0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Fehmi ve Şebisteri'den şem ve pervane hikayeleri  (Okunma Sayısı 1397 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #10 : 27 Ağustos 2010, 10:35:58 »

10.Bölüm________

PERVANENİN AYRILIK GÜNÜ İŞTUYAK DERDİYLE İNLEMESİ, YANIP YAKILMASI


Bu gönül yakan hikâyeyi anlatan der ki:
Kâfur o gün cefâ ederek Pervâneyi cânândan uzaklaştırdı. Pervâne de vîrane olan evine gitti deliler gibi. Evin bir köşesinde mihnete çekmeye başladı. Şem’i hatırladıkça içini ateş basıyordu. Yüreğinde cânânın hayal, hemdemiydi onun. Cânında hep cânânı vardı. Âteş düşmüştü cânına. İnleyip, feryâd figan etmeye başladı:
“Ayrılık yetti cânıma. Oysa aşk ile bana gün doğmuştu. Onun yüzünden karardı günüm gece gibi. O lâle yüzlü, servi boyludan uzaktayım şimdi. Âhımın âteşiyle kayboldu karanlık gece. Cânımı vermekten başka yapacak işim kalmadı. Ölmekten başka çarem kalmadı. Bu nasıl gün, nasıl zamanedir? İşim olmadı; ne iştir bu?
Yarabbi! Kıyamet günü bugün değil mi? Kıyametin alameti bu değil mi? Hiçbir güneş batmazken bu kara gün de ne oluyor?
Yarabbi, bu gün kıyamet günü. Yıllardır kimse görmedi böyle bir günü. Dönen gökyüzü dönmez oldu.
Cân bedenden gider oldu.
Yarabbi, şu gökyüzü kana bulansın. Güneşin meşâlesi alaşağı olsun. Feleğin parlak mumu, yanan gönüldeki yara gibi.
Bugün güneşin dünyadaki aksi, âlem yakan yıldırım gibi. Güneş âteşten bir leğen. Zerreler kıvılcım misali serkeş.
***

Cihânı aydınlatan o güzelden ayrı olmanın gamıyla akşama kadar acı acı inledi.
Güneş kuşu akşamın kapısından çıkıp da karanlıklar hücum edince, o gece yolcusu yerinden sıçrayıp ay yüzlüye doğru yöneldi.


GÜNEŞİ AYDINLATIN O AY YÜZLÜNÜN MECLİSİ DONATMASI VE KARA BAHTINI ANMASI

Akşam olup da gecenin kâkülü halkalanınca her halkasından bir yıldız göründü. Karanlık ve ışıkla dolu bu eski felek, yine kâfurun üstüne miskler döktü. Feleğin bütün goncaları açıldı, dünya bahçesinin süsü çoğaldı. Felek öyle bir süslendi ki yeni ayın ağzı şaşkınlıktan açık kaldı. Gökyüzündeki yıldızlarla gül bahçesi kurulunca Şem de âdeti olduğu üzere uyandı uykusundan.
Nâzenin ayaklarına kına yakmış, kıvır kıvır saçları servi boyunun dibinde toplanmıştı. Bahçedeki servi gibi boy atmış, yüzü ile lâlenin içini yüz kez dağlamıştı. Boyu servi fidanı, yanağı güzellikte gül gibiydi. Gülü hatırlatan böyle bir servi, gül bahçesinde görülmüş değil.
Yine nâz ile tahtına oturdu. Mum gibi ay yüzlü güzeller de onun etrafına. Davûd nağmeli çalgıcı geldi. Anberde çalgıcının önüne ud koydu.
Felek eğlence meclisinin kurulduğunu anladı. Ay ile yıldızlar, def ile ney oldu.
Sâki gitti, halis şarap getirdi. Elini sürahinin boynuna götürdü. Tortulu şarap içenler için meclis oldu âmâde.
Zevk-u safâ erbabı oturdu, hüzün ve keder kapısını kapadılar. Gümüş tenli sâkiler elinde yakutla doldu altın piyâleler. Ay yüzlülerin elinde altın kadehler birer güzel gül oldu. Şarap kadehi güle benziyordu. Güzellerin yanakları onun sâyesinde gül gibi pespembe oldu.
Çalgıcıların sesleri yükseldi. Ud ile kanûn uydu birbirine. Bir servi boylu her yana doğru raksetmeye başladı. Her yan neşeyle doldu. Raksedenler bir yanda, alkış tutanlar bir yanda.
Şarap, çerağ gibi aydınlatıyordu her yeri.
Derken Şem, çakırkeyf oldu. O karabahtlı, mecnûn pervâneyi hatırladı. Sevgiden yüreği çarpıyordu. Aşk gamıyla aklı elden gitmişti.

