0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: EL-ADL (C.C.)  (Okunma Sayısı 479 defa)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« : 29 Kasım 2011, 09:27:12 »

"Bütün icraatları hak ve adalet üzere olan.”
"Her hak sahibine hakkını veren ve haksızları cezalandıran."

“Ey iman edenler, âdil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sîzi adaletten alıkoymasın." [Mâide: 5/8]

Allah Adl'dir. Adaleti sonsuz kemâldedir ve onun ötesinde bir adalet düşünülemez.

Nur Külliyatında adalet iki temel esasa ayrılarak incelenir: İhkak-ı hak' ve 'zalimleri cezalandırmak.'
İhkak-ı hak, her hak sahibine hakkını en güzel şekilde vermek demektir.
Allah, ağacın dallarından, güneşin gezegenlerine, Cennetin taba­kalarından, Cehennemin menzillerine kadar her şeyi lâyık mevkiine koymuştur.
Bunun bir küçük misalini de insanda sergilemiş, her organı yerli yerine koymuş, vazife yapması için gerekli olan bütün şartları en güzel şekilde hazırlamış ve ihtiyaçlarını görmüştür.
İnsanın simasında, göz ile kulağı nasıl adaletle yerleştirmişşe, ru­hunda da akıl ve hafızayı aynı adalet ölçüleriyle yaratmış ve her bi­rine uygun vazifeleri yüklemiştir.
Varlık âleminde adaletini en güzel şekilde gösteren Allah, kulları­nın amellerine de adalet üzere karşılık verecektir.

"Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir." [Zilzâl: 99/7-8]

Adalet denilince bunun zıddı olan zulüm hatıra gelir. Zulüm, 'başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruf etmek demektir. Allah zulümden münezzehtir; çünkü bütün mülk âleminin tek sahi­bi ve yaratıcısı O'dur.

Bütün esmâ-i hüsna gibi, Adi isminin de diğer isimlerlerle yakın ilgisi vardır. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz:
Azîz, Cebbar, Celîl, Kahhâr, Kadîr, Muktedir, Muntakîm... olan Al­lah, adaleti en kâmil mânâda tatbik eder.
Rahman, Rahîm, Kerim, Latîf, Halîm, Gaffar... olan Allah, bir ku­lunu Cehenneme koyarsa, o kul bunu hak etmiş demektir.

Bir insanın Adl isminden feyiz alabilmesi için, öncelikle kendisi­ne ilâhî bir ihsan olarak verilen bütün organlarını, akıl, kalb, hayal, hafıza gibi manevî cihazlarını, sevgisini korkusunu ve daha nice hislerini yaratılış gayelerinde kullanması gerekir. Ancak o zaman, 'her şeyi yerli yerine koymak ve her hak sahibine hakkını vermek­le' adalet etmiş ve zulümden kurtulmuş olur.

Aklını başkalarını aldatmaya ve onlara haksızlık etmeye yoran bir insan, öncelikle kendi aklına zulmetmiş olur. Çünkü, o akılla ni­ce ilimler tahsil edebilir ve faydalı işler yapabilirdi. Böylece, hem dünyasını hem de ahiretini mamur etmiş olurdu. Muhatabına zarar vermekle ettiği zulüm ise ikinci derecede kalır. Çünkü, kendi aklına verdiği zarara karşılık muhatabının, meselâ, malına zarar vermiş olur.

Yine, bir insanın âdil olabilmesi için, maddî imkânlarını da adalet üzere kullanması, israftan sakınması, fakirin hakkı olan zekâtı ek­siksiz vermesi gerekir. Zekât vermeyen insan, hem kendi nefsine, hem de muhtaçlara zulmetmiş demektir.

Adaletin ikinci şubesine gelince, elinde hüküm ve infaz yetkisi bulunan kimseler, 'zalimlere hak ettikleri cezayı vermek' ve bunu yaparken de aşırı giderek zulme girmemek suretiyle, Adl ismine mazhar olur ve bu isimden ayrı bir feyiz alırlar. Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esmâ-i Hüsna


Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #1 : 01 Aralık 2011, 14:41:55 »

“Çok âdil, hakkıyla adalet eden.”

Adalet zulmün zıddıdır. Hemen herkes adalete muh­taçtır. Ve Allah'tan başka adl yoktur. İnsanlar ne kadar kemâle erseler de adalet sıfatları tam ve tekmil olamaz. Mutlaka bir yerde bir eksiklikleri bulunur. Bir yerde hüküm verirken, diğer yere elleri uzanmaz. Bir işi görürken, öbür iş yüzüstü kalır. Dünyada Hazreti Ömer (Radıyâllahü Anh) gibi yüksek adalet sahipleri bulunabi­lirse de, bu kişiler hakiki manâsıyla adl ismini alamazlar. Çünkü mahlukturlar, çünkü bütün varlığa bir anda adale­tini gösteremezler. Bir yeri sulha, sükuna erdirirken, öbür tarafın ahvalinden haberleri olmaz. Halbuki adl demek bütün âlemlere şâmil ve her an değişip duran namütenahi işler üzerinde adaletini gösteren demektir. Buna Allahu Teâlâ'dan başka kimin gücü yeter.

Hazreti Ömer (r.a.), o güzel adaletiyle aciz kalıp şöyle feryat etmiştir:

Yol üstünde bir karınca ezilse,

Yine Ömer mes'ûl, hiç değil kimse!

İnsanların, adaletle hükmeden Hazreti Ömer gibi, Ömer bin Abdülaziz gibi ve daha niceleri gibi kimselere “âlemde eşi yok, bir tane” demesi, kendi gibi insanlar içinde onun denginde adaletli yok demektir. Yoksa Allah Teâlâ'ya karşı değildir. Dünyada hiçbir sultan veya hiçbir hakim tam ve tekmil olamaz.

Zulüm haramdır, zalimlerin hasmı da Allah'tır. Hiçbir zalimin cezasız kaldığı görülmemiştir. Adalet ise öğülmüş, başların tacı edilmiştir. İç gözlerine hikmet sürmesi çekilen, Allah'tan korkan, iman ve irfan nuru ile pırıldayan kimselerdir ki, mahlûkata şefkat ve adalet gösterirler.

