0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: EL-AZÎM (C.C.)  (Okunma Sayısı 282 defa)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« : 23 Ocak 2012, 10:35:07 »

Çok azamet sahibi.”

Bu ism-i şerîf, Allahü Teâlâ'nın azamet ve kudretini ifade ediyor. Azamet, büyüklük, ululuk demektir. Gerçek mânâda büyüklük Allah'a mahsustur. O, bir anda gökleri yere indirmek kudretine mâliktir. Yerler, gökler, güneşler, aylar, yıldızlar, denizler, ırmaklar O'nun emrine râm olmuştur ve her şey O'nun büyüklüğüne şahittir.

O, İlâh olarak tek ve benzersiz olduğu gibi, kudret ve azametiyle de tekdir. O'nun dengi ve benzeri yoktur. Büyükler de O'na muhtaçtır, küçükler de... Padişahlar O'nun kapısında gedâ olmayı devlet bilmişlerdir.

İnsanların birbiri aralarında “Şu şöyle büyük, böyle ulu, bir tane” demeleri, kendileri gibi beşer arasında büyük mânâsını taşır. Yoksa Allahü Teâlâ karşısında bir zerre bile olamaz.
Alemde ardı arkası kesilmeden akıp duran hadiselere can gözü ile nazar ettiğimizde Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve saltanatını daha güzel anlarız. Âleme çiçekler dolu bir ba­harı Allahü Teâlâ'dan başka kim hediye edebilir? Kaya­ların ciğerinden ırmakları kim çağlatabilir? Kim bir damla suya peri gibi güzellik vermeye kadirdir?

Kim, bir kabuktan ibaret olan yumurtanın içinde, kup­kuru bir şeyde civcivlere hayat bahşeder? İşte bütün bun­lar Yüce Allah'ın büyüklüğünün birer tecellîsidir.

Kafası olup da aklı olmayan nice insanlar vardır ki kâinatı tabiat sopası zanneder. Bir sopa bile kendiliğinden meydana gelemeyeceğine göre, bu muazzam gökler, bir ışık çağlayanı olan güneş nasıl tesadüfün eseri olur? İnsanda kafanın büyüklüğü bir şey değildir, o kafanın içinde akıl olmalıdır. Kabak da büyüktür, ama içinde be­yin yoktur.
Şimdi şu mısralar yerinde olur:
O, bir şeye “Ol!” desin; herbir şey başkalaşır
Canlı cansız her varlık, O'nun mührünü taşır!

Ceylân, arı, kuş, böcek, keklik, güvercin, serçe, şahin hep O'nun çemeninde yaylamakta, insan  O'nun mülkünde mekân tutmakta. Yaşayanlar, O'nun fazl u keremiyle ömür zincirini sürüklemekte. Ölenler O'nun emriyle toprağa serilmektedir. O'nun azamet ve büyüklü­ğünü görmek için insanın kendi yaratılışına bakması kâfi... Onu da, kendi aklını da inkâr edene ben nasıl adam derim ki?..

Ve Kur'an-ı Kerim'in şu mübarek âyeti gönüllere pırıltılı şelâleler halinde akmakta ve rabbinin kudretinden desenler sunmaktadır:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeyleri denizde akıt(ıb taşıy)an o gemilerde, Allah'ın yukarıdan indirip onunla yeryüzünü, ölümünden sonra, dirilttiği suda, deprenen her hayvanı orada üretip yay­masında, gökle yer arasında (Hakkın emrine) boyun eğmiş rüzgârları ve bulutları evirip çevirmesinde aklı başında) olan bir kavim için nice âyetler (Allah'ın varlığına, birliğine ve kemâl kudretine delâlet eden bir çok alâmetler) vardır.” [Bakara, 164]

Diller O'nu övmede, kullar O'nu bilmede acizdir. O, kendisini nasıl övüp sena ediyorsa öyledir. O'nun kudret ve kemâlinin eteğine hiç kimsenin eli erişemez. Akıllar ve fehimler onu kemâliyle idrak edemezler.Mustafa Necati Bursalı
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #1 : 24 Ocak 2012, 10:19:50 »

“Hem zâtı hem de sıfatları sonsuz kemâlde olan.”

