0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: HAKK'A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)'E VERİLEN TALİMAT  (Okunma Sayısı 172 defa)
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5916


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« : 03 Şubat 2009, 12:02:01 »

Üç yıllık gizli tebliğden geçen bölümde bahsettik. Açık ve alenen tebliğin 10 yıllık Mekke tarihine göz atmadan önce, daha sonra sık sık kar­şılaşacağımız iki önemli noktaya burada işaret etmemiz sanırız yerinde olacaktır.

Birincisi, Hazreti Peygamber (a.s.)'e risâlet vazifesini ifâ edebilmesi için ne gibi talimatlar verilmiştir? Bunların mahiyeti ne idi? Bunlar kalp­leri ve ruhları nasıl fethetti, beyinleri nasıl etkiledi ve cehâlet ve dalâlet içinde olan bir milleti tümüyle nasıl değiştirdi? Bu talimatın etkinliği ve çekiciliği nerden geliyordu.

İkincisi, Hakk'a ve İslam'a davetin hakiki mahiyeti ne idi? Bu davet neden büyük gürültü ve patırtılara yol açtı? Neden bu kadar şiddetli muha­lefet ve düşmanlık gösterildi. Bu muhalefet kasırgası neden her zamankin­den daha büyüktü? Bu davette, bütün şiddetine rağmen Cahiliyyenin mu­halefetini ezecek ve ortadan kaldıracak güç nerden doğmuştu?

Biz bu bölümde birinci noktaya temas edeceğiz. İkinci noktayı daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız.

. Davetin Başlaması

Cenâb-ı Allah, Arabistan'ın merkezi Mekke'de bir kulunu, Hz. Mu­hammed (a.s.)'i peygamberlik vazifesi için seçti ve Hakk'a davetine kendi şehrinden ve kabilesinden (Kureyş) başlamasını emretti. Bu işin başlama­sı için ilk önce en çok gerekli olan talimat verildi; bu talimat üç konuyu kapsıyordu.

İlk önce seçilen peygamberin kendisine verilen muazzam görevi nasıl yerine getirmesi gerektiği bunun için kendisini nasıl hazırlaması ve ne gi­bi çalışmalar yapması icab ettiği belirtildi.

İkinci olarak, nihaî hakikat ve eşyaların tabiatı hakkında İnsanlar ara­sında yaygın olan batıl inanç ve kavramlara darbe indirilmesi istendi. Zi­ra, bu esas meselelerle ilgili yanlış düşünce, diğer bütün inanç ve kavram­ları olumsuz yönde etkiliyordu.

Üçüncü olarak, seçilen peygambere ve taraftarlarına doğru ve makul bir yol izlemeleri emri verildi. Onların, Allah'ın buyruklarına uygun ola­rak ahlâk kurallarına uymaları da talep edildi, çünkü ancak bu şekilde maddi ve manevî saadet ve refaha kavuşabilirlerdi.

Hazreti Peygamber (a.s.)'e vahiy yoluyla gelen bu ilk ilâhî emirler, kısa, ama az olurdu. Bunların dili çok temiz ve duru, üslûbu tatlı ve etkile­yici idi. Bu ilâhi kelâm, muhatap milletin dil bilgisi, şiir ve edebiyata olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi dinle­yenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki ahenge verilmiş olurdu. Uyum ve âhenkleri sebebiyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca, bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölüm­süz gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen delil ve misaller hep yerliydi ve herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve nasihat, Arap milletinin ve Mekkelilerin tarihlerine, örf ve âdetlerine, her gün yaptıkları müşahedelere ve elde ettikleri intihalara, itikat, iman, ahlâk, toplum ve kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve eleşti­rilmek suretiyle yapılıyordu. Maksat, Arap'ların ve Mekkelilerin yapılan davet ve telkini kolayca anlayıp kabul etmelerini sağlamaktı.

Hakka davetin bu ilk safhası takriben 4-5 sene devam etti, ki bunun ilk üç senesi gizli tebliğe mahsustu. Bu safhada Hz. Nebi-yi Kerim (a.s.)'in tebliğ ve telkininin neticeleri üç şekilde ortaya çıktı.

