0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Şefaat dilemek ve şirk  (Okunma Sayısı 408 defa)
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5916


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« : 26 Kasım 2008, 12:21:56 »

“Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâma “Makam-ı Mahmud” verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir.” Şualar

“Senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefaatini kendine celbetmek için, sünnetine ittiba et!” Mektubat

Hak ve hayır, vasat olan, orta olan, doğru olan yoldadır. Onun için nefis daima aşırılığa meyleder, uçlarda dolaşmak ister.

İfrat ve tefrit, aşırılığın iki zıt kutbu. Birincisinde ileriye ve yukarıya, ikincisinde ise geriye yahut aşağıya doğru gidilir.

Bir kimsenin değeri, faraza, yüz birim ise, bunu on binlere, milyonlara çıkarmak irfat, sıfıra indirmek, onunla da yetinmeyip eksi sonsuza doğru yol almak ise tefrittir. Bunların ikisi de aşırı, ikisi de zulüm. İkisinde de insaf ve adaletten eser yok.

Bu mesele sadece şahıslar için değil, çoğu zaman mefhumlar için de geçerli.. Bunları yok saymak tefrit, onlara aşırı değer vermek ise ifrat.. İkisi de zarar, ikisi de istikametten uzak.. İkisi de rıza çizgisinin, hak çizgisinin, hikmet çizgisinin dışında...

İfrat ve tefritin at oynattığı meydanlardan biri de “şefaat” meselesi.

Bazılarını görürsünüz. Allah’ın sevgili kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler orada medfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi...

Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî hizmet sayarlar. Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre doğru dua etmeyi şirk sayarlar.

Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın ruhundan uzak davranışlar.

... Konuyla yakın ilgisi dolayısıyla şirk meselesi üzerinde biraz durmak isterim.

Şirk, Allah’a ortak koşma cinayeti.. Bununla daha çok, tevhid inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kast edilir. Zaten şirkin en dehşetli derecesi ve afdan mahrumiyete götüren şekli de budur.

Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk... Bunda Allah’ın zâtı birlenmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâb-ı Hakk’a ortakmışçasına bir değer kazanırlar. Şefaatla ilgili tartışmalar da şirkin bu ikinci şekli üzerinde cereyan eder.

Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var:
Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor. Bu, O’nun kudsî hikmetinin bir gereği. Sebepleri yaratan da O, belli vazifelerde çalıştırılan da. O halde, sebep ne inkâr edilecek, ne de ona olduğundan fazla önem verilecek. Bunların biri ifrat, diğeri ise tefrit. Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzak.

“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi”, diyen adam, ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını bilir. Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder. Ama meyveyi ağacın eliyle aldığı için konuşmasında, mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır. Şimdi, bu adama: “Sen şirke düştün, ağacı Allah’a, haşa, ortak koştun” diyen adam ifrattadır.

İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran Allah’dır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep kılmıştır. Aynı şekilde, Güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep etmiştir. Maddî rızıklara ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde değerlendirilmeli...

Vaktiyle bir eserde şöyle bir cümle okumuştum. Beni oldukça düşündürmüştü. Buyruluyordu ki:
“Kur’an, Muhammed aleyhisselâmın ağzından dökülmüştür; ama kim, O’nu Muhammed söyledi derse kâfir olur.”

Bu aslında her mü’minin bildiği bir hakikat. Ama bunu böyle harika bir üslûpla ifade etmek, birçok hakikatlara kapı açıyor.

Resulûllahın (a.s.m.) ağzından dökülen âyetleri dinleyen mü’minler, burada Allah Resulünün (a.s.m.) sadece bir elçi olduğunu, kelâmın Allah fermanı olduğunu tasdik ederler. Tıpkı nur verenin de, rızık verenin de Allah olduğuna, Güneşin ve ağacın sadece birer sebep olduklarına inandıkları gibi, hidayetin de Allah’tan olduğuna, peygamberin buna sadece bir vesile olduğuna inanırlar.

İstikamet yolu budur. Bunun ötesi ya ifrata veya tefrite çıkar..

Hidayet şefaattan çok daha önemli ve neticesi çok daha büyük bir hâdise... Çünkü, hidayete eren bir insan, imanla göçmek kaydıyla, er-geç Cennete girecek demektir. O artık Rabbini tanımış, O’nun kulu olduğunun şuuru içinde, O’nun razı olduğu tarzda bir ömür geçirmeye başlamıştır. Yolculuğu ebede, rızaya, Cennetedir.