“Büyüklüğü akıl ve fehmin ihatasından münezzeh bulunan.”

“Göklerde ve yerde olanlar O’nundur.
O, Aliyy’dir (yücedir), Azîm’dir.”
(Şûrâ Sûresi, 42/4)
 
Azîm ismi, hem zâtın hem de sıfatların kemâline birlikte delalet eder. Azamette, heybet ve celâl mânâsı vardır.

 Kur’ân’dan bir sûre okuduğumuzda bu tilavetimizi ‘sadakAllahü’l-Azîm’ diye sona erdiririz; “Azîm olan Allah doğruyu ifade etti, hakikati ders verdi” deriz. Böylece Kur’ân’ın da azametini hatırlar, “bütün insanlar ve cinler toplansa bir tek sûresinin bile mislini getiremeyeceğini” düşünür, onun belagatındaki azamete hayran oluruz.

Azîm olan Allah’ın kelamı taklide müsaade etmez. Bu hakikat, kâinat kitabı için de geçerlidir. Onun da ne sûrelerini, ne cümlelerini, ne de kelimelerini beşer taklit edememiştir ve edemez de. Bir çiçekteki ilâhî sanatın azameti, herkesi aciz ve hakir bırakır; kimse onun taklidini yapamaz.

Azîm ismini çok yâd ettiğimiz bir mevki de rükûdur. Rükûda, ‘sübhane rabbiye’l-Azîm’, yani ‘beni en güzel şekilde terbiye eden Rabbim, Azîmdir, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir’ demekle, insan terbiyesindeki azameti hatırlamış oluruz.

Bu azamet karşısında eğilme ihtiyacı duyan bir ruh ve bu ihtiyaca cevap verecek şekilde yaratılmış bir beden...

İşte, ruhun ve bedenin böyle en güzel bir şekilde terbiye edilmeleri, ancak Azîm olan Allah’a mahsustur.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #2 : 25 Ocak 2012, 11:06:05 »

Pek azametli."
"Hem zâtı hem de sıfatlan sonsuz kemâlde olan."
“Büyüklüğü akıl ve fehmin ihatasından münezzeh bulunan.”

"Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, Aliyy'dir (yücedir), Azîm'dir." [Şürâ: 42/4.]

Azîm ismi, hem zâtın hem de sıfatların kemâline birlikte delalet eder. Azamette, heybet ve celâl mânâsı vardır.
Kur'ân'dan bir sûre okuduğumuzda bu tilavetimizi 'sadakAllahü'1-Azîm' diye sona erdiririz; "Azîm olan Allah doğruyu ifade etti, hakikati ders verdi" deriz. Böylece Kur'ân'ın da azametini hatırlar, "bütün insanlar ve cinler, toplansa bir tek sûresinin bile mislini geti­remeyeceğini" düşünür, onun belagatındaki azamete hayran oluruz.

Azîm olan Allah'ın kelamı taklide müsaade etmez. Bu hakikat, kâinat kitabı için de geçerlidir. Onun da ne sûrelerini, ne cümleleri­ni, ne de kelimelerini beşer taklit edememiştir ve edemez de. Bir çi­çekteki ilâhî sanatın azameti, herkesi aciz ve hakir bırakır; kimse onun taklidini yapamaz.

Azîm ismini çok yâd ettiğimiz bir mevki de rükûdur. Rükûda, 'sübhane rabbiye'l-Azîm', yani 'beni en güzel şekilde terbiye eden Rabbim, Azîmdir, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir' demekle, insan terbiyesindeki azameti hatırlamış oluruz.

