0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Cehalet Özrüne Dair (İddia 1)  (Okunma Sayısı 102 defa)
sibgatullah
Ziyaretçi
« : 05 Temmuz 2011, 23:26:11 »

İddia 1: “İçinde yaşadığımız toplumun fertleri Hz. Muhammed (s.a.v)’in bizzat kendisi ile muhatap olmamışlardır. Risalet ilk günkü gibi açık olmasına rağmen bir takım durumlar insanların vahyi esaslara net olarak ulaşmasına mani olmaktadır. Öyle ki içinde yaşadığımız toplumun hoca, alim bilinen insanları dahi topluma şirk dinini İslam dini gibi göstermektedirler. Kişiler İslam diye kendilerine anlatılan şirk ve bid’atlarla dolu bir dine tabi olmaktadırlar. Biz hiç kimseye İslam’ı anlatmadan kafir ve müşrik diye itham edemeyiz. Bu kimselerin içinde bulunduğu bu hal gereği insanlar direk müşrik olarak isimlendirilmemeleri gerekir. Bilakis kendilerine nebevi tebliği götürmemiz gerekmektedir. Bununla beraber kim bu tebliği inkar ederse elbette o kişi kafir ve müşrik ismini alacaktır. Ancak kendilerine açık bir şekilde İslam’ı tebliğ etmediğimiz müddetçe bu toplumun fertlerini cehaletlerinden dolayı işledikleri küfür ameller sebebi ile müşrik olarak isimlendiremeyiz. Çünkü Rasulullah (s.a.v) kimseye, İslam’ı tebliğ etmeden kafir ve müşrik diye itham etmemiştir.”

Cevap: Bu iddia yanlış ve delilsiz bir iddiadır. Ancak bir noktaya daha temas etmekte fayda vardır.

 Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır:

De ki: ‘Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?’. De ki: ‘Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu Kur’ân vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah’la beraber başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten şahitlik eder misiniz?’ De ki: ‘Ben buna şahitlik etmem. O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am: 19)

 Allah’u Teala burada Rasulullah (s.a.v)’in dili ile şu şekilde seslenmektedir:
 
“De ki: ‘Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu Kur’ân vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım.”

 
Allah’u Teala son nebisi Muhammed (s.a.v)’i tüm alemlere rahmet olarak göndermiştir. Kendisine kitabını vermiş ve bu kitapla hem kendi çağdaşlarını hem de kendisinden sonraki tüm insanlığı onunla uyarmıştır. Artık kim Allah’ın kitabına, onun içindeki hükümlere ulaşma imkanına sahip olursa bu kimse bizzat Rasulullah tarafından uyarılmış gibidir. Hiç kimsenin “ben kitabı anlayamıyorum, Allah’ın kitabı üzerinde mevcut olan şu anki ihtilaflar benim bu dini sağlıklı anlamama engel oluyor” gibi bir mazerete sığınmaya hak sahibi değildir. Zira böyle bir hak kendisine Allah tarafından verilmiş bir hak değildir. Olsa olsa böyle bir hak bu kimseye cehalet heveslisi cahiller tarafından verilmiş bir hak olabilir. Ancak Allah’u Teala insanları bizzat kendi indirdiği esaslardan sorumlu tutacaktır. Yoksa insanların cahilane ortaya koydukları görüşlerden dolayı değil…
 
Bakınız En’am Suresi’nin 19. ayetine ilişkin Kurtubi şunları nakletmektedir:

 
Mukatil şöyle demiştir: “Cinden olsun, insanlardan olsun kime Kur’an ulaşırsa, Kur’an o kimse için bir uyarıcı ve korkutucudur.”
 
