0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: EL-ALİM (C.C.)  (Okunma Sayısı 597 defa)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« : 01 Ağustos 2011, 10:15:34 »

Her şeyi en iyi bilen ve her şeyin künhüne vâkıf olan.”
Allah (Azze ve Celle) Alîm'dir. Hem nasıl Alîm?
Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Binlerce sene evvel ne olduğunu bildiği gibi, binlerce sene sonra ne olacağını da bilir. Olmuşları nasıl hiç eksiksiz biliyorsa, olacak hadise­leri de, olmuşlar kadar mükemmel bilir. Öyle ki, zamanın ilk başladığı tarihten, yine zamanın sonuna kadar olmuş veya olacak her şey Yüce Allah'ın ilminde her lâhza hazırdır.

Bütün insanların, meleklerin, cinlerin ilmi bir araya gelse, Allah Teâlâ'nın ilminin yanında denizdeki bir dam­la mesabesindedir. Meselâ: İnsanlar çok kere şu şöyle alîm, böyle alîm derler. O kişinin ilmi kendisi gibi insanlar arasında ileridir. Allah ilmi karşısında ise zerre bile ola­maz.

İlmi olmayan bir zât, bunca mahlukatı nasıl yaratıp idare edebilir ki? Bütün âlem O'nun yaratmasıyla var olduğu gibi, onun tâyin ettiği güne kadar devam edebilir. Ondan ne bir fazla, ne bir eksik olur. Yine dünyanın ne kadar günü vardır, ne kadarı geçip gitmiştir hepsi Cenâb-ı Hakkın ilmindedir.

Dünyamıza şu ana kadar milyarlarca insan geldi gitti. Belki daha milyarlarca insan gelecek. İşte kimin, ne zaman, nerede dünyaya geleceğini, kaç sene yaşayacağını, nerede öleceğini, kabirde başına neler musallat olacağını veya nasıl bir akıbete uğrayacağını kemâliyle bilmektedir O. İnsanlar her şeyi bilmez, ancak O'nun bildirdiği ka­darını bilirler. Yine insanların görmesi de öyle. Âlemde o kadar çok varlık var ki, biz onların hepsini göremiyoruz. Meselâ, melekleri göremiyoruz. Halbuki melekler bizi görüyor. Yani herkes O'nun dilediği ve takdir ettiği ka­darını görür.

Bir insan ne kadar âlim olursa olsun, yine de bilmediği hadsiz hesapsızdır. Allah'ın izniyle insanlar çok şeylere vâkıf olabilirler. Ne var ki her şeyi bilmeleri mümkün değildir. Dünyada insanlığın en büyük belâsı olan kansere Âdem evladı çare bulamamıştır. Eğer her şeyi bilmiş olsa, bu belanın kökünü kurutmaz mı? Belki zamanla onun da şifası bulunacak... Yine binlerce senedir binlerce insan fe­zanın sırrını araştırıyor ve gördükleri karşısında akıllar hayretinden parmağını ısırıyor. Demek ki Allah'ın ilminin nihayeti yoktur, kudretinin nihayeti olmadığı gibi...

Bütün ilimler Allah Teâlâ'yı bilmek içindir, sen Allah'ı bilmezsen, bu nice okumaktır?

Evet:

Bu âlemde kâmil bir akla yoldaş et aklı,
Hep kendi düşüncenle olamazsın sen haklı!..

İnsanlar çok kere bildiği şeyleri unutur. Ve yine bazan da bildiği şeyde yanılır. Fakat, âlemlerin Rabbi Allah hiçbir şeyde yanılmaz, hiçbir şey ona gizli kalmaz.
Yine insanlar içinde ilmi olanlar, olmayanlar vardır. Bir âyetin ifadesiyle:
“Allah'tan, kulları içinde, sadece âlimler korkar.”

Allah Teâlâ'yı bilenler, hiç bilmeyen cahiller gibi olur mu? Yüce Allah'ı celâl ve cemâliyle, kemal sıfatıyla bilen ilim sahipleridir. Onlar da derece derecedir. Herkesin bilgisi bir olmadığı gibi, zekâsı da bir değildir. Bir kulun Allah'a dair ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o nisbette mükemmel olur. Bu korku, insanı rabbinden uzaklaştıran bir şey değil, aksine rabbine yaklaştıran bir sebeptir. Onun için Nebiyy-i Zîşan (s.a.v) efendimiz:

“Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok muttaki olanınızım.”  demiştir. Çünkü, insanlar içinde Allah Teâlâ'yı en iyi bilen O'dur. O halde gönlümüzü rabbimizin dergâhına açalım ve ona iltica edelim.
Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #1 : 02 Ağustos 2011, 09:27:37 »

"Ezelî ilmiyle, büyük-küçük, mümkün-muhal, gizli-aşikâr her şeyi bilen."

