0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Haramdan korunmanın en kısa yolu nedir?  (Okunma Sayısı 201 defa)
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5756


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« : 16 Temmuz 2010, 07:56:14 »

İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiği yol ile dinin emir ve yasaklarına uymak kolaylaşıyor. O da salihlerle, sadıklarla beraber olmaktır.
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Allah'tan korkup sadıklarla [doğrularla] beraber olun!) [Tevbe 119]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Ebu Davud]
(Âlimle beraber bulunmak ibadettir.) [Deylemi]
(Haramdan sakınan kimse ile oturmak ibadettir.) [Deylemi]

İyilerle beraber olan iyi, kötülerle beraber olan da kötü olur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.) [Nisa 140]

Zaruret olmadıkça kâfirlerle, bid'at ehli ile oturmak uygun değildir. Allah adamları ile, evliya ile salih âlimlerle birlikte bulunmaya çalışmalıdır. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Onlarla beraber olan şaki olmaz.) [Buhari]

Peki salih ulema ve evliyayı bulamayan ne yapacak? Bunu da bildirmişler: (Onları bulamayan, kitaplarını okurlarsa, bunlar da şaki olmaz) buyurmuşlardır. O halde Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını büyük nimet bilip okumaya çalışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim evliyam şunlardır ki, ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym]

(Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace]

Salih bir zatın oğluna nasihati şöyledir:
Oğlum, salihlerle beraber ol! Eğer ilim sahibi isen, ilmin onlara faydalı olur. İlim sahibi değilsen, onlardan bir şeyler öğrenirsin. Allahü teâlâyı hatırlamayanlarla beraber olma! İlim ehli de olsan, ilmin onlara faydası olmaz. İlim ehli değilsen, daha çok zarara girersin. Eğer Allahü teâlâ onlara gazap ederse, sen de helâk olursun. İyilerle beraber iken, Allahü teâlâ onlara rahmet ederse, layık olmasan da, sen de o rahmetten faydalanırsın. Peygamber efendimize kimlerle beraber olmak gerektiği sual edildiğinde buyurdu ki:
(Gördüğünüzde sizlere Allahü teâlâyı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya'la]
Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #1 : 19 Temmuz 2010, 23:33:43 »

Günahların Giriş Kapıları
 
 
Günahların çoğu kulun yurduna bu dört kapıdan girer. O yüzden bunların her birini ayrı bir fasılda uygun biçimde işleyelim.

 
Bakmak
 
 
Bakışlara gelince; o şehvetin elçisi ve öncüsüdür. Onu korumak ırzı korumanın temelidir. Bakışlarını serbest bırakan kişi kendisini helak uçurumlarının kenarına götürmüştür.

Rasûlullah:

"Bakışını, başka bir bakış yaparak ikileme; sana sadece birincisi var, diğeri sana yok" buyurmuştur.

Müsned'de geçen bir hadiste Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

"Bakış iblisin oklarından zehirli bir oktur. Her kim bakışını bir kadının güzelliklerin(e bakmak)dan engellerse Allah onu kalbine, kendisiyle buluşana kadar devam edecek bir tatlılık-hoşluk bırakır."

Rasûlullah (SallAllahu aleyhi ve sellem):

"Gözlerinizi engelleyin, ırzınızı koruyun" buyurmuştur. Yine:

"Yollarda oturmaktan kaçının" buyurmuş, oradakiler:

 "Yâ RasûlAllah! oralar bizim oturduğumuz, sohbet ettiğimiz yerler, ona mecburuz" deyince O :

"Mutlaka yapacaksanız yola hakkını verin" buyurmuş onlar:

"Yolun hakkı nedir?" diye sorunca

"Bakışı engellemek, eziyet etmemek ve selama karşılık vermek" buyurmuştur.

Bakmak insanın başına gelen olayların ve belâların büyük çoğunluğunun kaynağıdır. Çünkü bakmak, zihinde hayali doğurur. Hayal düşünceyi, düşünce şehveti, şehvet iradeyi doğurur. Sonra irade güçlenir ve kesin karara dönüşür. Ardından -bir engel çıkmadıkça- hadise mutlaka vuku bulur. Bu hususta şöyle denmiştir:

"Gözü bakıştan engelleme de sabretmek, bakış sonrasındaki acıya sabretmekten daha kolaydır."

Şair der ki:

Tüm vukuatların başlangıcı bakıştır.

Yangınların çoğu küçük kıvılcımdandır.

Nice bakışlar sahibinin kalbine

Yay ile kiriş arasındaki okun yaptığını yapmıştır.

Kulun sürekli gözlere bakan bir gözü oldukça

Hayalinde durdurulur o bakışları ve düşüncesinde.

 

Bakışın zararlarından biri de kişide iştiyaklar, arzular, iç çekmeler, iç yanmalar bırakmasıdır. Kul, gücünün yetmediği, yapmamaya sabır ve tahammül edemediği şeyi görür. Bu en büyük azaplardandır. Yani bazısına sabır ve tahammül edemediğin bazısına da gücünün yetmediği şeye bakıp durman.

Şair der ki:

Bakışını bir gün öncü olarak kalbine gönderdiğinde

Görüntüler seni yordu, bitirdi.

Gördün o vakit hepsine kaadir olamadığın

Bazısına karşı da kendini tutamadığın şeyleri.

 

Bu beyit biraz açıklamaya gereksinim duymaktadır.

Şair diyor ki:

"Sen hiç bir şeyine sabredemediğin hiç güç yetiremediğin şeyi görüyorsun." Çünkü "Hepsine kaadir olamadığın" ifadesi "toplamına güç yetirme" nin olamadığını güç yetirilemediğini anlatmaktadır ki, o da teker teker hepsine "güç yetirilemediğini" zorunlu kılar. Yani anlamı "hiç birine güç yetiremediğin" dir.

Nice bakışlar daha yaydan çıkmadan kişiyi ölü olarak yere düşürmüştür.

Şair der ki:

Ah o bakan! Bakışları yola çıkar çıkmaz,

Bakışlar arasında ölü düşen

 

Benim de bir kaç dizem var buna yakın:

 

Selamette olmaktan bıkmışçasına gönderdi bakışlarını hızlıca

Durdu, güzel sandığı bir harabe üzerinde,

Ardından bakışlar gönderdi.

Sonunda bakışlar arasında cansız yere düştü.

 

İşin garibi; bakanın bakışı öyle bir oktur ki, bakanın kalbinde bir yer ayarlamadıkça bakılana ulaşmaz. Bir kasidemde şu dizeler yer alıyor:

Ey bakış oklarını atan, çaba sarfeden.

Attığın okla ölen sensin; vurma hedefi

Ey şifa arayan bakışlar gönderen

Elçini gönderme ki sana helak getirmesin.

 

Bundan daha garibi; bakış kalbi iyice yaralar, sonra yara üzerine yara açar. Sonra yaranın acısı onun tekrarlanmasını istemesine engel olmaz. Yine bu anlamda şu dizelerim var:

 

Bakış üzerine bakışa devam ettin

Her güzelin her yakışıklının ardından.

Onu yaranın merhemi sanıyorsun.

Ama o gerçekte yara üzerine yaradır.

Gözlerini bakışlarla ve ağlamakla boğazladın.

