0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Hayatın Gayesi  (Okunma Sayısı 208 defa)
Şehid Rehber
Huseyni Sevda
Usta Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 926

Biz Aşığız Şehadete Kerbela'da Huseyine


« : 07 Ağustos 2008, 00:50:29 »

"Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben de onlardan hiç bir rızık istemiyorum, beni yedirmelerini de istemiyorum. Allah, hiç şüphesiz rızık verendir, sarsılmaz gücün sahibidir." ( ez Zariyat 56-57)

Bu özlü ayet-i kerime büyük ve önemli bir hakikati ortaya koymaktadır.

Bu evrensel hakikat iyice anlaşılıp kesin bir inanç haline getirilmediği sürece hayatın düzene girmesine imkan yoktur. Çünkü bireylerin, cemaatlerin ve İnsanlığın hayati, tüm zaman ve çağlar boyunca ancak bu hakikatin kavranmasıyla istikamete girmiştir.

Hayatın pek çok hedef ve ifadeleri var ki, ancak bu hakikatin çerçevesi içerisinde mütalaa edilebilir. Bu hiç kuşkusuz tüm hayatın odağı ve temel taşı olan bir hakikattir.

Bu hakikatin temel ve vazgeçilmez yönü, cin ve insanların bir gaye için yaratıldıklarını bilmektir. Kim bu gayenin gerektirdiği görevini ifa ederse, varlığının gayesini de gerçekleştirmiştir. Kim de görevini aksatır veya yerine getirmezse varlığın gayesini iptal etmiş, işe yaramaz, hayatta hedefsiz ve asli anlamından kopuk bir hale gelmiştir. Yani bu kimse hayatının vazgeçilmez değerlerini kaybetmiş, güç kaynağından kopmuş ve kısaca mutlak bir zarara uğramıştır.Varlığının güç kaynağından kopmuş her canlının kaçınılmaz sonu budur. Canlıyı koruyan, sarsılmaz kılan ve devamını sağlayan kaynaktan kopmanın acı sonu budur.

İbadet, gerek cinleri, gerekse insanları varlık kaynağına bağlayan belirli bir görevdir. Yani ortaksız bir tek Allah'a tapınma görevi.

Kul ve Rabbin varlığı, kulluk görevinde var olması gereken İki vazgeçilmez unsurdur.

Yani tapınma görevini yapan kul ve kendisine tapınılan bir Rabb...

İşte bir kulun tüm hayatı, bu esasa dayanmak ve bu esas istikametinde bulunmak zorundadır.

Sözünü ettiğimiz hakikatin bir yönü bu...

İkinci yönüne gelince: bu da ibadetin ( kulluğun) ifade ettiği anlamdır. Bu kavram hiç kuşkusuz belirli zamanlarda ifa edilen mücerred ibadet biçimlerinden çok daha geniş , çok daha kapsamlıdır. Çünkü cin ve insanların tüm zamanlarını bu tür ibadetlerle geçirdikleri söylenemez. Zaten Yüce Allah böyle bir görev de yüklememiştir kendilerine. Çünkü bu tür (namaz, hacc, oruç gibi) ibadetlerden başka kendilerini zamanlarının büyük bir kısmını dolduran bir takım faaliyetlerden sorumlu tutmuştur. Cinlerin sorumlu kılındığı ibadetller nedir, bunu bilmeyebiliriz; ama insandan nelerin istendiğini kesinlikle biliyoruz. Bunu Kur'an-ı Kerim'den Yüce Allah'ın buyruğundan öğreniyoruz:

"........Allah, meleklere, "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi." ( el-Bakara: 30)

O halde insan denen varlığın asıl görevi yeryüzü halifeliğidir. Bu halifelik elbette ki değişik türden bir aktivite İstemektedir. Bir takım faaliyetler gerekmektedir. Dünyayı imar etmek, yer altı kaynaklarından, hazine ve madenlerinden yararlanmak bu faaliyetlerle mümkündür. Bu kaynakları işletmek, geliştirmek ve ileri bir hayat yolunda kullanmak; halifelik faaliyetlerinin diğer uzantıları...