"İlmi, yaratılmış ve yaratılmamış her şeyi birlikte ihata eden (kaplayan, içine alan)."

"Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın vechi (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, Vâsi'dir (rahmeti ve kudreti genişdir), Alîm'dir."

Allah'ın zâtı hiçbir mahlukuna benzemediği gibi ilmi de mahluk ilmine benzemez. Ezelî ilim ancak O'nundur ve O'na mahsus­tur. Olmuş ve olacak her şey O'nun ilminde daima hazırdır.

Evveli ve âhiri olan ve her şeyi sonradan öğrenen insanoğlu, bu dar, kısıtlı ve sınırlı ilmiyle, Allah'ın ezelî ilminin varlığını bilse de hakikatini bilemez.

İnsanın, iradesi gibi düşünmesi ve hatırlaması da cüzidir. Bir an­da iki şey düşünemez ve hatırlayamaz. Allah'ın ilmi ise küllidir, 'her şeyi birlikte bilir'; mutlaktır, 'hiçbir kayıt altına girmez' ve muhittir, 'her şeyi içine alır, ihata eder.'

Bu hakikat, Nur Külliyatında 'güneş' misaliyle çok güzel açıkla­nır. Güneşin ziyası hangi sahaları kaplıyorsa, o sahadaki bütün var­lıkları birlikte görür, hepsini beraber bilir ve her biriyle aynı anda be­raber ilgilenir. Burada sıraya koyma sözkonusu değildir. Güneşi şu­urlu farz etsek ve ziyasına ilim desek, güneş bütün çiçekleri, ağaçları, yaprakları, otları, karıncaları, insanları ve daha nice varlıkları bir anda ve beraber bilir. Onun bilmesinde az-çok, büyük-küçük fark etmez.

Yine Nur Külliyatında ilim konusunda enteresan bir ifade yer alır: 'Fiilen bilmek'.

"Yaratan bilmez olur mu? O, Latîf ve Habîr'dir."  âyet-i kerîmesi, bu 'fiilen bilme'yi ders veriyor.

Bir misal: Selimiye camiinin mimarî özelliklerini biz de biliriz. Mi­mar Sinan da. Ama, onun bilmesi fiilîdir. O, Selimiye'nin minarele­rini yapar kubbesini çatarken, ilmiyle kudreti birlikte çalışmıştır. Bi­zim aynı şeyleri bilmemiz ise bundan çok farklıdır. Bizimkinde, ya­pılmış olanı sonradan öğrenme sözkonusudur.

Her şeyi bilerek ve hikmetle yaratan Allah'ın, eşya hakkındaki il­mi 'fiilî bir ilimdir,' mahlukatın ilmine benzemez.

İnsan kendisine ihsan edilen o cüz'î ilmiyle Allah'ın Alîm ismini tanır. Her şeyin ilimle vücut bulduğunu, hikmetli ve mânâlı yaratıl­dığını anlar. Bir hayvan, kendi iç organlarından bile haberdar değil­ken, insanın bu kadar geniş bîr sahada ilmiyle dolaşması, onun için büyük bir şereftir. Arzın halifesi olan insan, kendini okuduğu gibi, kendini okumaktan aciz mahlukları da okumakla vazifelidir.

Hadis-i şerifte, "bir saat tefekkürün bin yıl nafile ibadetten ha­yırlı" olduğu haber verilerek, ilmin bu ulvî şerefi nazarımıza sunu­lur. Bu şerefi hiçe sayarcasına, akıllarını sadece dünya menfaatleri­ni temin ve nefsin arzularını tatmin için sarf eden insanlar ne kadar zarardadırlar!?... Prof. Dr. Alaaddin Başar
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
154
« Yanıtla #2 : 03 Ağustos 2011, 09:53:02 »

Hakkıyla bilen.her şeyi çok iyi bilen.

İlmi sonsuz olan Allah (c.c.) noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah Tealâ'nın ilmi bütün malumata şamil ve her şeyi kuşatmıştır. Ve ilmi ezelidir. Hiçbir gizli şey Allah'a gizli kalmaz. İlminden hiçbir şey hali değildir.

Kıyamet saatinin bilgisini, gökleri ve yerdeki gaybleri sadece Yüce Allah bilir. Hz. Adem ve Muhammed (s.a.v.)'e isimleri O öğretmiştir. Allah risaleti kime vereceğini en iyi bilendir.

"İlm" Kur'ân'da türevleriyle birlikte en çok kulla­nılan bir kelime olup "bir şeyi tam ve kesin bilmek" anlamındadır ve diğer kelimelerle de terkib halinde kullanılmıştır.

