0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Fıkıh Usulü  (Okunma Sayısı 910 defa)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« : 06 Temmuz 2010, 09:58:22 »

FIKIH USÛLÜNÜN TARİFİ, KONUSU VE TARİHÇESİ

Tarifi :
 
Fıkıh Usûlü (Fıkhın kökleri =  İslâm Hukuku Metodolojisi), bir izafet terkibi olup özel ıbir ilmin adıdır; fakat bu terkibin her parçası, ifade ettiği hakikatin bir parçasına delalet eder. Muzaf ve muzaf-i ileyh'den teşekkül eden bu terim, izafet esasından tamamen uzaklaş­mış, sadece bir isimden ibaret olmuş değildir. Dolayısıyla bu terimin tarifini yaparken her iki parçasını ayrı ayrı tarif etmek mecburiyetin­deyiz.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #1 : 06 Temmuz 2010, 10:11:40 »

Fıkıh (Fıklı) :
 Bunun sözlük mânâsı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekil­de keskin ve' derin anlayıştır. Şu âyet ve hadislerde geçen ve bu kök­ten türemiş olan kelimeler böyle bir anlamda kullanılmıştır: "And ol­sun ki biz, cehennem için de Dir çok cin ve insan yarattık. Onların kalbleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulak­ları vardır, ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir."[A'râf. 179] "Bunlara ne oluyor kî hiç bir sözü anlamağa yanaşmıyorlar."[ Nisa, 78] "Alla h, kime hayır mu-rad ederse onu din'de fakih kılar."[ Buharı İlrn: 10, 13: ]
İşte bu, fıkh'm sözlük mânâsıdır. İstilanı mânâsı da, bu mânânın pek dışına çıkmaz; gerçi bir özellik taşır ve şöyle tarif edilebilir: Fı­kıh, şer'î-amel hükümleri, tafsüî (ayrı ayrı) delillerine dayanarak bil­mektir. Buna göre fıkıh ilminin konusu iki kısımdan ibarettir:

1)  Şer'-amelî hükümleri bilmek. Dolayısıyla  Allah'ın birliğini, Peygamberlerin gönderilişini ve Tanrı'dan aldıklarını tebliğ etmeleri

gerektiğini, âhiret gününü ve bu günle ilgili şeyleri bilmek gibi itikadı hükümler, Fıkh'm İstılahı mânâsına dahil değildir.

2)   Her hükmün tafsili delillerini bilmek, Meselâ; "Seleni"[Para peşin inal veresiye olmak üzere yapılan alım satım akdine "Selem ak­di" denilir.] akdiyle bir satıştan söz edilirse, paranın akit zamanı   teslim edilmesi gerekirdiyebilmek için buna dair Kitab, Sünnet ve sahabîleri fetvalarından bir delil getirmek icab eder; faizin azı da çoğu da haramdır deyince, buna dair de Kitab'tan bir delil zikretmek lazım gelir. Bu konuda ana paradan fazla olan her şey faizdir deniliyorsa, delil olarak; "Eğer tevbe ederseniz ana paranız sizindir, böylece hem haksızlık etmemiş, hem de haksızlığa uğramamış olursunuz."[ Bakara, 279] âyetini okumak gerekir. Haksız yere insanların mallarını yemenin haram olduğunu anlatan kimse; "Mallarınızı, aranızda haksız yere yemeyin..."[Nisa,  29.] âyetini sözüne ek­lemelidir. Demek ki fıkıh ilminin konusu, helal, haram, mekruh ve vâ-cib olma yönünden insanların işlerine ait hükümler ve bunların da­yandığı delillerdir.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #2 : 09 Temmuz 2010, 21:41:51 »

Fıkıh ile Fıkıh Usûlü arasındaki münasebet ve farkı açıklarken bunların konularını da belirtmiş olduk. Söylediğimiz gibi Fıkh'm ko­nusu, ayrı ayrı delilleriyle amelî hükümlerdir.