“Adalet, kâinatın nizamıdır. Amel ve ibadette vâcib gibi sayılan ahlâkî bir fazilettir. Şüphe yok ki her hakkın başı yüce Allah'ın ilâhlık hakkıdır. İlâhlık hakkının birin­cisi ise Allah'ın birliğine inanmaktır. Çünkü ortak ve ben­zeri bulunanın son derece saygı ve yüceliğe hakkı ola­maz.  Bundan dolayı adaletin başı Allah'ın birliğine imandır.”

“el-Hakem” ism-i şerifinin hemen peşinden “el-Adl” is­minin gelmesi ne kadar güzel ve uygundur. Allah Teâlâ hâkim ü adldir. Mülk O'nundur. O'ndan başka hâkim ü adl yoktur. O'ndan başka bütün varlıklara hükmünü yürüten yoktur. Her şeyi, her zerreyi, her gizliyi hakkıyla gören O olduğu gibi; her şeyi işiten ve her şeyin içini, dışını, önünü sonunu bilen, her şeyi kudret elinde tutan ve her şeye gücü yeten de yine O'dur.

Yarın ne olacak, kim nerde ölecek, ne zaman yağmur yağacak, ne vakit kıyamet kopacak, bunun gibi namüte­nahi şeyleri bilen Allahü Teâlâ'dır. Yine bazı olmuş veya olacak hadiseleri Peygamberlerine, velîlerine ve dilediği kimselere bildiren de ancak Allah'tır.

O halde, bu âlemde Allah'a kul olan ve takva üzere yaşayan kazanır,

“(Allah'ım) ancak sana ibadet (kulluk) ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” [Fatiha: 1/5]
Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna 
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #2 : 02 Aralık 2011, 15:14:13 »

Mutlak adalet sahibi, aşırılığa gitmeyen,  çok adaletli.

"Rabbin’in sözü, doğruluk (sıdk) ve adalet bakı­mından tamamlanmıştır."

Noksanlıklardan münezzeh olan Allah mutlak hakim ve adalet sahibidir. "Adl" sözlükte ziyadesiyle yerli yerince davranan yani son derece adaletli, hiç kimseye zulmetmeyen demektir.

"El-Adl" itidal kelimesinden alınmış olup doğru­luk demektir. Hüküm ve hakim için beraberce kulla­nılır. Bunun için adaletli hüküm ve adaletli hakim denilir.

Yüce Allah adalet sahibidir, bağışlayandır. Her şey onun adaletiyle doludur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle geçmektedir:

"Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şey beceremez. Ve efendisinin üstünde bir yüktür. Onu nereye gönderse bir ha­yır getiremez. Şimdi, bu adamla, doğru yolda yü­rüyerek adaleti emreden kimse eşit olur mu?" [En’am: 6/115]

Adalet zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde, incitme, can yakma ma'nâsı vardır. Zulmetmiyerek herkese hakkını ver­mek ve her şeyi akıl ve mantığa, hikmet ve maslahata uygun olarak yerine koymak da adalet demektir. Meselâ, çok zengin ve cömert bir zât, zenginlere mal, ilim adamlarına silâh, as­kerlere kitap dağıtmış olsa, adalet değil zulüm yapmış olur; çünkü hiçbirini lâyıkı veçhile yerine koymamıştır. Adaletçe iş yapmak için, kitabı âlime, silâhı askere, malı fukaraya ver­mek icâbederdi.

Allahu teâlâ âdildir, zâlimleri sevmez, zâlimlerle düşüp kalkanları ve hattâ zâlimlerle teması olmadığı halde uzaktan onlara imrenenleri ve sevenleri de sevmez. Onun için Müslü­manlıkta, her ne suretle olursa olsun, zulüm haramdır, menfur ve müstekreh bir sıfattır, hasmı da Allah'tır. Adalet ise mak­bul bir sıfattır. Bu sıfat kendisinde bulunan zevata (âdil) denir ve adaletlerinden dolayı kendilerine hürmet edilir; bu sıfat bil­hassa hâkimlere, âmirlere, valilere daha ziyâde yaraşır. Onla­rın, muamelelerinde zulme kaymayarak dâima hak ve hakikati aramaları cidden büyüklüktür.

Adl İle Âdilin Farkı:

Adalet mefhumunun tahakkuk etmesi için, vücudu iktiza eden bir takım vasıflar vardır. Meselâ, Allah korkusu, kalp selâmeti, keskin zekâ, idrak ve basiret, sür'at-i intikal, cefâya tahammül, kudret, dâima cesaret, âsâb kuvveti, insaf ve mer­hamet, insanlığa muhabbet... gibi. Bu vasıflar bulunmayan şahıslarda adalet de olmaz... Fakat bu hisler, her insanda aynı derecede inkişaf etmiş olmaz. Bâzısında hafif bir gölge gibi gelip geçici olduğu halde, diğer bâzısında daha sabit ve daha devamlı olur. İşte adalet sıfatı, zaaf ve kuvvet de bu vasıfların kuvvet ve selâmetiyle mütenâsip olur.

Şu halde insanlar, diğer sıfatlarda olduğu gibi adalet sıfa­tında da müsâvî olamazlar. Âdil insanlardan bir saf teşkil edil­se, en aşağıdaki şahıstan en yukardakine kadar hepsine de (âdil) unvanı verilir. En baştaki şahsa gelince: Bunu ötekilerinden ayırt etmek için, mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastardan isim yapılır da, o şahsa âdil yerine (adl) denir ve böyle denmek­le gûyâ o şahsın her tarafı adalet kesilmiş, içinde ve dışında adaletten başka bir unsur kalmamış gibi bir ma'nâ mülâhaza edilir.