“Aşkımızın gamıyla hali nasıl acaba? Ayrılıktan ne halde acaba?” diyordu.
Pervânenin yangısını hatırlayınca sanki cânına düştü bir âteş. Yırttı yakasını paramparça. Bu yangınla kendi kendine kıvranıyor, utanarak etrafına bakıyordu. Izdırabı o kadan arttı ki, sonunda etrafındakilerden utandığı için, kimse gamından haberdar olmasın diye perde arkasına geçip, gamıyla başbaşa kaldı.
Şem çıkınca, meclis kapkara oldu. Kimsede şarap içecek hal kalmadı. Herkes ilişti bir köşeye; daldı uykuya.
Dünyayı aydınlatan o güzel yana yakıla ağlamaya başladı.

Ey gönül! Kim aşkında sâdıksa, yâr olur ona mâyil. Aşk için dert ve yangı gerek. Âteş yakan Ahlar gerek. Sâdık âşık âh çekerse, ayın harmanına âteş düşen ondan. Mâşukun gönlü taştan olsa, erir o gönlü daralmışın âhıyla.

ANBERİN O GÜMÜŞ YANAKLININ DERDİNE ANLAMASI VE KARABAHTLI PERVÂNEYİ ÇAĞIRMASI

Anber birden kapıdan içeri girip o servi boylu, gümüş tenli güzelin âteşler içinde bîtap düştüğünü, yüzünden yaşlar süzüldüğünü, gam ve matem âteşiyle başından dumanlar yükseldiğini görünce ona:
“Ey gözümün nûru! Böyle yanmanın sebebini söyle bana” dedi.
Şem Anbere cevap verdi:”Senden başka yok mahremim. Pervânenin hali aklıma gelince, durup dururken içime bir âteş düştü. Yüreğimdeki bu âteş, sanırım, onun âteşinin tesiri olacak. Vefâ aşkına, n’olur, bir an içinde olsa, yanıma getir onu.”

Beyit
“Oldum o kadar ışk ile dembeste vü lâl
Yok derdimi bir veçhile takrire mecâl”
Neşâti


Anber:”Ey dünyayı süsleyen güzel! O zavallı dışarda baygın halde yığılmış, yerde yatıyor. Hicran derdinden cân vermiş gibi.”dedi.
Bunu der demez rüzgar hızıyla dışarı fırladı. O perişân zavallının yanına gitti. Pervâneyi bir köşede büzülmüş, inlerken buldu. Ne Şem’in ayrılığına dayanacak gücü kalmış, ne Şem’i görecek hali. Ne onun aşkına, ne de vuslatına tahammülü. Bu hali kim görmüştür dünya yüzünde?
Anber: “Ey kederli Pervâne, kalk. Artık ayrılıktan korkma. Ne zamana kadar ayrılık âteşiyle yanacaksın? Kalk da vuslat mumunu yak. Dün gece o nazlı güzel seni görünce konuşmak istemiş. Şimdi o gül tek başına oturmuş, seni bekliyor. Dikensiz gül lâzımsa sana, haydi, durma, kalk.”
Kederli Pervâne yerinden sıçrayıp, Anberin önünde yüzünü toprağa sürdü.
“Ey yolumun toprağı, Hıtay miski gibi kokan Anber! Senden vefâ kokuları geliyor. Senin melteminle dirildi cânım. Senin kokunla geldim kendime.”
Aşk gamı onu yerlere düşürünce, Anber elinden tuttu. Acıdı paramparça olmuş yüreğine. Yerden kaldırıp, sabır dizginini elinden kaçıran o yâr ile halvete götürdü Pervâneyi.

Devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #11 : 28 Ağustos 2010, 10:12:22 »