Böyle bir kul, beşeriyet itibariyle birtakım günahlar işlemiş olabilir. Mahşer meydanına çıkıldığında bu günahlarının bağışlanması için, kendilerine bu noktada izin verilmiş seçkin kulların Allah’dan mağfiret dilemeleri niçin şirk olsun!?..

... “Her hayır Allah’ın elindedir” hakikatınca hiçkimsenin ve hiçbir şeyin elinde O’nun vermediği bir hayır olamaz. Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine O’nun rahmetini görür, şükrümüzü O’na yaparız. Bu bizim tevhid inancımızın gereğidir.

Affa mazhar olmak da bir hayır... Bu da ancak Allah’dan beklenir. Bir Peygamberin yahut bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişcesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın ruhuna zıt ve bunu tasvip etmek de mümkün değil... Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtların hürmetine bağışla” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mümtaz, o hatırlı, o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.

İbrahim aleyhisselâmın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değil...

... Bir takım kimseler, şefaatı inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar. İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususda tefsir âlimleri ne buyurmuşlar” diye lütfen merak bile etmiyorlar. Arapça bilmelerine güvenerek, yahut sadece meal okuyarak yanlış sonuçlara varıyorlar.

Her Arapça bilen Kur’an’dan hüküm çıkarabilseydi, bütün Arap çocukları âlim olur ve artık ne fâkihe, ne müfessire, ne müçtehide lüzum kalmazdı.

Kur’an’ı anlamak bir ilim meselesidir. Onu tefsir etmek, Kur’an’ın edebî inceliklerini kavrayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisi yanında, âyetlerin nüzul sebeplerini, nâzil oldukları şartları, makamları, ilgili oldukları tarihî hâdiseleri ve daha nice şeyleri bilmeye bağlı. Mesele, sadece basit bir lügat meselesi değil.

Ben de bunun şuurunda olarak, tefsir âlimlerimizin eserlerinden aldığım dersleri nakletmekle yetineceğim.

Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı. İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal:
“Yoksa onlar. Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçı edineceksiniz)ünlem?.. (Zümer Sûresi, 43)

İslâm’ın, şu âyet-i kerimelerde kat’i ifadesini bulan temel bir hükmü vardır:Kişi ancak kendi ameliyle iyi veya kötü bir âkıbete uğrar.

“Her nefsin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” (Bakara Sûresi, 286)

“Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 18)

İşte şefaatla ilgili bazı âyet-i kerimeler mü’mine başkasının yardımına bel bağlamadan, bu dünyada elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesini öğüt verme makamındadır.

Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulûllah Efendimize (a.s.m.) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.

Bu âyet-i kerimelerden iki misal:
“Öyle bir günden korunun ki, o günde hiçkimse hiçkimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçı kabul edilir, ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara Sûresi, 48)
“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yetecek bir derdi vardır.” (Abese Sûresi, 34-37)

Bu âyet-i kerimeler yanında bir çok âyetler de şefaatın hak olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun razı olduğu kullara yapılabilir.

Kulun günahını ancak Allah affedebilir. Ama bu affı, dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder. Bu mânâya en büyük mazhar Resulûllah Efendimizdir (a.s.m.). Allah’ın O en sevgili kulu, mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Rabbine secde edecek, yalvarıp yakaracak, Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve sonunda kendisine şefaat izni verilecektir. O da (a.s.m.) ancak Rabbinin razı olduğu kimselere şefaat edebilecektir.

Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:
“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez.” (Sebe’ Sûresi, 23)
“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir işe yaramaz” (Necm Sûresi, 26)
“O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe Sûresi, 38)

“O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!”(Bakara Sûresi, 255)
Bu âyet-i kerimeler şefaatın hak olduğunu açıkca ifade ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi selâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!?..

Son âyet-i kerime, Âyet-el Kürsî’de geçer. Bu âyetin tamamında tevhid işlenir. Allah’ın azameti ve kudsiyeti ders verilir.

Şefaatla ilgili bu âyetten bir önceki âyette: “göklerde ve yerde her ne varsa hepsi O’nundur” buyurulur. O halde ne sema, ne de arz ehli, O’nun izni olmaksızın şefaat edemezler.Bir sonraki âyette ise: “O, kişinin önünü ardını (geçmişini geleceğini) bilir. Onlar, O’nun bildirdiğinden başka, O’nun ilminden hiçbirşeyi ihata edemezler (bilemezler)” buyrulur. O halde, kime rahmet edileceğini, kimin şefaat etmeye yahut edilmeye lâyık olduğunu da en iyi O bilir. Ve O’nun sevgili kulları da ancak O’nun bildirdiği lâyık kullara şefaat edebilirler...