Fıkıh Usûlüne gelince; bu ilim, hüküm çıkarma (istinbat) meto­dunu konu olarak ele alır. Her iki ilim, deliller üzerinde birleştiği halde birbirinden ayrıldığı yönler vardır. Fıkıh, cüz'î ve amelî hükümleri çı­karmak için delileri ele alır ve belirttiğimiz gibi her delilin ifade ettiği hükmü tayin eder. Fıkıh Usûlü ise, delillerden hüküm çıkarma meto­dunu, delillerin hüccet olma bakımından derece ve durumlarını ince­ler. Kur'an'm hüccet oluşunu, Sünnet'ten önce geldiğini ve Şerîatin as­lını teşkil ettiğini, zannî ve katsî delili, nass'larm zahirleri arasında bir çatışma olduğu zaman gidilecek yolu gösteren metodu, çeşitli ibarele­rin delalet derecelerini, hâss ve âmm'm mertebelerini açıklar.Daha sonra mükelleflere (şahıslara) geçer; vâcibleri yerine getirmesi, ha­ramlardan sakınması, emir ve nehiylere riayeti derecesinde karşılık görmesi bakımından şer'i hükümlerin kimleri içine aldığını bildirir. Bundan sonra da Şeriatı bilmeme, yanılma, unutma gibi şahsiyete arız olan hallerin etkisini, şahsın sorumluluğunu azaltan veya ortadan kaldıran durumları tesbit eder.

Bu mülahazalarla diyebiliriz 'ki, fakîh'in doğru yoldan sapmaması için hüküm çıkarırken bağlı kalması lüzumlu olan metodla ilgili bütün hususlar Fıkıh Usûlü'nün konusuna dahildir. Delilleri tertib edip, kim­lerin şer'î hükümlere muhatab olduğunu, bu delillerin icablanyla kim­leri şümulüne aldığını, kimlerin hüküm çıkarma ehilyetine sahip oldu­ğunu ve kimlerin bu ehliyete sahib olmadığını, nass"lardarı hüküm çı­karmada fakîhe yoî gösteren dil kaidelerini, kıyas'm esasını teşkil eden ve makîs-i aleyh (kendisine kıyas yapılan asi) ile makîs (kıyas konusu olan feri') arasındaki birleştirici illetleri tesbit etme metodlarını bir disipline koyan ölçüleri bu ilim açıklar. Keza bu ilim, şer'an mute­ber olan maslahatları, kıyas'm dayandığı veya hakkında nass bulun­mayan konuda üzerne kıyas yapılacak özel bir nassı asıl kabul eden genel kaideleri gösterir. Sonra, kıyas'la çatıştığı zaman maslahatların yerini tayin* eder ki, bu türlü maslahatlara kısaca "istihsan" adı veril­mektedir. Daha sonra bu ilim, hükümleri, bunların gayelerini, kısım­larını, ruhsat ve azimetleri anlatır. Bu sayılanların üstünde ayrıca Fı­kıh Usûlü, hüküm çıkarırken fakîhin bağlı kalması icabeden asıl me­todu öğretir.

Bu ilim, Şerîatteki bütün delilleri A 11 ah'a irca eder. Çünkü İslâm Dininde, bu dinin genel esasları icabı olarak, hakim bizzat Allah'tır. Bütün deliller, Alla h'm hükmünü bilme vasıtasıdır. Kullarına O'nun emirlerini bildirdiği kitap Kur'andır. Sünnet de ibu kitabın açıklayıcı-sıdır. Peygamber (S. A.), hevâdan konuşmamiştır. Öteki delillerin hepsi bu iki kaynaktan doğmuştur.

Netice şudur ki, bu ilmin konusu; hakkîkatini, özellik ve çeşitlerini açıklama bakımından hüküm, hükmünün sâdır olduğunu gösteren de­liller bakımından Makim, hüküm ve tekliflere muhatab olma bakımın­dan insan ve nihayet hüküm çıkarma vasıtası olması itibariyle ictmâd'-dır.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #3 : 10 Temmuz 2010, 22:34:52 »

Fıkıh Kaideleri İle Fıkıh Usûlü Arasındaki Fark:
 
Fıkıh Usûlü ile cüz'î hükümleri bir araya toplayan fıkıh kaideleri arasındaki farkı belirtmek icabeder. Bu kaidelere, muhtevası itibariyle İslâm Fıkhının genel nazariyeleri adı verilebilir. Nitekim "Ma'hedii'ş-Şerî'â" (İslâm Hukuku Enstitüsü) da bu isimle okutulan bir ders var­dır. Bazı araştırıcılar, bununla Fıkıh Usûlü arasındaki farkı anlayama­maktadırlar. Dolayısıyla buna işaret etmemiz gerekmektedir.

