım eder. Türkiye Darfur tecrübesinden de yola çıkarak sorunlara çözüm bulmak için yeni açılım ve koalisyon politikaları üzerine yoğunlaşmalıdır.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Hz. Peygamber’le Sahabileri Hangi Durumlarda Ve Zamanlarda Ve Nasıl Dua Ederlerd Dua penceresi kuranehli 0 163 Son Mesaj 17 Haziran 2008, 16:52:42
Gönderen: kuranehli
somali: Şerif Ahmet Kuran'a El Basarak Yemini Etti Dünyadan Haberler vuslat 3 256 Son Mesaj 01 Şubat 2009, 22:40:19
Gönderen: _uMuT_
Mü’minin mü’mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır? Risale-i Nur'dan Damlalar vuslat 1 173 Son Mesaj 15 Şubat 2009, 00:15:47
Gönderen: harras
Bir Bardak Suyla Bir Bid’atçı Nasıl İkna Edilir? İslami Hayat Tarzı kördüğüm 1 187 Son Mesaj 21 Kasım 2009, 10:30:57
Gönderen: kördüğüm
''Barış da Olsa Batı Şeria'dan Çıkmayacağız'' Dünyadan Haberler musabbinumeyr29 0 159 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 15:14:43
Gönderen: musabbinumeyr29
Barış Öyle Mi? Düşünce yazıları/Makaleler Mahya 0 144 Son Mesaj 06 Temmuz 2010, 14:36:26
Gönderen: Mahya
Rusya'da asker Anneleri barış istiyor! Dünyadan Haberler seriyye 0 132 Son Mesaj 25 Ekim 2010, 13:09:30
Gönderen: seriyye