Allah'ın gönderdiği şeriatı hayatın egemen düzeni kılmak bir başka gereği...

Çünkü kainatın kanunları arasında uyumun bağlanması, ilahi hayat sisteminin kainatta egemen kılınmasına bağlıdır.

Bundan açıkça anlaşılıyor ki varlığımızın gayesi veya insanın ana görevi olan ibadet belirli zamanlarda ifa edilen alamet türü ibadetlerden ibaret değildir. Çünkü İbadetin kapsamı çok daha geniştir. Mesela hilafet görevi ibadetin vazgeçilmez bir unsurudur. Binaenaleyh ibadetin hakikati, şu iki vazgeçilmez esasla İfade edilebilir:

1. Allah'a tapınmanın anlamı nedir; bunu iyice sindirmek gerekir. Yani şunu hissedip anlamak:

Kul ve rabb..

Kul bilecek ki kendisi tapınan (kulluk yapan, ibadet eden) bir varlıktır. Rabbi de tapınılan (kulluk yapılan, ibadet edilen). Bundan ötesi yok..

Pozisyon ve ölçü sadece budur. Bu alemde var olan, sadece abid ve mabudtur.

Bir tek Rab.. Ve herkes sadece O'nun kulu.

2. Kalbimizin her atışıyla, organlarımızın her hareketi ve hayatımızın her eylemiyle bir tek Allah'a yönelmek..

Varlığımızı tamamen O'na alt kılmak..

Yani başka türden ne kadar ubudiyet (kulluk, tapınma) anlayışı varsa hepsini bir kenara atarak sadece Allah'a yönelmek..

İşte ibadetin gerçekleşmesi tamamen bu husus ve şartlara bağlıdır, öyleyse ( bu anlamda) çalışmanın, alamet türü periyodik ibadetlerden bir farkı yoktur. Periyodik ibadetlerin, dünya imarından; umranın , fi sebil'il-lah cihadtan ve cihadın, sıkıntıları sabırla karşılayıp Allah'ın takdirine rıza göstermekten hiç bir farkı yoktur. Bunların tümü hilafet görevinin ifası, Allah'ın cin ve insanların yaratılışına neden kıldığı görevin tahakkukudur.

Yani her alandaki her şeyin, başkasına değil bir tek Allah'a ubudiyette ifadesini bulan ezeli kanuna boyun eğmesidir.

Eğer bir insan bu hakikati biliyorsa dünyada niçin yaşadığını da hissedebilir. Yani Yüce Allah tarafından belli bir ömür içinde görevlendirildiğini bilerek yaşar. Çünkü insan bu görev için yaratılmıştır.

Allah'a itaat ve ibadetin dışında hiç bir kasıt taşımamak ve bunun ötesinde hiç bir gaye aramamak için dünyaya gelmiştir.

İnsanın biricik görevi Allah'a itaat ve ibadettir. Bunun mükafatı huzurlu, görevinden razı ve mutmain olarak yaşamaktır. Durum ve işinden razı olmuş, Allah'ın gözetim ve rızasıyla huzur bulmuş bir halde yaşamaktır. Bunun ayrıca Ahiret mükafatı vardır. Allah'tan göreceği ikram, lütuf ve tükenmez nimetler vardır.

Bu durumuyla insan tüm gailelerden yaka sıyırıp Rabbine koşmuştur. Dünyevi bunalımlardan, zillet çağrılarından Rabbine koşmuştur. Dünyevi bunalımlardan, zillet çağrılarından ve iştah kabartıp dikkatleri dağıtan cazibelerden kurtularak Rabbine, yani özgürlüğüne kavuşmuştur. Çamurun ağırlığından ve oyalayıcı her şeyden sıyrılıp Rabbinin kulluğuna..

Böylece o, kainattaki asıl yerini bulmuştur. Yani sadece Allah'ın kulu olmuştur. Çünkü Allah kendisine kulluk etsin diye onu yaratmıştır. Yaradılışının gayesini, ancak kulluk görevini yapan kimse anlamıştır.

İbadeti tam anlamıyla yerine getirmenin yolu, yeryüzü halifeliğini sorumluluğunu bilerek, bundan azami şekilde yararlanarak ifa etmektir. Kulluk görevinin farkında olan bir kimse yeryüzü halifeliğinin nimetlerinden yararlanırken kanaatkar olmak, kalben huzurlu ve dünyevi cazibelerden soyutlanmış yaşamak zorundadır. Abid bir insan yüklenmiş bulunduğu hilafet görevini kendi nefsi için değil, bu nimetlerin keyfini çıkarmak için değil ibadetin tadına varmak ve huzurunu Rabbine (eslim oluşta bulmak için ifa eder.

Hilafet görevinin bir diğer gereği de amellerin kıymetini neticelerinde değil nedenlerinde aramaktır. Neticeler ne olursa olsun bu, insanı ilgilendirmez. İnsan neticelere bakmakla görevli değil, ibadetleri eda etmekle yükümlüdür. İnsanın alacağı mükafat amellerinin neticesine göre değil eda ettiği ibadete binaendir.

Konuya bu şekilde yaklaşıldığı takdirde insanın görevlere, sorumluluğa ve amellere bakışının tamamen değiştiği görülür. Artık tüm hususlara ibadet anlayışıyla bakılır. Eğer bu anlam gerçekleşmişse görev bitmiş ve gayeye ulaşılmış demektir. Bundan sonra neticeler ne olursa olsun..

Çünkü neticeler görev alanına dahil değildir, görevin tür ve özelliğinden değildir. Netice sadece Allah'ın takdir ve dileğidir. İnsanın kendisi, niyeti ve ameli ise Allah'ın takdir ve dileğinden sadece bir yöndür.

Binaenaleyh eğer insan ibadetini, doğuracağı sonuçlara bakmadan gaye ve mükafatına kavuştuğunu hissederek sadece emrolunduğu için ifa ederse hiç kuşkusuz o zaman kalbinde dünya metaı uğrunda çatışma ve çekişmelere girme arzusu kalmayacaktır.

Hilafet görevini sorumluluğunu bilerek olanca güç ve yeteneğini ortaya koymak suretiyle ifa eden bir insan hiç kuşkusuz bu dünyanın hedeflerine, yaptığı faaliyetlerin ürünlerine gönül bağlayıp kafa takmaz. Çünkü bu hedef ve ürünleri elde etmekten amaç, sadece elde ediş değil, lezzetlerin içinde boğulmak değil, ibadetin manasını gerçekleştirmektir.

İşle Kur'an-ı Kerim'in sık sık değinip güçlendirmek istediği anlayış budur. Kur'an insanın duygularını nefis bencilliği ve rızık endişesi esaretinden kurtarıyor. Çünkü rızık Allah'ın teminatı altındadır. Yüce Allah'ın tüm kullarına garantisi vardır bu konuda. "Muhtaç kimselere infak edin, yoksullara hakkını verin" diye emreden Allah, kullarından kendisini yedirmelerini, kendisini doyurmalarını kesinlikle istememiştir.

"Ben onlardan hiç bir rızık istemiyorum, beni yedirmelerini istemiyorum. Allah, hiç şüphesiz rızık verendir, sarsılmaz gücün sahibidir."

Şu halde hilafet görevini yapan bir mü'mini çalışmaya ve çabalamaya iten neden rızık endişesi değildir. Çünkü bunun tek nedeni ibadetin manasını gerçekleştirmektir. İbadet ki onu gerçekleştirmenin yolu, olanca güç ve çabayı harcamaktır. Bundan dolayı bu anlayışın sahibi olan insanın düşünebileceği tek şey ibadettir. Sadece bu amaçla çalışıp çabalamak..

Neticelere bakmadan çalışmak..

Bu, hiç kuşkusuz ancak onurlu bir dünya görüşünün gölgesinde var olabilen üstün duygulara sahip olmak demektir.