Yukarıda da anlattığımız gibi, Fıkıh Usûlü, fakîhin uyması lazım gelen metodu açıklar ki, bu onun, hüküm çıkarırken hatâya düşmeme­si için sarılmağı gereken bir kanundur. Fıkıh kaideleri ise, bir kaç hük­mü birleştiren bir kıyas veya fıkhı bir kaide'de toplanabilen benzer hükümler kolleksiyonudur. Şerîate göre mülkiyet kaideleri, tazmi­nat kaideleri, muhayyerlik kaideleri, fesih kaideleri, burada misal olarak zikredilebilir. Bunlar, cüz'î ve dağınık hükümlerin neticeleridir ki, meseleleri genişçe ele alan fakîh, uğramış ve bunları, biraraya top­layıcı kaide veya nazariyeler yardımı ile birbirine bağlamıştır. Bu tür­lü çalışmalara misal olarak, Şâfiîlerden İzzüddin b.Abdisse-lâm'ın "Kavâidu'l-Ahkâm",Malikilerden el-Karâf î'nin "Envâru'l-Bürûk fî Envâü-Furûk", Hanefîlerden İbn-i Nucey m'in "el-Eşhâh ve'n-Nezâir",yine Malikîlerden İbn-i Cizzî (İbn-i Cüzey)    Muhammed  b. Abdillah b. Y ahy a'nm"''el-Kavânînul-FıKniyye-,

Burhanüddin İbrahim b. Ali b. Ferhûn'un "Tabsiratu'l-Hufckâm", Hanbelî mezhebinin dağınık meselelerini biraraya toplayan İbn-i Reeeb'in "el-Kavâidul-Kübrâ" adlı eserleri burada anılabilir. Buna göre diyebiliriz ki, bu kaideleri okuyup incelemek bir fıkıh çalışmasıdır; fıkıh usûlü çalışması değildir. Bu kaideler, fıkhî hüküm­lerden birbirine benzeyen meseleleri .biraraya toplama, birleştirme esasına dayanır. Bu itibarla Fıkhı; Usûl, furû* ve kavâid (kaideler) olarak birbirine bağlı üç dereceye ayırmak mümkündür. Usûl, fer'î- fı­kıh meselelerinin temelidir. Çeşitli fıkıh mecmuaları meydana gelince, furû'u ve dağmık meseleleri genel ve birleştirici kaideler altında top­lamak mümkün olmuştur ki, bu kaidelere, fıkhî nazariyeler denilebilir.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #4 : 12 Temmuz 2010, 12:10:34 »

Fıkıh Usûlünün Doğuşu  :
 
Fıkıh Usûlü, fıkıhla birlikte doğmuştur. Yalnız tedvin edilişi, Fı-kıh'tan sonradır. Fıkh'm bulunduğu yerde, zarurî olarak istinbat me: todu da bulunacaktır; istinibat metodu bulununca elbette Fıkıh Usûlü de bulunacaktır.

Fıkhî hükümler çıkarma (istinhat),   Peygamber    (S. A.Vden sonra sahabîler çağında başladığına göre sahabîler arasında yer alan İbn-i Mes'ud, Ali b. Ebî Talib, Ömer b. el-Hattab    gibi fa-kihler, herhalde hiçbir kayıt ve esasa bağlanmaksızm fikir beyan et­miyorlardı. Meselâ; içki içenlerin cezası hakkında Hz. Ali; "İnsan içki içince hezeyanda bulunur, hezeyanda   bulununca kazf  (zina iftirası) eder, dolayısıyla içki içen kimseye kazf cezası gerekir" derken neti­ceye veya zerâyi' esasına göre hüküm verme metodunu kullanmış olu­yordu. Abdullah b. Mes'ud; "kocası ölen hamile bir kadının id-deti doğuma kadardır" diyor ve "Gehe olanların iddeti doğurmaları ile tamamlanır"[Talâk, 4.] âyetini sözüne delil olarak getirdikten sonra, küçük Ni­sa Sûresinin büyük Nisa Sûresinden sonra    indiğini ilave ediyor ve1 böylece Talâk Sûresinin Bakara Sûresinden sonra geldiğini anlatmak istiyordu. Bununla o, bir Fıkıh Usûlü kaidesine işaret ediyordu. Bu da, sonra gelen nassm, önce gelen nassı nesh veya tahsis etmesidir. İşte burada İ b n-i M e s' u d, bir Fıkıh Usûlü esasına göre davranmıştır. Do­layısıyla Sahabîlerin, her zaman açıklamasalar bile, ictihad'larmda bu gibi metodlara dayandıklarını söylememiz icabeder.