Bu konuyla ilgili olarak, yanlış yorumlara uğrayan bir Hadis-i Şeriften de kısaca bahsedelim.

Resulûllah Efendimiz (a.s.m.): “Benim şefaatım ümmetimin günah-ı kebair (büyük günah) işleyen kısmınadır” buyurmuşlardır.

Bu kelâmın sahibi, peygamberlerin şahı Resulûllah Efendimiz (a.s.m.) “ismet” sıfatına sahip... Yâni O’na günah dokunamaz. O’nun yaratılışı günahsızlık üzeredir. Bu sıfat bütün peygamberler içinde de geçerli...

Peygamberleri insanlar için birer rehber, birer önder olarak gönderen Allah, onları günahsız kılmakla insanlara şu mesajı da vermiş oluyor: “Günah işlememeye bütün gücünüzle çalışın!”

Sözü edilen Hadis-i Şerifi bu gerçeğin ışığında değerlendirmek gerek. Bu hadisten; “şefaatın ancak büyük günah işleyenlere yapılacağını, küçük günah işleyenlerin bundan mahrum kalacaklarını” anlamaya mantıken imkân yok.

Dikkatle incelenirse, bu Peygamber kelâmından şu iki büyük mesaj hemen alınabilir:
Birincisi: Bu Hadis-i Şerif, “Büyük günah işleyenin küfürle iman arasında kalacağını” iddia eden Mutezile fırkasına en güzel bir cevap... Ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını haber veren Allah Resulünün (a.s.m) bu mübarek sözü, ehl-i sünnetin en büyük bir delili...

Diğer mesaj da şu: Şefaat izninin verilmesinden sonra, başta peygamberler olmak üzere, melekler ve salih kullar mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah katında şefaatçı olacaklar.Bu herkesin manevî mertebesine göre gerçekleşecek.. Büyük günahlar ise, Allah katında hatırı en ileri olan Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatıyla af edilebilecektir.

... Nice insanların imana susadığı, iffetsizlikle kavrulduğu, cehalet içinde çırpındığı ve kendilerine uzanacak şefkatli eller beklediği bu dehşetli zamanda, bütün bunları bir tarafa bırakıp bu gibi, zihinleri karıştıracak meseleleri gündeme getirmek en azından büyük bir gaflet. Ve bunda ne fayda görüldüğünü anlamak da mümkün değil!..

Prof.Dr. Alaaddin BAŞAR
Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
ya mehdi
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 20


« Yanıtla #1 : 22 Ocak 2009, 22:24:54 »

/BAKARA-254: Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ şefâah(şefâatun), vel kâfirûne humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey âmenû olanlar! İçinde, ne bir alışverişin ne bir dostluğun ve ne de bir şefaatin bulunmadığı gün (kıyâmet günü) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infâk edin (Allah için verin). Ve kâfirler, onlar zalimlerdir.
 2/BAKARA-48: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ şefâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Ve hiç kimseden bir kimseye bir şeyin ödenmediği ve ondan (hiç kimseden) bir şefaatin kabul olunmadığı ve hiç kimseden bir fidye alınmadığı ve onlara yardım da edilmediği günden sakının.                                           

2/BAKARA-123: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Kimseden kimseye bir şey ödenmediği ve onlardan bir fidye (bedel) kabul edilmeyeceği ve kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği ve onlara yardım da olunma
74/MUDESSİR-47: Hattâ etânel yakîn(yakinu).
"Sonunda yakın (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı."
74/MUDESSİR-48: Fe mâ tenfeuhum şefâatuş şâfiîn(şâfiîne).
Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.

 

Kardesim yukarida verdigim ayetler Ahiretde sefaat olmadigina dairdi ins. Simdide sefaatin dünyada oldugunu gösteren ayetlerden örnek verelim ins
Mahserde sefaat olayi yoktur, ne mü'minler icin, nede kafirler icin. Zaten mü'minler ebedi olmak üzere cennette, kafirlerde ebedi olmak üzere cehenneme gireceklerdir.

2/BAKARA-254: Yâ eyyûhellezîne âmenû enfikû mimmâ razaknâkum min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hulletun ve lâ ?efâah(?efâatun), vel kâfirûne humuz zâlimûn(zâlimûne).
Ey âmenû olanlar! Yçinde, ne bir aly?veri?in ne bir dostlu?un ve ne de bir ?efaatin bulunmady?y gün (kyyâmet günü) gelmeden önce, size verdi?imiz ryzyklardan infâk edin (Allah için verin). Ve kâfirler, onlar zalimlerdir.

2/BAKARA-48: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin ?ey’en ve lâ yukbelu minhâ ?efâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Ve hiç kimseden bir kimseye bir ?eyin ödenmedi?i ve ondan (hiç kimseden) bir ?efaatin kabul olunmady?y ve hiç kimseden bir fidye alynmady?y ve onlara yardym da edilmedi?i günden sakynyn.

14/YBRÂHÎM-31: Kul li ibâdiyellezîne âmenû yukîmus salâte ve yunfikû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hilâl(hilâlun).
Âmenû olan (ölmeden önce Allah’a ula?mayy dileyen) kullaryma söyle: “ Dostluk ve aly?veri?in olmady?y o günün gelmesinden önce namazy ikame etsinler! Onlary ryzyklandyrdy?ymyz ?eylerden gizli ve aleni (açyk) olarak ve infâk etsinler!”

40/MU'MYN-18: Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzymîn(kâzymîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ ?efîin yutâu.
Ve yakla?an gün (kyyâmet günü) için onlary uyar. O zaman kalpler, korku ile hançerelere gelir (can bo?aza gelir). Zalimler için yakyn bir dost ve ?efaati kabul edilir bir ?efaatçi yoktur.

6/EN'AM-51: Ve enzir bihillezîne yehâfûne en yuh?erû ilâ rabbihimleyse lehum min dûnihî veliyyun ve lâ ?efîun leallehum yettekûn(yettekûne).
Ve Rab’lerine ha?rolunmaktan korkan kimseleri, onunla uyar. Onlaryn, O’ndan (Allah’tan) ba?ka bir dostu ve ?efaat edeni yoktur. Böylece onlar takva sahibi olurlar

7/A'RAF-53: Hel yanzurûne illâ te'vîleh(te'vîlehu), yevme ye'tî te'vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakky), fe hel lenâ min ?ufeâe fe ye?feû lenâ ev nureddu fe na'mele gayrellezî kunnâ na'mel(na'melu), kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Onlar sadece onun tevîline (yorumuna) my bakyyorlar. Onun tevîlinin geldi?i gün, daha önce onu unutmu? olanlar: “Rabbimizin resûlleri hak ile gelmi?tir. Artyk bize ?efaat edecek ?efaatçiler var my ki; bize ?efaat etsinler. Veya (dünyaya) döndürülmü? olsaydyk, yapmy? olduklarymyzdan ba?kasyny yapardyk.” derler. Nefslerini hüsrana u?rattylar. Ve uydurduklary ?eyler kendilerinden ayryldylar.

2/BAKARA-123: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin ?ey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ ?efâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Kimseden kimseye bir ?ey ödenmedi?i ve onlardan bir fidye (bedel) kabul edilmeyece?i ve kendilerine ?efaatin fayda vermeyece?i ve onlara yardym da olunmayaca?y bir günden sakynyn.

6/EN'AM-70: Ve zerillezînettehazû dînehum leiben ve lehven ve garrethumul hayâtud dunyâ ve zekkir bihî en tubsele nefsun bimâ kesebet, leyse lehâ min dûnillâhi veliyyun ve lâ ?efî’(?efîun), ve in ta’dil kulle adlin lâ yu’haz minhâ, ulâikellezîne ubsilû bimâ kesebû, lehum ?arâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Kendilerinin dînini bir oyun ve bir e?lence edinenleri byrak. Ve onlary dünya hayaty aldatty. Ve de kazandyklaryndan (kazandyklary nâkys derecelerden) dolayy nefsin helâk olaca?yny, onunla hatyrlat. Onun için Allah’tan ba?ka bir dost ve bir ?efaatçi yoktur. O, bütün fidyeleri verse de ondan alynmaz (kabul edilmez). Y?te onlar kazandyklaryndan dolayy helâk olmu? kimselerdir. Ynkâr etmi? olduklary ?eylerden dolayy, onlar için kaynar sudan bir içecek ve elîm bir azap vardyr.