Allah’tan Başka Adl Yoktur:

 İnsanların kemâlleri hep kusurlu olduğu gibi, adalet sıfat­ları da tam ve kâmil olamaz. Aramızda hâkimlerin bile hürme­tini kazanmış yüksek adalet sahipleri bulunabilirse de, bunla­rı hiçbir zaman hakiki ma'nâsiyle adl ismini alamazlar. Çünkü hakikî ma'nâsiyle adl demek, bütün varlığa şâmil ve her an de­ğişip duran, nâ-mütenâhi şuûn üzerinde adaletini gösteren demektir. Bu ise ancak Allahu teâlâ için mütehakkıktır (gerçek­leşir).

Bizim bâzı kimseleri eşsiz bir adaletçi veya âlim... diye övdüğümüz olur; fakat hakikati düşündüğümüz zaman, bunun bir kuru da'vâdan ibaret olduğunu teslim etmek zorunda kalı­rız. Çünkü eşsizlik Allah'a mahsustur.

Hattâ sözümüzü te'vîle kalkışıp ta, bizim bâzı insanlar hakkında (eşsizdir) dememiz, Allah'a karşı değil, kendi emsali insanlara karşıdır. Yâni, insanlar içinde onun gibisi yoktur, demek istiyoruz desek bile, yine da'vâyı kazanamayız. Çünkü biz eşsizliğini iddia ettiğimiz zâtın, insanlar içinde bir benze­ri ve hattâ daha üstünü bulunmadığına veya bulunamıyacağına sûret-i katiyede nasıl hükmedebileceğiz? Meselâ, elimizde bir adalet ölçüsü var da onunla dünyâ sakinlerini mukayese mi ettik? Acaba geçmişte daha âdil insanlar yok muydu? ileride de zuhur etmiyecek mi? Sonra bu zât acaba hangi nevi hâdiseler hakkında adalet yapabiliyor ve bunun için ne kadar zaman ça­lışmış, taallüm ve mümârese yapmıştır? Acaba hayâtının ba­şından sonuna kadar bu sıfatı aynı kuvvetle muhafaza edebil­miş midir? Acaba, dostluk, akrabalık veya düşmanlık gibi ilcaata kapılmayarak, istisnasız bütün insanlar arasında adalet icraasına muvaffak olmuş mudur? Acaba, ihtiyaç gibi za'f ve­ya fütur gibi salim bir düşünceye mâni olacak hususlardan ebediyyen uzak kalabilmiş midir? Acaba, mukavemet edemiyeceği bir kuvvet karşısında kalıp ta, kerhen, vicdanına isyan ederek adaletten ayrılmamış mıdır?

Velhasıl işte bir daha sabit oluyor ki, mahlûk demek, âciz ve muhtaç demektir. Bu acz ve ihtiyaç içinde gaflet, nisyan, hatâ, korku, ihtiras ve heyecan... gibi insandan ayrılmaz hal­ler arasında, adalet gibi yüksek bir kemâli, hem de hakîkî ma'nâsiyle hâmil olması imkânsızdır. Belki bu bapta son hâd adalet mefhumunu öğrenmek, mutlak adaleti sevmek, zulmü yermek, fikirlerinde ve muamelelerinde elinden geldiği kadar adaleti izhar etmeğe çalışmak. İşte mahlûkun adaleti bununla icmal olunabilir. Bu kadarcık olsun adalet duygusu olmasay­dı, Allah'ın bu ismini bilemez, Allah'ın adaleti hakkında bir bilgi edinemezdik. Bizdeki bu duygu Allah'ın adaletini gör­mek için bir aynadır. Allahu teâlâ, adaletini bildirmek için bi­ze bu duyguyu bağışlamıştır.

 

Allah'ın Yaptığı Her İş, Tam Bir Adalet Ve Hikmettir:
 

El-Hakem ism-i şerifinden sonra El-Adl ism-i şerifinin gelmesi ne kadar uygun düşmüştür. Allah hâkim ü adldir. On­dan başka hâkim ü adl yoktur. Çünkü her şeyi hakkiyle gören, işiten ve her şeyin içini dışını, önünü sonunu bilen ve her şeye gücü yeten ancak O'dur. Allahu teâlâ'nın ezelî takdirine göre yapıp durmakta olduğu her iş, tam bir adalet ve hikmettir. Me­selâ, güzellik, çirkinlik, zenginlik, fakirlik, hastalık, sağ­lamlık, ömür uzunluğu ve kısalığı gibi, insanların birbirine benzemeyen dış halleri ve âlim, câhil, ahmak, zeki, doğru, sa­pık gibi iç halleri, hep Allah'ın takdiri ve işidir ve hepsi de adldir, doğru ve yerindedir. Bâzıları âlemdeki fenalıklara, şer­lere bakarak, meselâ, insanlar arasında kör, topal, sağır, dil­siz, yoksul gibileri düşünerek Allah'ın adaletinde bir nevi ek­siklik görmek istiyorlar; halbuki her şeyin yaradılışında insan aklının kavrayamıyacağı bir çok gizli hikmetler vardır. Allah iyilik de yaratmış, kötülük de; çirkinlik de yaratmış, güzellik de. Ve bu sayededir ki, insanlar bunlar hakkında bir fikir sâhibi olabilmişlerdir. Çünkü kötülüğü görmeyen iyiliği bile­mez, her şey zıddiyle öğrenilir. Eğer âlemde hiç çirkinlik bulunmasaydı, güzelliğe dâir kat'iyyen bir fikrimiz olamazdı. Şu halde mâhiyetlerin birbirinden seçilmesi için hayr lazım­sa, şer de lâzımdır. Allah bunları yaratmakla hayrı, şerri öğ­retmiş, bunların kazanç yollarını açmış, her iki yolun sonu­cunu bildirmiş ve eklediği yolu tutmak için insanları serbest bırakmıştır. Hayır ve iyilik yollarını tutanlara hazırladığı ni'metleri, şer ve kötülük yoluna gidenlerin de görecekleri cezaları şimdiden söylemiş, bildirmiştir. Allahu teâlâ terbiye ve imtihan için ve herkesin kıymetini ortaya koymak için ne güzel nizam kurmuş. Kimbilir bahtsız dediğimiz kör, sağır, topal gibi insanların hallerinde de bilemediğimiz sebebler vardır. Bunlar ayrı ayrı incelense, onların o vaziyetlerinde de belki bir hikmet olduğu anlaşılır. Bununla beraber, hâlihazır vaziyetlerinin kendileri için muhakkak bir fenalık olduğu da malûm değildir. Belki de hayırladır.