El’Kurazi der ki: “Her kime Kur’an ulaşırsa o, tıpkı Hz. Muhammed’i görmüş ve O’ndan işitmiş gibidir.” (Kurtubi, El’Camiu Li’Ahkam, 6/551)


Bugün vahyi esaslar en net haliyle karşımızda durmaktadır. Bununla birlikte Rasullah’ın hadisleri, bu hadislere dair açıklamalar, Kur’an’ın tefsirleri ve alimlere ait yüzlerce eser bizzat mevcuttur. Tüm bunlara rağmen hangi akıl böyle bir konumda vahyi esaslardan uzak kalan bir kimseyi mazur görebilir? Daha doğrusu bugün insanlar vahyi esaslardan uzak değillerdir ki. İlmin en ince detaylarına dair meselelerin dahi var olduğu şu dönemde kim şirk içinde yaşanılan bir hayatın cehalet sebebi ile özür teşkil edeceğini iddia edebilir? Böyle bir iddia öncelikle Allah’tan korkmamaktan, Allah’ın indirdiği esaslara aşırı bir duyarsızlık ve cehaletten, 1400 yıldır Allah’ın kitabını açıklamayı kendilerine görev edinmiş alimlere karşı nankörce bir edepsizlikten başka bir şey değildir.

 
Düşünmek lazım! Acaba içinde yaşadığımız toplumun vahyi esaslardan uzaklığı risaletten önce cahiliyye üzerinde yaşayan Mekkeli müşriklerden ve ehli kitapdan daha mı fazla?

 

Ellerinde çok az nebevi kırıntılar olan, kendilerine gönderilen rasuller ile aralarında seneler geçmiş, koyu bir cehalet bataklığı içinde yüzen o toplumun fertleri işledikleri fiiller sebebi ile hem Allah katında, hem de dünya da sorumlu iseler içinde yaşadığımız bu toplumun fertlerinin Allah katından bir torpillerimi var ki sorumlu olmayacaklar?

 

Mekke cahiliyyesinde yaşayan kimseler müşrik vasfı ile vasıflandırılırken içinde yaşadığımız bu toplumun ayrıcalığı nedir ki müşrik olarak vasıflandırılmasınlar?

 
Elbette bu anlattıklarımız gün gibi açık ve ortadadır. Ancak bunları düşünmek içinde selim bir akıl gerekir. Zaten bizim bu yazımız da aklı selim insanlar için bir tebliğdir. Düşünme yetisini kaybetmiş, Allah’tan zerre kadar dahi korkmayan cehalet heveslilerine gelince bizim getirdiğimiz bu deliller onlara gökten melekler eşliğinde dahi gelse asla kabul etmeyecekler ve inatlarına elbette devam edeceklerdir. Zira vahyi esasları bilerek tahrif ve tahrip eden bu kimseler bizce uyarılsa da uyarılmasa da kendileri için bir faydanın olmayacağı kişiler konumundadırlar.

 

“Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.” (Bakara: 6)

 

Burada şu sorularında cevaplandırılmasında büyük fayda olacaktır. Acaba içinde yaşadığımız bu toplumun, cehalet içerisinde kalmasının ve bu cehaleti sebebiyle Allah’ın dininden uzak şirk ve hurafeler içerisinde bir yaşam tarzını seçmelerinin sebepleri nelerdir?

 

Öncelikle hiç kimse bu büyük cehaletin sebebini, vahyi esasların kaybolmasına, Allah’ın indirdiği hükümlerin bozulmasına, insanların vahyi esaslarda bildirilen emirlere ulaşamamasına bağlamasın. Zira bugün her aklı selimin gördüğü üzere vahyi esaslar bu toplumun bizzat içersinde ilk günkü tazeliğini korumaktadır. Allah’ın kitabı ilk günkü tazeliğini korumakta, Kur’an’ın pratize edilmiş şekli yani nebevi sünnet sahih bir şekilde elimizde bulunmaktadır. Yine aynı şekilde Allah’ın dinini en net haliyle anlatan binlerce mecmua elimizde mevcuttur. Bu imkanlara rağmen fertlerin Allah’a açık bir şekilde şirk koşmalarını cehaletlerine bağlamak ve bu cehaletleri sebebiyle bu kimseleri Müslüman olarak addetmek gayri ilmi, gayri ciddi komik ve de fasid bir düşünce tarzı olmaktan öteye geçmeyecektir.
 

