0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Filistin meselesi  (Okunma Sayısı 483 defa)
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #10 : 08 Temmuz 2011, 21:15:45 »


Tekfir olayı, yani birinin veya bir topluluğun muhtelif sebeplerle İslam dairesinin dışında olduğuna hükmedip, ona göre muamele etme hadisesi İslam tarihinde ilk defa Haricîlerle gündeme oturmuş bir meseledir
Haricîlerle gündeme oturan bu mesele, ilmî, aklî, siyasî neticeleri bir kaç nesil devam etmiş sonunda ehl-i sünnet görüşüyle istikrara kavuşturulmuştur
Ancak tarihte olduğu gibi, tekfirde aşırılık eğilimini şiddet ve işkence ile bertaraf etme yanlış bir tutum olur Zirâ fikirler fikirlerle doğrultulursa ikna edici olacaktır Üstelik bu tekfir eğilimine onları iten sebepte de gözardı edilmemelidir Tekfirde aşırılık eğilimine saplananlar, toplumda gördükleri ahlâkî, ictimaî ve siyasî fesadın neticesi olarak buna meyletmektedirler Genelde bu eğilim sahipleri ümmetin ıslahına aşırı hırsın, aşırı bir tezahürü olarak ortaya çıkıyor ve hak yolun ölçülerinden sapıyorlar
Şu halde sahih itikada göre, tekfir sınırlarını belirlemeye çalışacağız (1)
Geçmişte tekfir meselesini genişçe ele alan alimlerimiz (İbn-i Teymiye, İmam Rabbani, İbn-i Kayyım, İbn-i Hacer gibi) ve günümüz önde gelen alimleri (Hamdi Yazır, Kardavi, S Kutup, Mevdudî, Said Havva) asla toplumu topyekûn tekfir etmemişler, ancak toplumun lügavî manada düştükleri bataklığa dikkat çekmişlerdir Düzendeki şirk ve küfr yapılanması ile topyekûn toplumu şirk ve küfürde görmek yanlış bir tutumdur
- Bir hükmün altında yaşamak ayrıdır, o hükmü kabul etmek, ayrıdır Bu sebeple Allahın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir olması ancak o hükme inanmadığından dolayıdır Yoksa bir müslüman da günaha düşmekle yahut günahı emretmekle Allahın hükmü dışına çıkıyor ama yine müslümandır
- Tekfirde aşırılığa götüren bir hususta; Kafire kafir demeyen kafirdir hükmüdür Halbuki İmam-ı Azam bu fetvayı, açıkça kafir olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir
- Sonra toplumu mürted saymakta bu aşırılığın bir neticesidir Zirâ mürted saydığın zaman öncesini İslam saymak gerekir ki sonradan mürted olsun Adam zaten dinsiz ise nasıl mürted olsun
Bu aşırı eğilimlerin hüküm verdiği;
a) Krallar, sultanlar kâfirdir
b) Toplum müşriktir
c) Tasavvufçular kâfirdir
d) Bizim sözümüze katılmayan kâfirdir
e) Darül-İslamda olmayan topluma kâfir gözüyle bakılabilir gibi hükümleri acaba hangi mezhep imamının eserinde bulabiliriz? (2)

Hem Kuran-ı Kerim elinde sırf tevhid kırıntıları olduğu için ehl-i kitabı müşriklerden ayrı bir muameleye tabi tutmuştur Oysa günümüz toplumu tevhid noktasında avam seviyesinde bile ehl-i kitabın üstündedir (3)
Yakın zamanlarda bazı guruplarda görüldüğü üzere tekfirde aşırılık üzerine bina edilmiş hareket sahipleri, tağûtî müesseselerle ciddi mücadeleye giremedikleri gibi, hem onların emrinde istihdam olunmakta, hem de İslam aleyhtarı komplo hareketlere birebir malzeme olmaktadırlar ...
Bu aşırı eğilim sahiplerinin itham ettiği, müslümanlar ise , metodlu ve ciddi çalışmalarla mesafe katederken, çileyi bunlar çekerken, İslama taş attırmaktan başka birşey yapamamışlardır

Kardavi Zahira Fittekfir adlı eserinde bu yanlışlığa düşmenin sebebini şöyle anlatır:
Haddi zatında zamanımızda hakiki küfr ve irtidat ehli çoğalmış, ellerindeki imkanlarla küfr ve ilhadlarını yayar olmuşlar, bazı dünya alimleri de onları bu tutumlarına rağmen müslümanlıkta zoraki tutmak için hoşgörü yarışına geçmişlerdir İslamın temel bilgilerini bile tam alamayan tekfir eğilimcileri ise, nassların bir kısmını ihmal etmişler, müteşabihata dalmışlar, küllî kaide dururken cüzî kaideyi küllîleştirmişler, nassları yüzeysel olarak ele almışlar vb Halbuki bu durumun kâmil bir fetva için yeterli olamayacağı açıktır İhlas sahibi olmak yeterli değildir Ve bir çok sahih hadisle zemmedilen haricilerin hatasına düşmüşlerdir
İşte bu sebepledir ki, selef-i salihin ilim öğrenmeyi ibadet ve cihaddan önde tutmuşlardır (4)



İbn-i Teymiyye konuyla alakalı olarak Mecmaul-Fetava da der ki: Herhangi bir kişiyi tekfir etmekten, fasık ve isyankâr saymaktan en çok sakınanlardan biriyim Ben Allahın bu ümmetin hatasını bağışlamış olduğuna inanıyorum
Tevil, fıska manidir Bir kişi çeşitli delillerle bir sünneti kabul etmese veya birisini küfürle itham etse mazurdur
Müctehidlerin dahi hataları da affedilmiştir

Cenab-ı Hak müminleri birbirine dost bilmiş, şefkat ve merhametle kaynaşmalarını emretmiş, parça parça olmalarını yasaklamışken, sırf zan ve hevaya göre bir grubu dost bilip diğerine düşmanlık beslemek caiz olur mu? İşte ne zaman insanlar emredildikleri şeylerin bir kısmını terketmişler, aralarında kin ve düşmanlık zuhur edip, parça parça olmuşlardır (5) (Hüseyin Hunus, age, sh 140-148)
Bu ifadelerin sahibi İbn-i Teymiyye, bu hassasiyetindendir ki itikadî noktadan çok tenkid ettiği İbn-i Arabiyi bile tekfirden kaçınmıştır (6)

Kaynaklar
1) Yusuf Kardavi, Zahira Fittekfir (http://usersevilnet/Pardawi)
2) Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, sh 10-28
3) Hüseyin Yunus, age, sh 30-40
4) Kardavi, age, Risale
5) Hüseyin Yunus, age, sh 140-148
6) Hasan en-Nedvî, İslam Önderleri Tarihi, c 1 (İbn-i Teymiyye Serisi)
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
İHTİD@
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 52



« Yanıtla #11 : 09 Temmuz 2011, 12:06:39 »

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah.

Hazır tekfir konusu açılmışken şu yazıyı aktarmamın az bir nebzede olsa aydınlatıcı olduğunu düşünerekten aktarıyorum.