11.Bölüm______

PERVÂNENİN ŞEM’İN YANINA GELMESİ VE ONUNLA SOHBET ETMESİ


Nice yolcular karanlık gecelerde büyük tehlikeler yaşamıştır. Kara gece yolu kesmiş, bu sebeple yolcular kara toprağa oturup kalmışlardır.
Pervânenin inleyen gönlünden âh âteşinin dumanları çekilmiş, başına âteşler yağdıran bulut gelmişti.
Gam ile dert etrafında saf olmuş, yüz gamın ortasında bir başına kalmıştı. Böyle bir anda ay mumu yanarsa, onun aksiyel tüm dünya gül bahçesine döner.
Felek onun cân tüketen âhını işitince yoluna aydan bir çerağ tutar.
Pervânenin takati kesilince ayrılık tehlikesiyle yüz yüze kaldı. Günü karardı, kararsızlıktan perişân oldu. Yüreğindeki keder biriktikçe birikti. Yüreği oldu kederler yumağı. Ayrılığa dayanacak gücü yüreğinde. Bedeninde de şevkinden cânı kalmadı. Birdenbire feleğin dönüşüyle kara bahtının yıldızı parlayıverdi. Cân tüketen mihnetleri haddini aşınca onun talihi yeniden uyandı.
Gönlü paramparça olmuş kederli Pervâne Anberle birlikte yürümeye başladı. O nazlı güzele gözü ilişince rûhu uçtu ona doğru.
O parlak ayın yüzünü görünce vücudunda takat kalmadı. Yüzünün aksi yüreğindeki âteşi körükledi. Gül yanaklı serviye yaklaşınca, yana yakıla etrafında dönmeye başladı.
Âşık onun etrafında öyle bir döndü ki Şem’in etrafında hale oluştu. Sonra yüz parça olmuş gönlüyle o gümüş tenli servinin önünde yere düştü.
Yaklaştı, kanlı gözlerini onun ayağına sürdü. Sevgilisinin ayaklarında ağlamaktan lâl saçıyordu Pervâne.
Lâlenin gül bahçesindeki servinin dibinde durması ne güzeldir!
Ay yüzlü Şem şefkatle okşadı, lütuf gölgesini saldı Pervânenin başına. Meclisi aydınlatıp, şefkat göstermeye başladı. Sonra sordu Pervâneye “Ayrılığın mihnetinden ne haldesin?”
Zavallı Pervâne “Gör de sorma. Âteşli âhımı gör ama sorma. Şükürler olsun, o karartı kalktı üstümden. Senin yüzünle aydın oldu gözüm.”
“Evin yurdun nerede?”
“Yerim vefâ şehridir.”
“Ne zaman ayrıldın ordan?”
“Oradan kim ayrılabilir ki?”
“O garip yerde neresi?”
“Yârin gözünden saklı değil.”
“Orasının suyu meyvesi nedendir?”
“Sevgi tohumu ile ciğer kanından.”
“Bunlardan ne elde edilir?”
“Cân kederi ile gönül hasreti.”
“Oradan ne hediye getirdin?”
“Şu kanlı gözyaşları ile sapsarı bir yüz.”
“Benden nedir murâdın? Sabah akşam demez ararsın beni?”
“Ey serkeş! Beni bir anda yakmanı isterim senden.”
“Cânım sana kavuşsun diye gamınla yanıyorum ben.”
“Böyle yanmaktan maksadın ne? Dumanların feleği geçmiş? Ten toprak oluyor, cân sana gidiyor. Kokunla hep zinde olayım ben. Senden ayrı iken ten ne işime yarar benim? Aksine beni senden ayırıyor. Keşke çözülüp dağılsam da tamamen sende birleşsem!”
O vefâlı Pervâne konuştukça Şem onu düşünüyordu. Şem’in gönlüde yanıcı olduğundan bu sözler bir bir tesir etti ona. Pervâne onunla hemdem oldu. İki dost dışında kimsenin bulunmadığı bir sohbetti bu.
Sabaha kadar zevk-u safâya daldılar, dostluk bağını sımsıkı bağladılar.
Bu görkemli âşiyanda gecenin karanlığı kalkınca o ay yüzlü, âşığına dönerek “Ey vefâkâr! Kalk, gün ağardı.” Dedi.
Zamânenin işi perdeleri kaldırmaktır. Seherin gülüşü hep bu şekildedir.
Gece goncaları perde arkasına gizlendi. Seherde onun için bir gül açtı. Bahçenin o yeni gelinlerini ikna edip süsledi. Her yeri çiçeklerle donattı. Çiçeklerin üstündeki giysileri çıkarttı.
“Ey dost! Kaba bir dostum eninde sonunda öldürecek beni. O sert mizaçlının adı Nesîm. Korku âteşiyle yaktı cânımı. O gelince kendimden ümidimi keserim. Onun korkusundan kavak yaprağı gibi titrerim. Evin dışında görecek olsa beni, cefâ ile başımdan ayırır bedeni. Seni burada görürse, ömrünü yele verip öldürecek seni.
Ey vefâkâr! İyisi mi, onun edeceği cefâyı düşünelim. Artık daha fazla burada kalman benim için iyi olmaz. Korkarım, dost düşman herkes bundan haberdâr olur. Güneş mumu gizlenince tekrar gel vuslatıma.”
Bunları söyleyip kalktı Pervânenin yanından. Anber onun yatağını hazırladı. O ay yüzlü güzel uykuya dalınca Pervâne bitkin bir halde çıktı yanından.
Ayrılığın mihnetine tutuldu.
İşte böyledir feleğin işi.