Elbette bugün insanlar büyük bir cehalet içerisindedirler. Ancak bu cehaletin sorumlusu ne Allah’u Teala, ne de O’nun rasulüdür. Bu cehaletin tek sorumlusu yine fertlerin kendileridir. Bu cehaletin en büyük sebebi ise vahyi esaslardan uzak kalmış tüm toplumlarda var olan cehaletin sebebi ile aynıdır. Ataları taklit hastalığı…

 

Evet bugün insanların vahyi esaslardan uzak kalmasının, koyu bir cehalet içerisinde hayat sürmelerinin en büyük sebeplerinden bir tanesi içinde yaşadığımız toplumun kör bir taklit hastalığına tutulmasıdır. Ancak ne var ki atalarını taklit etmeleri sonucu cahil kalmaları ve bu sebeple şirk içerisinde bir hayat sürdürmeleri hiçbir zaman fertleri ve toplumları Allah katında geçerli bir mazeret sahibi kimselerden kılmayacaktır. Bakınız Allah’u Teala şöyle buyuruyor:

 

“O gün yüzleri ateş içinde çevirilirken: “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” derler. Yine derler ki: “Ey Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab: 66-68)

 

“(Onlara): “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?” (denilir.) Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır. Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar. Onlar: “Siz bize sağdan gelir dururdunuz” derler. (İleri gelenler de) derler ki: “Hayır, siz inanmamıştınız.” “Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz.” “Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız.” “Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık.” O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar. İşte biz günahkarlara böyle yaparız.” (Saffat: 25-34)

 

Aynı şekilde içinde yaşadığımız toplumun cahil kalması ve cehaleti sebebiyle İslam’dan uzak şirk ve küfür içerisinde yaşamasının diğer bir sebebi ise Allah’ın dinine karşı aşırı bir duyarsızlık, vahyi esaslara karşı nemelazımcı bir tavır takınmak ve tamamen dünya meşgalesi ile meşgul olmaktır. Artık fertler dünyaya ibadet etmekten, Allah’a hakkıyla ibadet etmeye fırsat dahi bulamamaktadırlar. Ancak bu sayılan sebeplerde içinde yaşanılan toplumu mazeretli kılmamaktadır.

Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır:

 

“Ey İnananlar! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikun: 9)

 

“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe: 24)

 

Şayet cehalet özür kabul edilirse yeryüzünde şirk üzere olan bütün fırkalar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler cehaletlerinden dolayı tekfir edilmemeleri gerekir.

 

Eğer “büyük şirk” işleyen kişinin cahilliği bir mazeret ise, o zaman mazereti olmayan kim vardır?

 

Büyük şirki işleyen kimseler için cahilliği mazeret kabul edenlerin, sadece inad edenleri tekfir etmeleri gerekmektedir. Halbuki böyle yapmamaktadırlar. Onlar, Muhammed (a.s)’ın risaleti, tekrar diriltilme veya bunlar gibi dinin temeliyle ilgili konularda şüpheye düşen kimseyi tereddüt etmeden tekfir ederler. Halbuki şüpheye düşen cehaletinden dolayı şüpheye düşmüştür.

 

Fakihler (r.a) fıkıh kitaplarında mürtedin hükmüyle alakalı olarak şunları zikretmişlerdir :

 

“Mürted; İslamdan sonra, küfür olan bir söz, fiil, inanç veya şüphe ortaya koyan müslümandır.”

 

Şüphenin sebebi cahilliktir. “Cahillikle küfür işleyen kafir olmaz ancak inad edenler tekfir edilirler” kaidesi olsaydı, o zaman cehaleti sebebiyle küfür işleyen yahudi, hristiyan, güneşe, aya ve putlara secde edenlerin ve Ali b. Ebi Talib’in ateşte yaktığı kişilerin tekfir edilmemesi gerekirdi. Oysa bunların hepsi cahil kimselerdi. Halbuki alimler, yahudileri ve hırıstiyanları tekfir etmeyen veya onların küfürlerinde şüphe edenlerin küfürleri hakkında icma etmiştir. Biz de yakinen biliyoruz ki; yahudilerin ve hristiyanların çoğu cahildir...