                                         MUKADDİME


Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah a mahsustur salât ve selam Rasulullah (sav)e ailesine ashabına ve onlara güzellikle tabi olan Müslümanların üzerine olsun.
Gördüğümüz gibi bu asırda bütün İslam ülkeleri arasında ortak bir fitne vardır. Bu fitne İslam ülkelerindeki bütün fesatların ve şirklerin ana sebebidir. Bu fitneyi şu şekilde özetleyebiliriz:
Allah’ın şeriatı hükümden kaldırılıp, beşeri-taguti kanunlar Müslümanlara hükmeder oldu. Bu kanunlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını da helal kıldı. Her türlü şirk, küfür ve bidat işlenmesine izin verdi. Bundan dolayı ister Türkiye de olsun, isterse diğer İslam ülkelerinde olsun Müslüman halk cahil bırakıldı. İslam’a karşı olan her türlü küfür, bel'amların fetvalarıyla güzel-süsü giydirilip Müslümanlara sunuldu. Müslümanlar cehaletlerinden ve sahada rabbani âlimlerin bulunmamasından dolayı bu fiilleri işlemektedirler. Bu fitnenin gölgesi İslam dünyasının her parçasını kapsamakta, yavaş yavaş insanları dinlerinden uzaklaştırmakta ve küfre sokmak istenmektedir.
Çağımızda insanları dinlerinden uzaklaştıran ve tağutun hâkimiyetini egemen kılmak için önemli fiillerden olan; oy kullanmak, tağutun ordusunda askerlik yapmak, tağuti devletlerin çeşitli görevlerinde bulunmak, çocukları tağutun açmış olduğu ve içinde küfür fiilleri öğretilen okullara göndermek, gibi konulara birkaç yönden değineceğiz.

Özellikle Müslüman gençlerden bir grup, kendi bilgisizliklerinden ve yüzeyselliklerinden dolayı, insanları bu fitnelerden uzaklaştırmak için ve zikrettiğimiz fiillerin her birisine İslam’ın hükmünü belirtmek için, muvahhid-mucahid âlimlerin yazmış oldukları kitapları yanlış anlamışlar ve Türkiye’de Müslüman halkı ayrıntı vermeden toptan tekfir etmişlerdir. Hâlbuki bu âlimler söz konusu fiillerden bahsettikten sonra hükümleri muayyenlere indirgeme konusuna geçtikleri zaman açık bir şekilde göreceğimiz gibi; Müslüman halkın büyük bir kısmını cehalet ve çeşitli küfrü engelleyen mazeretlerinden dolayı, onlara hüccet ikame edilene kadar tekfir etmemişlerdir. Aynı şekilde bütün halkı ayrıntı vermeden tekfir edenleri aşırılıkla-haricilikle ve bunlar gibi bidatçılara verilen vasıflarla vasıflandırmışlardır. Çünkü küfür söz veya fiili işleyen nice insanlar mazeretlerinden dolayı tekfir edilmezler.

Şeyh Makdisi şöyle der: İhvanı Muslim’ine mensup bir parlamenter, iç işleri bakanı ve yardımcıları eşliğinde bizim ziyaretimize gelmiş ve buna benzer gülünç mazeretler öne sürmüştü. Onların selamını almayı reddedip, küfürlerini yüzlerine vurduk. Kanun ve yönetimlerinden beri olduğumuzu belirttik. Kendilerinden hiçbir istekte bulunmadığımızı söyledik. Basında (çıkan) parlamenterlerin; insanları tekfir ettiğimize ilişkin söylediklerini reddettik. Kendisine ve beraberindekilerine bunun yalandan ibaret olduğunu gösterdik. Bizim insanları genel olarak tekfir etmediğimizi, savaşımızın avam halkla değil; Allah’ın dinine savaş açan kafir yönetimle olduğunu, sadece onu ve kanunlarını destekleyenleri, koruyanları ve yasalaştıranları tekfir ettiğimizi belirttik. Her zaman bu kanunları koruyup desteklemeyi bırakmaya ve Allah’ın dininin koruyucuları olmaya çağırdık. ( 30 Risale s.70)

Biz bu mübarek davetin hasımlarının bize iftira ettiği gibi insanları umumen tekfir etmiyoruz. Ayrıca aşırıya kaçanların, cahillerin veya başkalarının insanları tekfir ettiği hatalar veya şaz olan şeyler sebebi ile kimseyi tekfir etmiyoruz. (30 Risale s. 432)

Bir tek Müslüman’ı kafir sayan kişi için bu (büyük) tehdit yapılmışsa; Müslüman kitleleri kendilerine göre şer’i delil derecesinde olmayan bazı şüphelerden hareketle, küfür ile suçlayan patavatsız kişinin işlediği acaba ne boyutta olur?

Şüphesiz bu iş batıl ve bozuk olmasının yanında, kalpteki hastalığı Müslümanlara karşı düşmanlığı yada helak olacaklarının haber verildiği kişiler arasından kendini çekip çıkarmamak için büyük bir gurur ve kendini beğenme serseriliğini de içerir.
Ebu Hureyre (ra) Rasulullah (sav)in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
‘Bir kimsenin "insanlar helak oldu" dediğini duyarsanız, bilin ki bunu söyleyen kişi, herkesten çok helak olandır. (Malik ve Ebu Davud rivayet etmiştir.)
(30 Risale s. 26-27)

Sonuç olarak İslam’dan çıkaran bir fiili işlediği veya sözü söylediği bilinmeyen durumu kapalı olan kişinin sadece namaz kılmasıyla Müslüman olduğuna hükmederiz. Onun arkasında namaz kılarız Müslümanlara uygulanan muamelenin aynısıyla muamele ederiz. İslam’ı bozan açık bir unsur görünceye kadar bizce asl olan Müslüman olmasıdır. Aşırıya gidenlerin çoğunluğunda olduğu gibi zamanımızın toplumlarında İslam’ı bozan unsurların yaygın olma bahanesiyle kişi İslam veya İslam’ın özelliklerini gösterse de söz konusu olan küfür fiilleri asıl yapmayız.(30 Risale s.104)

Önemli olan konulardan biride şudur:
Zikretmiş olduğumuz bütün bu fiiller neredeyse İslam ülkelerinin çoğunda yayılmış bir haldedir. Bu yönden Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinin çoğundan büyük bir farkı yoktur.

Türkiye halkını toptan tekfir edenlerin şüphesi:

'Türkiye’nin durumu farklıdır!!!!'

Bu şüphe onların diğer İslam ülkelerindeki halkı tekfir etmemelerine mazeret olmaktadır. Bu şekilde Müslümanların ekseriyetini tekfir etmekten kurtulmuş olurlar. Çünkü Müslümanların ekseriyetini tekfir edenlerin harici olduklarında şüphe yoktur. Aynı şekilde bu şüphe, bu grubun selef âlimlerine ve muasır cihad âlimlerine muhalefet etmemek için bir bahane olmuştur. 'Bu âlimler Türkiye’nin durumundan haberdar değildirler' sözü ile kendilerini ikna etmeye çalışırlar.

İlk olarak bu söz gerçekten doğru ise yani Türkiye halkının durumu diğer İslam ülkelerinin halkından farklı ise bu durum; ehliyeti ve ilmi olmayan kimselere böyle hassas bir konuda konuşma hakkı vermez. Ancak durum muteber âlimlere iletilir ve onlardan bir bilgi gelene kadar durmak gerekir.
İkinci olarak ise; küfür konusunda sayı ile değil, nevi ile davranılır. Yani bir küfür fiili işleyen kâfir olduğu gibi 15 küfür fiili işleyende kâfirdir. İkisi de İslam’ın gözünde birdir.
Yani Türkiye okullarında 15 küfür akidesi öğretiliyorsa ve başka Müslüman ülkenin okulunda sadece bir tane küfür akidesi öğretiliyorsa iman ve küfür yönünden her iki okula çocuk göndermek aynı olur.
Aynı şekilde ülkeler arasında farklılığa bakarken küfür eylemlerle, günah fesat ve ahlaki bozukluklar arasında ayırım yapmak gerekir. Şüphesiz ki Türkiye, Tunus gibi ülkeler bu yönden daha ağırdır. Toplumlarında munkerler, içkiler, zinalar.....daha yaygındır. Ancak ilim ehli duygusal bir şekilde davranmamalıdır. İslam veya küfür hükmü vermek için halkın fesatlarına değil şeriatın ölçülerine bakılmalıdır.