Senin kalbin boğazlanmış, hem nasıl boğazlanmış.

 

Nitekim "Bakışları zaptetmek sürekli üzüntü yaşamaktan daha hafiftir" denmiştir.

 Akla Gelen Fikirler
 
 
Akla gelip geçen fikirler (=haterât vesveseler) ise (bakıştan) daha zordur. Bunlar hayır ve şerrin başlangıcıdırlar, iradeler, kasıtlar, niyetler ve kararlar bundan doğar. Fikirlerine-vesveselerine hakim olan kişi nefsinin dizginini eline almış ve hevâ-hevesini dize getirmiştir. Her kime de fikirleri-vesveseleri galebe çalarsa, hevası ve nefsi üzerinde daha hakim olur. Her kim fikir ve vesveselerini kale almazsa bunlar onu helaka sürükler.

Fikirler kalbe sürekli gelip durur, sonunda boş temenniler haline dönüşürler:

"(İnkar edenlerin amelleri) düz arazideki serap gibidir. Susayan, onu su sanır, fakat yanına gelince hiçbir şey olmadığım anlar ve yanında Allah'ı bulur; Allah onun hesabını tam görür. O, hesabı çabuk görendir." (Nûr, 39)

İnsanların en düşük gayretlileri ve en bayağı nefislileri gerçekler yerine asılsız temennilere razı olan, onlarla avunmaya çalışan, bunları aklına getirmeye çalışandır. VAllahi bunlar iflas etmişlerin sermayeleri, işsizlerin ticaret mallarıdır. Bunlar vuslat yerine hayallerin zihnine uğramasıyla, hakikatler yerine yalancı ümitlerle avunun, boş nefislerin gıdasıdır.

Şairin dediği gibi:

Su'dâ dan susuzluğu gideren hayaller temenniler

Su'da bunlarla bizi soğuk suya kandırdı.

Temenniler Hayaller... gerçek olsa en güzel şeyler

Yoksa da... Onlarla tasasız bir vakit yaşamış olduk.

 

Bu insana en zararlı şeydir. Acizlik ve tembellik bundan doğar, tefrit, pişmanlık ve keder bundan neş'et eder. Temennici kişi fiziksel olarak olayı gerçekleştiremeyince kadının görüntüsünü kalbine koyar, onunla sarılır, onu okşar. Böylece fikrinin çizdiği hayali ve vehmî bir fotoğrafı sürekli izler durur.

Bu ona hiç bir fayda vermez. Onun hali, zihninde yiyecek ve içeceği, canlandıran ona yeyip içmeyen aç susuz kişinin haline benzer.

Buna sığınmak ve bunu celp etmek nefsin bayağılına ve iflasına delalet eder. Çünkü nefsin şerefi, zekâsı, paklığı ve yüceliği gerçeği bulunmayan her hayali silmek ve onun aklına gelmesine razı olmamak, ondan iğrenmekledir.

Sonra hayaller şu dört esas etrafında döner:

1 - Dünyevi faydalar sağlayan hayaller.

2 - O zararları def eden hayaller,

3 - Uhrevî maslahat sağlayan hayaller.

4 - Uhrevî zararları def eden hayaller.

 

Öyleyse kul hayallerini fikirlerini ve tasalarını bu dört kısımda sınıflandırsın. Bunlardan birini yapabilecekken başkası hatırına terketmesin. Şayet hayaller ilintili oldukları hususlarla ilgili birden çok olursa elden kaçmasından korkulan en önemlisi öne alınsın, önemli olmayan ve elden kaçmasından korkulmayan ertelensin.

Geride iki kısım kaldı:

Bir: Önemli ve elden kaçmayacak hayaller

İki: Önemsiz (çok önemli değil) ancak elden kaçacak hayaller.

Bunların her birinde öne alınmasını icap ettirecek noktalar var. İşte tereddüt ve şaşkınlık burada olur. Çok önemli öne alınacak olsa daha az önemlisinin elden kaçırılmasından korkulur, az önemli öne alınsa onunla iştigalden dolayı önemli olan elden gider. Yine bazen, bir araya getirilemeyen, biri yapılırken diğeri elden kaçırılan iki şeyle birden karşılaşılabilir. İşte burası akıl, fıkıh (anlayış) ve bilginin kullanılma yeridir. Yükselen buradan yükselir, başaran da kaybeden de buradan başarır ve kaybeder. Aklını ve bilgisini büyük gören nicelerinin elden kaçmayacak az önemliyi elden kaçacak çok önemliye tercih ettiğini görürsün. Bundan selamette olanı göremezsin. Herkes az veya çok buna düşer.

Bu konuda hakem; şeriat ve aklın üzerine kurulduğu (Allah'ın) yaratmasında ve hüküm vermesinde temel olan şu büyük kaidedir:

Daha büyük bir maslahat elde etmek için daha azı terkedilir, daha büyük zarar ve belâyı defetmek için daha azı işlenir.
 
Akıllı Kişinin Hayalleri
 
 
İşte akıllı kişinin düşünce ve hayalleri bunlardan ötesine tenezzül etmez şeriat da bunlarla gelmiştir, dünya ve ahiretin maslahatları bundadır ve onların sağlıklı yürümesi de ancak bununla olur.

Fikir ve hayallerin en yücesi, en değerlisi ve faydalısı Allah ve ahiret günü için olanıdır. Allah için olanı beş çeşittir:

Bir: Yüce Allah'ın indirdiği Kur'an'ın âyetlerini, bunlarla ilintili şeyleri tefekkür etmek, yüce Allah'ın muradını, ne demek istediğini anlamaya çalışmak. Zaten Yüce Allah onu asıl bunun için indirmiştir. Sadece okumak için değil. Hatta okumak buna bir vesiledir.

Seleften bir zat:

"Kur'an kendisiyle amel edilmek için indirilmiştir. Öyleyse okumasını da bir amel edinin (terakki edin o babdan yapın)" demiştir.

İki: Kainatta müşahede edilen, görülen (varlığının ve yüceliğinin) âyetlerini tefekkür edip onlardan ibret almak, onlarla isimlerine, sıfatlarına, hikmetine, ihsanına iyiliğine ve cömertliğine ulaşmak. Nitekim Yüce Allah da kullarını âyet ve nişanelerini tefekkür ve tedebbür etmeye ve zihni ona takmaya teşvik etmiş, bunlardan gafil kalanı yermiştir.

Üç: Yüce Allah'ın yaratıklarına iyiliklerini, ihsanlarını yağdırdığı nimetleri ve rahmetinin, bağışlamasının ve sabrının genişliğini tefekkür etmek.

Bu üç kısım kalpte Allah'ı tanıma, Allah sevgisi korkusu ve ümidini doğurur.

Zikirle (dille anmayla) birlikte sürekli biçimde bu düşünce içerisinde olmak kalbi iyice Allah bilgisine ve sevgisine boyar.

Dört: Nefsin kusurlarını, felaketlerini ve yapılan amellerin kusurlarını tefekkür etmek. Bu düşünce çok faydalıdır, her hayrın kapısıdır. Nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden nefis) kırmada etkilidir. O kırılınca mutmain (Allah'ın zikriyle tatmin olup durulmuş) nefis yaşama geçer, dirilir ve hakimiyet onun eline geçer. O da kalbi diriltir. Memleketinde artık onun sözü geçer, valilerini ve komutanlarını kendi yararına dört bir yana gönderir.

Beş: İçinde bulunduğu vaktin gerektirdiğini, anın vazifesini düşünüp tüm gayretini onda yoğunlaştırmak. Çünkü arif vaktinin adamıdır. Onu zayi ettiğinde bütün maslahatları zayi olur. Çünkü tüm maslahat ve yararlar ancak vakitten doğar. Kişi içinde bulunduğu vakti değerlendirmeyince onu ebediyyen telafi edemez.

Şafiî (r.a.) derki: Sofilerle arkadaşlık yaptım, onlardan sadece şu iki cümle kazandım/ istifa ettim.

Birisi: "Vakit kılıçtır. Sen onu kesersen ne âlâ, kesmezsen o seni keser" idi.

İkincisi: "Nefsini hak ile meşgul etmezsen, o seni batıl ile oyalar" idi.

İnsanın zamanı hakikatte onun ömrüdür. Zaman insanın ebedî nimetler içinde cennetteki yaşamının da maddesi / kaynağıdır, elem verici azaptaki (cehennemdeki) sıkıntılı yaşamında o buluttan daha hızlı geçer. İnsanın hangi vakti Allah için ve Allah'la geçmiş ise, işte onun hayatı ve ömrü odur. Onun dışındaki ömründen sayılmaz, onun dışındaki hayatı hayvanlar hayatıdır. Kişi vaktini gaflet, eğlence ve ütopik hayaller de harcıyorsa, en hayırlı vakti uyku ve boş oturma / hiçbir şey yapmama ile geçirdiği vakitse... Onun ölümü yaşamından hayırlıdır.

Kul namazda iken namazından kendisine sadece ondan aklettiği ve şuurunda olduğu kadarı kaldığına göre, kendisine ömründen sadece Allah için olanı ve Allah'la geçirileni vardır.

Saydığımız kısımların dışındaki fikir ve hayaller ya şeytanî vesveseler, ya ütopik hayaller, ya da yalancı aldatmacalardır. Bunlar sarhoşlar, uyuşturucu kullananlar ve psikolojik rahatsızlığı bulunan şüpheciler gibi sağlıklı bir akla sahip olmayanların hayal ve düşünceleri gibidir. Hakikatler ortaya çıktığında bunların lisan-ı hâlleri şöyle der:

Mahşerde benim makamım şu gördüğüm şey ise

Hakikaten günlerimi boşa harcamışım.

Nefsimin bir süre yaşadığı sadece hayal-temenni

Şimdi onu "saçma sapan rüyalar" gibi sanıyorum.

 

İyi bil ki fikrin (hatır, akıldan gelip geçen düşünce) akla gelmesi zarar vermez. Asıl zararlı olan onu çağırmak, onunla sohbet etmektir. Zira hayal, yoldan geçen gibidir. Ona dokunmazsan seni bırakıp gider. Ama onu çağırır, davet edersen seni konuşmaları ve aldatmalarıyla büyüler. Bu boş ve âdî bir nefis için en basit ve önemsiz bir şey, mutmain, yüce ve şerefli bir nefis için ise en ağır şeydir.

Yüce Allah insana iki nefis koymuştur:

1 - Nefs-i emmâre ve

2 - Nefs-i mutmainne.

Bunlar birbirlerinin düşmanıdırlar. Birine ağır gelen diğerine hafif gelir, birine acı veren diğerine zevk verir.

O yüzden nefs-i emmâreye Allah için çalışmak ve O'nun rızasını kendi arzu ve hevesine tercih etmekten -ki kendisi için bundan faydalısı yoktur- daha ağır gelen bir şey yoktur.

Nefs-i Mutmainneye ise Allah'tan başkası için çalışmak, heva-hevesin istediği gibi yapmaktan daha ağır gelen bir şey yoktur.

Melek bu kişiyle birlikte, kalbinin sağında, şeytan da onunla birlikte ve kalbinin solundadır. Savaşlar kişinin dünyadaki süresi bitene kadar devam eder. Batılın tümü şeytan ve nefs-i emmâreden taraf olur, hakkın tümü ise melek ve nefs-i mutmainne tarafını tutar.

Harp sürekli bir çekişme içinde farklı zamanlarda farklı tarafların galibiyetiyle devam eder gider. Zafer ise sabırladır. Her kim sabreder, direnir, nöbet tutar uyanık olur ve Allah'tan sakınırsa dünya ve ahirette güzel son onun olur. Yüce Allah değişmez bir kural, hüküm koymuştur ki "Güzel son takvanın", "güzel akibet takva ehlinindir."

Kalp boş bir levhadır. Akla gelen hayal ve düşünceler ise oraya çizilen resim ve nakışlardır. Akıllı kişi levhasının yalan, aldatmaca, kandırmaca boş temenniler ve hakikati olmayan hayallerle nakşedilmesine nasıl razı olur?

Bu süslemeleri ve nakışları yaptıran kişide hikmet, ilim ve istikametten ne vardır?

Kişi kalbine daha sonra faydalı nakışları yaptırmak istese, bu, faydasız bilgilerin yazılı olduğu bir kağıdın üzerine faydalı bilgiler yazmaya benzer. O yüzden düşük fikirler ve hayaller kalpten arındırılmadığı, boşaltılmadığı sürece onda faydalı fikirler yerleşmez. Çünkü onlar ancak boş yere yerleşirler.

Nitekim şair şöyle der:

Ben hiçbir aşk tanımadan (o kadının) aşkı uğradı bana

Boş kalbe denk geldi de iyice yerleşti onda.

 

Süluk ehli kimselerin pek çoğuda suluklarını "düşünce ve hayallere karşı uyanık olup onları kalplere girdirmeme" üzerine bina etmişlerdir. Böylece kalpleri bomboş ve keşif için kalplerinde yüce hakikatlerin tecelli etmesi ortaya çıkması için müsait hale gelir. Bunlar kalplerini bazı zararlı şeylerden korumuşlar ancak bazı şeylerin farkına varamamışlardır. Çünkü kalplerini her türlü düşünceden uzak tutmuşlar, kalpleri bomboş kalmış, şeytan geldiğinde kalbi boş bulup, ona sahibine uygun düşünceler atmıştır. Düşük-bayağı fikirlerle meşgul edemeyeceğinden kalbini onu "her kulun kurtuluşunun ve selametinin vesilesi olan her türlü istek ve irade" den de boşaltma isteğiyle doldurmuştur. (Yani tek çabası kalbi bomboş tutmak olmuştur.)

Halbuki Allah'ın bir takım irade ve istekleri vardır ki kulun selameti ancak bunların kalbini istila etmesiyle mümkündür. Bunlar Allah'ın dinî şer'î istekleri ve yapılmasına razı olduğu yararlı şeylerdir. Kalbi onlarla meşgul etmek, uygulamak için detaylarıyla öğrenmeye çalışmak, yapmak, insanlar arasında uygulamak ve halkın arasına girerek gerçekleştirmeye çalışmak Allah'ın istediği ve razı olduğu şeylerdendir. Ancak şeytan onları dünyevî fikirlerden ve onlara sebep olan şeylerden uzak kalma babından bunu terke ve kalbi bomboş bırakmaya teşvik ederek, bu yararlı şeylerden saptırmış uzaklaştırmıştır. Onlara kemallerinin bu "soyutlanma" ve "boşalma" da olduğu vehmini vermiştir.

Heyhat heyhat! Asıl kemâl kalbi, Rabb'in insanlardan ve kuldan istediği ve razı olduğu şeyleri elde etme düşünce, fikir ve niyetleriyle doldurmada, bu tür şeylere ulaştırıcı yolları düşünmededir. İnsanların en erdemlileri bu tür düşünceler, fikirler ve hayaller taşıyan kimseler, en düşükleri ise düşünceleri fikirleri ve hayalleri haz ve zevkleri yönünde olan kimselerdir. Allah'tan yardım dileriz.

O yüzden Hz. Ömer Rabbinin rızası bulunan bir çok şeyi bir arada düşünür, bunu namazında yaptığı olurdu. Namazdayken (zihninde) orduyu savaşa hazırlardı. Böylece hem cihad hem de namazı birlikte yapardı. Bu birçok ibadetin bir ibadette birbirine geçmesi babındandır. Bu değerli ve nadir bilinen bir husustur. Onu ancak (Allah rızasını) talepte usta ve samimi, ilimde derin, yüksek gayret sahibi kimseler bilir. Bu kişi yapmakta olduğu ibadete bir çok ibadeti girdirir. Bu Allah'ın (c.c.) lütuf ve keremidir, onu dilediğine verir.
 
Konuşmalar
 
 
Konuşmalara gelince; onların korunması ağızdan bir tane olsun boş söz çıkarmamakla, o da; sadece dinine bir kâr ve artı getirecek şey konuşmakla olur. Bir şey konuşmak istediğinde onda bir kâr ve fayda var mı yok mu diye bakar. Hiç bir kârı yoksa dilini tutar, konuşmaz. Bir kârı varsa, bu kez de bunu söylediğinizden daha kârlı bir sözü kaçırmış olur mu olmaz mı diye bakar, öyle olacaksa, onu yine konuşmaz.

Eğer kalptekini öğrenmek istiyorsan dilin hareketine bak; çünkü o seni -sahibi istese de istemese de- kalpte olana mutlaka götürür.

Yahya b. Muaz der ki:

"Kalp kazan gibidir, içindekiler kaynar durur. Onun kepçesi de dildir"

Konuşurken adamın diline (konuşmasına) bak; o sana -acı veya ekşi, tatlı veya acı- kalptekini kepçeleyip sunmaktadır. Kazandan kepçeyle çıkardığınla yemeğin tadına baktığın gibi, onun bir kepçe olan dilinin kalbinden çıkardığıyla kalbindekinin tadını bilirsin. Böylece işin hakikatini öğrenirsin.

Enes'in rivayet ettiğine göre Rasûlullah (SallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Kulun kalbi düzgün olmadıkça imanı düzgün olmaz, dili düzgün olmadıkça da kalbi düzgün olmaz."

Rasûlullah'a, insanları cehenneme en çok neyin soktuğu soruldu,

"Ağız ve ferç (cinsel organ)ünlem" buyurdu. Tirmizî sahih bir hadistir, demiştir.

Muaz (r.a.) Rasûlullah'a onu cennete sokacak, cehennemden uzaklaştıracak ameli sordu. O da onun başını ve zirvesini açıkladıktan sonra:

"Sana bunların hepsini kapsayan şeyi söyleyeyim mi?" dedi.

O "Evet Ya Rasûlullah!" dedi. Rasûlullah kendi dilini tuttu ve:

"Bunu koru, engelle" dedi. O (r.a.):

"Biz hakikaten konuştuklarımızdan sorumlu muyuz?" dedi. Rasûllullah:

"Anan seni kaybetsin ey Muaz! İnsanları yüzleri üzeri -bir rivayete göre: çeneleri üzeri- (cehenneme) atan dillerinin kazandıklarından başa nedir ki?" buyurdu. Tirmizî: Bu hasen-sahih hadistir, demiştir.

Hayret edilecek bir durum ki insana haram yemek, zulüm, zina, hırsızlık, içki içme, harama bakma vs.den korunmak ve kaçınmak kolay geliyor da dilinin hareketini kontrol altına almak zor geliyor.

Zühd, dindarlık ve çok ibadette parmakla işaret edilen adamı görürsün; ne dediğini bilmeksizin ve önemsemeksizin Allah'ın gazabını celbedecek öyle sözler sarfederki, tek kelimesinden dolayı doğuyla batı arasındaki mesafeden daha derinlere düşer. Fuhşiyattan ve zulümden şiddetle sakınan nice insanların ne dediğine dikkat etmeksizin, sürekli hayatta olanlara ve ölmüşlere iftira attığını görürsün.

Hadisenin dehşetini öğrenmek istiyorsan Müslim'in sahih'inde Cündüb b. Abdullah kanalıyla rivayet ettiği Rasûlullah'ın şu hadisine bak:

"Adamın biri: VAllahi Allah filanı affetmeyecek," dedi. Bunun üzerine Allah (c.c.):

"Kimmiş o benim hakkımda ahkam keserek filanı affetmeyeceğimi söyleyen. İşte... O filanı affettim, kendisinin amelini ise yok ettim, sildim." dedi.

İşte Allah'ın dilediği kadar (yıllarca) O'na ibadet eden bu âbidin tek bir sözünden dolayı bütün amelleri silinmiştir.

Aynı hadisi Ebû Hureyre de rivayet etmiştir. Ebû Hureyre sonunda şöyle demiştir:

"Dünyasını ve dinini helak eden bir cümle konuştu."

Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre kanalıyla rivayet ettikleri hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur.:

"Kul dikkatsizce Allah'ı razı edecek öylesi bir söz söyler ki Allah bununla onu yüksek derecelere yükseltir. Yine kul, farkında olmadan/dikkatsizce Allah'ın gadabını celbedecek öylesi bir söz söyler ki Allah onu cehennemine sokar."

Müslim'in rivayeti şöyledir:

"Kul, ne kadar çirkin olduğunu bilmediği bir söz söyler. Ondan dolayı cehenneme, doğuyla batı arası (derinliğine) atılır."

Tirmizî'nin Bilal b. Haris Müzenî'nin rivayetiyle zikrettiği hadisin lafzı da şöyledir:

"Biriniz Allah'ı razı edecek öyle bir söz söyler ki, ulaştığı noktayı tahmin edemez; Allah buluşuncaya kadar ondan hoşnutluğunu yazar. Biriniz Allah'ı kızdıracak öyle söz söyler ki, o kadar çirkin olduğunu tahmin edemediği bu söz Allah'ın onu, Allah'a varacağı güne kadar gadabını yazmasına sebep olur."

Tirmizî Enes'ten (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Sahabeden biri vefat etmişti. Bir adam "Cennetle sevin" dedi. Rasûlullah:

"Nereden biliyorsun? Belki de kendisini ilgilendirmeyen bir şey konuşmuş veya kendisinden bir şey eksiltmeyecek bir malda cimri davranmıştı?" dedi. Tirmizî: Bu hasen bir hadistir, demiştir.

Buharî ve Müslim'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiklerini göre Rasûlullah:

"Her kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa hayır konuşsun veya susun." buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinin lafzı şöyledir:

"Her kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa bir şeye tanık olunca hayır konuşsun veya sussun."

Tirmizî'nin sahih senedle rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü:

"Kişinin İslâmının iyiliğinden biri de kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesidir" buyurmuştur.

Tirmizî Süfyan b. Abdullah Sekafî'den şöyle rivayet etmiştir: Dedim ki:

"Yâ Rasûlullah! bana İslâm'da öyle bir şey söyle ki, senden sonra kimseye ondan sormayayım." Rasûlullah:

"Allah'a inandım, de sonra dosdoğru ol" buyurdu. Sonra:

 "Ya Rasûlullah, hakkımda en çok korktuğun şey nedir?" dedim.

Kendi dilin tuttu ve "Bu" buyurdu. Hadis sahihtir.

Peygamberin hanımı Ümmü Habîbe Rasûlullah'dan (SallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle rivayet etmiştir:

"Âdem oğlunun sözlerinin hepsi de lehine değil, aleyhinedir. Ancak bir iyiliği emir veya bir kötülükten nehiy ya da Allah'ı zikir müstesna." Timizi: Hadis hasendir, demiştir.

Başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:

"Kul sabahladığında tüm âzâlar bile hatırlatmada bulunarak şöyle derler: Bizim için Allah'tan kork. Çünkü biz sana bağlıyız. Düzgün olursan düzgün olur. Eğrilirsen eğriliriz."

Seleften bir zât "sıcak bir gün" "Bu gün soğuk" gibi sözlerinden dolayı kendisini hesaba çekerdi. Büyük bir âlim (vefatından sonra) rüyada görüldü. Halini sordular. Dedi ki: söylediğim bir sözden dolayı hesaba çekiliyorum. "İnsanların yağmura ne kadar da ihtiyaçları var" demiştim. Bana: "Nereden biliyorsun? Ben kullarımın yararına olanı daha iyi bilirim" denildi

En kolay hareket eden uzuv dildir ve dil, kula en zararlı uzuvdur.

Selef ve Halef âlimleri insanın tüm söylediklerinin mi yoksa iyi ve kötü olanlarının mı kaydedildiği hususunda iki farklı görüşe sahiptirler ve en doğruya yakını birincisi, yani hepsinin kaydedildiğini söyleyen görüştür.

Seleften bir zât şöyle der:

"Adem oğlunun sözlerinin hepsi de aleyhinedir. Ancak Allah rahmani olan ve benzeri sözler müstesna,"

Ebû Bekir (r.a.) dilini tutar ve "İşte beni helaklara bu sürükledi" derdi. Söz senin esirindir. Ağzından çıkınca sen onun esiri olursun. Allah (c.c.) her konuşanın dilinin yanındadır:

" (İnsan), hiç bir söz söyleyemez ki yanında (onu) gözetleyen dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın" (Kâf, 18)

Dilin iki büyük âfeti-felaketi vardır. Kişi bunun birinden kurtulsa diğerinden kurtulamaz. Konuşma âfeti ve susma âfeti. Bazen her birinin, vaktinde, diğerinden büyük günahı olduğu olur.

Örneğin hakkı söylemeyip susan dilsiz şeytandır, Allah'a (c.c.) âsîdir, başına bir şey gelmesinden korkmadığı halde yapmışsa riyakâr ve yağcıdır. Batıl konuşan da, konuşan bir şeytan ve Allah'a âsî biridir. İnsanların çoğu konuşmasında ve susmasında bu iki türden birindendir, itidalden sapmıştır. İtidal ehli ise -ki doğru yolun sahipleri onlardır- dillerini batıl konuşmadan engeller ve ahirette kendilerine fayda getirecek durumlarda soruna kadar serbest bırakırlar. Onların -bırak ahiretlerine zarar vereceği- boş ve yararsız bir kelime dahi konuşmadıklarını görürsün. Kul kıyamet günü dağlar gibi sevaplarla gelir ve dilinin onu tamamiyle yıkıp mahvettiğini görür. Yine dağlar gibi günahlarla gelir ve dilinin Allah'ı zikir ve benzeri şeylerle onları yıkıp yok ettiğini görür.

Adımlara gelince; onları korumak ayağı ancak, sevap umduğu yere doğru hareket ettirmekle olur. Eğer attığı adımda kazanılacak bir sevap yoksa oturması onun için daha iyidir. Kul mubaha doğru attığı her adımı, onunla ibadeti ve Allah'a (c.c.) yakınlaşmayı niyetlemek suretiyle bir ibadete dönüştürebilir. Böylece adımı bir ibadet olur. Asıl tökezleme, ayağın tökezlemesi ve dilin tökezlemesi olmak üzere iki tane olduğundan yüce Allah'ın şu âyetin de bunlar birlikte zikredilmişlerdir:

"Rahman'ın kulları ki yeryüzünde mütevazi olarak yürürler, cahiller kendilerine lâf atarsa "selâm" der (geçer)ler." (Furkan, 63)

Yüce Allah burada onları sözlerinde ve adımlarında düzgün ve doğru yol üzere olmakla vasıflandırmıştır. Yüce Allah şu âyette bakışlarla akla gelen hayal ve düşünceleri birlikte zikretmiştir.

"(Allah) gözlerin hain (bakışlar)ını ve göğüslerin gizlediği düşünceleri bilir." (Mü'min, 19)

Bunların hepsini fuhşiyatın haramlılığı ve ırzı korumanın vacipliğinin girişinde zikretmiştik.

Rasûlullah (SallAllahu aleyhi ve sellem) :

"insanları cehenneme en çok sokan şeyler ağız (dil) ile ferçdir." buyurdu.

Buhârî ve Müslim Rasûlullah'dan şunu rivayet etmişlerdir.

"Bir müslümanın kanı (nın dökülmesi) ancak şu üç şeyden biri sebebiyle helâl olur: Zina etmiş evli, cana karşı can (kısas) ve dinini terkedip cemaati (müslümanları) bırakan".

Bu hadiste zinanın küfür ve öldürme ile birlikte zikredilmesi, Furkan süresindeki âyete ve İbn Mesud'un rivayet ettiği hadise benzemektedir.

Rasûlullah bunları en yaygınından en az yaygına doğru sıralamıştır. Çünkü zina, öldürmekten, öldürmek de irtidattan (dinden dönmeden) daha yaygındır. Yine O büyük günahtan daha büyüğüne göre sıralamıştı. Zira zinanın zararı dünyanın sağlık ve selametini tehdit eder. Çünkü kadın zina ettiğinde ailesine, eşine ve akrabalarına leke getirir. Onları insanlar önünde boynu eğik yapar. Kadın zinadan hamile kaldığında; şayet bebeğini öldürürse zinaya öldürmek de eklemiş olur. Eğer kocasıyla evliyken doğurursa kendisinin ailesine ve eşinin ailesine onlardan olmayan bir yabancı sokmuş ve kendilerinden olmadığı halde çocuğu onlara vâris kılmış olur. Çocuk onları görür, onlarla başbaşa kalır ve onlardan olmadığı halde onlara nisbet edilir, onların soyundan ailesinden kabul edilir. Ve daha pek çok zararları. Erkeğin zinasına gelince; o da soyların birbirine karışmasına yol açar. Adam namuslu kadını bozmuş, kirletmiş, helâka ve bozulmaya maruz bırakmış olur. Kısaca bu büyük günah dünya ve ahireti harap eder. Zina ile nice haramlar helâl kılınmış, nice haklar çiğnenmiş, nice zulümler vuku bulmuştur.

Zinanın bir özelliği de fakirliğe, ömrün kısalmasına yol açması, insanlar arasında sevimsizlik ve nefret giysisi giydirmesidir. Zina kalbi dağınık ve dalgın yapar, (öldürdüğü kalbi öldürür), öldürmediğini en azından hasta eder, kişiye keder, hüzün ve korku verir, sahibini melekten uzaklaştırıp şeytana yaklaştırır. Öldürmeden sonra ondan daha zararlı ve kötü bir şey yoktur. O yüzden cezası en çirkin en dehşetli ve en zor biçimde öldürülmek yapılmıştır. Kişiye, hanımının veya akrabasından bir kadının öldürüldüğünü duyması, onu zina ettiğini duymasından daha hafif gelir.

Sa'd b. Ubâde:

"Bir adamı bir kadınla zina eder halde görsem onu acımaksızın kılıçla öldürürüm" dedi.

Bu Rasûlullah'a ulaşınca şöyle buyurdu:

"Sa'd'ın kıskançlığına hayret mi ediyorsunuz? VAllahi ben ondan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır. Allah, kıskançlığından dolayı açık ve gizli tüm fuhşiyatı haram kılmıştır." Buhârî ve Müslim.

Yine Buhârî ve Müslim'de Rasûlullah'dan (SallAllahu aleyhi ve sellem) şu hadis rivayet edilmektedir:

"Allah kıskanır, mü'min de kıskanır. Allah'ın kıskanması kulunun, haram kıldığı şeyi yapmasıdır."

Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen hadiste Allah Rasûlü (SallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur.

"Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur.O yüzden açık ve gizli tüm fuhşiyatı haram kılmıştır. Kendinden özür dilenmeyi (tevbe edilmeyi) Allah'dan daha çok seven yoktur. O sebeple müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler göndermiştir. Övülmeyi Allah'dan daha çok seven hiç kimse yoktur. O yüzden kendisini övmüştür."

Buhârî ve Müslim de Resûlullah'ın Güneş tutulmasındaki hutbesinde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Ey Muhammed ümmeti! VAllahi hiç kimse Allah'ın erkek veya kadın kulunun zina etmesini kıskanmasından daha çok kıskançlık duyamaz. Ey Muhammed ümmeti! Şayet benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız. "Rasûlullah sonra ellerini kaldırdı ve "Allahım! tebliğ edip ulaştırdın mı?" dedi.

Güneş tutulması namazı sonrasında özelikle bu büyük günahtan bahsedilmesinde, düşünen için büyük bir sır vardır. Çünkü zinanın aşikâre yapılması dünyanın harap oluşunun emârelerindendir. Bu aynı zamanda kıyametin alametlerindendir.

Nitekim Buhârî ve Müslim Enes'ten şöyle rivayet etmişlerdir:

VAllahi size öyle bir hadis söyleyeceğim ki onu size benim dışımda hiç kimse anlatmamıştır.

Rasûlullah'ı şöyle derken işittim:

"Kıyametin alametlerinden bazıları ilmin kalkıp cehaletin yaygınlaşması, içki içilmesi, zinanın yaygınlaşması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalmasıdır. Öyle ki elli kişinin başında (geçimlerini vs. sağlayan) bir erkek bulunur."

Yüce Allah'ın kullarıyla muamelesi tarih boyunca söyle süregelmiştir:

Zina yaygınlaşıp aşikâre yapıldığında Allah gadaplanır, gadab şiddetlenir ve bu yeryüzünde bir cezalandırma şeklinde tecelli eder.

Abdullah b. Mesud (r.a.):

"Bir kasabada faiz ve zina yaygınlaşırsa Yüce Allah mutlaka, oranın helak edilmesine izin verir." demiştir.

İsrailoğullarından bir âlim, oğlunun göz ucuyla bir kadına baktığını gördü. Baba birden koltuğundan yere düştü ve "Yavaş oğlum" dedi. Omuriliği kırıldı, hanımı çocuk düşürdü. Âlime:

"Benim için öfkelenmen böyle mi? senin neslinde ebediyyen hiçbir hayır olmayacak" denildi.

Yüce Allah zina cezasına diğer cezalara vermediği şu üç özellik vermiştir:

Bir: En dehşetli ve çirkin biçimde öldürülme. Bu cezanın (bekar için) hafifletilmişinde ise iki ceza birlikte vardır: Birisi sopalanmak suretiyle bedene, diğeri yurdundan bir yıl sürgün edilmek suretiyle kalbine ceza/azap.

İki: Allah kullarını, dini konusunda onlara acımaktan, yani cezayı uygulamaktan men'etmiştir. Çünkü yüce Allah şefkat ve merhametiyle birlikte onlara bu cezayı koymuştur. O merhametlilerin en merhametlisisi olduğu halde, rahmeti onu bu cezayı vermekten engellememişse, kalbinize doğan, şefkat duygusu da sizi bu cezayı uygulamaktan alıkoymasın.

Bu bütün cezalarda geçerlidir. Fakat zina cezasında özellikle zikredilmesi, hatırlatılmaya büyük ihtiyaç duyulduğundandır. Çünkü insanlar kalplerinde hırsız, iftiracı ve içkiciye duydukları katı kalplilik ve sertliği zina eden kimse için duymazlar. Kalpleri zinâkâra diğer günahları isteyenlerden daha çok acır. Vakıa bunun şahididir. İşte o yüzden insanlar bu duyguya kapılıp Allah'ın cezasını uygulamamaktan nehyedilmişlerdir.

Bu merhametin sebebi şudur:

Zina üst, orta ve alt tabakanın işlediği bir günahtır. Nefislerde ona son derece güçlü bir eğilim vardır. Bunu yapan çoktur. Sebebi çoğunlukla aşktır. Kalplerin fıtratında da aşıklara acıma vardır. Çoğu insanlar aşığa yardımı ibadet ve Allah'a yaklaşma vesilesi sayarlar. Aşık olduğu kişi ona haram da olsa, insanlar böyle düşünürler. İnsanların bu durumu garipsenecek bir durum değildir. Çünkü bu, diğer hayvanların benzerleri olan bizlerin fıtratına konmuştur, içimizde yerleşiktir. Bir de böylesi şeyleri kadınlar ve hizmetçiler gibi kısa akıllılar bize bol bol anlatırlar.

Ayrıca bu günah genelde iki tarafın rızasıyla olur ve onda tecavüz, zulüm ve gasp gibi nefislerin hoşlanmadığı şeyler vuku bulmaz.

Bir de nefislerde, onlara hükmeden bir şehvet vardır. O yüzden hadiseyi gözünde çok büyük ve çirkin görmez. Kalbini şefkat kaplar ve bu onun cezayı uygulamasını engel olur. Bunların tümü iman zayıflığından kaynaklanmaktadır. İmanın kemali; kişideki, onunla Allah'ın emrini uygulayacağı "kuvvet" ile onunla ceza uygulanana acıyıp şefkat edeceği bir "merhamet" ledir. Böylece, emrinde ve merhametinde yüce Allah'la uyuşmuş olur.

Üç: Yüce Allah zinakârların cezalarının mü'minlerin gözü önünde uygulanmasını, hiç kimsenin göremeyeceği şekilde ıssız bir yerde yapılmamasını emretmiştir. Bu, cezanın faydasını ve vazgeçiricilik hikmetini gerçekleştirmede daha etkindir. Evlinin cezası yüce Allah'ın Lût kavmini taşlamasından gelmedir. Çünkü zina ve lûtilik fuhuş olma hususunda ortaktırlar. Her ikisinde Allah'ın yaratmasındaki ve emrindeki (şeriatındaki) hikmete ters düşen fesad vardır. Çünkü lûtiliğin sayılamayacak kadar çok zararı vardır. Kendisine yapılan için öldürülmek bundan daha hayırlıdır. Çünkü o, ileride telafi edilmesi ve düzelmesi imkansız bir çok zarar ve fesada yol açar, ondan her türlü iyiliği götürür (ruhunu çökertir) Yeryüzü haya suyunu yüzünden çeker. Artık o kişi Allah'tan da insanlardan da haya etmez. Kendisine yapanın suyu onun kalbinde ve ruhunda, zehirin bedendeki etkisini yapar.

Âlimler lûtiliğin kendisine yapıldığı kimsenin cennete girip girmeyeceği hususunda iki görüşe sahiptirler. Şeyhu'l İslam'dan bu iki görüşü söylerken işittim.

Cennete girmeyeceğini söyleyenler bir takım deliller getirmişlerdir.

Bunların biri Lûtilikte mef'ul kişi veled-i zinadan daha kötü, rezil ve iğrençtir. O hiçbir hayra muvaffak kılınmamaya, hayırla arasına engel konulmaya layıktır. Her ne hayır yapsa Allah ceza olarak ona, onu bozan bir şey musallat eder. Küçüklüğünde böyle gördüğün birini büyüdüğünde -genelde- daha kötü halde görürsün. O hiçbir faydalı ilme hiçbir salih amele ve samimi bir tevbeye muvaffak kılınmaz.

Meselenin doğrusu şudur:

Bu belâya uğrayan kişi eğer tevbe eder, Allah'a döner, samimi tevbe ile salih amele muvaffak kılınırsa, büyüklüğünde küçüklüğünden daha iyi olur. Kötülüklerini iyiliklere dönüştürür, ayıbını çeşit çeşit ibadet ve tâatlerle yıkar, gözünü ve fercini haramlardan korur, Allah'a (c.c.) muamelesinde dürüst olursa bu kimse affedilir, cennetliklerden olur. Çünkü Yüce Allah tüm günahları bağışlar. Tevbe her günahı yok ediyor, Allah'a eş koşmayı, peygamberlerini öldürmeyi, sihri ve küfrü vs. dahi siliyorsa, bu günahı da silmekten geri / aciz kalmaz. Yüce Allah'ın adaleti ve lütfuyla belirlediği:

"Günahtan tevbe eden hiç günahı olmayan gibidir" şeklindeki hikmetli kaidesi, şirkten, adam öldürmeden ve zinadan tevbe edenin günahlarını sevaplara dönüştüreceğini garanti etmesi, bununda affedilmesini gerektirir. Çünkü bunlar her türlü günahtan tevbe eden hakkında geneldir.

Yüce Allah da :

"(Benim adıma) kullarıma de ki: Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. O şüphesiz çok bağışlayıcı, çok merhametli O'dur." (Zümer, 53) buyurmuştur.

Bu genellemeden bir günah dahi çıkmaz. Ancak bu, sadece tevbe edenler hakkındadır.

Ancak kendisine lûtilik yapan kişi eğer büyüklüğünde küçüklüğünden daha kötü olursa samimi bir tevbeye de, salih bir amele de, yaptıklarını telafi etmeye de, kötülükleri sevaplara dönüştürmeye de muvaffak kılınmaz. Bu kişinin güzel bir samimi, ölüme muvaffak kılınıp cenneti hak etme ihtimali de uzaktır. Bu onun amelinin cezasıdır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliği başka bir iyilikle (ona muvaffak kılmakla) ödüllendirdiği gibi, bir günahı da, kişinin başka bir günahıyla cezalandırır. Günahların cezaları birbirlerini katlarlar. Ölüm anında bir çok kimseye baktığında, işledikleri kötü amellerinin cezası olarak, güzel ölümle aralarına girildiğini görürsün.

Hafız Ebû Muhammed Abdulhak b. Abdurrahman Eşbîli (r.a.) şunları söylemektedir:

İyi bil ki kötü ölümün. Allah bizi ondan korusun- bir takım sebepleri, yolları ve kapıları vardır. Bunların en büyüğü dünyaya çöreklenmek, ahiretten yüz çevirmek, Allah'ın haramlarına yönelmek ve onları pervasızca işlemektir. İnsana bir hatası, bir çeşit günahı, Allah'tan yüz çevirmesinin bir yönü cür'etkârlıktan bir nasibi galebe çalar ve kalbini ele geçirir, aklını esir alır, nurunu söndürür, üzerine perdelerini gönderir. Artık ona hiçbir hatırlatma fayda vermez, onda hiçbir nasihat etki etmez.

Söylenenleri -tekrar tekrar söylesen de- çok uzaktan gelen sesler gibi işitir ve ne kastedildiğim, ne denmek istendiğini bir türlü anlayamaz.

Devamla der ki:

Anlatılır ki; Halife Nâsır'ın adamlarından biri ölmek üzereydi. Oğlu "Lâilâhe illAllah" de diyor, o "Nasır benim efendim" diyordu. Oğlu tekrar tekrar söylüyordu. Adam sonra bayıldı. Uyandığında yine "Nasır benim efendim" diyordu Ona bir "Lâilâhe illAllah, de" denildiğinde, O "Nasır benim efendim" diyordu. Sonra oğluna "Ey filan (kendisini kastediyor), Nasır seni sadece kılıcınla tanıyor, öldürmek, öldürmek!" dedi ve hemen öldü.

Devamla derki:

Tanıdığım birine "Lâilâhe illAllah, de" denildi. O ise "Filan evde şunları tamir edin, falan bahçede şunları yapın" diyordu.

Devamla der ki:

Ebû Tâhir Silefî, kendisinin bana anlattığı şu hadiseyi anlatmama izin verdi. Bir adam ölmek üzereydi. Ona "Lâilâhe illAllah de" denildi. O Farsça "Deh yazdeh deh yazdeh" -yani on bire on- deyip duruyordu.

Bir başkasına da ölüm anında "Lâilâhe illAllah, de" denildi. O ise sürekli "Müncab hamamına nereden gidilir?" diyordu.

Hafız Ebû Muhammed derki:

Bu şiirin hikâyesi şöyledir.

Bir adamın evinin kapısı hamamın kapısına benziyordu.

Bir gün evinin önünde dururken oradan güzel bir cariye geçti ve "Müncab hamamına nereden gidilir?" dedi.

Adam "İşte burası Müncab hamamı" dedi.

Cariye önden, adam da arkasından girdi. Cariye orasının adamın evi olduğunu ve adamın onu aldattığını anlayınca onunla birlikte olmaktan sevinç duyuyormuş gibi gözüktü ve:

"Yanımızda hayatımızı renklendirecek ve bize neşe katacak birşeylerin bulunması uygun değil mi?" dedi.

Adam: Hemen şimdi istediğin ve canının çektiği herşeyi getireceğim dedi ve kapıyı kilitlemeden çıkıp gitti. Alacaklarını alıp geri döndüğünde cariyeyi çıkıp gitmiş halde buldu. Bunun üzerine adam kara sevdaya tutuldu ve sürekli onu zikreder oldu. Yollarda ve sokaklarda yürür ve şöyle derdi:

Vaâh bir gün yorgun halde soran kadın:

Müncab hamamına nasıl gidilir diye.

Yine bir gün böyle söylerken bir cariye pencereden şöyle cevap verdi:

Onu eline geçirir geçirmez hemen Eve bir bekçi bulsan veya kapıyı kitleseydin ya.

Adamın sevdası daha da arttı ve şiddetlendi. Bu hâl üzere devam etti ve dünyadaki son sözü de bu oldu.

Süfyan-ı Sevrî bir gece sabaha kadar ağladı. Sabahleyin ona:

"Tüm bunlar günah korkusundan mı?" dediler.

Yerden bir saman çöpü aldı ve:

"Günahlar bundan da basit. Ben sadece kötü ölümle ölme korkumdan ağlıyorum" dedi.

Bu son derece müthiş bir anlayış...

O kişinin, işlediği günahların onu ölüm esnasında rezil ederek güzel ölümüne engel olmalarından korkması!

Ahmed b. Hanbel Ebû Derdâ'nın ölüm esnasında sürekli bayılıp ayıktığını, ve şu âyeti okuduğunu rivayet etmiştir:

"Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi. Ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar." (En'am, 110)

Bu yüzden selef günahlardan, güzel ölüme engel olacağı sebebiyle korkmuşlardır.

Hafız Ebû Muhammed devamla şöyle der:

İyi bil ki kötü son (sûi hatime) -Allah bizi ondan korusun- dışı düzgün, içi temiz kimseye olmaz. Allah'a şükür böyle bir şey duyulmadı da bilinmiyor da! Bu ancak akitteki (iman) bozukluktan, günahlarda ısrardan ve büyük günahlar işlemekten dolayı olur. Çoğunlukla bu hâl kişinin üzerinde hakimiyet kurar ve kişi tevbe etmeden, içini ıslah etmeden, Allah'a yönelmeden ölüm gelip çalar. O ânî kazada şeytan onu ele geçirir, o dehşette onu kapıverir...

Allah'a sığınırız.

Der ki: Anlatılır ki:

Mısır'da ezan ve namaz için sürekli mescide gidip gelen itaat güzelliği üzerinde ve ibadet nuru bulunan birisi vardı. Bir gün -âdeti üzere- ezan için minareye çıktı. Minarenin hemen altında bir hristiyanın evi vardı. Oraya baktı ve adamın kızını gördü. Hemen aşık oldu. Ezanı okumadan indi. Eve, kızın yanına girdi.

Kız: Ne oldu, ne istiyorsun? dedi.

Adam: seni istiyorum, dedi.

Kız: Neden? dedi.

Adam: Sen benim aklımı esir aldın, kalbimi çaldın, dedi.

Kız: seninle zina etmeye kesinlikle razı olmam, dedi.

Adam: Öyleyse seninle evlenirim, dedi.

Kız: Sen müslümansın, ben ise hristiyanım. Babam beni seninle evlendirmez, dedi.

Adam: Ben de hristiyan olurum, dedi.

Kız: (Onu) yaparsan bende yaparım (seninle evlenirim), dedi.

Adam onunla evlenmek için hristiyan oldu ve onlarla birlikte evlerinde kaldı. Aynı gün bir ara evin damına çıktı. Oradan düştü ve öldü. Böylece hem kızı elde edemedi hem de dinini kaybetti.

Hâfiz Ebû Muhammed devamla şöyle der:

Anlatıldığına göre adamın biri birine aşık oldu, ona vuruldu. Sevgisi kalbine öyle yerleşti ki, bu ona acı vermeye baladı. Sonunda yatağa düştü. Diğer adam ise ondan uzak durdu, daha da uzaklaştı. Aracılar aralarında gidip geldiler. Sonunda diğer onu ziyaret edeceğine söz verdi. İnsanlar gelip ona bunu haber verdiler. O buna son derece sevindi ve kederi, üzüntüsü ortadan kalktı. Bu belirlenen randevuyu beklerken arabulucuları gelerek ona söyle dedi:

"Benimle birlikte yolun yarısına kadar geldi sonra geri döndü. Onunla konuşup gelmeye zorladıysam da, "Benimle sevinde, neşelendi. Şüphe uyandırıcı konuma düşmek, günahla itham olunacağım yerde bulunmak istemem" dedi. Israr ettimse de kabul etmedi ve geri döndü!" Bunu işiten ızdıraplı adam tekrar hastalandı, öncekinden kötü bir hâle geldi. Hâli yüzünden okunuyordu. Dedi ki:

Ey Selem, ey hastanın rahatlığı Ey bir deri bir kemik kalmışın şifası, Senin hoşnutluğun gönlüm için daha tatlı Yaradanın ve Celal sahibinin rahmetinden.

Ona: Ey adam, Allah'tan kork, dedim. "Evet öyle dediğim gibi!" dedi. Yanından kalktım, daha evinin kapısından çıkmadan onun ölüm çığlığını işittim. Uğursuz sondan Allah'a sığınırız.
 

(Kalbin İlacı) ibn kayyım El-Cevziyye

Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Allah haramdan kaçani korur İslami Hayat Tarzı diyar2 3 482 Son Mesaj 17 Kasım 2007, 18:17:49
Gönderen: sehadet_ya.rab
Risale-i nurdan kısa kısa dersler... Risale-i Nur'dan Damlalar Şehid Rehber 6 292 Son Mesaj 09 Şubat 2008, 19:40:56
Gönderen: __elizan__
Hayalinizi haramdan koruyor musunuz? Düşünce yazıları/Makaleler harras 2 190 Son Mesaj 12 Mart 2009, 18:46:55
Gönderen: harras
Egzama nedir neden olur tedavisi nedir? Tıp/ Sağlık/Şifa hamza01 2 521 Son Mesaj 01 Mayıs 2010, 23:16:44
Gönderen: Le_Nasbirenne
H1N1 virüsünden korunmanın yolları Tıp/ Sağlık/Şifa _uMuT_ 2 313 Son Mesaj 05 Aralık 2009, 20:24:05
Gönderen: _uMuT_
Hayatı öğrenmenin iki yolu vardır. Uzun olanı kitaptan, kısa olanı aşktan geçer. Güzel ve ibretli Sözler vuslat 2 255 Son Mesaj 14 Aralık 2009, 23:10:35
Gönderen: _uMuT_
Sevilmenin Kısa Yolu İslami Hayat Tarzı MERXAS 0 159 Son Mesaj 15 Mayıs 2010, 08:51:12
Gönderen: MERXAS