BEYİT
“Çün perişânlıktır ey dil sonu her cem’iyyetin
Bezmine anbâb cem olup Perîşân oldu tut.”
AŞKî

devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #12 : 30 Ağustos 2010, 10:46:27 »

12.Bölüm_________

Mum ile tanışmasını düşünüyor, ondan ayrı kaldığı için ağlıyordu.
Daralmış yüreğiyle, mumdan ayrı kaldığı için acıklı bir gazel söylemeye başladı.




GAZEL

Ey alımlı yüzü gönlümün çerağı olan güzel! Ne zamana dek dağlayacaksın yüreğimi?
Cânım bedenimden gitse de, zülfünün kokusu gönül burnumdan gitmez.
Senin boyunu andıkça gönül bağımda bir servi biter.
Âlemi dolaşan ay, vuslat gecesi çerağımdan alır ışığını.
Onun zülfünün kıvrımlarında gönlüm kayboldu. Bundan sonra nasıl kurtulacak benim gönlüm?
***
O vefâ âşiyânının kuşu ayrılıktan dolayı o kadar cefâ görmüştü ki, sevgilisinden uzakta kaldığı için perişân oldu, tükendi takati. Kendi kendine söylendi:
“Ey boyu gönül ırmağının servisi! Bedenimin her parçası hurma lifi gibi bükülü kaldı. Nazar ehlinin gözünde senin yüzün ciğer kanıyla yetiştirilmiş güldür. Hayır, hayır, o iki gönlü birbirine diken bir ok, diğeri cân yakan bir âteştir.

Ey dudağı cânım olan sevgili!
Gülme.
Yoksa yüreğime âteş düşürürsün.
Cânım gülüşüne köle olur.
Gülmekten ne zamana kadar yaş dökeceksin?
Ayrılığınla halim değişti.
Oysa gördüğün halde ağlamıyorsun ağlanacak halime.
Vefâ gösterip tanıştın benimle.
Sonunda cefâ ile ayrıldın benden.
Madem sonunda ayrılma hevesin vardı, başında bu âşinâlık da ne demek oluyor?
Önceleri ayrılığa dayanacak gücüm vardı.
Gamın böyle görünmüyordu bana. Vuslatınla huzur bulan gönlüm şimdi sensiz ne yapacak?
***
Yârden uzak, gamla başbaşa kalmış, takati kesilmişti.
şöyle diyordu pervâne:
“Kimse düşmesin benim bu halime. Uzak kalmasın kimse o gül yanaklı serviden.”
Sürekli, dünyayı aydınlatan o güzel hakkında acıklı şeyler söylüyordu.
Sonunda güneş yüzüne örtüsünü çekti. O sarı yüzlü zavallı pervâne tekrar lâle yüzlü sevgilisine yöneldi.
O vefâkâr âşık bir süredir dilberinin civarına gidip geliyordu.
Gündüzleri evinin bir köşesinde oturuyor, gece olunca arslanlar gibi kalkıp, bir ok gibi yârinin olduğu yere gidiyordu. Geceleri o ay ile gün doğana dek birlikte oluyor, gündüzleri akşama kadar gam ve derde garkoluyordu.
Gündüz her ne kadar ayrılık zamanı ise de, vuslat gecesi bütün kusurlar kalkar ortadan.
Vuslat gecesinde biriktirdiğini ayrılık günü bir nefeste yakıyordu. Gece gündüz yaptığı iş buydu. Bir günün hasılı buydu. Hiç kimsenin bundan haberi yoktu ama kâfur bu durumdan kuşkulanmıştı.

ÂŞIĞIN VUSLAT SARAYINA GİRMESİ VE NESîMİN KÂFURDAN HABERDÂR OLMASI

Beyit
“Bi nişestem berderet ta bu ki ber cûşed vefâ
Bâşed ki bikşad deri güyi ki ber hiz ender a” Mevlâna (K.S.) Celâleddin-i Rûmî
...Vefâkârlığın coşar da “Kalk içeri gel”dersin diye, kapında oturmuş bekliyorum...

Sırları bilen yazar, sırlar perdesine şöyle kaldırdı:
Alnı zühre kadar güzel olan o sevgili bir gece halkın gözünden saklandı. Zevk-ü safâ güneşi olan yüzü ortada olmayınca gökyüzündeki aya kusur düştü. Onun yüzü olmayınca dolunay hilâle dönüştü. Feleğin oku onun boyunun anısına hilâl yayı gibi iki büklüm oldu.
Sevgilisinin âteşi feleğin cânındaydı. Onun yüzü olmayınca güneş âvare olmuştu.
Dışarda duran gamlı pervâne sabır gömleğini yırtmıştı. Perde gözünün önünde engel olduğundan, çekinmeden perdeye hitâbetti:
”Ey maksûdumun yüzünü görmemde bana engel olan! Senin yüzünden işim hallolmadı. O ay benim aydın gözümdür. Onun yüzü olmadan nasıl aydın olur gözüm? Senin yüzünden günüm karadı. Âhımın âteşiyle yakacağım seni.”
Perde ile o kadar çok konuştu ki bu konuşmalar Şem’in kulağına kadar geldi. O ay yüzlü perdeyi kaldırıp vefâkâr pervâneyi içeri almalarını söyledi.
Şem o vefâlıyı yanına çağırdı. Yine birbirlerinin dertlerine ortak oldular. İki dostun sohbetleri koyulaştı.
Pervâne Şem’in yüzüne dalmış, bakmaktan bıkmıyordu.
O da bu sevgi ile ilgileniyor, ama utancından gizliyordu.
Gerçi Pervâne hem âşıktı, hem mest.
Şem’de bu nedenle gönlünü yitirmişti. Pervânenin gönlü yandıkça, Şem de onun kederinden daha çok yanıyordu.
Pervâne yemeden içmeden kesilmiş, uykusuz bir haldeyken, Şem de âteşler içinde yanıp eriyordu.
Serkeş Şem nazla oturmuştu. Pervâne ise niyâz makamındaydı. Bazen onun güzelliğinden söz ediyor, bazen kendi içindeki âteşi anlatıyordu.
Ama felek geçimsiz olduğu için gammazda onun sâyesinde mutlu olur. Kâfur ise gönlünü yitirmiş âşıklara tuzak kurmuş, pusuda bekliyordu. O gece onların hallerini görüp sırlarına vâkıf oldu. Durumdan emin olunca fitne ordusunu harekete geçirdi. Kahır ile Anbere döndü:
“Ey kara yüzlü! Âteşe atılıp zillet içinde yakılmaya lâyıksın sen. Bu yüzden buhurdanda kor âteş üstüne atılmalısın. Vücudundan dumanlar yükselene kadar orada tutulmalısın. Bundan başka bir şeyin sana yararı yoktur. O zavallı sefil kim oluyor da o güzelin yanında oturuyor? Onu bu eve sen soktun. O güzelin yanına sen götürdün. Yoksa, böyle gelip Şem’in yanında oturacak cesaret nerede onda?
Galiba nesîmin halinden yok haberin. Kahır ve kin vadisinde oturur o. Rüzgar bunları onu yetiştirirse yerinden fırladığı gibi cefâ ile Şem’in başına çullanır, ömrünün fidanını söker kökünden. O güzel gül goncası hazan yaprağı gibi yokluk rüzgarına kapılır gider. Senin de cânına okur. Ud gibi âteşe koyar seni.”
Anberde ona cevep verdi:
“Bunlar ne biçim sözler? Fitne peşinde koşma.
Gece gündüz yaptığın işler hep böyle soğuk. Hödüklüklerin dertsiz olmandan ileri geliyor.
Sende murâdsızlığın kokusu yok.
Dertten ve gönül yangısından daha iyi bir şey yoktur.
Gönlü yanmış o bîçâre, sevgisi oynak, hercaî güzele hayran. Onu bir kez görse mutlu olur. Görmese de hayaliyle mutlu olur.
Aşk âteşi yükseldi mi, yüzü nazar otu gibi âteşin üstündedir.
O nûr dolu yüz karşısında Pervânenin hali Musa ile Tûr âteşi gibidir. Hakikat yolundan haberdardır o, Dergâhın sâliklerindendir o.”
Kâfur bu sözlerden rahatsız oldu. Tahammül etmekten başka çâre göremedi. Bu hikâyeyi dinlediği için bir duman yükseldi içinden, ama tek bir laf bile etmedi.
Anber dışarı çıkınca o da yerineden fırladı ve kin kemerini kuşandı. Vefâsızlık âdetine uyup Nesîmin yanına gitti ve o sırrı söyledi.
Anber onun hilesinden haberdar oldu ve derhal Şem’in yanına koştu. Nâhoş hadiseyi anlatınca Şem’in gönlüne bir âteş düştü. Yüreği üzüntüden çıra gibi yandı, dumanlar yükseldi tepesinden. Mecbur kalınca Pervâneye dedi ki:
“Git, etrafımda dönme artık.”
Pervâne mahzun bir halde gitti. Mecnûn gibi çöllere düştü. Yine o nazlı güzelden ayrılmakla hicran gamına mübtelâ oldu.

Devam edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #13 : 31 Ağustos 2010, 08:44:49 »

10.Bölüm_________

NESîMİN ŞEM’İN YANINA GELMESİ VE ŞEM’İN KORKUDAN SAKLANMASI

Matem köşkünün mübtelâsı gam ile şöyle bir iç geçirdi.
Cânı sıkılan kâfur Nesîme gidip de olanları bir bir anlatınca Nesîm küplere bindi. Yerinden fırladı. Hop oturup hop kalkıyordu. Seher yeli hızıyla o peri vücutlunun otağına gidiyordu. Şem’i göremeyince sinirlendi. Her yeri kedere, gama boğdu. Kâfurun doğru söylediği ortaya çıkınca, onun kin kılıcı daha da keskinleşti. Şem’in otağını yıkıp yerle bir etti. Şem’i öldürmek için o yana bu yana koşturdu. Ama kimse onun yerini söylemedi. Âteş renginde bir gül, Nesîmin korkusundan gonca misâli bir köşeye sinmişti. Vücudunda hal kalmamış, cânsız bir kalıba dönmüştü. Anberli kokusunu salıvermiş, dua için yüzünü kıbleye çevirmişti. Yüzü gözyaşlarından kana bulanmış, üstü başı lâle gibi kıpkırmızı olmuştu. Yere sürünmekten yüzü top toprak içinde kalmıştı. Sabaha kadar da öyle kaldı. Derken bir yerden ışık buldu. Karanlıktan kurtulup nûra kavuştu
O gün Nesîm Şem’in izine rastlayamayınca, vazgeçip Mecnûn gibi vurdu kendini çöle. Hiçbir yerde duramıyordu.
O gece Şem Nesîmin tehlikesinden kurtulunca tekrar gelip meclisin ortasına oturdu. Yüzünün aksiyle dünyâ gül bahçesine döndü, cân gözü aydınlandı.

ŞEM’İN KABİRLERİ ZİYÂRETE GİTMESİ VE HÂCE-İ NÛR’UN MEZARINA GELMESİ

Şem Nesîmin elinden kurtulunca ihlâs ile niyâz kıblesine yönelip kabirleri ziyâret etmeye niyet etti. Güzel koku vermesi için ûd yakmak amacıyla gönül âteşinden dumanlar çıkardı. Kabirlerin en önemlisi olan Hâce-i Nûr’un Şam’da feyiz veren bir türbesi vardı. Ay ile güneş o yüce türbenin mumu ve kandiliydi. İç açıcı bahçesi bir nûr menbâı, yüce mezarı sevinç merkeziydi. Venüs, türbesinden bir ker***, güneş altın kubbesinin çemberiydi. Kemerleri gökyüzüne kadar yükselmişti. Güneş o eyvanın bir parçasıydı. Âşıkların hâcetleri orada kabul edilir, gönül ehli orada Allah’a yönelirdi. Yüreği aydın, talihli kişilerin kıblesiydi. Gökyüzü ise bir eşikti orada. Bir kör sıdk ile oraya gitse, yemin ederim, açılırdı gözleri. Hâle onun hangâhında bir han, ay o hanın etrafındaki uşak gibiydi. Hangâhın âlemi göklere kadar yükselmiş, güneş ışığı yayıyordu. Mezar sâkinlerini anmak için etrafında yedi gezegen dönüyordu. Şem’de mahfesine bindi. Önünde ve arkasında cemâat vardı. Yüzünü kanlı gözyaşlarıyla ıslatıp o aydınlık türbeye doğru hareket etti. O nûrlu türbeye varınca secde edip, alnını toprağa sürdü. Yanıp yakılmaktan sıcak gözyaşları döktü, yanmaya devam etti. Mezara bir adım mesâfede alnını yere koydu. Niyâz ederek tamamen yandı eridi. Tevâzu ile eğildi. Orada kendi yüceliğini görünce başını kaldırdı ve yüzünün parlaklığı güneşten daha fazla oldu.