Bu azamet karşısında eğilme ihtiyacı duyan bir ruh ve bu ihtiya­ca cevap verecek şekilde yaratılmış bir beden...

İşte, ruhun ve bedenin böyle en güzel bir şekilde terbiye edilme­leri, ancak Azîm olan Allah'a mahsustur.Prof. Dr. Alaaddin Başar
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #3 : 26 Ocak 2012, 11:19:49 »

Zatı ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu, pek azametli.

"O, yücedir, büyüktür." [Bakara: 2/255]

"Azîm", izam, kökünden büyüklük manasında bir sıfat olup büyüklükte mübalağa ifade etmektedir. İzam, büyük, aziz, ulu, yüce ve kibriya manalarına gelmektedir.

Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan aza­met sahibi yüce Allah, mecid ve değeri çok yüksek sı­fatlara layıktır.
Sübhan Tealâ'nın büyüklük sıfat ve azametine akıllar erişemez, O'nun künhünü gözler kuşatamaz.
Bütün noksanlıklardan münezzeh olan yüce Al­lah'ın varlığı zorunludur.
Sübhanellahil-azim, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibidir. O, öyle bir güç kudret sahibidir ki hiçbir şey onu aciz bırakamaz.
Yüce Allah, yaratılmış olanların sahip olacakları sıfatlardan münezzeh, her türlü sena ve övgüye la­yıktır.
Peygamber (s.a.v) bir üzüntü anında şöyle derdi.
"Allah ki, Ondan başka ilah yoktur. Büyük ar­şın sahibidir."

Peygamberimiz (s.a.):

"Kim bir hastanın huzuru­na girer de, hastanın eceli henüz gelmemişse (hasta­ya), yüce arşın sahibi, azamet sahibi Allah'tan sana şifa vermesini niyaz ediyorum" der de bunu yedi defa tekrarlarsa Allah'ın izniyle o kimse şifa bulur.

Allah en yüce mesel sahibidir. Allah Resulü Muhammed (a.s.)'ın mü'minlere şu müjdesi kafidir:

"Her kim ilim öğrenir ve öğretirse, bununla göğün melekutunda "azim" diye çağırılır."

"El-Azim" ismi Kur'ân-ı Kerim'de altı defa zikre­dilmiştir. Bunlar, el-Bakara: 2/256, Şûara, 26/4, Va­kıa, 56/74, 96, Hakka, 69/33, 52.

"O halde, ulu  Rabbi'nin adını yüceltip nok­sanlıklardan tenzih et."

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Gökleri ve yeri koruyup gözetmek Allah'a zor gelmez. O, yücedir, büyüktür." [ Bakara: 2/255]

Allah Teâlâ büyüktür. Tazimi gerektiren bütün vasıf ve anlamlar O'na aittir. Hiçbir yaratık O'nu layık olduğu şekilde övemez ve O'na yapılması gereken övgüleri sayamaz. Bilakis O, kendisini nasıl övmüşse öyledir. Kulların övgülerinin üstündedir.

Biliniz ki Allah için sabit olan ta'zimin iki türlü anlamı vardır:

Birincisi; O, bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Bu sıfatların da en mükemmellerine, en büyüklerine ve en kapsamlılarına sahiptir. Herşeyi kuşatıcı ilim O'nundur. Geçerli ve nüfuz edici güç, kuvvet, azamet ve büyüklük O'na aittir. İbnu Abbas ve başkalarının da söylediği gibi; gökler ve yerin, Rahman'ın avucunda sanki bir hardal tanesinden daha küçük mesabede olması O'nun azametindendir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

"Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır." [Zümer: 39/67]

"Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. Eğer onların nizamı bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz." [Fatır: 35/41]

"...O yücedir, uludur. O'nun azametinden, yukarılarından neredeyse gökler çatlayacak..." [Şûra: 42/4,]

Rasûlullah'tan (s.a.v.) gelen sahih bir hadiste söyle buyurulur;

"Allah Teâlâ buyurur ki; kibriya benim ridamdır, azamet ise izârımdır.  Kim ki benimle bunlardan birisi için yarışıp çekişirse ben onu azabımla cezalandırırım."