Tabiîler çağma geçersek görürüz ki, yeni olayların artmasıyla icti-had alanı genişlemiş, Medine'de Saidb. e1-Müseyyib ve diğer­leri, Irak'ta Al karne ve İbrahim Naha'î gibi tabiîlerden bir grup kendisini fetva vermeye hasretmiştir. Bunlar, önlerinde Allah'ın kitabını, Peygamber (S. A.) in sünnetini ve sahabîlerin fetvalarını gö­rüyorlardı. Onların kimisi, nass bulunmayan yerde maslahat, kimisi de kıyas metodunu kullanıyordu. Irak fakihlerinden İbrahim Naha'î ve emsalinin ileri sürdüğü fer'î meseleler, kıyasların illetlerini tes-bite ve bunları bir disipline bağlama, bu illetleri diğer fer'î meselelere tatbik emek cihetine yöneliyordu.

Bu çağda metodlar, Öncesine nisbetle, açıklığa daha iyi kavuşuyor; fıkıh okulları birbirinden ayrıldıkça, her okulun istinbat metodları da daha belirgin hale geliyordu.                 

Tabiîler çağını geçip Müctehid İmamlar devrine ulaşırsak, bu me-todların tam bir açıklığa kavuştuğunu görürüz. Bu devirde istinbat kanunları, bu kanunların sınırları belli olmuş ve imamların dilinde açık ifadelerini bulmuştur, Sözgelimi; E bu Hanif e'nin kendi istin­bat metodlarını tayin ederek Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin icmâ' ettik­leri fevâlara. Sahabîler ihtilafa düştükleri takdirde, bunlardan tercih edeceği görüşe uyacağını, kendisi gibi birer insan oldukları için Tabii lerin görüşüne her zaman uyamayacağını belirttiğini, belli metodları olan kıyas ve istihsan'ı kabul ettiğini görüyoruz. Hattâ talebesi Mu-h amme d b. el-Hasen eş-Şeybanî, Ebu Hanîfe için; "Ta­lebeleri onunla kıyas konusunda münakaşa ederlerdi; o, istihsan yapı­yorum deyince kimse kendisine yetişemezdi" derdi.

İmam Malik, "Medineli'lerin amelini hüccet sayarken, bunu kitab ve risalelerinde açıkça ileri sürerken, hadis rivayetindeki şartla­rını ortaya koyarken, hadisleri mahir bir sarraf gibi eleştirirken, Kur'an'ın belirttiği hükme veya dînin kesin kaidelerine aykırı olan hadisleri reddederken açıkça bir Fıkıh Usûlü esasına göre hareket et­miştir. Meselâ; bu esasa uyarak, "Birinin kabına köpek batarsa (dilini sokarsa) o, bunu yedi kere yıkasın..."[Buharı, Vudû': 33; Müslim, Taharet: 89, 91, 92, 93. ] hadîsini, hıyar-i meclisi[Pazarlık yapıldıktan  soîıra birbirinden ayrılmadıkça, alıcı  veya  satıcının muhayyer olması prensibi.] ve öl­müş bir kimse namına sadaka verilebileceğini bildiren hadisleri red­detmiştir.

İmam Ebu Yusuf da, "Kitabu'l-Harâc"ında ve Evza'î'nin "Siyer"ine yazdığı reddiyede açık bir metod takip etmiştir. Gerçi o da ictihad metodunu tedvin etmemiştir.
Moderatöre Bildir   Logged

têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #5 : 20 Temmuz 2010, 12:40:14 »

Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini :
 

Nihayet Şafiî gibi Kureyş'li bir bilginin devrine geliyoruz. Bu zat, Fıkıh Usûlünü tedvine koyulmuş, istinbat metodlarını tesbit et­miş, Fıkhın kaynaklarını açıklamış ve bu ilmin sınırlarını belirtmiştir.

Şafiî; Sahabîlerden, tabiî ve kendisinden önceki fıkıh imamla­rından intikal eden fıkhî serveti hazır bulmuş, çeşitli görüşlere sahib olanların mücadeleleriyle karşılaşmıştır. Görmüştür ki Medine fa-kihleriyle Irak fakihleri arasında durmadan münakaşalar yapılmak­tadır. Bu münakaşalara olgun aklı ile kendisi de dalmıştır. İmam M ali k'ten aldığı Medine Fıkhını, İmam Muhamm ed b.el­li asen'den öğrendiği Irak Fıkhım ve doğup büyüdüğü memleket olan Mekke Fıkhını iyi bildiği için bu münakaşalar ona, ictihad'daki doğru ve yanlışı ayırdedecek Ölçüleri koyma fikrini ilham etmiştir. İş­te bu ölçüler Fıkıh Usûlünü meydana getirmiştir.

Fıkıh furûu'nun, Fıkıh Usûlünden önce söz konusu olup tedvin edilmesinde bir tuhaflık yoktur; çünkü Fıkıh Usûlü, istinbat ölçüleri­ni teşkil eden, yanlışı doğrudan ayırd etmeyi öğreten normatif bir ilim­dir; asıl konu ise Fıkıh'tır. Bütün kaidevî (normatif) ilimler de aynı durumdadır. Nitekim Nahiv ilmi, Arapça fasih olarak konuşulduktan sonra teşekkül etmiştir. Halil b. Ahmed Aruz ilmini koymadan önce, yine şairler, vezin kaidelerine uygun olarak şiir yazıyorlardı; Aristo Mantık ilmini tedvin etmeden önce de insanlar münakaşa ediyor ve düşünüyorlardı.

Şafiî, istinbat kaidelerini tedvin eden ilk adam olmaya lâyıktı. Zira o, Arab dilini inceden inceye biliyordu; hattâ büyük dil bilginleri arasında sayılıyordu. Hadis ilmine sahipti; en büyük hadis bilgininden hadis tahsil etmiş ve bütün nevileriyle çağının fıkhını öğrenmişti. İh­tilaf sebeblerini, ihtilafa düşen kişilerin nokta-i nazarlarını anlamak için son derecede gayret gösteriyordu.

Bu ve benzeri sebeblerle Şafiî, tahsil etmiş olduğu fıkh'tan, ön­cekilerin görüşlerini ölçecek ve sonrakilerin istinbatları için esas teş­kil edecek olan ve ayrılmamaları, sımsıkı sarılmaları gereken kaidele­ri çıkarma imkânına kavuşmuştur.

Şafiî, dili iyi bildiği için Kur'an ve Sünnet nass'larından fık­hı hükümler çıkarabilmiştir. "Kur'anın tercümanı" olarak bilinen Ab­dullah b. Abbas'm ilminin nakledildiği Mekke'de okumakla nâsîlı ve mensûlm öğrenmiştir. Geniş Sünnet bilgisi ve bunu yetkili Sünnet âlimlerinden tahsil etmiş olması ve Sünnet'i Kur'an ile karşılaştırması sayesinde Sünnet'in Kur'an karşısındaki yerini, onun zahirinin bazan Kur'an'm zahirine aykırı düşmesi halinde tutulacak yolu tanımıştır. Re'y ve Hadis Fıkhını öğrenmiş olması, kıyas kaidele­rini koyması için esas teşkil etmiştir.

İşte Şafiî, böylece, istinbat kaidelerini koymuştur; fakat bunları kendisi icad etmemiştir. Şafiî'ye yol gösteren fakihlerin istinbatlarmda takib ettikleri halde tedvin etmedikleri metodlar üzerinde biraz­cık düşünürsek, O'nun istinbat için metod icad etmediğini, ancak ken­disinden önce dağınık şekilde mevcut olan metodları biraraya topla­yıp bir ilim haline getirdiğini görürüz. Tıpkı Arist o'nun Mantık il­mini tedvin edişi de böyledir; O'nun Mantık konusunda yaptığı şey, bir icat değil; ancak bunu bir disiplin haline getirmekten ibarettir.

İşte Ş â f i î'nin Fıkıh Usûlünü tedvin edişindeki öncülüğü konu­sunda fakihlerin cumhuru (büyük çoğunluğu) bu görüştedir; onlar­dan hiç birisi bu görüşe muhalefet etmemiştir.
Moderatöre Bildir   Logged

_uMuT_
Mir Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4510


seven sevilene tabi olur.


« Yanıtla #6 : 11 Haziran 2011, 21:11:45 »

Bazı   Fıkhı  Istılahların  Tarifi

Bu fıkhı ıstılahlar şunlardır: .   

1.  Farz

Şeriatın yapılmasını kesin olarak emrettiği şeylere farz denir. Onu ya­pan sevap, terkeden günah kazanır. Misal olarak orucu gösterebiliriz. İslâm, kesin bir şekilde bizden oruç tutmamızı istemektedir.

... sizin üzerinize de oruç farz kılındı. (Bakara/183)

Oruç tutarsak hiç kuşkusuz cennette mükâfatı, tutmazsak cehen­nemde cezası verilecektir.

2.  Vacib

 
Vacib, Şafii mezhebinde farz anlamındadır. Vacib ile farz arasında -hac konusu hariç- hiçbir fark yoktur. Hac konusundaki vacib, haccın sıhhati için şart olmayan birşeydir. Diğer bir ifadeyle kişinin terketmesiyle haccın sıhhatine zarar gelmeyen birşeydir. Bunlar cemrelere taş atmak, mikatta ihrama girmek ve haccın diğer vacibleridir. Hacca giden bir kim­senin -bu vacibleri yerine getirmediği takdirde- haccı yine de sahih'tir, fa­kat kendisi günahkârdır. Terkettiği bu vacibleri, kurban keserek telafi et­melidir.

Haccın sıhhati, haccın farzlarını yerine getirmeye bağlıdır. Başka bir ifadeyle, terkedilmesiyle haccın batıl olduğu şeylerdir. Bunun misali Arefe'de vakfe'ye durmak ve haccın diğer farzlarıdır. Bu farzları yerine getirmeyen kimsenin haccı batıl olur.


3.   Farz-ı Ayn


Her mükelleften kesin olarak yapılması istenen namaz, oruç, hac gibi ibadetlere farz-ı ayn denir. Bu ibadetler her mükellefe ayrı ayrı farzdır. Bu farzı bazı mükelleflerin yerine getirmesi, diğer mükelleflerin üzerinden düşürmez.

4.  Farz-ı Kifaye

Fert fert her müslümandan değil de müslümanlarm tümünden yapılması istenilen şeylere farz-ı kifaye denir. Bunları müslümanlardan bazıları yaparsa, diğer müslümanlann üzerlerinden bu mükellefiyet düşer. Eğer hiç kimse yerine getirmezse bütün müslümanlar günahkâr olur.

Bunun misali de ölen bir müslümanı teçhiz ve tekfin edip cenaze namazını kılmaktır. Çünkü müslümanlardan biri ölürse onu yıkamak, ke­fenlemek ve cenaze namazını kılmak sonra götürüp defnetmek bütün müslümanlara farzdır. Fakat müslümanlardan bir kısmı bu farzı yerine getirirse, bu mükellefiyet diğer müslümanlann üzerinden düşer ve onlar günahkâr olmazlar. Ancak bütün müslümanlar bu farz-ı kifaye'yi terke-derlerse günahkâr olurlar.

5.   Rükün
 
Yapılması vacib olan fiilin parçasına rükün denir. Bunun misali na­mazda Fatiha sûresini okumak, rükû ve secde etmektir. İşte bunların her-biri bir rükündür.


6.  Şart
 

Yapılması vacib olan, fakat bir fiilin parçası olmayan şeylere şart de­nir. Bunun misali abdestin, namazın, namaz vaktinin, kıblenin bilinmesi gibi şeylerdir. Bunlar namazdan hariç olan namazın mukaddimeleridir. Namazın sahih olması için bunların bulunması gerekir. Bundan ötürü bunlara şart denilmiştir.
 
7.   Mendub

Şeriatın yapılmasını  tavsiye ettiği, yapanların sevap  kazandığı yapmayanların ise günahkâr olmadığı şeylere mendub denir Bunlar kuşluk namazı, Şevval ayında altı gün oruç tutmak, gece ibadeti yapmak ve  benzerleri  gibi  hususlardır.  Mendub'a aynı  zamanda  sünnet, müstehab, tatavvu ve nafile de denir.