1) Sayıları aslında çok az olan sâlih kimseler bu daveti kabul edip Müslüman ümmeti oluşturmaya başladılar.

2) Buna mukabil büyük bir çoğunluk ya bilgisizlik, ya menfaatçilik, ya da atalarının din ve batıl inançlarına bağlı kalmak düşüncesiyle bu da­vete muhalefet etmeye başladı.

3) Hak dinin daveti Mekke ve Kureyş'in sınırlarını aşarak nispeten daha geniş yerlere ve daha elverişli ortamlara kadar yayıldı.

İşte bu noktada dâvetin ikinci safhası başlıyordu. Bu safhada İslâmî Hareket ile Cahiliyye arasında kıyasıya bir mücadele başladı ve yaklaşık 8-9 yıl devam etti. Sadece Mekkeliler ve Kureyşliler değil, bütün Arabistan ve diğer pek çok millet Cahiliyye'nin gelenek ve göreneklerini aynen korumak ve sürdürmek amacıyla bu hareketi zorla ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Onu bastırmak ve yok etmek için her türlü silahı kullandılar, her yola başvurdular. Yalan-yanlış propagandalar yaptılar, iftira ve itham­larda bulundular; şüphe, itiraz ve tereddütlerini ortaya koydular. Halk ara­sında yeni hareket ve bunun tarafları hakkında türlü türlü şüphe ve vesve­se uyandırdılar. Bilgisiz ve güçsüz kimselere gözdağı vererek, onları Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ ve telkinlerini dinlemekten alıkoymaya çalıştılar. İslâmiyet'i kabul etmiş olanlara insanlık dışı zulüm ve eziyetler yaptılar. Onlara karşı ekonomik ve sosyal boykot uyguladılar ve onları o kadar ra­hatsız ettiler ki, iki defa yurtlarım terk ederek Habeşistan'a hicret etmeye mecbur bıraktılar. Nihayet üçüncü defa, müslümanların çoğu Medine'ye hicret etmeye mecbur kaldılar. Ne var ki, bu, günden güne şiddetlenen ve artan muhalefet ve düşmanlığa rağmen İslâmî Hareket güçlenmeye ve dal budak salmaya devam etti. Baskı ve zulüm arttıkça İslâm da yayılmaya başladı. Öyle ki, Mekke'de içlerinden biri veya birkaçının İslâm'ı kabul et­mediği tek bir aile veya ev kalmadı. İslâm düşmanlarının kin ve nefretleri­nin artmasının bir sebebi de, kendi kardeşlerinin, yeğen, oğul, kız, enişte ve anne-babalarının İslam'ı kabul edip kendilerine karşı cephe almalarıy­dı. Onlar, kendi evlâtlarının ve yakın akrabalarının yeni dine girip, dini inançları yüzünden her şeyi terk etmelerini ve halta kendi ana ve babalarıy­la olan ilişkilerini koparmalarını çok yadırgıyorlardı. Onlar ciğer pareleri­nin kendilerine karşı savaş açmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı. Üste­lik, Cahiliyye'den koparak yeni harekete katılanların önemli bir bölümü, toplumun üst tabakasına ait en temiz ve en dürüst kişiler olarak biliniyor­lardı ve bu harekete katıldıktan sonra şahsiyet ve karakterleri daha bir par­lamış ve cilalanmış oluyordu. Artık güzel huy ve ahlâk bakımından onları kimse geçemezdi. Bu bakımdan, İslâm'ın, insanların kişilik ve karakterleri üzerinde meydana getirdiği bu büyük ve olumlu değişikliği dünyanın fark etmemesi imkânsızdı.