Meselâ, servet bolluğu istemeyen insan yoktur. Halbuki nice insanlar serveti yüzünden nice belâlara uğramış ve (keşke fukara olsaydım da bu haller başıma gelmeseydi) demiştir. Evlât ve akraba çokluğu, beden kuvveti, mevki' ve nüfuz şre­fi, gibi şeyler de hep böyledir. Allah, Erhamü'r-Râhimîn, Ekremü'l-Ekremîndir; kulunun hayır ve menfaatini kulundan da­ha iyi bilir. O'nun rızası, kullarını kendi rızalarından ziyâde esirger. O'na tefvîz-i umur eden kazanır.

Kula Gereken:

Gerek kendileri hakkında, gerek başkaları hakkında Allahu teâlâ ne takdir etmiş ve ne muamele yapmışsa, onun tam bir adalet ve hikmet olduğuna inanmak ve ona râzı olmak ve asla şikâyette bulunmamaktır.Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #3 : 03 Aralık 2011, 12:05:00 »

“Çok adaletli” anlamına gelen “el-Adl” ismi cemili Kur'an-i Kerim'de: “O ki seni yarattı, düzeltti ve dengeli yaptı” [Infitar: 82/7] ayetinde insanın vücut yapısının dengeli ve estetik olduğunu ifade etmek için “Adl” kökünden gelen fiili kullanmış.

“Şüphesiz Allah adaleti ve iyiliği emreder” [Nahl: 26/90] ayetinde de Rabbimiz adaletiyle toplumda dengeyi sağ­lamamızı ister.

“Hakimin, hüküm verirken adaletle hükmetmesi, noterin yazarken adaletle yazması , kardeş toplumların arasını bulurken adaletli davranılması, konuşurken bile adaletten aynlınmaması gerektiği” emredilir.

Adalet, eşitlik demek değildir. Adalet: dengeli yap­maktır. Rabbimiz saçımızdan tırnağımıza kadar neyi ne­reye koymuşsa hiç itirazımız yok. “Benim gözüm omuzumda olsaydı, burnum dirseğimde olsaydı” diyen yok.

Tabiattaki dengeye de itirazımız yok. “Fil'deki hor­tum, karıncada olsaydı, karıncanın ayakları Fil'de ol­saydı” diyenimiz de yok.

Adamın biri, bahçede kocaman ceviz ağacının küçü­cük meyvesiyle, yere yayılan kabağın kocaman meyve­sini görünce; “Ya Rabbi bu da adalet mi? Kocaman ce­vize küçücük meyve vermişsin, küçük kabağa koca­man meyve vermişsin” derken, ceviz ağacından bir tane ceviz başına düşer ve hemen kendine gelir. “Ya Rabbi ben hata ettim! Ya bu ceviz, kabak kadar olsaydı da başıma düşseydi, halim ne olurdu?” der ve tevbe eder.

Rabbimiz, mü’min kullarına bazı belalar, musibetler, depremler, yangınlar, yıldırım çarpmaları, hastalıklar verdiğinde bunu adaletsizlik olarak görmeyeceğiz. Doktor hastasına acıtıcı iğneyi batırır. Yakıcı ilaçlar ve­rir. Bazen hastalıklı organı kesip atar. Bütün bunlar has­tanın iyiliği içindir.

Hastasına tatlı yemeyi yasaklayan bir doktorla, hastaya gizlice baklava getiren birini gören ve işin iç yüzünü bilmeyen bir kişi doktoru zalim olarak görür ye tatlı getireni iyiliksever olarak görür. Aslında o tatlı getiren, şeker hastasına kötülük yapıyor.

Kadın ticaretine karşı çıkanlar, erkeğin kadın kılığında kendisini satmasına karşı çıkanlar, milyarlarca insan açlıktan ölürken gayri meşru kazancını köpeğine miras ola­rak bırakanlara karşı çıkanlar, viski, votka, rakı, şarap, eroin gibi uyuşturuculara karşı çıkanlar, basiretsiz insanların yanında “Zalim doktor” gibi görülürken, bütün bu pislikleri yapanlar özgür dünyanın laik ve demokrat şövalyesi kabul ediliyor. Mahmut Toptaş, el- Esmaü’l-Husnâ Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #4 : 06 Aralık 2011, 17:06:34 »

Mutlak adalet sahibi, hiç bir şeyde aşırılığa düşmeyen!

“Adl” kelimesi, doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek, eşitlemek, dengelemek” vb. an­lamlara gelen bir masdardır. Bu kelime “doğruluk, hakkaniyet ve adalet” gibi anlamlarla isim olarak kul­lanıldığı gibi, “çok âdil” anlamında sıfat olarak ela kul­lanılır.

Bu kök, Kur'an-ı Kerîm'de çeşitli türevleriyle bir­likte pek çok âyette geçerse de, bunların hiçbirinde Al­lah'ın adalet sıfatını ifade edecek bir muhteva içinde kullanılmamıştır. Sadece bir âyet-i kerîmede: “Rabbinin sözü, doğruluk (sıdk) ve adalet (adi) bakımından tamamlanmıştır” buyrulmaktadır.  O'nun sözünün ada­letli olduğu belirtilmiştir. Ancak bir çok âyette Allah, adaletin zıddı olan “zulüm” kavramından tenzih edil­miş, ayrıca “adl” anlamına gelen “kist” ve “hak” kelimeleri Kur'an'da ve hadislerde Allah'a izafe edilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de “hak ve adaletin mutlakhğı” önemle vurgulanan hususlardandır. Allah'ın, âhirette, hiç bir haksızlığa meydan vermeyecek şekilde bizzat adaletle hükmedeceği kesinlikle belirtilmiştir: “Biz, kı­yamet gününde adalet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş, bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu adalet terazisine getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz. “ Adl ve adalete   yakın   anlamlar   içeren   “hayrü'l-hâkimîn” ve “ahkemü”l-hâkimin''  gibi niteleme­ler de, Kur'an'da Allah için kullanılan lafızlar arasında yer alır.