PERVÂNENİN YAKICI AYRILIK GÜNÜNDE BîTAB DÜŞMESİ VE İŞTİYÂK DERDİNİ GÜNEŞE AÇMASI

Bu hikâyeyi anlatan, olayları şöyle hareketlendirdi:
Pervâne Şem’den ayrılınca Mecnûn gibi çöllere düştü. Sabahlara kadar çöllerde dolaşıyor, kâh düşüyor, kâh uçuyordu.
Güneş ufuktan yükselince âdeta feleğe âteş düştü. Sıcak yaz mevsimiydi ve güneş gökyüzüne ışık saçıyordu. Felek mumunun harâreti bu dünya evinde olan herkesi pervâne gibi yakıyordu. Güneşin sıcaklığından pınarlar sevgi pınarları gibi kurumuştu. Sıcak, dağı, çölü kasıp kavuruyordu. Deniz serap gibi susuz kalmış, sedef susuzluktan dudaklarını açmıştı. Su kenarındaki yeşillikler solmuş, herkes bir yerden köklerini suya doğru uzatmıştı. Zambak kuraklıktan boynunu bükmüş, susuzluktan dili sarkmıştı. İnciye benzeyen su damlası bile kalmamıştı insanların gözünde.
Gönlü kırık Pervâne o gün âlemi yakan âhlar çekiyor ve yârdan uzakta olduğu için her şeyle mücâdele ediyordu. İşte bu sırada göz güneşe ilişiverdi. O ay yüzlünün sevgisi yüreğinde tekrar alevlendi. Ona:
“Ey sıcak yüzlü! Acele etme böyle. Yüzünün rengi yârimin rengiyle aynı. Seni görünce gözler aydın oluyor. Gam yüzünden bir zerre gibi bîtab düştüm. Birazcıkta benimle ilgilen. Kendi gamımdan haberdar edeyim seni. Belki yolun düşer o ay yüzlüye. Onu görürsen de ki ((O kederli âşık senden ayrı kaldığı için yakasını yırttı. Ömür mektubu bu gece yazıldı, bitti.)) “Ya Hayy” nârasını bile atamadı. Oysa borazanı üfleyecek olsa, kulaklar sağır olurdu çıkacak sesten. Üzerine öyle bir uyku çöktü ki sûr-i İsrâfil bile uykusundan uyandıramazdı. Gün ağarmak istesede, samanyolu zinciri onun ayaklarını sımsıkı bağladı. Gecesi bitmedi.
“Gündüzü ne yapayım? Derde, yanmaya sebep olacak şeyi ne yapayım? Benim gündüzüm sevgilimin yüzündeki parlaklıktır. O olmayınca gündüzüm karanlık gece olur bana. Onun vuslatı olmayınca gündüz ne işime yarar? Onun cemâli olmazsa güneşi ne yapayım?” diyordu kendi kendine. Gözlerinden kanlı yaşlar döküp, sabrı tükendikten sonra takati de kesildi. Yerinden bir kez sıçradı. Aklını tamamen yitirdi. Feryâd figân etmeye ve deliler gibi mezarlığa doğru koşmaya başladı.
Ansızın aydınlık mı aydınlık çok güzel bir bahçe gördü. Güneş ile ay orada yaygı olmuşlardı. Çıkan ışıklar arşa kadar yükseliyordu.
Yana yakıla o türbeye girince o güneşi, yani gönül bahçesinin gül fidanını, güneşi kınkandıran Şem’i gördü. Gökyüzündeki dolunay gibiydi bu yüce yerde.

AYRILIK DERDİNDEN SONRA PERVÂNENİN ŞEM’İ GÖNMESİ VE ŞEVK İLE CÂNINI VERMESİ

Bu hikâyeyi anlatan sözü söyle bitiriyor:
Pervâne uzaktan Hâce-i Nûr’ur türbesinde Şem’i görünce, onun kokusuyla tekrar canlandı. Gözü onun yüzüyle aydınlandı. Kan döken, umutsuz ve solgun gözleri onun yüzün görünce aydınlanmıştı. Önce kendi bahtına seslendi: “Uyanık mıyım, uykuda mıyım? Uykudaysam bir eğlence vesilesidir bu. Uyanıksam, şaşılacak şey! O cemâli gören ben miyim? Hayal mi görüyorum yoksa? Bu rüyâ değilde bir hayalse, bu imkansız hayalle yandı cânım.”
O güzel serviyi görme arzusundaydı. Ona doğru baktı istekle. Şevkle koştu Şem’e doğru. Şem’in başında dönmeye başladı. Şem yanına çağırdı, şefkatle kucağına aldı onu. O gümüş tenli ile kucaklaşınca yaralı yüreği tutuştu Pervânenin. Henüz dudağından kâm almadan yüreğinde yangın başladı. Sersemleşip toprağa düştü. O kadar şevk içindeydi ki onun huzurunda kendinden geçti. Sînesi tutuşup alevlendi. Âteşin harâretinden gücü kuvveti tükendi. Hazine bulup da, hazinenin verdiği zevkin başına dert oluduğu müflis gibi, yada boğazlanmış tavuk gibi çırpınmaya, tepinmeye başladı. Gözü, gönlü cânândaydı cânı olduğu sürece. Sonunda acısından başını yere koydu ve vücudundaki yangınla cân verdi.