Şeyh Ebu Basir’e şöyle soruldu:

Soru: Biz burada Mısır da yaşıyoruz. Mısır bu zamanda İslam'i diye adlandırılan tüm beldeler gibi mürted bir beldedir. Çünkü onlar İslam dinini bırakıp tagutun dinine şeriatına ve hükmüne girmişlerdir.
Bu beldenin halkı La İlahe İllAllah diyor olmalarına rağmen; beşeri kanunlarla muhakeme olmak, kabirlere türbelere ibadet etmek, kafir din düşmanlarını dost edinmek ve Allah’ın dostları muvahhidlerle savaşmak gibi bu kelime-i şahadeti bozan bütün unsurları işlemektedirler.
Sorum şudur: Ben Yaşadığım bu ülkede (Mısır’da) kimliği tespit edilmeyen (Mechulul Hal) kimseye, İslam hükmünü (Hukmi İslam) vermiyorum. Akidesini bilmediğim kişiler dışında, kimsenin arkasında namaz kılmıyorum. Sadece tanıdığım muvahhidlerin kestikleri eti yiyorum. Böyle yapmak bidat mıdır?
Kişinin La İlahe İllAllah demesi kişiye İslam hükmü vermemiz için yeterli midir?
Bu zamanda namaz kılmak İslam alameti sayılır mı?

Malumdur ki fetva; iki asıl üzerine inşa edilir:
Birincisi: söz konusu olan insanlara halinin bilinmesi,
ikincisi; şeriatın hükmünün bilinmesi..

Cevap: Elhamdulillahi Rabbil Alemin …. Bu beldelerdeki iktidarın mürted olması, onun gölgesi altında yaşayan Müslümanların mürted olmasını gerektirmez.

Bizim ülkemizin hali Şeyhul İslam İbn Teymiyye ye sorulan Mardin beldesinin halinden çok farklı değildir. Orada (Mardin’de) kafirler iktidar tabakasında idiler, Müslümanlar ise avam tabakadaydı. Şeyhul İslam şu cevabı verdi: (28.cilt 240. sayfa Fetevalar)
‘İster Mardin de ister başka yerde, Müslümanların yaşadıkları yerlerde Müslümanların kanları ve malları dokunulmazdır. Mardin in darul harp mi yoksa darul İslam mı meselesine gelince, orası karışık bir dardır. Her iki niteliğe de sahiptir. Bu dar askerlerinin Müslüman olmaları nedeniyle İslam hükümleri olan darul İslam gibi değildir, halkı kafir olan darul harp gibi de değildir. Mardin üçüncü bir dardır. Orada yaşayan Müslümanlara hak ettikleri hükümlerle davranılır ve İslam şeriatından çıkanlara da hak ettikleri şekilde savaşılır.’

Derim ki (şeyh Ebu Basir) bu hüküm bu çağdaki Müslüman ülkelerinin çoğuna hamledilir. Çünkü onların vasıfları, Şeyhul İslam'a sorulan Mardin beldesinin vasıfları ile mutabıktır.
Senin genel bir şekilde ayrıntı vermeden Mısır'da ve İslam ülkelerinde yaşayan halkların kafir ve mürted olduklarına, imanı bozan bütün unsurları işlediklerine dair sözün dikkatlice söylenmemiş ve doğru olmayan bir sözdür. Toplumların ve insanların hallerini bilmediğini göstermektedir. Bu senin için dinde ve ahirette kötü sonuçları olacak bir sözdür.
Senin de söylediğin gibi şeri fetvaların iki şartı vardır: meselenin vakıasını bilmek ve bu vakıaya mutabık olan şeri delilleri bilmek… Sen ise; Allah’ın kullarına verdiğin aceleci hükmünde her iki şarta da riayet etmedin.
Buna binaen derim ki: Kim; kelime-i tevhid namaz … vs. vs. İslam alametlerinden birini izhar ederse, o kimseye İslam hükmünü vermek, arkasında namaz kılmak, kestiği eti yemek vb. Müslümanlara yapılan muameleyi yapmak vaciptir.
Böyle bir kişiye başka türlü muamele yapmak veya Allah’ın kitabı ve Rasulu (sav)in sünnetinden açık delil olan ve muteber şeri manisi olmayan açık bir küfür fiilini göstermediği sürece küfür hükmünü vermek caiz değildir.

Sahih hadiste Peygamber (sav) şöyle buyurur:
‘ Kim namazını kılar, kıblemize yönelir, kestiğimizi yerse o Müslüman dır. Allah ve Rasulu (sav) in zimmetine sahiptir.’
(Buhari)

Sahihi Muslim’de şöyle geçer:
‘Peygamber (sav) kendi gazvelerinin birinde iken ‘Allahu Ekber’ ‘Allahu Ekber’ diyen bir adamı işitti.
‘Fıtrat üzerindesin buyurdu.
Adam ‘La İlahe İllAllah’ dedi,
Peygamber (sav) ateşten çıktın buyurdu.

Bu Peygamber (sav)in hükmüdür. O’nun hükmüne ve emrine muhalefet etmekten sakın! Yoksa helak olup saparsın!!!

Kimliği tespit edilemeyen (mesturul hal) olan kişinin arkasında namaz kılmaya gelince; Şeyhul İslam bunu caiz olduğuna dair imamların ittifakını nakletti.
Dedi ki: (4.cilt 542. sayfa) ‘4 imam ve sair imamların ittifakı ile mesturul hal olan her Müslüman ın arkasında namaz kılmaz caizdir. Her kim Batıni akidesini bildiğim kişiler dışında, hiç kimsenin arkasında ne Cuma ne cemaat namazlarını kılmam, derse bu kişi sahabelere, onlara iyilikte tabii olanlara, Müslümanların dört imamlarına ve diğer imamlarına muhalif olan bir bidatçidir.

Son olarak bil ki: senin üzerinde olduğun itikat kuran sünnet sahabenin anlayışı dört imam ve diğer imamların itikadına muhaliftir. Onun başlangıcı şeytan ve onun üflemesinden; sonu uğursuzluk ve dinde fazla aşırılık olan bir sözdür. Belki daha sonra, yeryüzünde senden başka hiçbir Müslüman olmadığına inanabilirsin. Belki de (Senden önce böyle başlayanların olduğu gibi) günde defalarca kendini bile tekfir edebilirsin. Ben seni bundan dolayı Allah tan sakındırıyorum.

Soru: Ülkemizde yaşayıp ne İslam alametini nede ona muhalif olan bir şeyi izhar etmeyen, kimliği tespit edilemeyen kişilere özellikle selam vermek, kestiği eti yemek yönünden nasıl davranırız? Halbuki onların namaz kılmıyor olmaları konusunda galibuzzannımız vardır. Ülkemizde namazı terk etmek sebebiyle mürted olanlar çoğaldı, küçük ve büyük insanlar arasında dine sövmek yaygın hale geldi.