Konuyla ilgili kaynaklarda daha çok mübalağa ifade eden bir sıfat olarak kullanıldığı belirtilerek “çok âdil, asla zulmetmeyen, hakkaniyetle hükmeden, hak­tan ve doğrudan başkasını söylemeyen, bütün icraatın­da da bu şekilde hareket eden” anlamlarına geldiği kaydedilen “el-Adl” ismi sadece Allah'ın doksan do­kuz isminin sayıldığı meşhur esmâ-i hüsnâ hadisinde yer almıştır.

Gazzâlî, bu isimle ilgili açıklamalarda bulunur­ken Allah'ın adaletinin ne anlama geldiğini bilmeden O'nun âdil olduğunu anlamanın, O'nun hikmet dolu fi­illeri ile yaratıp yönettiği evreni tanımadan da ilâhî adaleti kavramanın imkânsızlığına dikkat çeker.

İslâm bilginlerinin cumhuru Allah'ın âdil olduğu noktasında ittifak halindedir. Öte yandan âlemdeki varlıklar ile olaylardaki hikmet, şer ve adalet mefhum­larını kavrama konusunda beşerin acz içinde bulundu­ğu da bilinen bir gerçektir. Bu sebeplee “adl” sıfatnın yorumu konusunda, Ehl-i sünnet ve Mu'tezile bilginle­ri arasında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İlâhî adaleti farklı bir şekilde yorumlayan Mu'tezile'ye göre, Allah'ın âdil olması, O'nun yalnızca güzel (hasen) olan fiiller işlemesi, kötü ve çirkin (kabîh) hiç bir fiilin O'ndan sâdır olmaması anlamına gelir. Bundan dolayı adalete riayet etmek onlara göre Allah için vaciptir.  “Mu'tezile, “usûl-i hamse” adlı beş temel prensibi ara­sında yer alan bu ilke ışığında, kulun sorumluluğunu belirli ölçüde sağlam bir zemine oturtmuş gözükmekle beraber, bu görüşün Allah'ın irade ve kudret sıfatları­na sınır getirerek O'na acz isnad etmek anlamına da gelebileceğim görmezlikten gelmektedir. Bu sebeple gerek Selef âlimleri, gerekse kelâm metodunu benim­seyen Ehl-i sünnet ulemâsı, Mu'tezile'nin bu anlama gelebilecek olan “adi” anlayışına karşı çıkmışlar­dır.  Öte yandan İslâm filozofları ise, “adi” sıfatını “Allah'ın her varlığa lâyık olduğu imkân ve yetenekleri bahşetmesi” anlamına gelen “inayet” ve “cûd” kav­ramlarıyla açıklamışlardır.Prof. Dr. Metin Yurdagür, Ayet Ve Hadislerde Esmâ-i Hüsnâ
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #5 : 09 Aralık 2011, 14:57:04 »

Cenab-ı Hakkın tezahürüyle kendini tanıttığı birçok isimleri vardır. Bu isimlerin kainattaki tecellileriyle Cenab-ı Hak tanınır, bilinir. Bu isimlerin mahiyetlerinin anlaşılmasıyla da Allah'ı tanımaktaki mertebeler artmış olur.
Kainatta değişik mertebelerle tecelli eden bu isimlerin bazıları ism-i azam (Cenab-ı Allah'ın en büyük ismidir ki, bu isimle dua edildiği zaman dualar kabul edilir.) olarak değerlendirilmiştir. Ömürde ecel, Ramazan'da Kadir Gecesi gizli olduğu gibi, isimlerde de ism-i azamın gizli olmasının mühim bir hikmeti vardır.

Fakat her isminde azami bir mertebesi var ki; o mertebe ism-i azam hükmüne geçiyor. Evliyaların ism-i azamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Mesela Hz. Ali ism-i azamı altı isimde zikrediyor. Abdulkadir Geylani “Ya hayy” gibi (Altı isim ferd, hay, kayyum, adl, hakem, kuddüs)
Bediuzzaman Hazretleri Hz. Ali'nin ism-i azam olarak değerlendirdiği altı ismin tahlilini yaparak mahiyetlerini beyan etmiştir.

Mesela Adl ismini izah ederken; Şu kainat öyle bir saraydır ki, o sarayda sürekli olarak tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.
 
O memlekette her zaman ölüm ve hayat içinde yuvarlanan bir alem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o alemde o derece hayretler içinde bırakan bir muvazene bir mizan bir ölçülülük hükmediyor, bilbedahe ispat eder ki; bu hadsiz mevcudatta olan değişim, gelir, gider her bir anda umum kainatı görür teftiş-i nazardan geçirir bir tek zatın nizamiyle ölçülür, tartılır.

Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve bitkilerden haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılapların hücumu ile şiddetle dengeyi bozmaya çalışan ve istila etmek isteyen sebepler başıboş olsaydı veyahut maksatsız serseri tesadüfe ve mizansız ölçüsüz kör kuvvete ve şuuruz, zulmetli tabiata havale edilseydi, o eşyadaki ölçü, o kainattaki denge öyle bozulacaktı ki; bir senede belki bir günde karmakarışık olurdu. Yani deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı; kokuşacaktı; hava zararlı gazlarla zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir mezbaha bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.

İşte tüm hayat sahiplerinin bedenlerindeki hücrelerden, kandaki alyuvarlardan akyuvarlara, zerrelerin değişiminden, bedendeki cihazların birbirine uygunluğuna kadar o kadar hassas bir mizan ile o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki; insanın aklı hiçbir yerde hakiki olarak hiçbir israf hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizam ve en güzel bir ölçülülük görüyor; gösteriyor.