6/EN'AM-94: Ve lekad ci’timûnâ furâdâ kemâ halaknâkum evvele merretin ve terektum mâ havvelnâkum verâe zuhûrikum, ve mâ nerâ meakum ?ufeâekumullezîne zeamtum ennehum fîkum ?urekâ’(?urekâû), lekad tekattaa beynekum ve dalle ankum mâ kuntum tez’umûn(tez’umûne).
Ve andolsun ki; sizi ilk defa yaratty?ymyz gibi Bize tek tek (tek ba?yna) geldiniz ve size ne verdiysek (neyin sahibi yaptyysak, ne lütfettiysek) arkanyzda byraktynyz (terkettiniz). Sizinle ortak oldu?unu zannetti?iniz ?efaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun, sizinle aranyzdaki ba?lary koparylmy?, haklarynda zanda bulunmu? oldu?unuz ?eyler, sizden uzakla?yp gitmi?tir.

30/RUM-13: Ve lem yekun lehum min ?urekâihim ?ufeâû ve kânû bi ?urekâihim kâfirîn(kâfirîne).
(?irk ko?tuklary) ortaklaryndan ?efaatçileri olmaz. Ve (onlar o gün) ortaklaryny inkâr edenlerdir.

10/YUNUS-18: Ve ya'budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi ?ufeâunâ indallâh(indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya'lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard(ardy), subhânehu ve teâlâ ammâ yu?rikûn(yu?rikûne).
Ve onlara fayda ve zarar vermeyen Allah’tan ba?ka ?eylere (putlara) kulluk (ibadet) ediyorlar. Ve “Bunlar, Allah’yn yanynda bizim ?efaatçilerimiz.” diyorlar. De ki: “Yeryüzünde ve semalarda bilmedi?i bir ?eyi Allah’a haber mi veriyorsunuz?” O, Sübhan’dyr (münezzehtir), onlaryn ortak ko?tu?u ?eylerden yücedir.
nefan ve lâ darrâ(darren), ve nekûlu lillezîne zalemû zûkû azâben nârilletî kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne).
Artyk o gün bir kysmynyz di?erlerine fayda ve zarar vermeye malik olamaz (gücü yetmez). Zulmedenlere: “Tekzip etmi? (yalanlamy?) oldu?unuz ate?in azabyny tadyn.” diyece?iz.

39/ZUMER-19: E fe men hakka aleyhi kelimetul azâb(azâbi), e fe ente tunkyzu men fîn nâr(nâri).
Öyleyse bir kimse, üzerine azap sözünü haketti?i taktirde sen, ate?te olany kurtarabilir misin?

74/MUDESSYR-48: Fe mâ tenfeuhum ?efâatu? ?âfiîn(?âfiîne).
Artyk, ?efaat edenlerin ?efaati onlara bir yarar sa?lamaz.

60/MUMTEHYNE-3: Len tenfeakum erhâmukum ve lâ evlâdukum, yevmel kyyâmeh(kyyâmeti) yefsylu beynekum, vallâhu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Ne yakyn akrabalarynyz, ne çocuklarynyz, kyyâmet günü size bir yarar sa?layamaz. (Allah) Sizin aranyzy ayyracaktyr. Allah, yaptyklarynyzy görendir.





Moderatöre Bildir   Logged
hakikatperver
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 78

İmtihanın tam içindeyız balık misali ! :(


« Yanıtla #2 : 22 Ocak 2009, 22:53:11 »

?
ünlem
...
Moderatöre Bildir   Logged


Gecelere sarıyorum hüznümü, buz kesilir hücreler
Ansızın dile gelir kelepçelerim ve taştan kelimeler
Uzar uzar saatler, zaman durur, sabaha düşman geceler
Arar umut gözlerim sitem bulur bitimsizce işkenceler
vuslatı canan
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 15


« Yanıtla #3 : 23 Ocak 2009, 11:29:42 »

 Allah razı olsun paylaşımlarınız için...
   Ben okuduklarımdan şunu anladım ki; ayetlerle açıklamalar yapılmış hamdolsun... Şefaat haktır ve Rabbimizin izin verdiği, şefaat yetkisinin sahibi kıldığı salih, sıddık kullar şefaat edilmeye müstehak kullara dünya hayatında iken şefaat edecekler ve bu şefaat ancak kişiye ölüm gelip çatmadan bir fayda sağlayabilecektir...
74/MUDESSİR-47: Hattâ etânel yakîn(yakinu).
"Sonunda yakın (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı."
74/MUDESSİR-48: Fe mâ tenfeuhum şefâatuş şâfiîn(şâfiîne).
Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.
  SELAM YAŞAMIMIZ OLSUN İNŞAAllah..
Moderatöre Bildir   Logged
hakikatperver
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 78