Cevap: Elhamdulillahi Rabbil Alemin. İslam ülkelerinde yaşayan insanların, kati delille İslam a muhalif olan bir fiil gösterdikleri sabit olmadığı sürece, asl olan Müslüman olmalarıdır. Madem ki senin meselen galibuzzan üzerindedir, yani o insanların Müslüman olmamalarını tercih edecek bir zan vardır. Tekfirde yapılacak hatanın sonuçları, insanlara İslam hükmü vermede yapılacak hatanın sonuçlarından daha ağır olduğu için onların kafir olmalarını tercih eden galibuzzan yerine, onların Müslüman olmalarını tercih eden zayıf zanna öncelik vermemizin daha doğru ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum AllahU A’LEM…..(Ebu Basir; ‘Tekfirin Kuralları’)

Türkiye bu konuda çok farklı değil dediğimiz zaman şunu kast ediyoruz: Türkiye halkının arasında yaygın bir şekilde İslam’dan çıkaran küfür fiilleri diğer İslam ülkelerinin çoğunda işlenen fiiller açısından farklı değildir. Yani Türkiye’de yaygın bir şekilde işlenen küfür fiilleri (oy, askerlik. vs.vs.) diğer İslam ülkelerinin çoğunda mevcuttur. Ancak fesat ve ahlaki bozukluk gibi yönlerden Türkiye ve Tunus gibi ülkeler farklı olabilir ve daha kötüde olabilir. Örneğin: faiz, zina, içki vs. vs. Biz burada küfür olan fiil ve sözlerden bahsediyoruz. Bu sayılan fesatlar ve ahlaki bozukluklar İslam’dan çıkaran fiiller değildir. Yani diyelim ki bir Müslüman ülkenin halkı tümüyle yaz mevsiminde açık saçık giyinipte içki ile birlikte çıktıkları zaman deriz ki: Bu millet sapıktır, bu münkeri bırakmak için mümteni olurlarsa onlarla savaşabiliriz. Fıkıh kitaplarında ezanı bırakan bir şehir mümteni olduğu zaman savaşılır diye geçer.

Nitekim bir hadiste şöyle geçer:
Deylem el-himyeri (ra) den:
Dedim ki “Ey Allah’ın Rasulu biz çok soğuk bir ülkedeyiz, zor işlerde çalışıyoruz. Bu buğdaydan şarap edinip içiyoruz, işimizde güçlü oluyor ve ülkemizin soğuğuna karşı dayanıklı oluyoruz. "
Peygamber (sav): "Sarhoş ediyor mu?" diye sorunca
Ben "evet" dedim.
Sonra şöyle buyurdu: 'Ondan uzak durun'
'insanlar onu bırakmazlar' dedim.
Peygamber (sav): “Bırakmazlarsa onlarla savaşın” buyurdu” (Ebu Davud)

Bu gibi insanlar La ilahe illAllah diyip İslam’ın aslına sahip oldukları sürece onları sırf bu haram olan fiillerden dolayı tekfir edemeyiz (helal saymadıkları sürece).
Türkiye’nin vakıası farklıdır deyip susmak, yani farklılığın yönlerini anlatmadan bu sözü söylemek cehaletin alametidir. Hâlbuki zamanımızdaki bir takım sapık gruplar bu bahaneyle; sahih bir delille sabit olan İslam’ın bazı hükümlerini reddetmektedirler.
Usul-u fıkıhta zamanın değişmesi sebebiyle ahkâmlarda değişir kuralı vardır. Zaten elimizdeki fıkıh kitapları da farklı zamanlarda yazılmıştır. Mezhep imamları ve diğer âlimler farklı zamanlarda yaşamışlardır. Bunun için fakihin vazifesi hükmün varlığı ve yokluğu kendisine bağlı olan müessir illeti bulmak ve illetin bulunduğu yere hükmü uygulamaktır. İlletin bulunduğu yerde zamanın farklı olması önemli değildir. Çünkü hüküm illete bağlıdır. Misal Allah Teala şarabı haram kılmıştır. şarapta çeşitli vasıflar vardır: kırmızı olması, el yapımı olması, sarhoş edici olması, üzüm ve hurmadan yapılıyor olması, tadının acı olması..vs. vs. Burada fakihin görevi kur’an ve sünnete bakarak içkiyi haram kılan vasfı bulmaktır ve o vasfa haiz olan her içecek maddesine şarabın hükmünü uygulamaktır. Zamanın değişmesi sebebiyle eski şaraplar bulunmayabilir; viski, votka, bira gibi bazı yeni sarhoş edici içecekler çıkmış olabilir.
Fakihin görevi buradadır. Bu içecekleri haram kılacak müessir illet var mı yok mu araştırır. Müessir illet varsa zamanın değişimine bakmadan haram hükmünü verir.
Türkiye’de yaygın bir şekilde işlenen küfri fiiller diğer İslam ülkelerinin çoğunda işlenmektedir. Bunun için iman küfür yönünden Türkiye halkının diğer İslam ülkelerindeki halktan farklı olmadığını söylemiştik.
Hatta Türkiye halkında cehalet daha da yaygındır. Çünkü ana dillerinin Arapça olmaması nedeniyle çoğunun Arapça bilmemesi, dolayısıyla Arapça eserler ulaşmanın zor olması, cumhuriyetin ilk dönemlerinde başlayan ve izleri hala daha devam etmekte olan Kur'ana, sünnete ve âlimlere karşı yapılan savaş nedeniyle Türkiye halkı cehalet yönünden daha çok mazeretli olabilir. Yani bu konuda bir fark varsa bu Türkiye halkının aleyhine değil lehine olur.

Şeyh Makdisi şöyle der: Şeyhul islam ibn Teymiyye (rh) şöyle der:
" ......Küfür olarak nitelenen sözlerde böyledir. Kişiye hakkı bildiren naslar ulaşmamış olabilir, ulaşmış olsa bile onları sabit görmemiş olabilir veya anlamamış olabilir yada Alla Tealanın mazur göreceği şüpheler ile karşılaşmış olabilir. Hak peşinde olup hata yapan müminin hatasını ne olursa olsun Allahu teala bağışlar. Bu hatanın nazari veya ameli konularda olması fark etmez. Rasulullah (sav)in ashabı ve ümmetin imamlarının görüşü budur." (Mecmu’ul Fetava c.23 s.195 )

Ayrıca, sonraki alimlerden bazısının bidat ehlini tekfir etmeleri, bu tekfirin kişiyi dinden çıkaran türden olup olmadığı ve tekfir edilen bu kişilerin ebedi cehennemlik olup olmadıkları konusundaki tartışmalarını naklettikten sonra şöyle der:
"Gerçek şudur ki: imamların mutlak olarak söyledikleri sözler hakkında, öncekilerin mutlak olan şer'i naslar hakkında düştükleri durumun aynısı olan bir duruma düştüler. Onları ne zaman görseler ''Kim şunu söylerse kafirdir'' sözünü duydular. Daha sonra belirtilen o sözü söyleyen herkesin kafir olduğunu zannettiler. Halbuki tekfirin belirli bir kimseye indirgenmesi belli şartların yerine gelmesine ve yine belli engellerin de olmamasına bağlıdır. Mutlak tekfir, şartları bulunmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça belirli kişiler için sabit olmaz. İmam Ahmed (rh) ve bu genel hükümleri belirten tüm alimler, cehmiyye fırkasından küfür sözlerini bizzat söyleyenlerin çoğunluğunu tekfir etmediler. Mesela İmam Ahmet (rh) kendisini Kur'an mahluktur demeye ve Allah’ın sıfatlarını nehyetmeye davet eden cehmilerle uğraşmış. onlarda imam Ahmed’i ve çağın sair alimlerine bu fikirleri dayatmışlar ve cehmiyeliği kabul etmeyen mu'min erkek ve kadınları dövme ve hapis fitnesine uğratmışlardır... Ayrıca iktidar sahiplerinin çoğu kendileri gibi cehmiyye olmayan herkesi tekfir etmiş ve onlara kafir muamelesi yapmışlardır. Çünkü bir sözü söylemeye çağırmak onu söylemekten daha büyüktür. Söyleyeni ödüllendirmek ve söylemeyeni cezalandırmak ise bir sözü söylemeye çağırmaktan daha büyüktür.
Bununla birlikte İmam Ahmed (rh) , halifeye ve kendisini hapsedip dövenlere dua etmiştir. Onlar için istiğfar dileyip hakkını helal etmiştir. İslam’dan çıkmış mürted olsalardı, onlar için istiğfar dilemek caiz olmazdı. Çünkü kafirler için istiğfar etmek Kuran sünnet ve icma ile caiz değildir.
Onun ve imamların bu sözleri , Kuranın mahluk olduğunu ve ahirette Allah Tealanın görülmeyeceğini söyleyen cehmiyyeden belirli (muayyen) bazı kişileri tekfir ettiğini belirten sözlerde nakledilmiştir. Kendisinden bir konuda iki görüş aktarılmış olmasına bakılır. Yahut mesele tafsilata inilerek ele alınır ve bir takım muayyen kişileri tekfir etmesi, bunun şartların bulunduğu engellerinde ortadan kalktığı için olduğu , muayyen olarak tekfir etmediklerinin ise, gerekli şartların bulunmaması ve engellerin kalmaması sebebiyle tekfir edilmedikleri söylenir.böyle bir durumda ise tekfir mutlak manadadır.'' (Mecmu'ul fetava c.12 s.261-262)