ŞEM’İN PERVÂNENİN BAŞINDA YANA YAKILA AĞLAMASI VE O NAZLI SERVİNİN ÖMRÜNÜN SONA ERMESİ

Pervâne şevk ile cânını verdikten sonra Şem o üzüntü içinde yakasına bağrını parçaladı. Sevgi âteşi içende alevlendi. Âhlarının dumanı göklere yükseldi. Kederinden cân ipi tutuştu. Gönül âteşi yakasından taştı. Kan fışkıran gözlerinden yaş döküyor, kan seli yüzünden akıyordu. Yüreğinden âteşler yağdıran bir âh çekti. Damlalar yüzünde sıralandı. Içinden yükselene alevler yalazlandı. Yürek sızlatan âhıyla yanağı sarardı. Harâretten halden hale girdi. Bal dudaklarında uçuklar belirdi. Yüzü ter içinde kaldı. Âteşi yükseldikçe yükseldi. O âteşle her nefeste biraz daha eriyordu. Seher vaktine kadar içindeki âteşle yandı, eridi, ediri. Artık daha fazla gücü kalmadı ve seher kandili gibi halsiz düştü. Vücudu harâretten tamamen eridi. Altın tacını yere attı. Âteşi gittikçe fazlalaştı. Gamla yüzünü toprağa sürdü. Yüzü toprağa değince nemli gözlerinden yaş selleri aktı.
Pervâneyi kucağına aldı ve yüzünü onun yüzüne koydu. Sonunda murâdını alamayan Pervâne ile gümüş tenli, servi boylu Şem birleşti. Kederden yüreği yanan Şem’de yârinin vuslatına erdi.

Beyit
“Benem şem-i visâle yandıran pervâneveş varın
Fenâyı mutlâkım cânân ile bezm-i visâlimdir.”
Fuzûlî

Mezarlık sâkinleri her ikisini de Hâce-i Nûr’un türbesine defnettiler. O âşıkların cânı birleşti. Yürekleri ikilik gamından kurtuldu. Huzur makamında yerlerini aldılar. Ebediyyen mezarları nûrla dolsun...

***Son***
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #14 : 03 Şubat 2012, 11:24:23 »



Aşk ve Işık...

Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. Pervanenin mumla konuşmasını dinledim. Şöyle diyordu pervane, ateşten sevgilisine; 'aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım. Peki sen niçin ağlıyorsun?' Mum, 'benim zavallı sevgilim' dedi pervaneye, 'tatlı balımdan ayırdılar beni, haksızlıkla elimden alınınca Şirin'im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur.'

Hem konuşuyor, hem de yanağından ateşten süzülen damlalar dökülüyordu mum:
'Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak. Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de tahammül. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun. Ben yanıp eriyinceye kadar dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.'

Söz sultanı Sadi mum gibidir. Görünüşü gösterişli ve parlak, içyüzü ateşli ve yanıktır. Şemle pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve 'püff' diye üfleyip söndürdü onu.
Zavallı mumun dumanı başından çıkarken, 'aşkın sonu budur' dedi ve canını verdi.
Aşk ölerek kurtulmaktır geçici dünyadan.
Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama.
'Ne mutluluk!' diye gıpta et, sevdiği onu öldürmeyi öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir, diye düşün.
Eğer aşıksan bu kemendden kurtulmaya çalışma.
Sadi gibi korkusuz ve özgür bir aşık ol.
Büyük denizlere açıl, demiyorum, lakin bir kez açılmışsan tufandan korkma.
(Bostan- Şeyh Sadi-i Sirazi)

Allah aşkı için çalış. Allah aşkı için hizmette bulun; halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var?
Bu fani dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak Allah kafi değil mi? Allah’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!.. O halde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, Allah’tan gelecek mazhariyete döndür!..”

 
 
MEVLANA
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: 1 [2] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
...ve ateşi görmüş pervane gibi dönüverdim Şiir Pınarı vuslat 1 314 Son Mesaj 03 Ekim 2007, 23:32:17
Gönderen: diyar2
ŞEM İLE PERVÂNE (ŞEYH ABDULLAH-I ŞEBİSTERî-İ NİYÂZî) Şiir Pınarı mariye 0 122 Son Mesaj 05 Nisan 2009, 20:10:12
Gönderen: mariye
Namaz Hikayeleri..! Mümin'in Miracı: Namaz « 1 2 3 » Mahya 28 1320 Son Mesaj 22 Haziran 2011, 15:01:58
Gönderen: bymusab
Şem û Pervane (Mum İle Kelebek) Şiir Pınarı vuslat 1 413 Son Mesaj 09 Aralık 2009, 23:09:02
Gönderen: _uMuT_
Furkan Savaşın'dan Kahramanlık Hikayeleri Dünyadan Haberler musabbinumeyr29 0 141 Son Mesaj 29 Aralık 2009, 07:35:05
Gönderen: musabbinumeyr29
pervane kurabiye (resimli :) Yemek Tarifleri « 1 2 » kördüğüm 17 1827 Son Mesaj 06 Ağustos 2010, 17:27:22
Gönderen: Suanur
ünlü deyimlerin hikayeleri... Öykü - Hikaye ve Kıssalar kördüğüm 6 1139 Son Mesaj 07 Haziran 2011, 20:33:06
Gönderen: cebelinur