Eğer insanlık bu onurlu duyguları kavrayamamış ve tadamamışsa bunun nedeni, ilk İslam neslinin yaptığı gibi Kur'an-ı kerim'in gölgesinde yaşamamaktır, hayatın esaslarını bu muazzam anayasadan almamaktır.

Eğer insan ibadet ve ubudiyyetin bu yüce ufkuna yükselip burada durabilirse, onur ve üstünlük dolu bir gayeye ulaşmak için sıradan araçlara kesinlikle başvurmayacaktır. Hatta bu üstün gaye Allah dininin zaferi, Allah adının yüceltilmesi bile olsa başvurmayacaktır. Çünkü sıradan araçlar, bir yandan ibadetin temiz ve onurlu anlamını zedelerken diğer yandan ise gayelere varmaktan çok sadece görev yapma endişesini öne çıkaracaktır. Yani yerine getirmiş olmak için ibadet etme endişesi..

Oysa ki gayeler tamamen Allah'a aittir Allah'ın irade buyurduğu takdir doğrultusunda gerçekleşir. Bu bakımdan abid bir mü'minin hesabında bulunmaması gereken ve tamamen Allah'a ait olan bir gayeye ulaşmak için sıradan araç ve yollara başvurulamaz.

Sonra abid olan mü'min, dinler, kulak ardı etmez. Gönül huzuru ve rahatlığıyla, ne olursa olsun tereddütlere kapılmadan dinler..

Amelinin semeresini görsün veya görmesin, beklediği gibi çıksın veya çıkmasın onun görevi budur. Çünkü o amelini bitirmeye bakar..

İbadetin manasına uygun hareket etmişse mükafatı garantilidir. Artık o rahat etmelidir. Bundan sonra olacak şeyler, onun görev alanının dışındadır.

Artık o, bir kul olduğunu öğrenmiştir. Ne duygularıyla, ne de arzularıyla bu sınırın dışına çıkamaz..

Ve artık o, Allah'ın rabb olduğunu da öğrenmiştir. Rabbin işlerinden olan hususlara karışamaz. Artık onun tüm duyguları bu sınırın içinde istikrara kavuşmuştur. Allah kendisinden razı, o da Allah'tan..

İşte bu özlü ve kısacık ayeti kerime, bu büyük ve muazzam hakikatin boyutlarını böylece ortaya koymaktadır.

"Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

Kalbte gerçekten yerini bulunca hayatın çehresini tümüyle değiştirmeye kefil olan biricik hakikat budur.
Moderatöre Bildir   Logged


Mahzûn Yüreklerde Hazin Bir Sevdadır Huseyn
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Hayatın Fonunda İLAHİ Bir Nağme. Düşünce yazıları/Makaleler intifada 0 199 Son Mesaj 16 Ekim 2007, 01:12:27
Gönderen: intifada
Bayram telaşı gül açtırsın hayatın kalbinde. Düşünce yazıları/Makaleler selvi 2 186 Son Mesaj 05 Aralık 2008, 08:25:48
Gönderen: _uMuT_
Günlük hayatın en tehlikeli canavarı Düşünce yazıları/Makaleler muhammed-i dava 0 185 Son Mesaj 02 Aralık 2008, 21:43:30
Gönderen: muhammed-i dava
Tasavvufun gayesi Tevhid Ve Akaid MERXAS 0 117 Son Mesaj 21 Temmuz 2009, 13:21:18
Gönderen: MERXAS
Tasavvufun gayesi nedir? Tevhid Ve Akaid « 1 2 3 4 » MERXAS 35 1039 Son Mesaj 30 Ağustos 2009, 11:05:26
Gönderen: vuslat
Tecvidin tarifi ve gayesi.. Tecvid dersleri __YaZ_yAğMuRu__ 0 194 Son Mesaj 18 Eylül 2009, 01:08:45
Gönderen: __YaZ_yAğMuRu__
hayatın gayesi hayatın hayatı imandır Risale-i Nur'dan Damlalar şura@ 0 136 Son Mesaj 14 Şubat 2010, 21:21:57
Gönderen: şura@