Allah'ın "Alim" ismi 154 yerde zikredilmiş olup bunlar şu şekilde geçmektedir.

"O, muttakileri bilendir.", "O yaptıklarımızı bi­lendir.", "O, istediklerimizi bilendir.", "O, yaptıkları­nızı bilendir.", "Allah yaptıklarınızı bilendir.", "Allah yaptıklarımızı bilir.", "Allah fasidleri bilir.", "Allah za­limleri bilir.",   "Allah her şeyi bilir", "Allah göğüslerdekini bilir.", "O, işitendir, bilendir.", "O, hikmet sa­hibi bilendir.", "O, aziz ve bilendir.", "O'nun, ilmi her şeyi kuşatandır.", "Allah her şeyi bilir ve haber­dardır.", "O, her şeyi bilen ve her şeye kadirdir.", "O, her türlü kapıları açan ve bilendir.", "O, her şeyi bi­len ve hilm sahibidir.", "O, her türlü noksanlıklardan münezzeh; iyiliğin karşılığını veren ve bilendir."

Bir ayette de "alim",  "rahim"  sıfatı ile zikredil­miştir.

"Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şe­yi kuşatmıştır." 

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır."
"Şüphesiz ki Allah herşeyi bilendir."

O, alimdir, ilmi herşeyi kuşatıcıdır: Varlığı zorunlu olanları, imkansız olanları ve mümkün olanları, herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. Kendisini, mukaddes ve muazzam sıfatlarını bilir. Bunlar, varlığı zorunlu olan vâcibâttır. Mümkün olmayan şeylerin imkansızlık durumlarını da, var olmuş olsalardı ortaya çıkacak durumları da bilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulurdu."

"Allah çocuk edinmemiştir; O'nun yanında hiçbir tanrı da yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı."

Bu ve benzeri anlattığı şeyler, O'nun bildiği ve gerçekleşmesi imkansız olan şeylerdir. Bu tür şeyler bir faraziye olarak gerçekleşmiş olsaydı ortaya çıkacak durumu da Allah haber verir. Allah ayrıca olması imkan dahilinde olan şeyleri de bilir. Bunların meydana gelmesi de, gelmemesi de caizdir. Meydana gelenleri vardır, bir hikmet gereği meydana gelmeyenleri vardır. O, alimdir. O'nun ilmi hem maddî âlimi, hem de ruhî âlemi kuşatmıştır. Hiçbir zaman ve mekan O'nun bilgisinin dışında değildir. Görüleni de görülmeyeni de, gizli olan şeyleri de açık olan şeyleri de bilir.

"Şüphesiz ki Allah herşeyi bilir."
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #3 : 04 Ağustos 2011, 09:54:00 »

Allah'ın ilminin kapsamına ve en ince şeyleri bütün tafsilatıyla bildiğine dair deliller sayılamayacak kadar çoktur. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey O'ndan gizli kalmaz.

Zerreden daha küçük ve daha büyük olan da gizli kalmaz. O, gaflete düşmez ve "unutmaz. Bütün genişliğine ve çeşitliliğine rağmen insanların bilgisi Allah'ın bilgisine nisbetle bir hiç mesabesindedir. Allah'ın kudretine  nisbetle kulların kudreti de böyledir. Bunlar hiçbir şekilde birbirine  kıyas  bile edilemez. İnsanlara bilmedikleri şeyleri öğreten de O'dur. Güçlerinin yetmediği şeylerde onları güç sahibi kılan da O'dur. Nitekim O'nun  ilmi  hem  bütün  cismanî  âlemi, hem rûhânî âlemi, hem de onlardaki yaratıkların zatlarını, sıfatlarını, fiillerini ve bütün işlerini kuşatmıştır. O, olan şeyleri de, sonsuz gelecekte vuku bulacak şeyleri de bilir. Ayrıca olmayan bir şeyin şayet olsaydı nasıl olacağını da bilir.

Mükelleflerin buluğ çağlarından itibaren her türlü hallerini, öldükten ve tekrar dirildikten sonraki durumlarını bilir. O'nun ilmi, hayır ve şer onların bütün amellerini,  bu amellerin ahretteki karşılıklarını ve bunların ayrıntılarını kapsar.

Hulasa Allah Teâlâ'nın ilmi gizli olan şeyleri de açık olan şeyleri de zorunlu olan şeyleri de imkansız ve mümkün olan şeyleri de, ruhanî âlemi de cismânî âlemi de, geçmiş zamanı da şimdiki ve gelecek zamanı da kuşatır. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

Allahu teâlâ Alîm'dir. Her şeyi bilir. Olmuşları bildiği gi­bi, olacakları da, olmuşlar kadar açık bilir. Zamanın başladığı tarihten sonuna kadar olmuş, olacak her şey Allah'ın ilminde her lâhza hazırdır. Hiç bir hâdise Allah'ın ilminden bir lâhza dışarıda kalamaz. Hiç bir şey O'na karşı kendini gizliyemez. Mahlûkat O'nun yaratmasıyle var olduğu gibi, O'nun tâyin et­tiği kadar yaşar, yer, içer. O'nun müsâade ettiği kadar bilir, ilerisini bilemez. Öteki sıfatları da böyledir. Meselâ, Allah'ın muktedir kıldığı kadar yapar, ilerisine gücü yetmez. O'nun irâ­de ettiği kadar görür, işitir, ilerisinden haberi olmaz, insanla­rın her şeyi bir hudut içinde ve bîr ölçüye göre olduğu gibi, bilgileri de böyle.

İnsanlardaki İlmin Kıymeti:

Bu varlık içinde insanın bildiği bir ise, bilmediği hadsiz ve hesapsızdır. Meselâ, arz küresi, insanın evi demektir. İnsan oturduğu evin muhteviyatını bile henüz tamâmiyle öğrenmiş değildir. Halbuki bu evin içinde, mahzenlerinde, ambarların­da, dolaplarında acaba daha neler var? diye asırlar boyunca dur­madan, dinlenmeden araştırmalar yapagelmiştir. Yattığı yerin bir metre altında, altun hazînesini bilemediği için açlıktan ölen bir insan farzedelim. Yahut devasız derde düşmüş, ümit­sizlik içinde ıztırap çekiyor. Kimbilir o bilinemeyen deva, belki de hergün çiğneyip geçtiği bir ottadır, işte bu haller, her şeyi öğrendim zanneden insanların hakîkaten acınacak tarafla­rıdır. Evet insanlar bir çok şeyler öğrenmiştir, fakat daha öğre­nilecek o kadar esrar var ki, bilgi arttıkça bunların kesafeti de artıyor. Bir de şu var ki, insanlar bildikleri şeylerde tam ve mutlak bir biliş sahibi olamıyorlar; bütün bilgiler eşyanın ve hâdiselerin dışında kalıyor. İç yüzüne nüfuz etmeye sarfedilen gayretlerin sonu, acze varıp dayanıyor. İnsanların bilgi husu­sundaki aczleri, asıl istikbâle dönünce daha açık canlanır. Bir lâhza sonra ne olacak? Bunu görebilecek bir göz veya gözlük insana verilmiş değildir. Zaten bir insanın nihayet yüz senelik hayâtı, ezellerin, ebedlerin sonsuzluğu içinde nedir ki? Göz açıp yumacak kadar bir zaman değil mi? Bu kadar kısa bir ömür içinde neyi görecek, neyi bilecek? Eğer aczini görebilirse ne mutlu!

İnsanoğlu, bu günkü atom devrinde elindeki hikmet ve kimyanın ışığıyle denizlerin dibinde yüzmesine, havaların üstünde gezmesine rağmen, bilgisi de, kendisi de dar bir çem­ber içinde bağlı bulunmaktadır. Meselâ, oturduğu arzın sat­hından merkezine doğru yüz kilometre inemediği gibi, aksi is­tikamette de başını alıp hudutsuz uzaklaşamaz. Halbuki arzın tabiî büyüklüğüne bakarak bu kadarcık mesafe, bir yumurta kabuğu kalınlığı demek olduğuna göre, mağrur insan, iki ka­buk arasına sıkışmış kalmış bir vaziyetle olduğunu unutur ve­ya idrak etmezde, her şeyi bilirim ve her şeyi yaparım zanne­der. Zaman olur ki, insan bildiklerini unutur da bilmez hâle gelir. (Unutmak, ilmin âfetidir.) Bâzan da insan bildiği şeyde yanılır ve yanlış bilir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak sanır. Hele bu ne kadar fecidir!
 

Kula Gereken Şey:
 

İnsanda birtakım kemâller bulunduğuna şüphe yok, fakat bunların mahdut olduğunda da şüphe yoktur. Öyle ki; İnsanın yaşayışı mahdut, mevkii mahdut, bilgisi mahdut, iktidarı mahdut, her şey mahduttur. Kendisinde gördüğü bu mahdut kemâllerden nâmahdut kemâl sezmeli ve bütün nâ'mahdut kemâllerin hakîkî sahibi bulunan Allahu teâlâ'yı bilip rızası­nı gözlemeli. Ebedî sâadet, O'nun rızâsına ermektir.Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #4 : 05 Ağustos 2011, 10:09:18 »

“Her şeyi bilen” manasına gelen “el-Alim” ismi şe­rifi Kur'an-ı Kerim'de 162 defa zikredilmiştir. 4 defa da el-Allâm=çok iyi bilen olarak zikredilmiştir. İlim keli­mesi 105 defa tekrarlanmıştır.
Bütün bunlardan ilmin önemini anlıyoruz. Yediğimiz yemeklerin, içtiğimiz içeceklerin, giydiğimiz elbiselerin, evlerimizin, bineklerimizin hepsinin yapılması, kazanıl­ması, harcanması ilimle olmaktadır.
Rabbimizin ilmiyle insanlık ailesinin ilmini kıyasla­mak için bilgisayar çağını yakalayan insanın keşfettikleri ve ilim diye sevindikleri, Rabbimizin milyonlarca yıl önce yarattığıdır. İnsan yaratmıyor, yaratılanı keşfediyor. Kendi vücudunda bir hücre yaratamadığı gibi daha vücu­dundaki hücrelerin sayımını tamamlayamamıştır.
Mehmet Akif Merhum:
“Ulûm-i şahikadan fışkıran sütûn'i zıya
Dayandı göklere, lâkin yetişmiyor hâlâ
Bülend nüsha'i icadın ilk sahifesine
Bu ilk sahife müebbet zalâm içinde yine.”
derken,in­sanların yüksek ilminin Rabbimizin ilk yarattığını anla­maya çalışmak olduğunu faka insanlığın ilim yolun yürür­ken karanhkda kalan yerlerin daha çok olduğunu ifade eder.
Genetik mühendisleri genlerin şifresini çözmeye ça­lışıyor. Bunlar güzel gelişmeler ama o genlerin şifresini Rabbimiz Hz. Adem'in genlerinde kodlamıştı. Ayrıca gen mühendisleri kendi akıllarını da kendileri yaratmış değil.
Biz “Alim” olan Allah'ın ilminden yararlanmaya ça­lışacağız. Kelamı olan Kur'an ilimlerini öğrendiğimiz gibi tabiat bilimlerini de öğreneceğiz. Kur'an'ı indiren Allah'tır. Tabiatı yaratan Allah'tır. O'nun indirdiğini ve yarattığını anlamaya çalışmak ibadettir.
“İnsana kalemi öğreten kitabı öğreten Kur'an'ı öğreten ., isimleri öğreten., harp sanayiini öğreten, Süleyman'a (s.a.v.) kuş dilini öğreten, bilen­lerle bilmeyenlerin denk olmadığını bildiren” Allah'ımızdır (c.c). “Her ilim sahibinin üstünde daha alim biri vardır” buyurur.  Ve ilim despotluğu yapan, ilmin şarlatanlığını yapanları da uyarır.
Mal arttıkça yükünüz artar. İlim arttıkça yükünüz hafifler. Mal dağıtılınca azalır, ilim dağıtıldıkça çoğalır. Yemeğe doyulur, ilime doyulmaz. Siz malı korursunuz, ilim ise sizi korur. Mahmut Toptaş, el- Esmaü’l-Husnâ Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #5 : 06 Ağustos 2011, 12:26:07 »

Her şeyi hakkıyla bilen.

“îlm” kökü, çeşitli türevleri ve çekimleriyle birlik­te Kur'an'da en çok kullanılan kelime gruplarından bi­rini teşkil eder. Arapça'da “bir şeyi tam ve kesin bir şe­kilde bilmek” anlamına gelen “ilim”, Kur'an'da çok ge­niş kapsamlı bir sıfat olarak Allah'a izafe edilmiştir. Bu ilâhî nitelik O'nun diğer sıfatlarına işaret eden çe­şitli kelimelerle de terkip edilmek suretiyle bu sıfatın çok yaygın bir alanı kuşattığı vurgulanmıştır. Kur’an'ın ifadelerine göre semâvâtın enginliğinde, yer­yüzünün uçsuz bucaksız köşelerinde bulunan, insanlar için ulaşılmazlık ve bilmezlikten başka bir şey ifade et­meyen bütün hususlar karada ve denizlerde olup biten her şey  yerde ve gökte söylenen her söz insa­nın bulunduğu her durum, yaptığı her iş, okuduğu her şey dile getirilen veya geti­rilmeyen her söz ve düşünce  kalplerde gizlenen her sır gönüllerin özü, gözlerin her bakışı tamamıyla ilm-i ilâhînin kapsamı içindedir. Kur'an, ilâhî ilmin kapsamının sonsuzluğunu gösteren bu tür somut ör­neklerle doludur.

“Um” kökünden mübalağa sıfatı olan “alîm” keli­mesi “her şeyi hakkıyla bilen” demektir. Bu kelime Al­lah Teâlâya nisbet olunduğunda: “zaman ve, mekân kaydı olmaksızın, büyük-küçük, gizli-âşikâr, her şeyi, her hadiseyi hakkıyla bilen” anlamına gelmektedir. Al­lah'ın sıfatlarının kelâm ilmi açısından yapılan klâsik tasnifine göre bu isim, O'nun sübûtî-mânevî sıfatlar grubuna girer. “Alîm” ismi, Kur'ân-ı Kerîm'in 153 yerinde Allah'a nisbet edilmiş ve daha çok esmâ-i hüsnâdan diğer bir isimle birlikte kullanılmıştır. Yalın olarak, yanında başka bir isim bulunmadan kullanıldı­ğı takdirde, bir çeşit fiil fonksiyonu icra ederek mef ul de almıştır. Bu durumda genellikle “Allah her şeyi bi­lendir” (bi-külli şey'in alîm) klişesiyle kullanılmıştır. Aynı tür kullanımın başka örnek­lerinde “Allah kalplerinizdeki en iyi bilendir” anlamın­daki “'alîmün bi-zâti's-sudûr” şekliyle de çok sık karşı­laşılmaktadır. Bu ismin Kur'an'daki yalın kullanımlarında, “Allah yaptıkları­nızı, müttakîleri, zâlimleri, müfsidleri hakkıyla bilendir” şeklindeki ifadelerle ilâhî ilmin ilişkili bulunduğu bütün alanlara atıflarda bulunulduğu, böylece de ko­nunun daha somut hale getirildiği görülmektedir.
“el-Alîm” ism-i celîlinin, esmâ-i hüsnâdan “hakim” “semi”, “vâsi”', “azız”, “habir”, “halım”, “şâkir” “kadir” “hallâk” ve “fettâh” gibi celâl ve cemâl ifade eden isimlerle çeşitli terkipler oluşturarak kulla­nıldığı da görülmektedir.  Bu isim, üç yerde “azız” bir yer de “habir” ismiyle birlikte, herhangi bir mevsûf olmaksızın, doğrudan zât-ı ilâhiyyenin adı ola­rak da kullanılmıştır.Meşhur esmâ-i hüsnâ hadisinde yer almamakla beraber, '“Um” kökünden türemiş olan ve Kur'an'da Allah'a nisbet edilen “Âlim”, “Allâm” ve “A'lem” şek­linde üç isim daha bulunmaktadır.

Bunlardan “bilen” anlamındaki “el-Âlim” ile “çok bilen, yegâne bilen” mânasmdaki “el-Allâm” isimleri, Kur'an'da her zaman tamlama şeklinde ve mutlaka muzaf olmak kaydiyle kullanılmışlardır. Her iki ismin de tek başlarına birer isim gibi Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmesi Kur'an'da vârid değildir.

“Alim” ismi, Kur'an'da “âlimü'l-gayb”, “âlimü'l-gaybi ve'ş-şehâde” “âlimü gaybi's-semâvâti ve'l-ard”şeklinde daima “gayb” kelimesine; “kendisine gizli ka­labilecek hiç bir şey söz konusu olmayan” anlamına gelen “Allâm” ismi ise sürekli olarak “guyûb”a muzaf olmak suretiyle kullanılmıştır.

“Alim” kelimesinin Kur'an'daki iki ayette, daha çok yapılan bir işin kuvvet ve yoğunluğunu, söz konusu fiilin hakkıyla icra edildiğini ve nihayet fiilin öznesinin yüceliğini göstermek amacıyla kullanılan “cem'i aza­met” üslûbu ile, “âlimin” şeklinde Allah'a nispet edil­diği görülmektedir.

“Daha iyi bilen” anlamındaki “a'lem” lafzı ise Kur'an'da harf-i ta'rifsiz olarak kullanılmış ve genellik­le fiil fonksiyonu icra ederek mef ul almıştır. Her ne kadar bu kelime dil bilgisi bakımından mukayese bildiriyorsa da, Allah'a nisbet edildiği kırktan fazla ayet­te  hiç bir zaman karşı taraf zikredilmeden kullanıl­mıştır. Bu sebeple söz konusu kelimeyi mutlak müba­lağa ve en üstünlük değerinde kabul eden İslâm bilgin­leri, “a'lem” in “yegâne bilen, en iyi bilen” şeklinde terceme edilmesini daha uygun bulmuşlardır. Prof. Dr. Metin Yurdagür, Ayet Ve Hadislerde Esmâ-i Hüsnâ
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #6 : 08 Ağustos 2011, 10:22:35 »

Bilen demektir. Allah-u Teala'nın ilim sıfatı ile ilgilidir. Al­lah bilir O'nun bilgisine sınır ve nihayet yoktur İnsanla bilginin arasında ayrılmaz bağ vardır. Varlık bilgi ile mümkündür da­hası varoluş bilgi formatları ile ifade olur.

Bilginin uzun ve sırlı dolu dünyası vardır. Dünya hayatı­nın en tatlı meşguliyetinden biri de bilgidir. Bilgi dağlara vu­ran gün ışığı, kentlere esen diriliş soluğudur. Eski zamanlar­dan bize bilgiden başka ne kalır. İnsan olmanın erdemi bilgi sayesinde sağlanır. Kuran-ı Kerim'in bilgi hususunda yer ver­diği özellikleri belirttiğimizde bilgi biraz daha aydınlanmış ola­bilir. "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. O karada ve denizde olan her şeyi bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yeryüzünün ka­ranlıkları içine gömülen tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın."  Bu ayetlerin kar­şısında Rabbimizin önünde secdelere kapanır O'nu ulularız.

"Allah'tan korkun, çünkü Allah göğüslerin özünü bilir."
"Ey Rabbimiz, ne gizler, ne açıklarsak, şüphe yok ki sen bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kal­maz."

"Hiç yarattığını bilmez olur mu? O'dur gizlilikleri bilen Latif, Habir"

"Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz."

"Al­lah gözlerin hain bakışlarını ve göğüslerin gizlediği düşünce­leri bilir."

"Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni, oraya çıkanı bilir. Nerede olsanız, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir." "Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, O'ndan gizli kalmaz. Ne bundan küçük, ne de bundan büyük bir şey yoktur ki apaçık bir kitap­ta olmasın." "Göklerde ve yerde ve her ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O'nundur. Söz açık söylesen de gizli söylesen de muhakkak o, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir." "Allah her dişinin neye ge­be olacağını, rahimlerin neyi eksik neyi artık yapacağını bilir. O'nun nezdinde her şey ölçü iledir. O görünmeyeni de görü­neni de bilendir. Çok büyüktür, çok yücedir. Aranızda sözü gizleyen de onu açık söyleyen de, geceleyin gizlenen de, gündüzün görünen de onca birdir." "Allah onla­rın yanında bulunan her şeyi bilgisiyle kuşatmıştır. Her şeyi bir bir sayıp kaydetmiştir." "Kıyametin saatini bil­mek Allah'a havale edilir. O'nun bilgisi olmadan ne meyveler tomurcuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğu­rur." "Rabbin şaşırmaz ve unutmaz."  Bu şekilde genel özelliklerini verdiğimiz yüce Tanrı'nın ilim sıfatı ilk anda insanları değişik bir kaderciliğe sürüklemiş yeryüzünde imtihan olunan insan kendi yerine başka bir var­lığı koymuş, çoğu bilinen gerçeklerden uzaklaşarak tembelli­ği huy edinmiş bunun sonucunu ise Allah'a çıkarmıştır. Allah bizleri bunlardan korusun.

İnsan dünyada bilgi sahibi olabilir bu bilginin çok farklı bo­yutları vardır. Allah yolunun başı bilgi, ortası hikmet'sonu sır'dır.

Bilgiye teşvik eden yüce Peygamber olmuş bizlere Kuran ve sünneti emanet bıraktığını bildirirken çağlar üstü hakikati özetlemiştir. İlimden gaye insan olmak ve gereğince mutlulu­ğu yaşamak iken bu gün bilgi insanları ruhlarından kelepçeli­yor. Bilgiçlik taslayan insanlar hikmet ikliminden o kadar uzak ki insan yetiştiremiyor ve bunun bedelini de ağır ödüyo­ruz.Ali Büyükçapar, İsm-i Azam (Esma-ül Hüsna)
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #7 : 10 Ağustos 2011, 10:16:56 »

Bu ismin manası açıktır. Bunun kemali; her şeyi tam manasıy­la bilmekle, yani dışını, içini, inceliğini, açıldığını, önünü, sonunu, başlangıcını ve bitimini bilmekle olur..
Bu açıklanması bakımından, malumat (bilinen şeyler) den is­tifade edilmiş değil de, malumatın kendisinden istifade edilmiş olması gerekir. Aksi halde o ilme tam ilim denilemez..
Alim vasfından kulun nasibi malûm... Lakin onun ilmi ile Al­lah'ın ilmi üç hususta ayrılır:
1- Malûmat (bilinenler)in çokluğunda. Kulun malumatı (bildikleri) ne kadar çok olursa olsun yine de mahduddur, az­dır. Namütenahi ilimler nerde, o (kul) nerde?...
2- Kulun bilmesi, veya anlayışı, her ne kadar vuzuh bulsa da, asıl gayeye vasıl olamaz. Bilâkis onun eşyayı müşahede et­mesi, ince bir perdenin ardından görmesi gibi bir şeydir.. Keşif derecelerindeki farkı inkâr edemezsin. Sabahın alaca karanlığıyla günün ortasındaki aydınlık bir olabilir mi?
3- Allanın ilmi, eşyadan istifade edilmiş değildir, bilâkis bü­tün eşya onun ilminden istifade edilmiştir. Kulun eşyayı bilmesi, eşyaya tabidir Ve onun sayesinde meydana gelmiştir.

Bu söz aklını, kurcaladı ise, satranç öğrenen kişinin ilmi ile asıl satrancı bulan kişinin ilmini bir karşılaştır. O zaman, satrancı bulan kişinin satrancın vücuduna (varlığına) sebep olduğunu satrancın varlığı da, öğrenen kişinin bilgisine sebep olduğunu anlamakta güçlük çekmezsin. Şu halde satrancı bulan kişinin ilmi, satrançtan önce gelmiştir. Satrancı öğrenen kişinin bilgisi, bu yüzden gecikmiş ve sonra elde edilmiştir. İşte Allah'ın ilmi de böyledir. Eşyadan öncedir, eşyanın varlığına sebep olmuştur.
Bizim ilmimiz işe, bunun aksine eşyadan sonradır.
Kulun ilim sayesinde elde ettiği şeref; ilmin, Allah sıfatların­dan oluşu sebebiyledir. Lakin en şerefli ilim, malumu (bilineni) en şerefli olandır. Bilinmişlerin en şereflisi şüphe yok ki, Allahü Zülcelaldır. Bunun için marifetullah, marifetlerin en efdali olmuş­tur. Hatta sair eşyayı bilmek de, Allah'ın işlerini bilmeye yahut kulu Allah'a yaklaştıracak yolu bilmeye veya da marifetullah'a ulaştıracak herhangi bir hususa sebep veya vesile olduğu için şeref sayılmıştır. Bunun dışında kalan her bilgi bu kadar şerefi haiz değildir... İmam-ı Gazali, Esma-i Hüsna Şerhi
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #8 : 11 Ağustos 2011, 10:09:46 »

Gayb açılır ilmin ile, sana gizli mekân yoktur,
Akan şu zaman içinde sana müphem bir an yoktur,
Alîm sıfatındır senin, sır aşikârdır ilmine;
Düşünceyi bile senden gizlemeye imkân yoktur...
Yârabbi!..
Herşeyi bilensin;
Uçan kuşun konacağı dalları,
Ayaklara serilecek yolları,
Gecenin ardından doğacak sabahları,
Kahkahanın peşindeki ahları,
En kuytu köşelerde işlenen günâhları,
Sahralarda sevdaya susamışı,
Filiz iken ney olacak kamışı
Bilen sensin...
Bilinmezde buğulanan esrarı,
İlmiyle silen sensin...
Yâ İlâhî,
İçimizden rüzgâr gibi geçenleri,
Yeraltında kımıldayan, gökyüzünde uçanları,
Gönüldeki her niyeti,
Keyfiyeti, kemiyeti,
İçine kapalı ferdi, uğuldayan cemiyeti
Elbette bilensin Yârab...
Yarattığın bunca âlem,
Bir zerreciktir indinde.
Yüce dağların başında, okyanusların dibinde
Ne var ise sana âyân...
Bizler ancak senin bize bildirdiğini biliriz,
Bilemeyiz bilmemizi istemediğin esrarı.
Bir topak dünya üstünde emrinle gidip geliriz
Bir aşağı, bir yukarı...
Akıp gider yarattığın zaman,
Binbir meçhul ile dolu bizlere görünen mekân.
Puslandırır aczimizin ifâdesi
Sır fanusunun camını,
Yalnız sen bilirsin Yârab her nesnenin encamını.
Bilgimizin bir sonu var,
Sonsuz olan ilim sensin,
Geçmişten sonsuza kadar
İlminde hıfzeden Alîm sensin...
Sadettin Kaplan, Esma-i Hüsnâ'dan Esintiler
Moderatöre Bildir   Logged

Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
MUHAMMED TAHA - ALİM U REHBER TÜRKÇE SÖZLERİ LAZIM acil istek parçaları siner 0 536 Son Mesaj 31 Temmuz 2009, 20:01:36
Gönderen: siner
ALİM ÇOCUK 1.0.2 (İslami Çocuk Gelişimi) İslami Programlar vuslat 4 1743 Son Mesaj 27 Eylül 2009, 21:42:24
Gönderen: MuSLiM
KÜRT ALİM-EDEBİYATÇI EHMEDE XANİ’NİN HAYATI (Hicri 1061 (m.s.1651) Düşünce yazıları/Makaleler Yusuf-i Güneri 0 56 Son Mesaj 28 Mart 2012, 11:46:33
Gönderen: Yusuf-i Güneri