Sonuç olarak muayyen tekfir ile mutlak tekfir arasındaki farkı göz önünde bulundurmamak, bazı kişilerin yuvarlandıkları bidat uçurumudur.Bu uçuruma yuvarlananlar ancak belli araştırma ve gerekli uyarıdan sonra tekfir edilmeleri helal olan kimi insanları tekfir etmişlerdir.dolayısıyla hem kendileri sapmış hem de başkalarını saptırmışlardır. ( 30 Risale s.79-80)

La İlahe İllAllah’ı telaffuz etmek, namaz kılmak ben Müslüman’ım demek cahillerin kabul etmemesine rağmen, ezelden beri İslam alametleridir. Alimler ( kelime-i şahadeti inkar etmek veya namazı inkar etmek hariç) başka bir sebeple mürtet olan kişi için, ancak dinden çıkaran o fiilden tövbe ettiği zaman İslam a yeniden döneceğini söylüyorlar. Bu kişi mürtetliğini devam ettirdiği sürece o kişinin La İlahe İllAllah demesi, namaz kılması onu İslam a sokmaz. Ayrıca benzeri bir ayrıntıyı Yahudi ve Hıristiyanlar içinde zikretmişlerdir. Yani Yahudi ve Hıristiyanların La İlahe İllAllah demeleri yeterli değildir. ‘Muhammed'un Rasulullah’ıda kabul etmeleri gerekir. Bu tür meseleler de İslam alametlerinin zamandan zamana değiştiğini söylemek bir hatadır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz mesele, mürted hakkında geçerlidir. Yani Müslüman olduktan sonra kesin bir şekilde İslam’dan çıkan kişi için geçerlidir. Bu kuralı doğduğundan beri İslam’dan başka bir dine mensup olmayan (başka din tanımayan), ancak küfri bir fiil işleyen kimselere uygulamak büyük bir yanlıştır.

Şeyh Makdisi şöyle der: Sonuç olarak , iki şahadet İslam’ın ifadesi sayılır ve aksini yapmadıkça yahut söylemedikçe onu söyleyen kişi Müslüman olarak kabul edilir ve dünya ahkamında ona Müslüman muamelesi yapılır. Şahadet kelimesini söylediği halde başka sebep veya sebeplerden dolayı mürtet olmuş ise bunlardan vazgeçmediği sürece , şahadet kelimelerini söylemesinin kendisine bir yararı olmaz ve onu mürtet olarak hükmedilmekten kurtarmaz.

İbn Kudame(rh) ‘Kitabu’l Murted bölümünde şöyle der:
‘Kafir olan kişi tek başına veya cemaat ile Darul İslam’da veya Darul kufür'de namaz kılarsa, Müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü namaz , kafirlerin amellerinden farklı bir ameldir ve sadece Müslümanlara mahsustur. Namaz olmadıkça kişinin Müslümanlığı da sabit olmaz. Bu konuda murted ile asli kafir arasında fark yoktur. Çünkü kafirin Müslüman olmasına sebep olan şey , mürtedinde Müslüman olmasına sebep olur.’

Derim ki: Ancak kişinin Mürted olmasının sebebi namazın terki dışında bir sebep ise ; İslam’a dönmesi de sadece namaz kılmakla olmaz. Namazı kılmakla birlikte kendisini İslam’dan çıkaran terk etmiş ve tövbe etmiş olması gerekir. Bu nedenle İbn Kudame (rh) yukarıda aktardığımız sözünden sonra şunu ilave eder :
‘Namazı kılmasına rağmen , bir farzı veya peygamberi veya kitabı inkar etmekle yada kimilerinin işlediği dinden çıkaran bir bidatı işlemekle küfre girmiş ise sadece namaz kıldığı için Müslüman olduğuna hükmedilmez.’
Tagutların ve onların yolunda giden yardımcılarının ve koruyanların durumu da böyledir. Çünkü onların kimileride namaz kılmakta , ancak ona bir fayda sağlamamaktadır. Zira onun kafir olması , namazı inkar etmesi veya terk etmesi sebebiyle değildir. Dolayısıyla Müslüman olduğuna hükmedilmesi de namaz kılmasıyla olmaz. Namazı kılmakla beraber , tagutlara dostluk , şirk ve küfür kanunlarını benimsemek , bu kanunları savunmak ve onlara saygı göstereceğine dair yemin etmek gibi kendisinin dinden çıkmasına sebep olan küfür sebeplerinden de uzaklaşması gerekir. Çünkü bunların durumu namaz kılmanın haklarında İslam’a girişlerinin alameti olarak kabul edildiği asli kafirlerin durumu gibi değildir.

Bu kuralı (La İlahe İllAllah'ı İslam alameti saymamak) mutlak bir şekilde uygulamak, mutlak küfür ile muayyen küfür arasındaki farkı iptal etmek ve tekfirin manilerinin tümünü geçersiz kılmak demektir. Çünkü manilerine bakmadan her küfür fiili işleyene ‘Bu adamın, küfür fiili işlediği halde La İlahe İllAllah demesi İslam alameti sayılmaz’ deyip onu asli kafir veya mürtet saymak, tekfirin kurallarına riayet edilmediğini gösterir.
Zamanımızda tekfir sancağını kaldıran bazı gruplar şöyle derler:
‘La İlahe İllAllah demek şirkten beri olmak demektir. Dolayısıyla zamanımızdaki insanlar bu çağın şirkinden (Demokrasi-Laiklik) beri olduklarını göstermedikleri sürece Müslüman sayılmaları için kelime-i şahadeti söylemeleri yeterli değildir.’