 

Te’vilden, ictihadden, hatadan, taklitden veya cahillikten dolayı küfür işleyen bir kimseyi özür sahibi kabul etmek kitaba, sünnete ve icmaya muhaliftir. Bunda şüphe yoktur. Bu, dinin aslına terstir.

 

Eğer bir kimse dinin aslından uzaklaşmışsa küfründe şüphe olmaz. Muhammed (a.s)’in risaletinden şüphe eden kimsenin tekfiri konusunda duraklayanın yaptığı nasıl küfürse, bu da aynı böyledir...

 

Rasulullah (s.a.v) risaletle şereflendirilmeden önce Mekke halkı gerek tebliğ ile muhatap olma açısından gerekse sosyal yaşantı açısından ne durumda idiler? Kısaca olsa bu noktaya da değinmekte fayda vardır.

 

Rasulullah (s.a.s)’dan önce değişik dinlere mensup birçok topluluk vardı ve bunların hepsi de kendilerinin müslüman ve doğru yolda olduklarını iddia ediyorlardı. Bunlardan birisi Yahudilerdi.

 

Bunlar gibi İsa (a.s)’a gönderilen kitaba inanan hristiyanlar vardı.

 

Bir diğer topluluk ise İbrahim (a.s)’ın getirdiği tevhid dinine bağlı olduklarını iddia eden putperest müşriklerdi.

 

Bütün bu kimselere Allah katından gelen bilgi tahrif edilerek ulaşmıştı. Bu kimselerin içinde iyi niyetli olan ve hak kendilerine geldiğinde kabul edebilecek kimseler vardı. Bu kimselerden kimisi putperestler gibi putlara ibadet ediyor kimisi de ehli kitap gibi birbirlerine ibadet ediyorlardı.

 

Rasulullah’ın risaletinden önce gerek Mekkeliler, gerekse kitap ehli olan kimseler yakın bir dönemde direk bir Peygamberin daveti ile muhatap olmamışlarıdır. Nitekim Maide Suresi’nin 19. ayetine ilişkin müfessirlerden gelen nakiller Rasulullah ile bir önceki rasul arasında yaklaşık 600 yıla yakın bir sürenin geçtiğini bildirmektedir. Bundan da ziyade Allah’u Teala kitabında açık bir şekilde Mekkeli müşriklerin ve babalarının daha önce bir rasul tarafından uyarılmadıklarını beyan etmiştir. Okuyoruz:

 

“Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.” (Secde: 3)

 

“Babaları uyarılıp korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp korkutman için (gönderildin).” (Yasin: 6)

 

Görüleceği üzere bu iki ayeti kerime de Mekkeli müşriklerin Rasulullah’tan önce direk olarak bir peygamber vasıtası ile uyarılmadıkları ortadadır.

 

Cahiliyye dönemi olarak isimlendirilen bu dönem ile ilgili olarak İbn-i Teymiyye şunları söylemektedir:

 

Bilinmelidir ki, Cenab-ı Allah’ın Hz. Muhammed’i (s.a.v) insanlığa peygamber olarak gönderdiği sıralarda artık nesli kesilmeye yüz tutmuş bazı kitaplar dışında gerek Arap olanı gerekse Arap olmayanı ile bütün yeryüzü halkı Allah’u Teala’nın sevgisinden yoksun kalmış, gazabını hak etmiş durumda idi. O gün insanlar başlıca şu iki kısma ayrılıyorlardı:

 

a- Belirli bir kitaba bağlı olanlar. Bağlandıkları bu kitap ya önemli değişikliklere uğratılarak aslından uzaklaştırılmış veya çok daha önce tümü ile yürürlükten kaldırılmış bir kitap idi. Bu kategoriye girenlerin diğer bir bölümü de kimi kısımları belirsiz ve kimi kısımları terkedilmiş bir takım dinlere inanıyorlardır.