Büyüklük ve azamet Allah'a mahsustur. Bu iki safatın hakkını takdir etmek ve künhüne vakıf olmak mümkün değildir.

Allah'ın azametinin anlamlarından ikincisi; yaratıklardan hiç kimse Allah'a yapılan ta'zim gibi bir ta'zime müstehak değildir. O'nun kullarının O'na kalpleriyle, dilleriyle ve bütün azalarıyla ta'zim göstermeleri gerekir, bu, O'nu tanımak ve sevmek hususunda bütün gücü sarfetmekle, O'na itaat etmek ve boyun eğmekle, O'ndan korkmakla, dil ile O'nu anmak ve bütün azalarıyla O'na olan şükrünü ve kulluğunu yerine getirmekle olur. O'na hakkıyla saygı göstermek, itaat edip karşı gelmemek, zikredip unutmamak, şükredip nankörlük etmemek de O'na ta'zimin gereklerindendir. O'nun hürmetli kıldığı ve meşrulaştırdığı zaman, mekan ve amellere saygı göstermek de Allah'a saygı göstermek demektir.

"Bu böyledir. Her kim Allah'ın nişanelerine hürmet gösterirse şüphesiz bu, kalplerin Allah'a karşı gelmekten sakınmasındandır." [Hac: 22/32]

"İşte böyle; her kim Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında onun iyiliğinedir." [Hac: 22/30]

O'nun yarattığı hiçbir şeye ve koyduğu hiçbir kurala itiraz edilmemesi O'na saygıdandır.

Azamet, büyüklük ma'nâsınadır. Hakikî büyüklük Allah'a mahsustur. Yerde, gökte, bütün varlık içinde mutlak ve ekmel büyüklük ancak O'nundur ve herşey O'nun büyüklüğüne şahit­tir. Bu sıfatta da Allah'a herhangi bir denk bulunması muhal­dir. Çünkü her şey, her an ve her hususta, Allah'a ihtiyacını gösterip dururken büyüklük bahis mevzuu olur mu? İhtiyâç ile büyüklük birbirine zıt şeylerdir. Varlığımızı O'na borçlu olduğumuz gibi, kafamızda ve kasamızda ne varsa, onları da O'na borçluyuz. İhtiyaçlarımızın husulü O'nun lûtf ve kere­mine bağlı, maksatlarımızın meydana gelmesi O'nun irâdesi­ne mütevakkıftır.
Mahlûkun Büyüklüğü:
Yaradılmışlar kendi aralarında içlerinden bâzıları hakkın­da "büyük" sözünü kullanırlar. Meselâ, zaferler kazanmış bir komutana büyük asker, bilgi şubelerinin her hangi birinde yepyeni mevzular açana büyük âlim, Süleymâniye camii gibi seyrânı bile insana hayranlık veren eserler kurana büyük mi­mar... derler. Kendilerine büyüklük ünvânı verilen bu zâtların büyüklüklerini isbat eden alâmet, şüphe yok ki, her birinin ortaya koyduğu eserdir. Bu eserlere ne kadar nüfuz edilirse, on­ların büyüklük dereceleri o kadar iyi anlaşılmış olur ve o nisbette de gönüllerde kendilerine karşı bir sevgi ve tazim hissi uyanır. Fakat bu eserlere nüfuz edebilmek de bilgiye bağlıdır. Süleymâniye câmiinin bir âbide-i san’at olduğunu ben de gö­rüyorsam da, san'atın bütün inceliklerine vâkıf olan bir mimar-mühendis kadar zevk alamam.