Bu gruplara Rasulullah(sav)in zamanında böyle bir şart olmadığı, kelime-i şahadeti telaffuz etmenin yeterli olduğu söylendiği zaman şöyle diyorlar:
‘Onlar Arap idiler ve La İlahe İllAllah demenin her türlü şirkten beri olmak anlamına geldiğini biliyorlardı. Bu söz dikkatlice söylenmiş bir söz değildir.
Zamanımızın muteber tevhid ve cihad alimleri bu sözü eleştirmişlerdir. Bu alimlerden olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz ‘İman ve Küfür’ adlı eserinde bu sözü eleştirmiş ve bu fikre binaen insanları tekfir edenleri Haricilikle vasıflandırmıştır.
İlk olarak bizim ‘La İlahe İllAllah’ dan anladığımızla sahabenin anladığının bir olmadığını beyan etmekte fayda vardır. Ancak bizim burada bahsettiğimiz şey; insanlara Müslüman mı yoksa kafir mi hükmü vermektir. Yani insanların kanlarını ve mallarını helal kılmaktan bahsediyoruz. Bu hükümlerin belli ve sınırlı olan sebepleri vardır. Vaz’i ve hamasi ifadelerle ahkam kesmek ilim ehline yakışmaz. Buna rağmen Peygamber (sav)in zamanında dahi ‘La ilahe illAllah’ dedikleri halde şirkin ve ibadetin manasını bilmeyen insanlar vardı. Peygamber (sav) onların La ilahe illAllah demelerini İslam'a girmek için yeterli görmüştü.

1) Mekke fethinden sonra La ilahe illAllah deyip 2.000 kişi İslam a girdi ve Müslüman olarak kabul edildi. Ondan sonra o kişilerin bir kısmı ‘Zatu Envat’ edinmeyi istediler. Peygamber (sav) kızarak onlara şöyle dedi:
‘Allahu Ekber ben-i İsrail’in Musa(as) a ‘bize bir ilah yap’ dedikleri gibi diyorsunuz.’

Bu insanlar şirki istemişlerdir. Şirki istemek veya şirke niyet etmek de küfürdür. Onları bu talebi önceden La ilahe illAllah dedikleri halde şirkin ne olduğunu bilmediklerinin bir göstergesidir. Buna rağmen onların kelime-i şahadeti ikrar etmelerini kabul etti ve zamanımızın aşırılarının yaptığı gibi onları sınava tabii tutmayı gerek görmemiştir.

2) Adiy bin Hatem (ra) dan rivayet edilen bir hadiste şöyle geçer:
‘Bayramda boynumda altından bir haç olduğu halde Allah Rasulu(sav) in yanına geldim.
Allah Rasulu(sav) bana: ‘Ey Adiyy, şu putu boynundan at' dedi. Ben onu boynumdan attım. Yanından ayrıldığım esnada Allah Rasulu (sav)in şu ayeti okuduğunu duydum: ‘Allah ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler’(Tevbe 31)
Bunu üzerine ben: ‘Biz onlara ibadet etmiyorduk.’ dedim. Allah Rasulu (sav): ‘Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını ise haram sayıyorlar ve sizde bunları helal yada haram kabul etmiyor muydunuz? dedi.
Ben: evet dedim.
Allah Rasulu(sav): ‘İbadetini budur’ buyurdu.

Adiy bin Hatem Müslüman olmadan önce Hıristiyan’dı.

Hadisten şunlar anlaşılmaktadır:

A) Adiy bin Hatem(ra) cahiliye hayatında sıradan biri değildi. Aşiretinin lideriydi. Buna rağmen: zamanımızın halkı gibi kanun koymanın (helal haram yapmanın) ibadetin bir parçası olduğunu bilmiyordu. İbadetin namaz, kurban kesmek ve secde gibi şeyler olduğunu düşünüyordu.

B) Adiy bin Hatem(ra) haç takarak Peygamber (sav) in yanına geldi. Bunun da şirk olduğunu bilmiyordu. Rasulullah(sav) ona ‘bu puttur’ diye bahsetti. (Şeyh Ebu Basir bunu söyledi)


3) Sakif aşireti Müslüman olduktan sonra Muğire(ra) onların putunu kırmak için Taife gitme hikayesi siyer kitaplarında meşhurdur. Hatta putun Muğire(ra) ya zarar vermesinden dolayı Sakif aşiretinde korku bile yaşanmıştır.

4) Peygamber(sav)in yanında bir cariye def çalarak ‘Yarın ne olacağını bilen bir peygamberimiz var’ dedi.
Peygamber(sav) onu tekfir etmeden ona; ‘bu sözü bırak önceden söylediğin şiirleri söyle’ (Buhari) dedi.

5) Peygamber (sav)in gazvelerinin birisinde bir bedevi Rasulullah (sav)'e gelip Ona ‘Müslüman mı olayım, yoksa seninle birlikte savaşayım mı?’
Peygamber (sav) ‘önce Müslüman ol; sonra savaş’ dedi.
Bu adam o kadar cahildi ki, İslam’ın amellerin kabul edilmesi için ilk şart olduğunu bile bilmiyordu. Buna rağmen Peygamber(sav) sadece kelime-i şahadeti ikrar etmeyi emretti. İki rekat namaz kılmadan adam şehid oldu. Peygamber(sav) o zamanın farzı olan cihadı erteleyip Medine‘ye git, dinini akideni öğren demedi.

6) Peygamber (sav) ‘Rabbe’ adlı putu yıkacağını Sakif lideri olan ibni Abdi Yaleyl’e söylediği zaman; ibni Abdi putun bir zarar verebileceğine inanarak Peygamber(sav)e şöyle dedi: ‘Ah Rabbe senin kendisini yıkacağını bir bilse ahaliyi öldürür!’
Ömer(ra) ona şöyle dedi: ‘Ey ibn Abdi Yaleyl yazıklar olsun sana o bir taştır yarar ve fayda veremez… '
Peygamber(sav) buna rağmen onu tekfir etmedi. ( Zadul-Mead c.4 s.151)

Örnekler sayılamayacak kadar çoktur. O zaman cehaletleri sebebiyle mescidin ortasına işeyenler bile vardı. Buna rağmen La ilahe illAllah’ı telaffuz etmek İslam alameti sayılıyordu.

İmam Ahmed (rh) zamanında halife, iktidar tabakası, askerler, imamlar, kadılar, müftüler ve halkın büyük bir kısmı ‘Kur'an mahluktur’ diyorlardı. Selefin çoğuna göre bu söz küfürdür.
Şöyle düşünelim; zamanımızın aşırıları gibi düşünen bir adam o zamanda bulunup; ‘Kur'an mahluktur demek küfür bir sözdür. Bu söz asrımızın tagutudur. Dolayısıyla bu zamanda La ilahe illAllah demek İslam alameti değildir. Çünkü insanlar La ilahe illAllah dedikleri, namaz kıldıkları halde bu küfür sözünü söylemektedirler. Bunun için bu zamanda bir kimse kelime-i şahadeti söylese de namaz kılsa da bu (Kuran mahluktur) beri olduğu açığa çıkmadığı sürece onu Müslüman sayamayız. Dolayısıyla bu toplumda asl olan küfürdür ve ‘Kur'an mahluktur’ sözünden beri olduğunu bilmediğimiz kişiyi tekfir ederiz.' dese imam Ahmed ona nasıl bir cevap verirde acaba!!???
Bir kişi şimdi bize ‘O zamanda ‘Kur'an mahluktur’ diyenlerin tekfir manilerinden olan tevilleri vardı, kimileri cahildi. Selef bu yüzden onları tekfir etmedi.’ dese deriz ki:
‘Bizim zamanımızda oy veren, askere giden, okula çocuğunu gönderen kişilerin arasında cehalet, tevil… gibi manilerden dolayı mazur olanlarda vardır. Bizde selefin yolunu izleyip onları tekfir etmiyoruz.’
Peygamber(sav) kelime-i şahadeti söyleyene İslam hükmü veriyordu. Kişi bundan sonra küfür fiili işlerse, Rasulullah(sav) şartlara manilere baktıktan sonra, ya Zatu Envat hadisindeki gibi mazur görüyor yada Museyleme gibi onu tekfir ediyordu..