Bu eziyet ve meşakkat dolu uzun devrede Cenâb-ı Allah, durum ve şartların bir gereği olarak sevgili peygamberine derya gibi geniş anlamlı, dere gibi akıcı, sel gibi kuvvetli ve hızlı, ateş gibi yakıcı ve etkileyici coş­kun bir kelâm indirdi. Bu kelâm tesir, manâ ve hitabetin en güzel örnekle­rini ihtiva ediyordu. Bu ilâhi sözlerde iman sahiplerine ilk görev ve so­rumlulukları hatırlatıldı, aralarında cemiyet şuuru yaratıldı, onlara takvâ, ahlâk ve fazilet dersleri verildi. Bu hitabelerle ilk müslümanlara tebliğ ve telkinin önemli noktalan anlatıldı, onların muvaffak olacağı belirtilerek kendilerine cennet vaad edildi. Onlar sabretmeye, kararlı hareket etmeye ve azimle Allah yolunda mücadele ve cihâd etmeye çağırıldılar. Kalple­rinde öylesine eşsiz fedâkârlık ve feragat hisleri uyandırıldı ki, onlar, ne kadar büyük olursa olsun her muhalefete karşı koymaya ve kendilerini fedâ etme pahasına Allah'ın bayrağını yükseklerde tutmaya hazır oldular. Buna mukabil, muhaliflerin ve düşmanların, çok iyi bildikleri ve tanıdık­ları milletlerin uğradıkları kötü sondan ibret almaları istendi. Doğru yol­dan saparak cehalete ve delâlete gömülen kavimlerin tarihteki kötü akıbe­tine dikkatleri çevrilerek doğru yola dönmeleri istendi. Gaflet uykusunda bulunanların uyanmaları ve geçmişin destanını hatırlatan harabe ve tarihi kalıntıları görerek kötülüklerinden vazgeçmeleri talep edildi. Tevhid ve Ahiret ile ilgili deliller, kâfir ve müşriklerin her gün yerde ve gökte gör­dükleri ve yaşantılarında her an hissettikleri ve anladıkları açık seçik alâmet ve işaretler vasıtasıyla kendilerine gösterildi. Şirk ve putperestlik ile âhiretin inkârı ve ecdadın örf ve âdetlerini körü körüne taklit etmenin ziyan ve zararları beyinleri etkileyen ve kalplere inen ifadelerle anlatıldı. Ayrıca, müşriklerin bütün şüphe ve itirazları tek tek çürütüldü, tereddüt ve kuşkulan defedildi. Bizzat kendilerinin esir olduğu ve başkalarını mah­kûm etmeye çalıştıkları karmaşık fikirlere ve bulanık düşüncelere son ve­rildi. Bilgisizlik ve cehâlet öylesine köşeye sıkıştırıldı ki, ilim ve mantığın hâkim olduğu ortamda nefes alabilmesi bile zorlaştı. Buna ilâveten müşrik ve dinsizler Allah'ın gazabı, Kıyamet'in dehşeti ve Cehennem'in azabıyla korkutuldular. Bozuk ahlâkları, sapık düşünce ve hayat tarzları, cahilane anane ve törelere, Hakk'a ve mü'minlere karşı takındıkları kin, nefret ve düşmanlıkları yüzünden lanetlendiler ve her devirde Allah'ın va'zettiği sâlih medeniyet ve kültürlerin gelişip büyümesine sebep olan ahlâk ve medeniyetin altın ilkeleri kendilerine öğretildi.

Bu safha kendi içinde muhtelif basamak ve dönemeçlerden müteşek­kildi. Her basamak ve her dönemeçte ilâhi davet giderek genişledi ve bu­na karşı muhalefet ve mukavemet de arttı. Çeşitli aşamalarda çeşitli grup ve toplumlarla karşılaşıldı. Bu münasebetle, Cenâb-ı Hak'tan gelen mesaj ve talimatta genişleme ve çeşitlenme oldu.

İslâmî davet gibi büyük bir vazifenin yerine getirilmesi konusunda Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)'e verilen etraflıca talimat ve telkini cid­di olarak inceleyen bir kişi, Mekke dönemi gibi zor ve çetin bir dönem­de, hangi büyük ahlâkî gücün İslâm tebliğinin yolunu kolaylaştırdığını ve hangi etkileyici öğretinin bu tebliğden etkilenerek müslüman olanla­rı, her kuvvete karşı koymaya ve her eziyete dayanmaya hazır hale getirdiğini kolayca anlayabilir. Biz bu talimat ve telkini tek tek aşağıda ince­leyeceğiz.

Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5916


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« Yanıtla #1 : 03 Şubat 2009, 12:06:22 »

Hakk'a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat'e Verilen Önem

Burada Hakk'a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesi istenmiştir. Birincisi hikmet, ikincisi ise nasihat.

Hikmet; tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca davranma­mak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasi­hatte bulunmak demektir. Herkes aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Her bölge, her grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak ha­reket edilmelidir. Söz konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Has­talığı kökünden giderici çareler aranmalıdır.

"İyi nasihat" iki mana taşımaktadır. Birincisi, dinleyici yalnızca delil­lerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da cevap vermeye dikkat edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı bulu­nan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı ve bunların kötü sonuçları hakkında ikazda bulunulmalıdır. Hidâyet ve sâlih amelin iyi tarafları sade­ce akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de uyandırılmalıdır. "İyi nasihatin ikinci manası; samimiyet, iyilik ve hayırsever­liktir. Nasihat ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Nasihat edilen şa­hıs, kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine ka­pılmamalıdır. Nasihat eden yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini ıslâh etmeyi can­dan istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini almalıdırlar.

Konuşma, münakaşa ve fikir alış verişi münazara ve kavga şeklinde olmamalıdır. Hele bu konuşmalar akıl cambazlığı ve zihin güreşi şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve itham­lara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamalara yer verilmemelidir. Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak olmamalıdır. Nasihat eden, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece sabırlı, kibar ve nâzik olmalıdır, ileri sürdüğü deliller makul ve ak­la, mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Nasihat ederken muhatabın inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve temiz bir şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve ikazlara rağmen fikrinden ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalı­dır.
. Hakk'a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp

"Mümin kullanma de ki: 'Müşriklere iyilikle ve yumuşak söz söyle­sinler'. Çünkü şeytan aralarına fesad sokar. Zira, Şeytan insana apaçık bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve di­lerse de sizi azaplandırır. Biz seni onların üstüne vekil göndermedik." (İsra; 53-54)

Yani, iman ve inanç sahipleri, kâfirler, müşrikler ve din düşmanlarıy­la konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve mübalağalı şekil­de sözler söylemesinler. Muhalifler ne kadar nahoş ve sevimsiz söz söy­lerlerse söylesinler, müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve ha­kikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri ko­nuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuş­sunlar ve ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davet­lerine yakışmayan bir söz söylemesinler.

Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve karşılarında­kileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi Şeytan'ın yaptığı­nı ve Din'e davet işine halel getirmek istediğini anlamalıdırlar. Şeytan'ın maksadı, müslümanların da, muhaliflerinin yaptığı gibi doğru yoldan sa­pıp fesada girmelerini temin etmektir.

İman sahipleri hiçbir zaman gururlanmamak ve kendilerini büyük görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet'e gidecekleri­ne, diğerlerinin ise Cehennem'e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir emrivaki olarak kabul etmemelidirler. Çünkü bu hususta tek ka­rar mercii Cenâb-ı Allah'tır. Bir peygamberin işi sadece insanları hakka ve doğruya davet etmektir. Ona insanların kaderleri hakkında ahkâm kesme hakkı ve yetkisi verilmemiştir. Kimsenin kaderi ve akıbeti onun elinde de­ğildir. Netice itibariyle, bir peygamber birine rahmet birine de azap dile­yemez
Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5916


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« Yanıtla #2 : 03 Şubat 2009, 12:07:54 »

Davet Edenin Makamı ve Mes'ûliyeti

"Size Rabbiniz tarafından delil ve hüccetler geldi. Onları görüp iman eden kendi lehinedir. Kör olup görmeyen de kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim." (En'am; 104)

Dikkat ederseniz, burada Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'in ağ­zıyla "ben sizin üzerinize bekçi değilim" diyor. Yani, bir peygamberin va­zifesi ancak Allah'ın nurunu ulaştırmaktır. Bundan sonra vazife ve mes'ûliyet kullara aittir. Onlar ilahî daveti ister kabul ederler isterlerse de reddederler. Gözlerini açıp, gerçeği görebilecekleri gibi açmayarak, ger­çeğe ulaşamayabilirler de. Bir peygamberin görevi, gözlerini açmamakta ısrar edenlerin gözlerini zorla açmak veya görmek istemediklerini zorla göstermek değildir.

"Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbin'den sana vahiy olu­nana tabi ol. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar Allah'a şirk koşmazlardı. Ve biz seni onlar üzerine bir gözcü yapmadık. Sen onların üzerlerine vekil de değilsin." (En'am; 106-107)

Yani, bir peygamber dünyaya, "Hakk'a davet eden ve insanlara dini yayan bir kişi" olarak gönderiliyor; bir bekçi veya denetçi olarak değil. Bir peygamber insanların peşine düşerek onları adım adım izlemelidir. Onun işi, yalnızca insanlara ilahî ışığı ulaştırmak ve Hak din hakkında söylemediğini ve yapmadığım bırakmamaktır. Fakat bundan sonra bir kişi bu hak sözleri dinlemiyorsa, varsın dinlemesin. Bir peygamber, bütün in­sanları illâ "Hakk'a tapan" yapmakla görevli değildir. İslâm'a ve Hakk'a davet ettiği kişilerden bazılarının câhil ve dinsiz kalmaları onun kabahati değildir ve bu sebepten dolayı âhirette kendisine herhangi bir soru sorul­mayacak ve hesap vermek durumunda olmayacaktır. O halde, bir pey­gamber, kör olanları nasıl göz sahibi yapacağını düşünerek kendi hayatını zehir etmemelidir. Eğer Cenab-ı Allah'ın maksadı ve gayesi dünyada tek bir kâfir ve müşrik bırakmamak olsaydı, bunun için bir peygamberin hizmetine muhtaç olmayacaktı. Çünkü, O'nun en ufak bir işareti bütün in­sanları "Hakk'a tapanlar" yapmaya yeter de artardı bile. Ne var ki, Al­lah'ın temel hedefi bu değildi. Allah bu hususta insanlara belli bir özgür­lük ve seçim hakkı tanımak istiyordu ve öyle de yaptı. Amacı, insanların kendi akıl, zekâ ve sezilerini kullanmak suretiyle Hak ile Batıl arasında seçim yapmalarını sağlamaktı. İyi ile kötü arasında bir tercih yapmalarını mümkün kılmaktı. Onun için, bir peygamberin yapması gereken şey, ken­disine gösterilen aydınlık yolda yürümesi ve başkalarının da yürümeleri için çaba harcamasıdır. Bu konuda harcadığı çaba ve yaptığı davet mey­vesini veriyorsa ne âlâ O, bu davete evet diyenleri bağrına basmalı ve on­lar dünyanın gözünde ne kadar hakir olursa olsunlar, kendilerini yalnız bı­rakmamalıdır. Fakat bu daveti kabul etmeyenler için fazla üzülmeye ve ta­salanmaya da gerek yoktur. Doğru yoldan sapmış olan ve işledikleri günâhlar konusunda inatçılık yapan bu kişiler kendi hallerine bırakılmalı­dırlar.
.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu

"Biz sana onda kolaylığı müyesser ederiz. O halde, faydası olsa da olmasa da öğüt ve nasihat ver." (A'lâ; 8-9)

Yani, "ey Nebî, dini yaymak konusunda Biz seni zora koşmak istemi­yoruz. Sen sağırların duymalarını veya körlerin görmelerini sağlayamaz­sın. Biz bu konuda senin işini kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Senin başlıca vazifen nasihat ve telkinde bulunmaktır. Sen ancak nasihatini dinleyecek kişilere hitap et. Bu nasihatten kimin faydalanıp faydalanmayacağı konu­suna gelince, bunu ancak açık tebliğ ve nasihatini yaptıktan sonra anlaya­bilirsin. Bu itibarla açık tebliğe devam etmelisin. Bu tebliğ sayesinde bazı kimseler doğru yolu bulabilirler. İşte bu kişiler senin tebliğ, nasihat ve tel­kinine muhtaçtırlar ve sen onların talim ve terbiyesine bilhassa ehemmi­yet vermelisin. Fakat, tecrübe ile senin nasihatinden yararlanmayacakları belli olan sapık kimselerle uğraşarak zamanını kaybetme."

 İslâmî Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler

"Allah'ın rızasını murad ederek akşam ve sabah Rabblerine ibadet ve dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin he­sabından onlara bir şey yoktur. Onları kovarsan zâlimlerden olursun." (En'am; 52)

Rasûlullah (a.s.)'a tebliğ ve hidâyetin ilk yıllarında iman edenlerden bazıları fakir ve emekçiydiler. Kureyş kabilesinin önde gelen reislerinin, zengin ve soylu kişilerinin Hz. Peygamber (a.s.)'e yönelttikleri sözlü sal­dırıların bir sebebi de, O'nun etrafında çok sayıda fakir, mazlum, köle ve hizmetçilerin toplanmış olmasıydı. Bu sözde soylu kişiler, Hz. Peygamber (a.s.)'in, kendisine Hz. Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbâb (ra) gibi alt tabakaya mensup insanlardan "taraftar" ve "arkadaş" bulmasını alaya alıyorlar ve iğneli sözler söylüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)'ın ancak bu zaval­lı ve perişan kişileri "kurtarabildiğini" söyleyerek onların fakirliklerini alaya alıyorlardı. Bu küstah kabile reisleri ve varlıklı kişiler, fakir ve maz­lum kişilerin sadece maddi durumlarını eleştirmekle kalmıyorlar, geçmiş­te işledikleri bir hata veya günahı da zevkle insanlara anlatmaya ve duyur­maya çalışıyorlardı. "Düne kadar marifetleri falan falan olan bir şahıs na­sıl kurtulmuş olabilir?" diye Rasûlullah (a.s.)'ı soru yağmuruna tutuyorlar­dı. Nitekim, En'am sûresinin 53. âyetinde bu kötü niyetli insanların şu sözleri naklolunmuştur: "Allah aramızdan bunlara, bunların üzerine mi lütfunu reva gördü?" Yukarıdaki âyette işte bu nevi itirazlara cevap veril­miştir. Burada denilmek isteniyor ki; "ey Peygamber, Hakk'ı aramak üze­re sana gelenleri, sakın Kureyş'in zengin, soylu ve büyük kişileri sevmiyor diye kendinden uzaklaştırma. Onlar sana ciddiyetle, samimiyetle ve Allah sevgisiyle yanarak gelmişlerdir. Bu zavallı ve mazlum insanlardan yüzü­nü çevirme, aksine onları koru. Eğer geçmişte onlar bir hata işlemişse de onları affetmelisin ve hatalarını görmezlikten gelmelisin. Zira, bunun ka­bahati sana ait değildir. Rahmân ve Rahîm olan ancak Allah'tır."

Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
HakK'A Yürüyüş Dergisi Kitap-kaset ve Dergi taskın_fatih 1 875 Son Mesaj 21 Ağustos 2008, 01:11:53
Gönderen: PaLuLu
Hakk'a YüRüYüş Şiir Pınarı harras 8 510 Son Mesaj 18 Şubat 2009, 22:32:45
Gönderen: harras
BAŞ ÖRTÜM İÇİN İslamda Kadın ve Tesettür yas gülü 2 176 Son Mesaj 07 Mart 2009, 19:17:21
Gönderen: yas gülü
Allah'IN ELÇİLERİ İMAN EDENLER İÇİN RAHMET İNKAR EDENLER İÇİN BİR YIKIMDIR İslami Hayat Tarzı arab 1 255 Son Mesaj 13 Eylül 2009, 17:11:13
Gönderen: arab
DAVETULHAK HAKKI İSTEYENLER İÇİN HAKKA DAVET Tavsiye Siteler hamza01 0 1569 Son Mesaj 20 Eylül 2009, 23:25:48
Gönderen: hamza01
RAMAZAN'DA VERİLEN 5 NİMET Ramazan-ı Şerif MERXAS 0 138 Son Mesaj 02 Eylül 2010, 10:44:13
Gönderen: MERXAS
MÜSLÜMANLARA HALİFENİN BELİRLENMESİ İÇİN VERİLEN SÜRE Serbest Bölüm ebudüccane 0 117 Son Mesaj 27 Şubat 2012, 10:32:22
Gönderen: ebudüccane