İmtihanın tam içindeyız balık misali ! :(


« Yanıtla #4 : 24 Ocak 2009, 01:26:48 »

gerçi okumaya fırsatım olmadı ama konunun özetını ıkı kelıme ıle yapar mısınız ?
mahser meydanında şefaat edılmeyeck mı anlamına gelıyor yazılar ?
Moderatöre Bildir   Logged


Gecelere sarıyorum hüznümü, buz kesilir hücreler
Ansızın dile gelir kelepçelerim ve taştan kelimeler
Uzar uzar saatler, zaman durur, sabaha düşman geceler
Arar umut gözlerim sitem bulur bitimsizce işkenceler
vuslatı canan
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 15


« Yanıtla #5 : 24 Ocak 2009, 11:16:32 »

Var din iman gerekse iyi dir bu dünyada
Yarın onda(mahşerde) bitmez işin bügün bunda(dünyada)bitmeyince
Nefsin müslüman eden
HAK yolun doğru verir
Yarın anda olısar
Muhammet şefaati

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim

Ol padişah ben kuluyum
Dost bahçesi bülbülüyüm
Ol hocamın bahçesinde
Şad olup ötmeye geldim

Bunda bilişmeyen canlar
Anda(orada) bilişemez anlar
Bilişiben ben dost ile
Halimi arz etmeye geldim
YUNUS EMRE
SELAM YAŞAMIMIZ OLSUN İNŞAAllah...
Moderatöre Bildir   Logged
vuslatı canan
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 15


« Yanıtla #6 : 24 Ocak 2009, 12:05:07 »

Gönül ustası Hazret-i Mevlânâ, insanı ilâhî huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rükû, secde, selam ve dua gibi namaz rükünlerine bakın nasılda düşündürücü mânâlar kazandırmış;

Namaza tekbirle girmek, “İlâhî, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir. (Tekbir getirerek kurban kesildişi gibi, tekbirle namaza başlamak da ‘Allah’ım, canımız sana feda olsun’ anlamındadır.)

Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonra hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükû’a eğilir.

Başy rükû’da iken “Hakk’ın sualle-rine cevap ver!” diye ilâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır.

Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüzüstüne kapanır.
...
O ağır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağa selam verir; peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar derler: “Çare ve yardım günü geçti. Çare, ancak DÜNYADA olabilirdi. Orada salih amellerde bulunmadInız, o günler gitti.”

Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onlardan da bir fayda göremez.

Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırıır. “Ya Rabbi, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiretine sınır yoktur ..."
SELAM YAŞAMIMIZ OLSUN İNŞAAllah...
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Şefaat ya Resulullah. Şiir Pınarı -bedirhan- 0 182 Son Mesaj 26 Şubat 2008, 11:24:55
Gönderen: -bedirhan-
ŞEFAAT YA RESULULLAH Şiir Pınarı MuSLiM 0 173 Son Mesaj 20 Ekim 2008, 17:10:30
Gönderen: MuSLiM
özür dilemek ayrıcalıktır... Serbest Bölüm __YaZ_yAğMuRu__ 0 131 Son Mesaj 13 Temmuz 2009, 23:25:46
Gönderen: __YaZ_yAğMuRu__
Şirk ve Şirk Ehlinden Beri Olmak Tevhid Ve Akaid hamza01 0 114 Son Mesaj 19 Kasım 2009, 22:33:23
Gönderen: hamza01
Tevhid ve Şirk [İslama sızan şirk] Sohbetler/Seslendirme Hannâne 0 220 Son Mesaj 20 Ocak 2010, 16:45:42
Gönderen: Hannâne
Özür Dilemek Erdemdir Düşünce yazıları/Makaleler Kavl-i Leyyin 2 1181 Son Mesaj 31 Ağustos 2010, 23:49:17
Gönderen: mizgina_islam_
şefaat meseleesi! Tevhid Ve Akaid tevhide hicret 2 109 Son Mesaj 10 Temmuz 2011, 20:19:52
Gönderen: tevhide hicret