Muasır âlimlerimiz ve günümüzde cihad eden mucahid liderlerinin arasında görüş ayrılığı olmadan:
İslam ülkelerinde yaşayan halkta asıl olanın İslam olduğu, ayrıntı vermeden Müslüman halkları tekfir etmenin yanlış olduğu ve ayrıntısız tekfir edenlerin aşırı hariciler oldukları açıktır.

Şeyh Makdisi Müslüman ülkelerde yaşayan halkı tekfir edenler hakkında şöyle der:
Önceden Dar'ul İslam olupta sonradan darul küfür olsa bile akidesini bizzat bildikleri kişiler dışında , bütün halkın kafir olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunlar ilim ve bu ilmin tahsili ile uğraşsalardı, usul ve furu bilgilerini alsalardı, küfre götüren söz ve fiil meydana gelmiş olsa bile, tekfir etmek bir yana, kan ve malın mubahlığını önleyen aşamaların şartlar ve engeller bulunduğunu, özellikle musallat oldukları müstezaflar , davetçiler , tagutların düzen ve kanunlarının koruması altında olmayan müminler hakkında böyle bir hükme varmalarının önünde engeller olduğunu göreceklerdi.
Sözün veya fiilin küfür olarak nitelenmesinin muayyen kişiyi tekfir etmeyi gerektirmediğini , dolayısıyla arzu ettikleri sonuçların ona tereddüp etmediğini anlarlardı.
Yine Mısır, Ubeyd el-Kaddah oğullarından Ubeydilerin(Fatimilerin) eline geçtiğinde , halkının çoğu Müslüman idi ve darul İslam iken küfrün egemen olması ile darul küfür oldu. Yaklaşık iki yüz yıl onların egemenliği altında kaldı. (Nitekim ibnu'l cevzi 'en-Nasr ala Mısır' isimli kitabını bundan dolayı yazmıştır.)
Orada her türlü küfür ve isyanı işledikleri halde , muhakkik alimlerden hiçbiri ülke için kullanılan darul küfür isminin oradaki mustezaflar hakkında kullanıldığını söylemedi. O gün Mısır halkı arasında alim ve salih fakihler bulunmaktaydı.Bunlardan bazıları Ubeydilere güç yetiremediği için imanını gizliyor ve öldürülme korkusundan dolayı Rasulullah(sav)in hadislerini dile bile getiremiyordu. (İbrahim bin Said el-Habalın, öldürülmekten korktuğu için hadis rivayet etmekten kaçındığı rivayet edilir. Bkz. Mecmu'ul Feteva c.35 s.85) .... Zehebinin belirttiği gibi Ubeydiler, Müslümanlar için Moğollardan daha kötü idiler. Onlardan bazıları ashaba sövmek bir yana Peygambere bile açıkça sövüyorlardı.

Suyuti, Ebu'l Hasan el-Kabisi den şöyle rivayet eder:
''Ubeydullah ve mensuplarının, insanları ashaba 'Allah onlardan razı olsun' demekten vazgeçirmek için öldürdüğü alim ve insan sayısı dört binden fazladır. Bu insanlar bunu söylemekten vazgeçmeyip ölümü tercih ettiler. Ubeydullah keşke sadece Rafızi olsaydı, Bilakis kendisi zındıktı.’’ (Suyuti Tarihu’l-Hulefa 13)

Görüldüğü gibi o gün Mısır’da fakihler vardı. Ebu Muhammed el-Kayravani el-Keyzani şöyle der:
‘’Müslümanların İslam’ın hükümlerinden uzak kalıp dinlerinden ayrılmamaları için onların aralarında fakihler kalmıştı. Onlardan bazısı gizleniyor , bazısı da dinini açıkladığı için öldürülüyordu.
Kadı Ebu Bekir el-Bakillani bunu şöyle belirtir; ‘ Ubeydullah Batınilerden idi. Ve İslam dinin yok etmek isteyen kötü bir insandı. Halkı saptırmak için alimleri fakihleri idam etti.’ ( Suyuti Tarihu’l-hulefa 12)

Allah Teala nın birliği, Muhammed (sav)in peygamerberliği , namaz oruç gibi İslam’ın temel ilkelerinin açık olması ve kafirliklerine rağmen yöneticilerin kendilerini Müslüman saymaları gibi durumların olduğu bir yerde ikamet edenleri , İbn Hazm (rh) ın İslam’ın dışında görmemesi üzerinde düşünmek gerekir. Bunun İslam ülkelerinin durumuna tıpatıp benzediğini inatçıların dışında kimse inkar edemez.
Müşrikler arasında ikamet edenler ile ilgili Rasulullah (sav) in hadisi de Darul İslam’ın bulunduğu bir dönemde söylemiştir. Bu Mekke’nin fethinden sonra hicretin vacip olduğu bir döneme rastlamaktadır. Müşrikler arasında ikamet etmelerine ve dokunulmazlıklarının azalması ve velayetlerinin zayıflaması gibi cezalar ile cezalandırılmış olmalarına rağmen , Rasulullah (sav) onları tekfir etmemiştir.
Müslümanların fethettiği ve cizye ödemeleri karşılığında eski sahiplerinin ikamet etmelerine izin verildiği veya fethetmelerine rağmen Müslümanların ikamet etmedikleri beldeler ; bu beldelerde bir tek Müslüman dahi olsa , bulunan ve kimliği tespit edilemeyen buluntu çocuk Müslüman olarak kabul edilir. Müslüman kişi yoksa buluntu çocuk kafir olarak kabul edilir.
Müslümanların önceden ikamet ettiği , ancak daha sonradan kafirlerim galip gelerek işgal ettiği belde; Bu beldelerde ise bulunan bu kişinin Müslüman olduğuna tanıklık yapacak bir kişi çıkmaz ise , buluntu çocuğun kafir olarak kabul edilir. Ebu İshak ise, Müslüman olarak şöhret kazanan bir kişinin olmasından veya İslam’ını gizleyen birinin bulunması ihtimalinden dolayı buluntu çocuğun Müslüman olarak kabul edileceği söylemektedir.
Darul İslam ile ilgili durumlarda işin mahiyeti budur. Aslen Darul küfür olan beldeler hakkında ise şöyle der: ‘ Darul Küfür de Müslüman yoksa buluntu çocuk kafir olarak kabul edilir. Orada ikamet eden Müslüman tacirler varsa beldenin hükmüne binaen kafir olduğuna değil , İslam’ın üstünlüğüne binaen Müslümanlığına hükmedilmesi en doğru olandır’
Aslen darul küfür olan beldelerde bile buluntu çocuğun Müslüman sayılması konusunda alimlerin İslam’ın üstünlüğü ve Müslümanların kanlarının dokunulmazlığı ilkesine ne kadar özen gösterdiğine dikkat edilmelidir. Sonradan Darul Küfür olan beldede bulunan kişiler için bu özen daha öncelikli olarak gösterilmektedir
(30 Risale s.101-04)

Bu risalede bahsettiğimiz konuların bütün yönlerini araştırmadık. Sadece söz konusu âlimlerin bazı fetvalarını aktardık. Gerektiği zaman bazı konuları izah etmeye çalıştık. Genel olarak kendi indimizden bir şey yazmadık. Zaten bizim gibi cahiller kendi başına bu konuda konuşacak değillerdir.
Haddini bilip onu aşmayana Allah rahmet etsin. Doğru yapmışsak Allah tandır. Yanlış ve hata işlemişsek nefislerimizden ve şeytandandır. Allah'tan mağfiret dileriz. Çaba bizden muvaffakiyet Allah'tandır.

(Muhammed Ubeysi) EBU SELEME EŞ-ŞAMİ 09.10.2008

Moderatöre Bildir   Logged
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #12 : 09 Temmuz 2011, 12:20:57 »

 Aleyküm selam ve Rahmetullah İHTİD@

 Bir sorum olacak
 İslam dünyasının gelmis ve geçmiş müctehidleri ve onları takip eden alimler bellidir ve bu müctehidlerin  bu malüm konuda Kur'andan çıkartıkları hükümlerde  bellidir. Yani durum ilmi ve düşünce bazında net ve anlaşılırdır. Buna  rağmen, bu insanlar kime göre bu fikirlerin taşıyıcısıdırlar, takip ettikleri kişiler hangi müctehid ve Kur'andan bu ve benzeri hükümleri çıkartıyorlarlar ?  Yani alimleri demeyeceğim zira alimin ilmide müctehidlerin ilmine tabidir...
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
İHTİD@
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 52



« Yanıtla #13 : 10 Temmuz 2011, 14:22:09 »

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah.

Dün sormuş olduğunuz sorunun cevabını şimdi vereceğim için hakkınızı helal edin muhterem Al-i İmran.Zamanımın kısıtlı olması sebebiyle anlık cevap verememekteyim.

Bu insanlar ; Rasulullah s.a.v’nin  Huneyn gazvesinde elde edilen ganimetleri dağıtımı sırasında ortaya çıkan hadisenin iğrenç taşıyıcısıdırlar.

Resulullah s.a.v. Ganimet taksiminde bulunurken Temim kabilesinden Zül Huveysıra adında bedevinin biri, Hz. Peygamber'ın karşısına çıkıp kaba bir şekilde:

"Adil ol ey Muhammed! Senin adil davranmadığını görüyorum." deme alçaklığında bulunmuştu.

Bu adam daha sonrası Hz.Ali r.a zamanında çıkan haricilerin komutanlığını yapmıştır.Zaten olayın vaki bulduğu sırada onlar hakkındaki meşhur hadis, Adalet ve fazilet sahibi olan resulullahın dilinden dökülmüştü. (Buhari ve Müslim’e bakılabilir). Oysa bu bedeviler kısa süre önce iman etmişlerdir.Menfaat perestlikleri,kaba tabiatlılıkları ve dar kapasiteleri onları böyle bir uçuruma sürüklemiştir.


İşte bu tip aklı kıt,kaba tabiatlı,dar düşünceli  insanlar hak adına hakkın önderliğini yapan Resulullaha dahi adil olmayı (haşa) söyleme cüretinde bulunmuştur.Kendilerini Hakk’ın koruyucuları olarak görmüşlerdir.Hz. Ali’yi tekfir etmişlerdir.Hz. Ali’ye bu ithamlarıda hak adına, Kuran adına, hüküm adına yapılmıştır.Ve bu şahıslar o zamanın sahabeleri ve tabiinleriydiler.Cahiliyenin bağrından,insanlığa örnek şahsiyet çıkaran dinin içinden bu defa, İslamın bağrından Allah  adına Müslümanlara şiddetli düşmanlık çıkmıştır.Eski cahiliye tekrar hortlamış bu defa islamın içinde filiz bulup isim değiştirerek ortaya çıkmıştır.Bu Resulun bize ulaştırdığı fitne haberleridir.

Bunların tabi olduğu alimlerinin müçtehidleri yoktur,Tabii oldukları dar anlayış,toptancı ve hak adına Hakk’ı ezici heva ve hevesleridir. Her ne kadar kötü niyetle yapmasalar da bu niyetleri onları bu kötü amelden iyiliğe ulaştıramaz.Niyet iyi olsa da amel merdut olursa bir değer taşımaz çünkü.Görüşlerini her ne kadar bazı alimlere nispet edip bu tavırlarında bulunmuş olsalar dahi bundan önemlisi Kuranı ve hadisleri kulanmalarıdır. Haricilerin tipik özellikleri bunlardır.

Allah'ım Bize hakkı hak batılıda batıl olarak gerçek manada bilen anlayışı ve kavrayışı geniş bilinçli ve şuurlu Kullarından eyle.

Selam ve dua ile
Moderatöre Bildir   Logged
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #14 : 10 Temmuz 2011, 16:06:17 »

Allah Razı olsun

İslam'ın ilk kelimesinin LÂ olduğunu söyleyip ardından Allah'a, Rasülüne ve Müslümanlara LÂ diyen bu hokkabazlar, kendilerini gerçek ve tam müslüman, Ehl-i Sünneti bölücü, mezhepçi ve tefrikacı görmeye devam etsin.

Ehl-i Sünnet sahte ilahlara, tağutlara ve Allah adına tağutlaşanlara LÂ der. LÂ kelimesinden veya harfinden sonra Ehl-i Sünnete göre İLÂHE kelimesi gelir. Yoksa LİLMÜSLİMİN kelimesini LÂ harf-i nefyinin arkasına koyup müslümanlık taslayan Haricilerden beri olduğumuzu herkes bilsin.

Allah Kur'anda ve Peygamber a.s. sünnetinde "Müslümanım!" diyen bir kişiyi bile tekfir etmemiştir. Bunun aksini ispat eden şimdiye kadar olmadı.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #15 : 10 Temmuz 2011, 16:09:14 »

Küfrü vahiyle gösterilmiş münafıklar bile ismen tekfir edilmedi. Hakkında onlarca ayet tescilli münafık ve münafıkların reisi Abdullah b. Übey asla ne Allah tarafından ne de kutlu Elçisi tarafından bir kez olsun ismen ve alenen tekfir edilmedi.

Şu Allah'tan korkmayan ve O'nun adına ahkam kesen Harici bozuntularına ne oluyor ki; Allah adına ortada Müslüman bırakmıyorlar!? Allah adına bu ne cürettir ki, zerre miskali imanı ve Allah korkusu olan bir kişinin bile Allah adına ahkam kesemeyeceği malum iken, bunlar Allah adına insanları fevc fevc dinden çıkarmanın yollarını arıyorlar gündüz ve gece!

Yüzleri de tıpkı kalpleri gibi kapkaranlık! Elleri yüzlerinden daha karanlık! O kirli ellerden temiz ve beyaz yazılar dökülecek değil elbet. O  kalplerden o ağızlarına elbette imanın berrak damlaları akacak değil!

Sapıklık küfrün akrabasıdır!

Bu yüzden, küfürden ve şirkten sonra en çok sapıklıktan kaçmak lazım!
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: 1 [2] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Filistin ah filistin (Bilal) Türkçe Eserler vuslat 4 815 Son Mesaj 10 Mart 2009, 14:40:36
Gönderen: __YaZ_yAğMuRu__
filistin Filistin Özel arzu.. 0 137 Son Mesaj 09 Nisan 2009, 14:44:21
Gönderen: arzu..
Seferi Namaz Meselesi Mümin'in Miracı: Namaz vuslat 0 138 Son Mesaj 05 Ağustos 2009, 23:16:25
Gönderen: vuslat
Hakimiyet Meselesi Tevhid Ve Akaid hamza01 3 184 Son Mesaj 18 Ekim 2009, 22:36:34
Gönderen: hamza01
kendi sesimden 50 saniyelik - Ah Filistin Can Filistin. Türkçe Eserler locket 1 182 Son Mesaj 28 Mayıs 2011, 20:25:54
Gönderen: alina
İcma Meselesi Tevhid Ve Akaid « 1 2 » Âl-i İmran 17 846 Son Mesaj 14 Ekim 2011, 08:53:10
Gönderen: Âl-i İmran
Şahadet Meselesi ve Kadın Fıkıh Köşesi MERXAS 0 173 Son Mesaj 27 Ekim 2011, 15:03:27
Gönderen: MERXAS