Allâhu Teâlâ Büyükler Büyüğüdür:

İyice düşünülünce tasdik edilir ki, büyük dediğimiz bu adamları bir damlacık sudan meydana getiren ve onlara büyük­lük vasfını kazandıran, kudret ve kabiliyet bağışlıyan, büyük­ler büyüğü Allahu teâlâ, daha evvel sezilmek, sevgi ve saygı­nın en yükseği ona tahsis edilmek iktizâ eder. Her göz attığı­mız noktada, Allah'ın yarattığı, bir değil, milyarlarca eser gö­rüyoruz.

Bir çimen yaprağı, Allah teâlâ'nın sun'undaki büyüklüğü gösteren bir kitaptır. Ufak bir çimen yaprağında, Süleymâniye camiinden ziyâde san'at esrârı bulunduğuna şüphe yoktur. Ben bir nebatat mütehassısı olmadığım halde, kaba görüşle­rimle, bu çimen yaprağındaki esrara tamâmiyle nüfuz edilerek künhüne, son haddine ulaşıp, son esrara el dokundurmanın imkânsızlığına kaniim.

Evet, yaprağın eb'âdı, üst ve arka satıhlarının kuruluşu, rengi, biçimi, dokunuşu, cilâsı, kokusu... birer bahis değilmidir? Sonra görüyoruz ki, yaprağın tam ortasında uzanmış bir ana damardan iki tarafa nasıl birçok damarlar ayrılmış ve her ayrılan damar mütemadiyen çatallanıp gitmiştir. Öyle ki, bu çatallanmalar gözle ve hattâ mikroskopla görülemiyecek kadar incelmiştir. Allahu teâlâ o yaprağa gıdalanma ve nemâlanma kuvvetleri bahşetmiştir. O kuvvetlerle toprakların al­tında kendine yarayan ve dağınık bir halde bulunan gıda madde­lerini bir hortum gibi nasıl kendine çekiyor. Bu gıda zerreleri ırmaklar gibi o damarlardan akıyor. Yaprağın her zerresi bun­dan nasibini alarak, süt emen yavrucaklar gibi o da büyüyüp gidiyor.

Muhakkak ki, o yaprağın içinde ve dışında çok geniş bir teşkilât var... Alan, veren, çeken, toplayan, saklayan, bağla­yan, ıslatan, kurutan, dokuyan cihazlar, teller, düğmeler var. Bunlar Allahu teâlâ'nın emir ve takdiri ile durmadan işleyip duruyor. İnsan bunların ne ince, ne acaip şeyler olduğunu öğ­renmeğe kalkışsa, sonu acze varır dayanır, işte Allahu teâlâ'nın büyüklüğünü görmek ve öğrenmek isteyenler için bir çimen yaprağı, bir kitap kadar derin ve geniştir.
Kula Gereken Şey:
Küçük bir yaprağın yaradılışındaki esrara nüfuz edemiyeceğini anlayan bir insan, onu yeryüzünde henüz ismini, cis­mini öğrenemediğimiz milyarlarca çeşit nebatata, yüksek dağlara, engin denizlere ve o denizlerde yaşıyan hadsiz hesap­sız acâip mahlûkâta ölçmeli de, kâinatın yaradılışındaki hik­met ve esrârın zihinler yırtıcı heybeti karşısında Yaradan'a secdeye kapanmalı ve "Yâ Rabbe'l-âlemîn! Büyüksün, büyük­sün. Büyüklük, ancak Sen'in şânındır. Bizi ancak Sana kulluk edip, rızâna eren kullarına kat! Câhillerin, Sen'in şânına yaraşmıyan sözlerinden Sen'i tenzih ve takdis ederiz. Bizi onlar­la beraber tutma" diye dâima lûtf ve merhametini istemeli­dir.Ali Osman Tatlısu
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #4 : 27 Ocak 2012, 12:49:09 »

Çok büyük” anlamına gelen “el-Azim” ismi celili Kur'an-ı Kerim'de Rabbimizin ismi olarak altı defa geç­mekte. Bir defa “Kur'an-i azim” olarak  geç­mekte. Yüz defa da büyük başarı, büyük mükafat, büyük ahlak, büyük haber, büyük gün, büyük günah gibi Allah'ın yarattıklarının sıfatı olarak geçmekte.