 

b- İnsanlığın diğer bir ana kısmını da Arap olan ve olmayan, herhangi bir hidayet kaynağından tümü ile yoksun ümmiler meydana getiriyorlardı. Bunlar hoşlarına giden ve kendilerine yarar sağlayacaklarını zannettikleri nesnelere ibadet ediyorlardı… Hangi kategoriden olursa olsun insanların tümü koyu bir cehalet içerisinde yüzüyorlardı.

 

O dönemlerin bilgi ve amel yönünden en göze batan simalarının amacı, eski peygamberlerden artakalan kalan fakat şarlatanların ve uydurmacıların ihtirasları ile gölgelenmiş, üstelik doğruları yanlışlarına karışarak belirsiz hale gelmiş bilgi kırıntılarını toplamaktı. Öyle bir kırıntı ki, ne bir susuzu kandırabilir, ne bir hastaya şifa olabilir, ne de ilahi bir bilginin yerine doldurabilir. Çünkü elde edilebilirse bile sapık kısmının oranı gerçek kısmının oranından kat kat fazla idi. O da elde edilebilirse! Üstelik bu alanda uzmanları arasında derin görüş ayrılığı ve çatışmalar yüzünden elde edilebilen gerçek bilgi kırıntısını delil ve gerekçeye dayandırabilmek imkansızlığa yakın derece de zordu.” (İbn-i Teyniyye, Sırat-ı Müstakım, sy:9)

 

İbn-i Kesir’de aynı dönem hakkında şunları söylemektedir:

 

“Şüphesiz Allah Muhammed (s.a.v)’i elçilerinin arasının kesilmiş olduğu ve doğru yolun izlerinin kaybolduğu bir dönemde gönderdi. Üstelik bu dönemde dinler bozulmuş, putlara, ateş ve haça ibadet çoğalmıştı. Binaenaleyh bu nimet olabilecek en iyi nimetti. İhtiyaç zaten umumi idi. Şüphesiz fesad, tuğyan ve cehalet bütün beldelere yayılmıştı. Din bütün yeryüzü halkı arasında karmakarışık olmuştu.” (İbn-i Kesir Tefsiri, 5/2186)

 

Peki bütün bu koyu cehaletin hakim olduğu bir dönemde insanlar yaptıkları fiiller sebebiyle Allah katında sorumlu mudurlar yoksa içinde bulundukları cehalet onlardan sorumluluğu kaldırmakta mıdır? Ve yine bu koyu cehaletin varlığına rağmen bu kimseleri müşrik olarak isimlendirmek mümkün müdür?

 

Daha önce zikrettiğimiz ayetler ve bu ayetlere dair müfessirlerin nakilleri net olarak böyle bir dönemde yaşayan kimselere müşrik isminin verilebileceğine, şirk vasfı ile vasıflandırılabileceklerine delalet etmektedir. O halde tevhidi esaslara ulaşma noktasında bu kimselerden çok daha iyi zaman ve mekanda olan fert ya da toplumların işledikleri şirk fiilleri sebebiyle, müşrik olarak isimlendirilmesi vahyi esaslara aykırı bir amel olmayacaktır. Bilakis böyle kimselerden müşrik ismini çekmek ve bu kimseleri cehaletleri sebebiyle Müslüman olarak isimlendirmek kesinlikle vahiy ürünü bir düşünce tarzı olmayacaktır. Bununla beraber bugüne kadar hiçbir ehli ilim bu insanları yaptıkları fiilerden dolayı mazur görmemişler ve yine “cehaletleri sebebiyle bunlara müşrik hükmünü vermek caiz değildir” dememişlerdir. Fahreddin Er’Razi tefsirinde Rasulullah’ın kavminin kafir olduğu hususunda alimler arasında bir ihtilafın olmadığını söylemektedir. (Bkz. F. Razi, Tefsiri Kebir, 18/191)

 

Özellikle bir çok hadiste gelen açık ibareler de bu kimselerin sorumlu ve mes’ul olduklarını göstermektedir.

 

Ayrıca zikrettiğimiz deliller Rasulullah (s.a.v)’in risaletinden önce yaşayan, kendilerine direk bir tebliğin ulaşmadığı kimselerin, içinde yaşadıkları dönemin koyu bir cehalet dönemi olmasına rağmen şirk koşmaları sebebiyle mazur olmayacaklarını, Allah katında işlemiş oldukları bu şirk fiilleri sebebiyle sorumlu tutulacaklarını ve yine aynı şekilde tüm bunlara rağmen bu kimselerin müşrik olarak isimlendirilebileceğini bildirmektedir. Rasulullah (s.a.v)’den önce cahiliyye döneminde yaşayan putperestlerin müşrik oldukları hususunda ilim ehli arasında bir görüş ayrılığı mevcut değildir.

 

İmam Nevevi Arablardan putlara ibadet hali üzere ölenlerin cehennem ehli olduklarını, bu kimselere Hz. İbrahim’in ve diğer rasullerin davetinin ulaştığını ve bu sebeple bu kimselerin kendilerine davet ulaşmadığı için sorumlu tutulmayacak kimselerden olmayacaklarını belirtmiştir. (İmam Nevevi, El’Minhac, Sahihi Müslim Şerhi, 3/74)

 

Rasulullah (s.a.v) risaletle şereflendirilmeden önce Mekke halkı hakiki inanca dair ayrıntılı bilgiden yoksun olabilirlerdi belki; fakat cahiliye dönemlerinde bu insanlar tevhid inancından habersiz değildiler; çünkü hiçbir peygamber, takipçilerine putperestliği talim etmemişti. Bu hakikat Arapların kendi beldelerinde doğmuş olan peygamberlerden gelen rivayetlerde de ihtiva edilmekteydi; ayrıca kendi beldelerinin hemen bitişiğinde doğmuş bulunan Musa, Davud, Süleyman ve İsa (a.s)’ın öğretilerini de bilmekteydiler. Arap geleneklerinde de çok iyi bilinmekteydi ki, Arapların kadim dönemlerinde izlenen gerçek din, İbrahim (a.s)’ın diniydi ve puta ibadet etmeyi onlar arasında başlatan ilk adam Amr bin Luhayy idi. Şirk ve putperestliğin tüm yaygınlığına rağmen Arabistan’ın birtakım kesimlerinde Şirk’i reddedip, tevhid’i benimseyen ve putlara kurban sunmayı açıkça lânetleyen çok sayıda insan bulunuyordu. Bizzat Rasûlullah’ın (s.a.) zuhuruna yakın dönemde “Hunefa” (hanifler) olarak bilinen çok sayıda insan yaşamışlardır.

 

Bu insanlar açıkça itikadın temeli olarak tevhidi tebliğ ediyor ve müşriklerin dininden ayrı olduklarını söylüyorlardı. Apaçık ki, onlar bu kavrama, peygamberlerin talimatından geriye kalanlar aracılığıyla ulaşmışlardı. Dahası, Yemen’de modern arkeolojik araştırmaların sonucu olarak keşfedilmiş olan M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ait metinler, o dönemlerde buralarda tek tanrıcı dinin varolduğunu ortaya sermektedir.

 

Bu dinin salikleri er-Rahman’ı ve Rabbü’s-Semavati ve’l-Ard’ı (Göklerin ve yerin Rabbi) tek ilâh olarak kabul etmekteydiler. Bir mabedin harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o mabedin yalnızca “Göklerin İlâhı“ ve “Göklerin Rabbi“ne ibadet için inşa edildiği kaydı tesbit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhid doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan’da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde “Bism-ilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu“ kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar Rasûlullah’ın (s.a.v) gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse şu hakikatı hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir.”