İşte gel güneş çeşitli oniki seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene güneş gibi Adl ve kadir olan Zat-ı zülcelali göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyarettan olan gemimiz (yani dünya) bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika süratiyle beraber zemin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor.

Eğer sürati bir parça arttırılsa veya eksiltilseydi, sakinlerini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhassa zeminin yüzünde nebati ve hayvani dört yüz bin taifenin doğumu, ölümü, iaşesi ve yaşayışı noktalarında rahimane dengeleri, ışık güneşi gösterdiği gibi, hikmetli ve adaletli bir zatı gösterir.

Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz fertlerinden bir tek ferdin azası, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebattır ve ölçülüdür ki, o tenasüb o muvazene apaçık bir adaletli hikmetli bir yaratıcıyı gösterir. Ve bilhassa hayat sahibi her bir ferdin bedenindeki hücrelerin o derece hassas ölçüleri var, apaçık ispat eder ki; her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, bir şey bir şeye mani olmuyor. Umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek adaletli ve hikmetli bir yaratıcının, ölçüsüyle, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare olunuyor.

Baştan buraya kadar gözümüz önünde cereyan eden bu hadiseleri ifade edip her şeyin Cenab-ı Hakkın adalet terazisinden geçtikten sonra bu halini aldığını ifade edip gözümüz önünde bu işleri yapan zata insanların amellerini haşrın mahkeme-i kübrasında değerlendirmenin zor olmayacağını ifade ederek ADL isminin hem bu dünyada hem de ahretteki şumulüne dikkatleri çekerek ehemmiyetini ifade etmiştir.
Cenab-ı Haktan, her bir iman hakikatinin kuvvetlenmesine vesile olan isimleri okuyup anlamayı nasib etmesi temennisi ile… Abdülkadir IŞIK
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #6 : 15 Aralık 2011, 12:19:45 »

Kelime manası eşlik ve dengedir. Her şeyi yerli yerinde yap­mak, yerli yerine koymak diye de anlaşılabilir,

Adaletin karşıtı zulümdür. Allah zalimleri sevmez onlara bi­razcık yakınlık gösterenleri bile uyarır. Onun için dinimizde zu­lüm haramdır, çok kötü bir iştir, zulüm işleyenler karşılarında Al­lah'ı bulurlar. Allah'ın adaletine bütün varlık şehadet ediyor, vic­danlar onu anlayıp sükuta dalıyor, kamil insanlar ona kullukta her an boyun eğiyorlar. İnsanlar kendi aralarında ve tabiata kar­şı adil olmak zorundadırlar. İnsanın adil olabilmesi en başta Al­lah korkusu, vicdan, iyi bir zeka, işin önce ve sonrasını görebile­ceği akıl, zorluklara sabır, vakar, cesaret, sevginin olması lazım bu saydığım özelliklerin bir araya gelmesi kolay olmamakla be­raber insanlık tarihi bu vasıflara sahip kişilerin izleriyle doludur.

Maddi dünyada gördüğümüz adalette hiç bir şaşma yok ama insan niçin devamlı adaletten kaçar, kanunları kendi çıkarlarına göre yorumlar. İnsanın bu ve benzeri özelliklere yönelmesi ken­dinde bulunan iyilikleri örtmesindendir. Dünyanın imtihan yeri ol­duğunu unutmayalım. Biz bunca iyilikle her şeyi yerli yerince ya­ratmadan söz ederken iyilik diye gördüğümüz olaylarda bile farklı değerlendirmeler yaparız. Allah mutlak adaletin sahibidir. Yeryüzünde nice olaylar var ki insanlar arasında yer alan ka­nunlardan dolayı tam manada adaletin tezahürü mümkün olamı­yor. İşte bütün insanlar için bir adalet gününün olması gereği bi­ze yüce Rabbimizi bir daha hatırlatıyor O dur adalet gününün sahibi, hiç bir zulme bulaşmamış olan iyiliklerin kaynağı.

Sen adli zulüm sanma
Teslim ol odâ yanma
Sabret sakın usanma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
(Erzurumlu İbrahim Hakkı)
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #7 : 16 Aralık 2011, 09:01:48 »

Bunun manası âdil (Adalet sahibi) demektir. Adalet sahibi demek, kimseye zulüm etmeyen, yaptığı işi adil yapan, verdiği hükümde adaletten ayrılmayan demektir..

Adli, ancak adaleti ile tanınır. Adalet ise yapılan işte tecelli eder.

Allah hakkında bu vasfı anlamak isteyenin, her şeyden önce yedi kat gökten al da, ta yerin dibine kadar olan varlıklarda ce­reyan eden Allah'ın işlerini iyice bilmesi gerekir.

Allah'ın yaratmış olduğu mahlûkatta hiç bir kusur göreme­yince, tekrar bakar yine kusur göremez, yine bakar bu sefer yine kusur göremez, Çünkü Allah'ın güzel ve noksansız yarattığı kai­natın, göz kamaştırıcı nizam ve intizam içinde olduğunu görün­ce adeta şaşkına uğrar, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir hale gelir,. Ancak o anda Allah'ın adaletinin birçok anlamların­dan belki bir kaçını anlamış olur...

(Allah), mevcudatı, ruhani ve cismani olmak üzere başlıca iki kısımda yaratmıştır. Yarattığı yaratıkların hakkını tam manasıyla vermiş, yerli yerine yerleştirmiştir. O, bu itibarla cevad (son derece cömert) olmuştur. Sonra onları gayet güzel ve göz alıcı bir şekilde tertip ve tanzim etmiştir. İşte bu itibarla da O, adil (adalet sahibi) olmuştur...

Yer, su, hava gökler, yıldızlar, kainatın büyük cisimlerinden sayılırlar.

Allah, bunları yaratmış ve gayet mükemmel bir şeklide ni­zam ve intizama sokmuştur. Yeri (toprağı) en alta koymuş, onun üzerine de suyu koymuş, suyun üzerine de havayı, havanın üzerine ise gökleri yerleştirmiştir. Bu tertip tersine olsaydı dün­yanın nizamı altüst olurdu. Bunun izahı herhalde biraz güç ola­cak; onun için halk (Avam) seviyesine inelim, de şöyle imha çalışalım:

Kişi önce kendi bedenine baksın: O beden, tıpkı kainatın çeşitli cisimlerden meydana geldiği gibi, çeşitli azalardan mey­dana gelmiştir. Mesela insan, vücudu, kemik, et ve deriden teşekkül etmiştir.

Allah evvela kemikleri yaratmış ve ona et giydirmiştir, sonra cildi (Deriyi) ete giydirmiştir. Bu, böyle 'olmayıp da tersi olsaydı ne olurdu? İnsan vücudunda görünen şu muazzam nizam ve intizam kalır mıydı?

Bu misali anlamakta güçlük çekiyorsan sana bir misal daha vereyim:

İnsan için çeşitli azalar yaratılmıştır. El, ayak, göz, burun ve kulak v.s.

Cenab-ı Hak bu azaları yaratmakla Cevap (son derece cö­mert) olmuş ve bunları yerli yerine koyup yerleştirmekle de son derece adil olmuştur. Çünkü O, gözü bedenin en münasip yerine koymuştur. Eğer onu kafanın üstüne veyahut ayağın üstü­ne ya da elinin üstüne veyahut başının tepesine koysaydı, çok çirkin bir manzara arz ederdi ve devamlı olarak tehlikeye maruz kalırdı.

Elleri de omuzlara asmıştır. Ya onları kafada, yahut dizlerin üstünde yaratsaydı, arz edeceği çirkinlik yüzünden ona bakıla­bilir miydi?..

Havasşı Hamseyi (beş duyuyu) da başta yaratmıştır. Çünkü bunların her birerleri casusluk vazifesini görürler, Buralar üstte değil de yanda veyahut alt kısımda yaratılmış olsalardı bir şeye yarar mıydılar?.

Her azayı böyle şerh edecek olursak konu uzar. Onun için şuna dikkatini çekerim: Allah her azayı yerli yerine yaratmıştır. Eğer yerli yerine değil de, kim? sağda veya solda, aşağıda ve­yahut yukarıda yaratılmış olsaydı, yetersiz, yahut boş, veya da çirkin olurdu.. Hatta bakılmayacak kadar kötü bir manzara arz ederdi.

Burunu görümüyor musun: yüzün tam ortasında yaratılmıştır. Ya başta veyahut alında, yahut da yanakta yaratılmış olsaydı naşıl olurdu acaba? Ondan beklenilen faydayı verebilir miydi?

Allahın hikmetini idrak etmeye biraz daha gayret edebilir­sin: Bak güneşi dördüncü kat gökte yarattığı zaman, beyhude yaratmamıştır. Çünkü O, bütün gökler arasında bir vasıtadır.. Onu gerçekten tam yerinde yaratmıştır... Lakin ne var ki sen onun hikmetini anlayamıyorsun! Çünkü Semavat ve yer hakkında pek az tefekküre sahipsin! Eğer onlara, hakkıyla bakabilsen on­larda görecek olduğun acayip ve garaiplikler, bedeninde gör­düklerini unutturur.

Ah keşke kendi şahsında bulunan hikmetleri anlamayı tamamlasaydın da Afakı Semaya bakabilseydin! İşte o zaman şu ayetin sırrına mazhar olanlardan olurdun; "Gerek âfakda, gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz."

Sonra, sen nerde, şu ayeti kerimenin sırrına nail olmuş kişi nerde: "Biz İbrahim'e, kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk."

Bütün emeli ve gayesi dünya olan, hırsın köleleştirdiği kişiye, gök kapıları açılır mı hiç?..

O, ismi öğretecek başlıca yolu anlatan bir işaretten ibarettir. Tam manâsıyla açıklayacak olursak ciltlerle kitap yazmak gerekir.

Bütün isimlerin manaları da böyledir. Onlar da böyle izah ve şerh edilir. Çünkü isimler, fiillerden türediği için, fiiller anlaşılmadan izah edilemez! Allah'ın varlıktaki efâli tam manasıyla bilinmeden isimleri tam manasıyla anlatılamaz. Çünkü Allah fiilleri sonsuzdur!

Ama mücmel olarak, kul bu isimlerin mânalarını bilebilir. Bil­gisine göre de bu isimlerden nasibini alır. Bu uzun uzun bahs edilmesi gereken bir mevzudur. Bu kitabın gayesi ise, sadece kişiye bir anahtar vermektir,.

Cenab-ı Hakk'ın bu isminden kulun istifade edebileceği hu­sus şudur:

Her şeyden önce Kul, şehvet ve gadabını, akıl ve dine hiz­metçi etmelidir. Eğer aklını, şehvet ve öfkesine esir edip de onların (Şehvet ve Öfkesinin) dediğini yaparsa, adaletten ayrıl­mış ve kendi nefsine zulmetmiş olur.

Bu kendi nefsi hakkında riayet etmesi gereken bir adalet an­layışıdır.

Tafsilata gelince: Seri Şerifin çizdiği hudutları aşmamakla adalete riayet etmiş sayılır. Şayet ilahi hudutları aşarsa, hemcinsi­ne karşı haksızlık ederse, o takdirde adaletten ayrılmış ve zulm etmiş demektir..

Sahibi bulunduğu her azaya karşı adaletine gelince; onları yerli yerinde yanı Allah'ın emrettiği şekilde kullanmaktır!

Eğer söz sahihi bir kimse ise çoluk çocuğunu ve halkına karşı, nasıl davranması icap ettiği meydandadır, izaha lüzum yoktur.

Çokları zanneder ki, zülüm başkalarına eziyet etmekten; adaletse başkasına yardım etmek ve onlara iyi davranmaktan ibarettir.. Oysa durum hiç ele sanıldığı gibi değildir. Çünkü bir melik (idareci), silah, para, kitaptan meydana gelen mallarını taksim ederken, bütün paraları zenginlere, kitapları askerlere, silahları da alimlere verse, belki böyle yapmakla faydalı bir iş yapmış olur, Lakin verdiği şeyler yerini bulmadığı için, yani taksi­matı icap ettiği şekilde yerli yerine yapmadığı için adaletten ayrılmış olur.

Bunun tersi, hastalara acı ilaçları vermekle iyileştirir, canileri de bir ceza vermek suretiyle öldürürse onlara belki eziyet etmiş olur. Fakat adaleti de yerine getirmiş olur. Çünkü yaptığı işler haksız değil, bilâkis Hakkın ve adaletin gerektirdiği işlerdir..

Din yönünden, kulun bundan istifade edebileceği hususa gelince:

Her şeyden, önce kulun, Allah'ın, yaptığı bütün işlerde, hü­kümlerinde, emir ve yasaklarında adil olduğuna inanması gerekir.

Allah'ın emirleri, ister kendi isteklerine uygun, ister uymasın. İster kendi menfaatleriyle bağdaşsın, ister bağdaşmasın.. Allah ma­demki emretmiştir, doğrudur. Onun emrini yerine getirmesi lazımdır. Mademki yasak etmiştir yine doğrudur onun yasakla­rından uzak durması lazımdır..

Allah'ın emrine sarılmazsa, mutlaka zarara girmiş olur. Çünkü o, Allah kadar bilemez. Onu, Rabbi kendisinden daha iyi bilir.

Nitekim kanının alınması gerekli olan bir hasta, "acıya daya­namam" diyerek kan aldırmaktan imtina ederse, bu acıdan daha büyük zararlara girmiş olur..

İşte kulun, Allah'ın yaptığı bütün işlerde haklı ve adaletli ol­duğunu bilmesi ve buna böyle inanması gerekir.

Çünkü iman, inkarı kökten keser, zahiren bütün itirazları sü­pürüp atar..

Kişi, zaman ve feleğe kabahat yüklememekle mükelleftir. (İşte ne yapalım bu yaptıklarımız zaman icabı... Zalim felek geldi de bizi mi buldu?) gibi sözlerle zamanı ve feleği suçlamak ki bu zamandaki insanlarını ekserisinin yaptıkları gibi bir ceha­let örneğinden başka bir şey değildir. Kul şunu iyi bilmeli ve aklına koymalıdır ki, her şey bir sebebe bağlıdır. O şekilde ter­tiplenmiştir. Allah tarafından nasıl tertip edilmiş ise öylece vuku bulmaktadır.

Allah'ın tertibinde haksızlık olamaz, Allah'ın her dediği doğ­ru ve her yaptığı da adildir!..İmam-ı Gazali, Esma-i Hüsna Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #8 : 17 Aralık 2011, 08:51:13 »

Adlin ile kemter kula yine gufran olan sensin,
Tüyü kanada adledip, ruhu pervan eden sensin,
Andolsun adlini tartmaz aczimizin terazisi;
Hamdolsun ki, yâ ilâhî yine rahman olan sensin
Yârabbi!..
Adlinle dengelersin âlemleri,
Elbette mutlak adalet sahibi sensin...
Ne İlâhî dengedir bize lütfettiğin ölüm.
Adaletle hükmedensin, sâdır olmaz senden zulüm.
Verip de dişine zehir,
Akıtırsın nehir nehir
Elsiz ayaksız yılanı...
Ne verirsen sen verirsin,
Kuşlara kanat verirsin, kirpiye diken verirsin...
Her nesneye özge bir boy ve özge bir en verirsin.
Sen âdilsin Yâ İlâhî,
Sevmezsin zâlimi, zulmü...
Zayıf yarattıklarına mutlaka bir yol verirsin,
Bir zaman kıt verdiğine
Yeri gelir bol verirsin,
Kötürüme lütfedersin,
Daha güçlü kol verirsin...
Kime neler verdiğine, karışamaz hiçbir kulun,
Adline yoktur şüphemiz, elbet bilen-gören sensin.
Malı dilediklerine,
İlmi dileyene veren sensin...
Şaşmaz senin adaletinin terazisi,
İmân ettik kudretine, birliğine inandık.
Lâkin bazen nefse uyup, İblis'e de kandık...
Şaşmaz terazin ile tartarsan günahları,
Bir günahımızın isi karartır sabahları...
Takılıp nefsin peşine ötelere saptık,
Yapma dediklerini inadına yaptık...
Yâ İlâhî, günahkârız, bağışlayan sensin,
Gören sensin âlemleri, bizi duyan sensin...
Dara düştüğümüz zaman ancak seni andık,
İlâhî sâdayı duyduk, ibretle uyandık...
Merhamet eyle bizlere yargılarken Yârab;
Adlinle hükmedersen, el-aman ki yandık!..
Sadettin Kaplan, Esma-i Hüsnâ'dan Esintiler
Moderatöre Bildir   Logged

Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Unuttuk....(mutlak izleyin) Film ve Belgeseller Sudamlasi 2 322 Son Mesaj 28 Temmuz 2007, 14:24:46
Gönderen: Sudamlasi
mamoste- her tuyi hevi ey nebi (kütçe seslendirme: umudumuz sensin ey resul) Sohbetler/Seslendirme vuslat 1 660 Son Mesaj 31 Ekim 2007, 00:07:05
Gönderen: garip
zaman'ın izafeti ve Kader Gerçeği (mutlak okuyun faydalı bir konu) Düşünce yazıları/Makaleler vuslat 0 294 Son Mesaj 16 Ekim 2008, 23:07:04
Gönderen: vuslat
Lütuf gecikmedi, geciken sensin! Düşünce yazıları/Makaleler harras 2 166 Son Mesaj 14 Mart 2009, 23:30:04
Gönderen: harras
Adalet Mizah harras 1 187 Son Mesaj 01 Nisan 2009, 16:17:45
Gönderen: harras
ADALET İslami Hayat Tarzı MERXAS 2 205 Son Mesaj 09 Mayıs 2009, 13:43:04
Gönderen: MERXAS
Cehd-i Mutlak Emsile Dersleri têkoşîn 2 991 Son Mesaj 05 Ocak 2010, 15:46:45
Gönderen: têkoşîn