Yeryüzünün, dağların, denizlerin büyüklüğünü düşü­nün. Güneşin ve yıldızların büyüklüğünü ve aralarındaki uzaklığı anlatacak rakam bulunamadığından ışık yılıyla anlatılmaya çalışıldığını düşünün ve evrenin büyüklüğünü hayal edin.

Hadisi şeriflerde bildirildiğine göre; yedi kat gök­yüzü, bütün yıldızlarla beraber, yedi kat yeryüzü “Kürsi” nin yanına atılsa, çöle atılan demirden bir yüzük gibi kalır. “Kürsi” de “Arşı a'la” nın içine atılsa o da çöle atılan bir demir yüzük gibi kalır.

“O'nun ilminden, yalnız O'nun dilediğinden baş­kasını kavrayamazlar. O'nun kürsisi, gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların (göklerin ve yerin) korunması O'na ağır gelmez. O yücedir, çok büyüktür” [Bakara: 2/255]

“Çok büyük” olan Allah'a iman edenler, büyük alim, büyük mimar, büyük sanatçı, büyük komutan, büyük işveren, büyük işçi yetiştirmeye çalışırlar ve kul yanında küçülmezler.Mahmut Toptaş
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #5 : 28 Ocak 2012, 12:16:13 »

Zâtının ve sıfatlarının mâhiyeti anlaşılamayacak kadar ulu!

“Büyük olmak” anlamındaki '“izam” kökünden bir sıfat olan, sözlük anlamı itibarıyla hem kütle ve ha­cim büyüklüğünü hem de manevî özelliklerin yücelik ve üstünlüğünü ifade etmek üzere kullanılabilen bu kelime “azametli, büyük, ulu, yüce” anlamlarına gel­mektedir. Bu kelimenin, maddî anlam yansıtacak bir biçimde Allah'a nisbet edilmesinin doğru olmayacağı açıktır. Nitekim “el-Azîm” lafzı Kur'ân-ı Kerîm’de, baş­ta tevhid inancının temel esaslarının özetlendiği, Ba­kara sûresinin 255. ayeti “Âyetü'l-kürsî” olmak üzere, toplam altı âyette Allah'ın sıfatı olarak kullanıl­mıştır.”  “el-Azîm” kelimesinin bu âyetlerin beşinde, Allah'ın gerek zât gerekse sıfat açısından insan idraki­nin fevkinde olduğunu belirten ve mutlak tenzih ifade­si olan “teşbih” veya “ulüv” kavramlarıyla birlikte kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bu isim, çeşitli hadislerde de Allah'a nispet edilmiştir. Bilindiği üzere, Hz. Peygamber'in konu ile ilgili emirlerine uyularak, namazların rükû' teşbihlerinde: “Sübhâne rabbiye'l-azîm” denilmesi gerekmektedir.

Bir çok âyette Allah'ın dışındaki varlık ve hadise­lerin sıfatı olarak kullanılmış olan bu kelime, bazı âyetlerde “azâbün azîm” “ecrün azîm” gibi ibarelerle  maddî olmayan bazı kavramları da nitelemiş­tir.