 

Aynı şekilde İmam Nevevi ve Kurtubi şunları söylemektedirler:

 

“Arablardan fetret döneminde öldükleri halde putlara ibadet eden kimseler ateş ehlidirler. Bu kimseler tebliğden önce sorumluluğun kendilerinden kaldırıldığı kimselerden değillerdir. Zira onlara Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerin daveti ulaşmış idi.” (İmam Nevevi, El’Minhac, Sahihi Müslim Şerhi, 3/74)

 

Rasulullah (s.a.v)’in gönderildiği toplum hakkında Şayet kişi; “Bunların hükmünü bilmiyorum, kimisi putlara kimisi birbirine ibadet eden bu kimselere rasul gelmemiş ve dolayısıyla tebliğ ulaşmamış olduğu için kafir veya müşrik diyemem, rasul geldikten sonra onlardan rasulün tebliğini kabul edenler müslüman, kabul etmeyenler ise müşrik olur” derse ona; “Peki rasul gelmeden önce bu kimselere müslüman hükmü verebilir misin?” diye sorulur.

 

Bu soruya karşılık iki şekilde cevap verilebilir:

 

-“Onlar müslüman değillerdir. Çünkü onlar hayatlarında İslam’ı tatbik etmemişlerdir ve İslam’ın rükünlerini yerine getirmemişlerdir” derse, doğru bir cevap vermiş olur.

 

-Bu kimseler için “Onlar Ehl-i fetret’dir. Yani rasul gelmeden önceki insanların halindedirler. Onlara müslüman veya kafir diyemeyiz” diyecek olurlarsa onlara bu hükmü hangi delile göre verdikleri sorulur. Zira kişi “Bu kimseler hakkında kafir veya müslüman denilemez” demekle bir hüküm vermiştir. Halbuki Allah ve Rasulü bu kimseler hakkında onların müşrik olduğunu açıkça bildirmektedir. “Onlar hakkında müslüman veya kafir denemez” diye hüküm veren kimseye delil getirmediği takdirde (ki onların bu konuda hiçbir delili yoktur.) “Sen Allah ve Rasulünden hiçbir delile dayanmadan bir hüküm verdiğin için kafir oldun” deriz.

 
Çünkü Rasulullah (s.a.s), kendilerine direk bir tebliğ ulaşmayan, koyu bir cehalet içerisinde olan gerek hristiyanlara gerek yahudilere ve gerekse diğer putperest araplara, delilleri sunmadan önce şirk ve küfür içerisinde oldukları için onlara müşrik muamelesi yapmış, onların müşrik olduklarını açıkça bildirmiştir.
Moderatöre Bildir   Logged
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2254


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #1 : 05 Temmuz 2011, 23:55:56 »

Pek uzunca olmuş, ancak okuyabildigim kadariyle izaha muhtac bir yazi...bölüm bölüm alınsaydı okunması ve cevaplamasi daha kolay olurdu...
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Evliliğe dair.. Resimler ve flashlar Xerip 2 366 Son Mesaj 17 Mayıs 2008, 22:42:58
Gönderen: Xerip
siyonisten Şok İddia: Hamas İran'dan Uzun Menzilli Füzeleri teslim aldı! Filistin Özel vuslat 3 255 Son Mesaj 01 Şubat 2009, 23:41:20
Gönderen: harras
Yaygınlaşan Koyu Cehalet Tevhid Ve Akaid hamza01 0 104 Son Mesaj 18 Eylül 2009, 16:33:49
Gönderen: hamza01
Mustazaf Der'den Şok İddia Yurttan haberler musabbinumeyr29 0 122 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 15:08:23
Gönderen: musabbinumeyr29
Öcalan'dan Çarpıcı İddia Yurttan haberler mizgin_turabii 1 218 Son Mesaj 16 Mayıs 2010, 13:05:41
Gönderen: c_genc
Sahabeler Kenti Diyarbakır’da Vahim İddia! Yurttan haberler MERXAS 1 358 Son Mesaj 07 Ağustos 2010, 07:39:35
Gönderen: MERXAS
TEFERRUAT, CEHALET ŞİMDİ DE KÖLELİK Yurttan haberler MERXAS 1 182 Son Mesaj 02 Aralık 2010, 15:45:45
Gönderen: bymusab