8.   Mubah
 
Yapılması ve yapılmaması şeriat açısından müsavi olan hususlara mubah denir. Şeriat bu gibi şeylerin ne yapılmasını, ne de terkedilmesini emretmemiştir. Bunlar insanlara bırakılmıştır. Bu nedenle yapılmasında sevap, terkedilmesinde günah yoktur. Bunun misali şu ayette bulunmak­tadır:

Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağilın ve Allah'ın lütfundan

(nasibinizi) arayın! (Cuma/10)

Bu ayet Cuma namazından sonra çalışmanın mubah olduğunu gös­terir. Bu nedenle namazdan çıkınca isteyen çalışır, istemeyen çalışmaz.

9.   Haram
 

Şeriatın yasak ettiği şeylere haram denir. Bunların terkedilmesinde sevap, yapılmasında ise ceza vardır. Bunun misali adam öldürmek ve in­sanların mallarını batıl yolla yemektir.

Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. (İsra/33)

Mallarınızı aranızda, batıl (sebepler) ile yemeyin. (Bakara/188)

İnsan bu haramlardan birini işlerse günahkâr olur, bunları Allah için terkettiği zaman da sevap kazanır. Haram'a aynı zamanda mahzur, masiyet ve zenb de denir.

10.   Mekruh
 
Mekruh 'tahrimen mekruh' ve 'tenzihen mekruh' olmak üzere ikiye ayrılır.     
                  .
a.   Tahrimen  Mekruh
 

Şeriatın mükelleften kat'î olmayan zannî bir delille mutlaka ve icbarı olarak yapmamasını talep ettiği şeye tahrimen mekruh denir. Onun terke-dilmesi sevap, yapılması ise günahtır. Fakat onun günahı, haramın gü­nahından hafiftir. Buna misal, güneş doğarken veya batarken namaz kılmaktır. İşte buna tahrimen mekruh olan namaz denir.

b.   Tenzihen  Mekruh

Şeriatın mükelleften birşeyi yapmamasını, yüzçevirmesini icbarı ol­mayarak talep ettiği şeye tenzihen mekruh denir. Bu gibi şeyler terke-dildiği zaman sevap verilir, fakat işlenirse cezayı gerektirmez.  Buna misal, hac'da Arefe günü oruç tutmaktır. Eğer kişi Arefe günü oruç tutmayı terkederse sevap kazanır, fakat oruç tutarsa günahkâr olmaz.

 

11.   Eda
 

İbadetleri şeriatın tayin ettiği vakitte yapmaya eda denir. Bunun mi­sali, Ramazan orucunu Ramazan ayında tutmak, öğle namazını şeriatın tayin ettiği vakitte kılmaktır.

12.   Kaza

 
Şeriatın tayin ettiği vaktin dışında o ibadetin yerine yapılan ibadete kaza denir. Bunun misali, orucunu Ramazan ayında tutmayan bir kim­senin, başka bir zaman tutmasıdir. Özürlü veya özürsüz terkedilen bir ibadeti kaza etmek vacibdir. Bir ibadeti özürlü terketmekle özürsüz terketmek arasındaki fark şudur: Özürsüz terkedilen ibadet cezayı gerektirir, bîr özürden ötürü terkedilen ibadet ise günahı gerektirmez.

İçinizden kim o ay'a yetişirse oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut se­ferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tut­sun. (Bakara/185)

Yani hastalık ve sefer mazeretinden ötürü oruç tutamayan kimsenin, Ramazan'dan sonra orucunu kaza etmesi vacibdir.

13. İade
 

Bir ibadeti vaktinde iki defa yapmaya iade denir. Bu, faziletinin faz­lalığından ötürü yapılır. Namazını tek başına kılan bir kimsenin, cemaatle namaz kılanları gördüğünde, cemaat sevabını elde etmek için tekrar na­maz kılması, namazı İade etmektir. Böyle yapmak sünnet'tir.

* Büyük şafii fıkhı kitabından alıntıdır.

Moderatöre Bildir   Logged

                                                                 (dualar sana filistin)
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #7 : 08 Ocak 2012, 13:00:25 »

Bu konuyu açan Tekoşin hocamızdan, konunun devamını bekliyoruz inş
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 3575



WWW
« Yanıtla #8 : 09 Ocak 2012, 10:57:02 »

devam ederiz inş
Moderatöre Bildir   Logged

ebudüccane
Usta Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 993



« Yanıtla #9 : 04 Nisan 2012, 09:56:40 »

“Asıl” kelimesinin sözlük manası; ‘üzerine bina olunan, dayandırılan kurulan’ demektir. Bu dayandırma, bina ediş, duvarın temel üzerine kurulması gibi hissî/hissedilir olabileceği gibi, sonucun sebebe, ispat edilenin/işaret edilenin delile dayandırılması gibi aklî de olabilir.

Fıkıh usulü ise; fıkhın üzerine kurulu olduğu kurallardır.

Fıkıh ise; sözlükte ‘anlamak, anlayış’ demektir.

Şu ayette olduğu gibi:  مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ  “Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz.”[1]

İslâm fakihlerinin/usulcülerin örfünde/kullanımında fıkıh; “Tafsili delillerden istinbat edilmiş amelle ilgili Şer’î hükümleri bilmektir.”

Hükümleri bilen/âlim bakımından hükümleri bilmekten kasıt; yalnızca bu hükümleri bilmek değil, bilakis Şer’î hükümler hususunda melekenin/yeteneğin oluşmasıdır. Yani bu bilginin ve ondaki derinliğin, hükümleri bilen kişide o hükümlerle ilgili bir melekeyi oluşturan boyuta ulaşmasıdır. Sadece melekenin oluşması, hükümlerin tamamını bilmiyor olsa da kendisinde meleke oluşan kimsenin fakih sayılması için yeterlidir. Ancak inceleme ve istidlal/delil getirmek için furuatla ilgili Şer’î hükümlerden detaylı olmasa da bir miktar bilmek kaçınılmazdır. Bir ya da iki hükmü bilmek, fıkıh olarak isimlendirilemeyeceği gibi delil çeşitlerinin hüccet olduğunu bilmeye de fıkıh denilmez.

“Fıkıh” kelimesi ile tafsili delillerden çıkartılmış furuatla ilgili amelî hükümler topluluğu kastedilir. ‘Bu bir fıkıh kitabıdır’ denilirken, furuatla ilgili amelî hükümleri içeren bir kitap olduğu kastedilir. “Fıkıh ilmi” denilirken de furuatla ilgili amelî hükümler topluluğu kastedilir. Ancak bu kavram, amelî hükümlere hastır. Istılah bakımından, itikad ile ilgili hükümler fıkıhtan değildir. Çünkü fıkıh, feri-ameli hükümlere yani itikad edilen değil, amel edilen hükümlere hastır.

Moderatöre Bildir   Logged

HASRETİM SANA
EY NAZLI YAR
Sayfa: [1] 2 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
İslamı anlama usulü ( Hasan el-Benna) İslami Hayat Tarzı Mana-i Harfi 2 401 Son Mesaj 10 Haziran 2007, 16:45:19
Gönderen: hüneriyaquraan
fıkıh köşemizde olsa olmaz mı İstek, Öneri ve Şikayetleriniz « 1 2 » _uMuT_ 11 627 Son Mesaj 05 Haziran 2009, 11:08:37
Gönderen: têkoşîn
Fıkıh Bölümümüz Hayırlı Olsun Fıkıh Köşesi têkoşîn 5 444 Son Mesaj 06 Haziran 2009, 08:26:44
Gönderen: MERXAS
(Medrese usulü arapça) mp3 formatıyla anlatım Arabic/Arapça « 1 2 » Muhammed-Neccar 18 3712 Son Mesaj 25 Ekim 2011, 13:30:59
Gönderen: *KERBELA*
Fıkıh nedir ? Fıkıh Köşesi __YaZ_yAğMuRu__ 5 361 Son Mesaj 05 Ekim 2009, 21:01:42
Gönderen: MERXAS
Sorularla Fıkıh Fıkıh Köşesi muhammedî 0 194 Son Mesaj 06 Eylül 2010, 12:59:54
Gönderen: muhammedî
Grup Ümmet (Soru ve Cevaplı Fıkıh Dersler ) mp3 Kürtçe Eserler MUHACİR 9 832 Son Mesaj 18 Temmuz 2011, 19:25:28
Gönderen: cebelinur