“el-Azîm”, Allah'ın isimlerinden biri olarak: “Emirlerine karşı gelmenin mümkün olmadığı, hiç bir zaman acze düşürülemeyen, zâtı ile sıfatlarının mâhiyeti anlaşılamayacak derecede ulu, kudreti ve şânı yüce varlık” şeklinde maddî büyüklükten ziyade “mânevi yücelik” anlamlarını ifade edecek tarzda kul­lanılmıştır.Prof. Dr. Metin Yurdagür
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #6 : 30 Ocak 2012, 15:38:17 »

Azim : Sonsuz azameti, büyüklüğü olan
Cenab-ı Hak buyuruyor.
"O, yücedir, büyüktür." (Bakara, 255)
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur." (Şura, 4)
 
Cenab-ı Hak azimdir. Fakat O'nun azameti ancak kendine malumdur. Kullar O'nun büyüklüğünü tam olarak anlayamaz. Her namazın tesbihini çekmeden evvel okuduğumuz ayetel kürsünün sonunda: "Vehüvel aliyyül azim" diyoruz. İşte burada Allah'ın azameti, büyüklüğünün ne kadar sonsuz olduğunu düşünmemiz lazım.
 
Bir toplumun büyüğü, kendisine karşı çıkılamayan ve emirleri üzerine hareket edilendir. Ancak böyle olmakla beraber bu kimse zaman gelip çeşitli nedenlerle zayıf düşer, aciz kalır, mağlup edilir, sahip olduğu saltanatından ortada eser kalmaz. Oysa Allah Teala, mutlak güç sahibidir ve hiçbir şey O'nu güçsüz kılıp aciz düşüremez. Karşı çıkılıp mağlup edilemez. O gerçek büyüktür. Bu ismin başkaları için kullanılması mecazi anlamdadır. Hakiki büyüklük Allah'a mahsustur.
 
O, her büyükten daha büyüktür. Bu yüzden hiçbir akıl, O'nun büyüklüğün kavrayamaz. Yaratılan bütün varlıklar O'ndan birçok ilimler öğrenmiş olsa bile, bu bilgiler sınırlı ve sonludur. Akılların, sonsuz nurunu kavramaktan aciz kaldığı, anlayışların izzetinin aydınlığında kaybolduğu Allah ne yücedir. Bütün her şey Allah'ın yüceliğine, büyüklüğüne ve kemaline göre bir hiç gibidir. O'nun azametinin başlangıcı, yüceliğinin sonu yoktur.
 
Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O'nun büyüklüğünü görmek mümkündür.
 
Allah'ın azametini tefekkür eden insan; O'nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz ve kusurlarını anlar. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah'u Tealâ'nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.
 
Büyüklük ve ululuk yalnız ve yalnız Allah'a aittir. Bunların gerçekleri kavranılamadığı gibı mahiyetlerinede ulaşılamaz. Resülullah (s.a.v) buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri şöyle dedi: "Büyüklük benim örtümdür, ululuk da elbisemdir. Kim bu iki şeyde benimle çekişirse ona azab veririm."
 
Allah'ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah'ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu görebilir, anlayabilir. Zira tüm kainat Allah'ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, herşeyi yaratan Allah'ın azametini hissettirecektir.
 
Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gök gürültüsü ve Allah'a boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah'ın büyüklüğünün açık delillerindendir.
 
Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekan içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kainat içindeki varlığımızın, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede olduğu anlaşılacaktır.
 
İşte insan, samimi olarak düşündüğünde dahi milyarlarca galaksiyi yaratan ve tümünü kontrolü altında tutan Rabbimiz'in azametini fark edebilir. Rabbimiz tüm kainatı yaratan, milyarlarca yıldızı barındıran, milyarlarca galaksinin tümünü kontrolü altında tutan büyük bir gücün sahibidir. 
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #7 : 31 Ocak 2012, 08:40:58 »

Kelime büyüklük ve kuvvet manasınadır. Allah için söyle­nildiğinde büyüklük ve ululuk sahibi demektir.

İnsan için ölçülerin önemi büyüktür. Mesafeleri, birimleri, değerlendirmeleri sayılarla yapar ve zihnimizde sıralamalar oluştururuz. Yeryüzünde büyük olarak gördüğümüz eşyaları yapanları takdir eder onlardan övgüyle söz ederiz. Peki aynı şeyi insanı yaratan, kainatı var eden için niçin söylemekten kaçınıyoruz. Tanrının büyüklüğüne delil istersek insanın ken­dine bakması yeterli. İşin ehli bilir ki insan mükemmel bir bü­yüklüğün eseridir. Gerçek anlamda büyüklük ise kendindeki sırların farkına varmadadır. İnsan nedir? Biyolojik yapısı ölü­me ayarlanan varlığın, yaşamının bir an olsun sadece bura­ya ait olduğunu düşünelim. Hayat sadece yaşanılan kısa bir süreçten ibaret farz edilsin. İnsanda duygularının isteklerini yerine getirmeye mahkum bir varlık olsun. Akıl ne yapar? Akıl sadece iyi insanlarda mı Tanrı'yı bulma uğraşılarına kaynaklık eder.

Yaş ilerledikçe sahip olduğumuz şeylerin elimizden çık­masını anlayamayız. Ya hayatta insanlar eliyle yapılan hak­sızlıklara ne demeli? Zenginin fakiri hor görmesi, insanın in­sanlara çeşitli sebeplerle itaata zorlanıp, şeref haysiyetin ayaklar altına alınması dahası insanın kendi eliyle kendini yok etmesi gibi sorunların Tanrı olmadan düşünülmesi bile imkansız. Ben onun varlığına bir daha şehadet ediyorum.Ali Büyükçapar, İsm-i Azam
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #8 : 01 Şubat 2012, 13:19:41 »

Şunu iyi bil ki: (Azim) kelimesi ilk vazedildiğinde, cisimlere itlâk edilip şöyle denilmiştir:

Bu cisim büyüktür. Şu cisim bundan daha büyük tür.. Cisim­lere göre tabii.. Büyük olan cisme büyük, ondan daha büyüğü görüldüğünde onun hakkında daha büyük cisimdir, tabiri kulla­nılmıştır.
Sonra bu büyüklük; gözün çevreleyebileceği kadar olur, çevrelemeyeceği kadar olur. Yer, gök gibi.
Meselâ bir fil için (Fil büyüktür, bir dağ için de bu dağ bü­yüktür) deriz ve göz onun büyüklüğünü çevreleyebilir. Ama yer (dünya) büyüktür dediğimizde göz onu ihata edemez. Gök de öyle. Çünkü bunlar gözlerin göremeyeceği kadar büyüklüğe sahiptirler.
Sonra gözlerin görüp idrak ettiği şeyler de kısım kısımdır. Akılların künhünü (Hakikatini) idrak edebilecekleri vardır, idrak edemeyecekleri vardır.
İşte akılların künhünü idrak edemeyeceği, bütün büyüklerin ötesinde olan en büyük, ihatası imkansız olan Mutlak Büyük Allah'tır... Bunun açıklaması birinci bölümde geçmiştir.
Tenbih:
İnsanlar arasında bu sıfata haiz olanlar, Peygamberler ve âlimlerdir.
Kişi, bunlardaki büyüklüğü bilmiş olsa onların heybetinden kalbi titremeğe başlar, sinesine sığmaz olur.
Ümmetine karşı Peygamber, müridine karşı şeye, talebeye karşı hoca büyüktürler. Ne yazık ki, bazı kısa görüşlü olan insan­lar bir türlü bunu kabul etmemektedirler..
Eğer büyüklükte ümmet, peygambere, mürid şeyhe, talebe de hocaya eşit olsaydı büyüklüklerinin manası kalmazdı.
Allah'tan başkasına izafe edilen her büyüklük hiç şüphe yok ki, küçüklüktür. Çünkü o (insan) mutlak azim değildir. Ancak kendisinin gözününde (kendinden aşağı) olan kişilere izafetle (nispetle) büyüktür.
Allah'ın büyüklüğü' böyle mi ya? O, mutlak azimdir. (Kayıt­sız şartsız büyüktür). O'nun büyüklüğü izafet tariki ile değildir! İ.Gazali
Moderatöre Bildir   Logged

Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: