0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Hendek sahipleri (Uhdud Ashabı )  (Okunma Sayısı 2058 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 03 Mart 2010, 00:16:46 »

1. Bölüm

Burçlar sahibi gökyüzüne,

Vaad olunan o güne,

Şahitlik edene ve edilene and olsun ki,

Kahroldu o hendeğin sahipleri, (Ya da öldürüldü hendek ashabı)

O çıralı ateşin,

Hani o ateşin başına oturmuşlar,

Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah'a iman etmeleri idi.

O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur ve Allah her şeye şahittir.

İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır.

İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur. (Buruc: 1-11)

Kur’an’da, Buruc Suresinin girişinde Uhdud Ashabı olarak anılan bir topluluk vardır.

Uhdud, Arapça’da ‘yerdeki derin uzun hendek’ veya ‘yarıklara’ verilen isimdir.

Dönemin müminlerinin dinlerinden dönmeyişleri neticesinde içi ateşle doldurulan hendeklerde şehit edilişi toplu bir kıyıma uğratılışı, Müslüman bir toplumun katledilmesi gibi trajik bir olaydır bu durum.

Ashab-ı Uhdud kavramı üzerinde iki görüş vardır.

Kimileri Buruc Suresi 4. ayette geçen “Qutile” fiilini temenni manasında anlamıştır. Ki Arapça da fiilin dua kipinde kullanılması sıkça rastlanan bir olaydır. Bu durumda “Qutile” fiili ölsün, gebersin,kahrolsun gibi Türkçe anlamları verir. Bu görüşte (yani fiilin temenni babında olması) olanlara göre Ashab-ı Uhdud; Hendekleri kazıp içini ateşle doldurduktan sonra müminleri o hendeklerde şehit eden katillerdir. Ashab-ı Uhdud hendek sahipleri olarak dillendirilir.

Diğer görüşe göre Ashab-ı Uhdud ateşten hendeklerde şehit edilenlerin kendilerine denir. Hendek Ashabı, Ashab-ı Resulullah deyişimizde ki anlamı verir. Bu görüşü dile getirenler, Buruc süresi 4. ayette ki “Qutile” fiilini meçhul mazi fiil kipinde değerlendirir ki bu durumda anlam şöyle olur; Uhdud Ashab-ı öldürüldü.

Fakat galiba meşhur olan 1. görüştür. Neticede vakanın ismi değil, kendisi ölçüdür. Biz Uhdud Ashab-ı derken, hendek sahiplerini kastedeceğiz. Yani seri yazımızda katilleri hendek sahipleri olarak dillendireceğiz.

Bu katliam, tıpkı Ebrehe ordusunun Mekke’ye yürüyüşü gibi Resulullah’tan çok uzak olmayan bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Genel rivayetler Hz. İsa ile Hz Resulullah (sav) arasında vuku bulduğunda ittifak ederler. Nitekim katliama uğratılanların teslis şirkine bulaşmamış, saf ve ari bir din üzerine olan İseviler olduğu yine genel bir kanıdır.

Mekkeliler, İsevi muvahidlerin hendekler dolusu ateşlerde yakılıp şehit edildiğini, onları şehit edenlerin de sonra da helak edildiğini iyi biliyorlardı. Tıpkı Ebrehe ve ordusu gibi bu katliama da yabancı değillerdir. Mekke’de şirk ehlinin Muhammedilere işkence ve zulümlerinin iyice arttığı ve sistemli bir hale getirildiği dönemde Allah onlara Buruc Süresinde Ashab-ı Uhdudu hatırlattı.

Sevgili okuyucular!

Malumunuz “Şehit Olanlar Allah’ın En Sevgili Kullarıdır” ana başlığıyla İslam tarihindeki şehitleri İslami kaynaklar yörüngesinde hikâyeleştiriyoruz. Uhdud Ashabı meselesini de aynı minvalde inşAllah kaleme alacağız.

Duamız, bu meselleri okurken hikaye yönünü değil, verdiği şehadet mesajına erişmektir. Çünkü yazının kendisi o mesajın bineğidir, mesajı bırakıp bineğin güzelliğine takılmamak duasıyla…


Ziya Çevlik  (inzardergisi 58. sayı)

Devam Edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #1 : 03 Mart 2010, 21:45:07 »

2.Bölüm

Buruc süresi 4 ve 11. ayetlerde anlatılan Hendek sahipleri hakkında Ebu Hayyan ve Keffal’ın da belirttiği üzere müfessirler 10’dan fazla görüş bildirmişlerdir. Hendek sahipleri hakkında yine hadisçilerin en çok tercih ettikleri rivayet Müslim, Tirmizi, Nesai’nin Süheyb yoluyla Hz Resulullah’dan (sav) merfu olarak rivayet ettikleri hadistir.

Gerek müfessirlerin gerek muhaddislerin farklı yorumları olsa da bütün görüşlerin ortak paydası Uhdud Ashabı olayı, Ebrehe olayı gibi Mekkeliler tarafından çok iyi biliniyordu.
Katliamcı katillerin yine kimlikleri hakkında değişik yorumlar olsa da sırf Allah’a iman ettikleri için bir kısım Müslüman’ı ateşe atarak katleden ve bunu ateşin etrafında tribünlerde zevkle seyreden bir caniler manzarası bütün rivayetlerin ortak bileşkesi.
Genel olarak rivayetin farklılığında mesajı karartmamayı esas aldığımız bir üslup ile buyurun Ashab-ı Uhdud hikâyesine.
***

Yaşlı sihirbaz iki büklüm sarayın koridorlarında ilerliyordu. Koridorlar öyle temizdi ki parlak ve yıldızlı taşlardan yapılmış zemin, bir ayna gibi üstünde gezinenleri yansıtıyordu.
Kamburu çıkmış sihirbazın bir elinde değnek, elinin parmaklarında iri ve pahada yüksek taşlarla işlenmiş yüzükler göze çarpıyordu hemen… Yaşlılıktan ve elbette sihrinin küfründen yüzünde iğrenç ve korkunç görüntü olan sihirbazın burnunun tam ortasında nasırlaşmış iri bir sivilce vardı. Beyaz saçları beline kadar iniyordu. Bir ayağı topal olan sihirbaz üzerinde simsiyah bir pelerinle koridorun sonundaki büyük kapıya kadar ilerledi. Sihirbazın hemen arkasında uşağı olduğu anlaşılan bir genç de üstü kırmızı örtüyle kapanmış bir nesneyi taşıyor ve sihirbazla arasında üç adımlık mesafeyi hep koruyarak yürüyordu. Koridorun sonundaki kapıya varınca sihirbaz ve arkasındaki uşağı durdular. Kapının iki yanında 4’er asker vardı. Askerlerden komuta eden kişi öne çıkıp saygıyla eğildi.
“Martil hazretlerinin bir emri var mı?”
Martil, yaşlı sihirbazın adıydı. Yaşlı sihirbaz göz aldatmacaları, halisinasyonlar. Kendi ürettiği bir takım araç gereçler yardımıyla sarayda tam bir korku salmıştı. Öyle ki saray çalışanları onu kızdırdıkları zaman onları bir kurbağaya, bir sıçan veya herhangi bir yaratığa dönüştüreceğine kendilerini inandırmışlardı.
Sürü psikolojiyle hep koyun gibi güdülen, düşünmeyen, muhakeme etmeyen, yargılamayan, eleştirmeyen kızmayan bu insanlar bir şeyi nedense hiç akıl edemiyorlardı. Bu sihirbaz madem bir insanı kurbağaya çevirmeye muktedir ise kralı niçin bir kurbağa yapmıyor ve onun yerine tahta geçmiyordu da kralın hizmetinde ve emrinde duruyordu.
Haktan uzak, batılla kaynaşmış topluluklar en basit bir olayı bile tahkik etmezlerdi. Çünkü bu egemenleri gazaba getirebilirdi. Sen, egemenlere bakacaksın, güldüklerine güleceksin; ama onlar güldüklerinde.. Sevgi ve nefret hislerin egemenlerin sevgi ve nefretleriyle kesinlikle aynı olacak.
Bu sebeple saray ve ülke genelinde insanlar arasında yaşlı Martil’in korku saygınlığı hâkimdi. O dönemde sihirbazlar siyasi danışmanlık, müşavirlik, strateji geliştirici… gibi görevler ifa ederdi. Yaşlı sihirbaz Martil de çok kurnaz, hin ve şeytani bir zekâya sahipti, sadece hızlı ve aldatıcı elleriyle değil süslemeyi iyi becerdiği kelimelerle de yönetimi etkilemeyi bilirdi.
***
Martil önünde saygıyla eğilen askere “Evet, kralımızla görüşmek istiyorum” dedi. Ama deyişinde bir kızgınlık bir kabullenemeyiş vardı. Zira o kraldan çok daha fazla yetenekli ve zeki olduğunu sanırdı. Dolayısıyla tahtın kendi hakkı olduğunu öteden beri savunurdu. Çünkü şimdiki kralın babası zamanından beri yönetimin hep içinde olmuş ve bu kralın küçük bir çocukken bahçede oynadığı günleri bilirdi. O çocuk çimdi onun kralıydı ve kapısında görüşmek için izin istiyordu.
Asker eğildiği pozisyonda “kralımıza arz edeyim” deyip doğruldu ve dev kapıdaki mazgalı çaldı. Mazgal diğer taraftan açıldığında başında çiçeklerden taç olan sivil biri gözüktü. Asker, Sihirbaz Martil’in kralla görüşmek istediğini söyleyince mazgalın öbür tarafındaki adam gözleriyle yaşlı sihirbazı aradı ve görünce de gözleriyle saygı attı. Bir şey demeden mazgalı kapadı ve gözden kayboldu. O sırada sihirbaz dev kapının önünde çatık kaşla ve asabı bozulmuş bir edayla bekliyordu, elindeki değneği ritmik bir şekilde yere hafifçe vuruyordu. Kendince kapıda bekletilmek büyük bir haksızlıktı. Askerler kapı önünde nöbet nizamında beklerken sihirbaz Martil’in uşağı elinde kırmızı örtüyle gizlenmiş şeyi put gibi kımıldatmadan tutuyordu.
Sihirbaza göre çok uzun bir bekleyişten sonra mazgal tekrar açıldı ve aynı adam “Martil hazretleri buyursunlar” dedi. Bu askerler için bir komut olmuştu. Dev kapının her iki tarafında bekleyen dört askerden ikisi hareketlendi. Gemi dümenine benzeyen bir daireye monte edilmiş sekiz kollu iki düzeneği iki taraftan ikişer asker çevirmeye başladılar. Duvarın iki tarafındaki iki düzenek aynı anda askerlerce çevrildikçe ağır ve kalın iki ayrı zincirin, iki düzeneğin ortasındaki iki dev mile sarılmakta idi. Zincirler bir uçtan millere dolanırken diğer uçtan dev kapının üst kısmında oyulmuş deliklerden kapının diğer kısmında, içten demir halkalara bağlıydı ve bu taraftan düzenekleri çevirerek kapı yukarı doğru çekiliyordu. Kapının üst eşiği yine kapının eni ve boyunda bir boşluktan ibaretti, kapı yukarı çekildikçe bu yuvasına yerleşirdi. Olası tehlikelere karşı kapının iç taraftan demir halkalara bağlı zincirler bu halkalarda kurtarılırınca düzenek yalama olmuş vida gibi boşa döner, dolayısıyla mile sarılmayan zincir kapıyı yukarı çekmezdi. Ağır ve tonlarca demirden yaptırılmış kapı tam bir güvenlik duvarıydı. Ani saldırılarda mile dolandırılarak kapıyı açan zincir, içerden halkalarından koparılınca, dış taraftan mili çevirerek kapıyı açma imkânı kalmazdı. Dolayısıyla kapıyı aşıp Krala ulaşmanın tek yolu kırmaktan geçerdi. Tonlarca ağırlıkta, dökme demirden yapılmış kapıyı kırmak veya duvardan gedik açmak için geçecek vakit içerisinde Kral saldırıya karşı istediği tedbiri alacak veya kaçacak zamanı bulmuş olacaktı.
***
Kapı bir insanın altından geçebilecek seviyeye gelince sihirbaz ve arkasından uşağı kapının altından koridorda açılan yere girdiler. Bilmeyenler hep bu kapının arkasını merak ederdi. Oysa bu kapıdan geçip içeri… kralın yatak, eğlence, yönetim odalarının bulunduğu bu bölüme girebilmiş olanların sayısı bir elin parmakları kadar vardı veya yoktu. İçeri girdiğinizde çok geniş bir hol görüyordunuz. Hole ayrılan değişik kapılar vardı. Kapılar yatak odaları, hamam, eğlence odaları, toplantı salonu gibi yerlere açılıyordu. Holun ortasında diz boyu bir havuz vardı. Havuzun kenarları boydan boya bir metre genişliğinde mermer sedirlerle kaplıydı. Bu sedirlere uzandığınızda havuzun sürekli akıp giden suyuna uzanmış oluyordunuz. Sihirbaz Martil içeri girdiğinde kral bu mermere yayılmış bir durumdaydı. Etrafında onlarca genç kız hayâsızca giyinmiş suyun içinde krala şarkılar söylüyor şeytani zevklerini veriyordu. Kral, elinde büyük bir kadehle içkisini içerken havuzun tam ortasında büyük bir tepsi içinde yüzlerce çeşit meyveden iştahla yiyordu. İblis kızlardan biri habire krala kendi eliyle kah üzüm kah armut yedirirken holde kahkahalar sanırsınız tüm ülkeyi sarıyordu
Holun her bir tarafına aynı uzaklıkta dizilmiş erkek yardımcılar el pençe bir kenara sinmiş korkudan kralın havuz keyfine bakamıyorlardı. Öyle ki kulaklarıyla bile eğlence seslerini duymamak için gayret sarf ediyorlardı. Holun sonunda 20 cm yüksekliğinde kralın tahtı kuruluydu. Tahtın önünde o dönemin çalgılarını çalan bir gurup vardı ki hiç durmadan odada müzik konseri veriyordular.
Kral içeri giren yaşlı sihirbaza bakıp “gel bakalım Martil! Sen de eğlencemize katıl” diye emir verdi. Emir verdi diyoruz çünkü kralın ağzından çıktı mı o bir emirdir. Martili eğlencesine çağırdıktan sonra kral elindeki büyük kadehi kafaya dikti, o anda bütün genç kızlar çığlık çığlığa “bitir bitir” diye tempo tuttular. Kral hiç nefes almadan kadehin sonunu getirdi. Dudaklarının iki yanından şarap, sakallarına, oradan boynuna sızıyordu. Kral, kadehi bitirip salonun ortasına attı sonra da böğürürcesine bir kahkaha patlattı. Kolunun tersiyle yanaklarına sızan şarabı sildiğinde kadınlar “yaşasın kral” diye bağrışıyordu. Zafer kazanmış! Kral başını suya sokup bir müddet sonra kaldırdı. Kızıl saçlarından sular damlarken hep beraber bir kahkaha daha attılar.
İşte bu kral, nefsinin esiri, şehvetperest, zavallı ve aciz bu yaratık havuz keyfini bozacak mazlumları, sırf rablerine iman ettikleri için diri diri yakacaktı. Zaten bütün zalim egemenler aynı değil miydi? Eğlenceleri mustazafların acıları üzerine kurulu değil miydi? Mazlumların feryatları onların kahkahalarına yankı değil miydi? Devam Edecek.

Ziya Çevlik (inzar Dergisi 59. Sayı

Devam Edecek...
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #2 : 05 Mart 2010, 13:11:25 »

3.Bölüm

Şehid olanlar Allah’ın En Sevgili Kullarıdır
Hendek Sahipleri–3
Kral, sağlam duvarlar, muhkem kapılar ardında eğlenirken huzuruna giren sihirbaz, meramını söylemesine izin vermesi için kraldan onay bekliyordu… Kral havuzda şarap içip eğleniyor, önündeki envai türlü meyvelerin her birine bir ısırık, vurup atıyordu. Halkı sefalet içindeydi ve kralın önünde altın tepsi içindeki bu meyvelerin birçoğunu değil yemek, görmemişlerdi bile.
Kralın etrafını suda çevreleyen genç kızlar salkım salkım üzümü alıp kralın başının üstünde sıkıyor, Kral damlayan üzüm sularını ağzını açıp suya düşmeden yakalamaya çalışıyordu. Şuh kahkahalar ile saray inlerken tuzak kuranların en hayırlısı bu isyankâr fasıklara tuzaklarını hazırlıyordu.
***
Kral, bir müddet daha eğlendikten sonra havuzdan çıkıp tahtına doğru ilerledi. Adım adım yürürken de elbiselerini çıkarıyordu. O yürürken yardımcıları arkasından kuru elbiselerle koşuşturuyorlardı. Kral odanın ortasında yürürken üstünü değiştirmişti. Bir perdenin arkasına girmeden, bir izbeye çekilmeden herkesin içinde üstünü değiştirecek kadar hayâsız, arsız, yüzsüz bir adam, ülkeyi yönetiyordu.
Tahtına kurulur kurulmaz Kralın suratı asıldı, somurttu. Sanki az önce iblislerle eğlenen, gülen adam o değilmiş gibi, sert ve katı bir hal aldı. “Bana hemen Havuzcuyu çağırın” dedi. Emirle beraber herkes secdelere kapanmıştı. Odadaki tüm neşe, eğlence, yerini korkuya, paniğe ve anlaşılmaz bir telaşa bırakmıştı. Tıpkı Kralın aniden değişen suratı gibi odanın içi de buz kesmişti.
Zalime yakın olanlar zulme de her zaman yakındırlar. Çünkü zalimin zulmünden kimse emniyette olamazdı. Ve bu en çok zalime yakın duran korku kullarını ilgilendirirdi. Kralın etrafındakiler de her zaman bir korku içindeydiler. Çünkü basit bir hata en ağır cezalarla karşılığını buluyordu.
Kralın Havuzcuyu istemesi de pek hayra alamet değildi. Odadan hızla çıkan görevlilerden biri 5 dakika sonra Havuzcuyla beraber dönmüştü. İri yarı, sağlam vücutlu ve kaslı bir adam olan Havuzcu tir tir titriyor, kekeleyerek dahi konuşamıyordu.
Odaya girer girmez yerlere kapanıp: “Bu… Bu… Buyursunlar. Kı… Kı… Kral hazretleri Be… Be… Beni emretmiş…”
Kral adamcağızın yüzüne dahi bakmadan sert ve merhametsiz bir tonda “Su soğuktu… Yeterince ısıtmamıştın üşüdüm” dedi.
Havuzcu hiç mazeret öne sürmedi mazeret bulmaktansa yalvarmayı tercih etti, ama bu da fayda vermedi. Kralın kesin emriyle kafası uçuruldu. Adam odadan muhafızlar tarafından yerlerde sürüklenerek çıkarılırken feryat figan etse de cellâdın elinden kurtulamadı.

Havuzcu odadan çıkarıldıktan sonra Kral, tahtında oturduğu yerden iki avucunun ayasıyla şaplat yaptı. Hemen iki görevli belirdi: Birinin elinde altın bir kadeh içinde şarap diğerinin elinde harika bir şekilde mangalda kızartılmış ve birer lokmalık halinde hazırlanmış et vardı. Kral önce tepsideki etten bir lokma alıp çiğnedi “Hımm” deyişi hoşnutluğunu ifade ediyordu. Sonra lokma daha ağzındayken şaraptan da bir yudum alıp Sihirbaz Martile döndü…
Tüm bu olanlar sırasında Martil bir köşede Kralın izin vermesini bekliyordu. Kral nihayet yaşlı Sihirbaza izin verince, Sihirbaz Martil öne çıkıp saygıyla eğildikten sonra söze girdi;
“Efendimiz! Malumunuz ben yaşlandım. Benden sonra size tecrübeli ve işinin ehli bir sihirbaz gerekecek. Bu konuda siz ne düşündünüz bilmem, ama affınıza sığınarak bu aciz kulunuzun bir görüşü var. Belirtmek isterim.”
Kral şaşırmıştı; “Aslını sorarsan Martil! Ben bu konuyu hiç düşünmemiştim. Ama haklısın, sen bayağı yaşlandın. Her an ölüm haberin gelebilir. Bu konuda benim şimdilik bir fikrim yok. Sen söyle bakalım, sen ne düşünmüştün?”
Martil, “Sizin izniniz olursa ülkenin her tarafına adamlar salıp kullarınız arasından en genç, en akıllı ve en yetenekli olanlarını sarayda toplatacağım. Onları bazı konularda imtihana tutup tanıdıktan sonra içlerinden en zeki, en kabiliyetli ve en azimlisini seçip diğerlerini salıvereceğim. Kendimize saklayacağımız genci de alıp özel olarak yetiştireceğim. Böylelikle benden sonra sizin hizmetinizi o devam ettirecek.
Kral; “ Güzeeel! Çok Güzel! O halde bu işe hemen başla.”
Martil; “Bu iş için tam bir yetki ve bütçeye ihtiyacım var. Özellikle seçeceğimiz çocukların ailelerine kesenin ağzını açmalıyız ki, çocuklarını dağlarda, mağaralarda saklamasınlar. Bilakis çil çil altınları görünce çocuklarını vermede yarışsınlar.”
Kral Baş Vezire dönerek gerekli fermanların hazır edilmesini emretti. Baş Vezir odadan çıkarken Martil tekrar söz aldı;
“Efendim gelmişken bir de talihinize bakalım isterseniz. Bakalım Tanrılar geleceğiniz hakkında ne diyecek?”
Kral; “Tabi, tabi, çoktandır yoklamadık talihimizi, gel bak…” deyince Martil arkasından adım adım kendisini takip eden uşağına yarım dönüp elini uzattı. Martil’in uşağı üzeri örtüyle kapatılmış olan şeyi Martil’in uzattığı elinin içine bıraktı. Yaşlı Sihirbaz örtüyü kaldırıp Krala iyice sokuldu.
Örtünün altında bir küre vardı. Küreyi okşamaya başlayan Sihirbaz eliyle dokunup çekiyor, parmağını uzatarak kürenin içine komut veriyormuş gibi yapıyordu. Alttan küreyi tuttuğu eliyle de çaktırmadan gizli darbeler vuruyordu. O her vurduğunda kürenin içinde rengârenk parlayan şeyler uçuşuyordu.
Aslında kürede bir maharet yoktu. İçi cıvayla doldurulmuş, civanın içine de renkli yaldızlar atılmıştı. Odadaki ışığı alınca rengârenk oluşu bundan, hareketlilik ise civadandı. Küre diye Sihirbazın göz boyadığı şey camdan yapılmış bir nesneydi. Ama gelin görün ki, herkes bunu Sihirbazdan bilir ve küreden alıp söylediği haberlere de inanırdı… Kral dâhil.
Sihirbaz Martil, okşayıp okşayıp yüzüne de ciddiyet verdikten sonra döktürmeye başladı; “Simsiyah bir örtü görüyorum önünüzde. İşte tam şurada duruyor. Şayet bu örtüyü önünüzden çekip alamazsak hem siz hem saltanatınız için tehlikeli günler gelecek. Ama yine de bir ümit var. Bakın, bakın şurada beyaz bir kedi, kara bir yılanla boğuşuyor. O kedi bu yılanı yenerse bu musibeti atlatacaksınız demektir.”
Kral merak ve can kulağıyla dinliyordu. Heyecana kapıldığı her halinden belliydi.
Martil, ani bir refleksle örtüyü tekrar kürenin üstüne atıp “Tanrılar şimdilik bunları söylüyor” deyince Kral derin bir nefes alıp sırtını tahtına dayadı. Karamsar ve çaresizdi. Sihirbazın söyledikleri harfi harfine gerçekleşecekmiş gibicesine ürkmüştü.
“Şimdi ne olacak Martil?” dedi Kral
Martil sırıtarak “Siz bana bırakın. Ben şimdi hem geleceğin sihirbazını bulmak hem de gelecek olan bu tehlikeyi bertaraf etmek için en tesirli büyüleri hazırlamak için müsaadenizi istiyorum”
Kral elinin tersiyle “Git Martil, git. Elinden gelen en büyük büyüleri yap, bizi bu beladan kurtar.”
Martil, odadan çıktığında Kral, avuçlarının içiyle bir şaplat daha yaptı. İki görevli Krala hemen şarap ve yiyecek uzattı.
Aslında yaşlı Sihirbaz ne gelecekten haber vermişti ne de gelecek olanı değiştirebilirdi. Sihrin asırlardır kullanılagelen kodlarından insanların gafleti kullanılıyordu. Krala kötü günlerini haber verdiğini iddia ettiği şey her insan için mümkün ve olağan şeylerdi. Her insanı kötü günler bekler ve olmayacak sıkıntıları ortaya çıkar. Ama Sihirbaz, Krala bundan bahsettiği için Kralı zaten bulacak olan sıkıntılar baş göstereceği zaman herkes bunu Sihirbazın büyü gücüne yorumlayacaktı. Sihirbaz Martil’in beyaz kedi, karayılan masalları da tam bir palavraydı. Yakın zamanda sıkıntılar çıkmayacak olursa Sihirbaz, beyaz kedinin karayılana galip geldiği yorumunu yapacak bu durumda da Sihirbazın kehaneti(ünlem) devreye girdi denecekti. Hem en tesirli büyüleri yapıp gelecek kara günlere karşı Kralı koruma-kollama görüntüsü de sadece kendisine olan ihtiyacı devamlı kılma, kendisini sarayın olmazsa olmazları arasında tutma ve sarayı kendisine bağımlı kılma taktiğinden başka bir şey değildi. Korku politikaları üreterek gündemde ve çözümde kalmayı bu şekilde başarıyor, sömürmesine rağmen olmayan tehlikelere karşı yaptığını söylediği büyülerle kahraman da oluyordu.
Hak, hak olarak çıplak gözle en yalın bir şekilde böylesine ortadayken insanların hala batıla, sahteye, yalana, yanlışa teveccüh etmeleri ne acı?

Devam edecek
 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 60. Sayı)
 
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #3 : 11 Mart 2010, 21:49:58 »

4.Bölüm

Sihirbaz Martil, Kralın odasından gerekli ferman ve bütçeyi alarak çıkmış derhal işe koyulmuştu. Bir an önce ülkenin en zeki çocuklarını toplayacak, onları ince eleklerden geçirdikten sonra da bir tanesini ilerde kendi yerine geçecek şekilde yetiştirecekti
Kral’ın yazdığı özel fermanlar sayesinde sihirbaz Martil insan gücü sıkıntısı çekmeyecek, dilediği kadar insanı bu iş için koşturacaktı.
Yaşlı sihirbaz aslında kafasında planını krala açmadan önce tasarlamıştı.
Tüm belde yöneticilerine kral namına emir yollayarak, ilk elemeleri onlara yaptırtacak, beldelerde gruplar halinde seçilecek olan gençler Martil’in danışmaları tarafından kontrol edilecek, danışmanların onayından geçenler saraya alınmadan önce iki haftalık bir gözetim süresini de başarıyla geçirirlerse son halka olarak Martil kalanları bir aylık eğitime tabi tutacak ve nihai kararı verecekti.
Yaşlı sihirbaz bu iş için de kesenin ağzını açacaktı. Krala dediği gibi aileler çocuklarını dağda-mağarada saklar, akıbetlerinden korkardı. Ama onları çil çil altınlar gösterilip de saray kapıları açılacak olursa her aile kendi çocuklarını alsın diye yarışacaktı.
Elan ülkeyi yöneten Kral bundan 20 yıl önce tam bir Müslüman kıyımı yapmış ve Hanif müminleri hunharca katletmişti. Hanif İslam’ın insan nefsine ve şehvetine zincir vuran düsturları Kral’ın hevasına taparak yaşadığı saltanatıyla çakışınca Kral çözümü nefsini ıslahta değil muvahhitleri öldürmekte bulmuştu. Sihirbaz Martil de bu katliam döneminde baş aktörlerdendi. Çünkü ülkenin muvahhitleri sihre ve büyüye, toplumda sebep olduğu yıkıcılığa ve dolayısıyla sihirbazlara/büyücülere karşı insanları tenzir ediyorlardı. Bu da Sihirbaz Martil’in muvahhitlerin yirmi yıl önce katledip İslam’ın boğulmaya çalışmasında rol alma sebebiydi.
Kafamızda bir toparlayalım, sihirbaz Martil yerine geçecek yetenekte bir genç arıyor. Böylelikle ondan sonra sihir öğretileri yaşamaya devam edecek aynı zamanda bu kişi onun İslama karşı savaşını devam ettirecekti.
Şimdi günümüze gelelim; şarkının, türkünün, filmlerin, dizilerin, sahnelerin insanları ifsada uğratan, hem rolleri, şarkılarıyla hem de gerçek hayatlarıyla toplumu sapıklığa kanalize eden şarkıcılar, aktörler, aktrisler, mankenler… yaşlanıyor, yaşlandıkça yerleri dolduruluyor. Sistemin döngüsü içinde seçilen gençler sapıklık kanalını açık tutmak için yaşlananların yerlerine konuyor. Sihirbaz Martil’in saraya geleceğin büyücüsü seçmesi gibi sistemin lağım nefesli yürürlükçüleri sürekli sınavlar, seçmeler denemeler, yarışmalar… adıyla genç, zeki, yetenekli çocuklarımızı tanıyor ve seçiyor; güzel bir hayat, bir diploma, iyi bir kariyer sözünü duyan aileler de çağımızın sihirbazlarına çocuklarını alsın diye yalvarıyor.
Ekranlar yarışma adı altında rezaletten, geçilmiyor da aileleri büyülü ekrana 3-5 dakika için bile olsa çıkacak diye akrep tırnaklı, şeytan pençeli; ama yüzünde insan maskeli canavarlara çocuklarını emanet ediyor.
Birileri çocuklarımızı, gençlerimizi seçiyor duruyor. Biz ne kadar müdahiliz düşündük mü hiç?
Aileler farklı şekillerdeki elemelerden geçirilip yaşlananların yerine konacak manken, şarkıcı, film yıldızı olacak diye kendi çocuklarını resmen şeytan tapınaklarında, sunak önlerinde sahne tanrılara kurban ediyor.
Sihirbaz Martil bir halkın bu acınacak zaafını biliyordu da kesenin ağzını aç diyordu Krala. Yarışmalarda verilen onca para nereden geliyor acaba diye burada durup bir soruyoruz kendimize…
*************
Yaşlı Martil’in emriyle tüm belde yöneticilerine gerekli haberler ulaştırıldı. Emirname’de altı ay içinde şehir nüfus yoğunluğuna göre bir yüzdeyle o beldenin en yetenekli ve zeki çocuklarını toplayıp haberdar etmeleri, büyük ödüllerin aileleri beklediğini duyurmaları isteniyordu.
Kısa bir süre geçmemişti ki ülkenin hemen her sokağında tellallar “Martil’in yerini alacak sihirbaz aranıyor” diye çığırtıyordu. Hani televizyon olsa her on dakika da bir flash spot olarak girecek türden bir kampanya başlatılmıştı.
Semeresi de hızlı oldu, aileler erkek kız demeden kayıt için kuyruklar oluşturmuştu. Memurlar ilk etap elemeleri yaş sınırından yapıyordu.
Tüm ülkede uzun uzun kuyruklar ebeveynler, çocuklar..ünlem Şaşırmayın. Bugün “Kızım manken olacak, oğlum şarkıcı olacak” demelerin o zamanda ki bir doğaçlamasıydı bu. Bugün kızını mankenliğe, oğlunu artistliğe yollayanlar o gün yaşasaydı Sihirbaz Martil’e yollayacaktı. O gün Sihirbaz Martil kendi çocuğunu seçsin diye çırpınanlar bugün yaşasaydı kızlarını manken yapacaklardı.
Herkes bir yol tutturmuş gidiyordu da Tuzak kuranların en hayırlısı olan Allah da kafirlerin tuzağına karşı hâşâ gafil değildi elbet.

Devam edecek inş.
 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 62. Sayı)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #4 : 13 Mart 2010, 13:15:15 »

5.Bölüm

Şehit olanlar Allahın en sevgili kullarıdır

Yaşlı sihirbaz Martil sarayın dış avlusundan geçip dökme demirden yapılmış büyük bir kapıdan geçerek sarayın en dışına çıktı. Sarayın dışında, en dış surların bitişiğinde kervansaray diyebileceğimiz tek katlı bir yapı yapılmıştı. At, deve ve diğer binekler için ahırlar, insanların yatabilmeleri için odalardan oluşan bu yapı, sarayın alt tabakalar için yaptırdığı konaktı.

Saraya diğer ülkelerden mal getiren kervanlar, saraya gelen üst tabaka misafirlerin köleleri, hizmetçileri, diğer ülkelerden gelen elçi veya yöneticilerin muhafızları, hizmetkârları gibi piramit sisteminin en alt basamakları bu konakta barındırılırdı. Dolayısıyla alt tabaka hiçbir şekilde sarayın en dış surlarından içeri bile alınmamış olurdu. Saraya girecek malzemeler veya saraydan çıkacak eşyalar dış kapıdan saray hamalları tarafından taşınırdı. Bu sadece güvenlik tedbirleri almış olmak için değildi. Baştakilerin sırtına basarak yükseldiği ve alt sınıfta tutup insandan daha değersiz hayvandan birazcık daha değerli bir yaratık muamelesi yaptıkları yığınları görmeye dahi tahammül gösterememelerinin bir neticesiydi. Hani tek parti döneminde milli şef ve cumhuriyet avenesinin Ankara’da belirli bölgelere kesinlikle köylü kıyafetleri giymiş insanları sokmaması uygulamasını hatırlayın. Tüm Türkiye’yi şapka, papyon, penguen kostümleriyle giydirmek üst hedefti; ama bunun uygulaması Ankara’da bazı bölgelerde kesinlikle uygulanırdı. Öyle ki yakın tarihe geçtiğine göre köylü kıyafetleriyle gördükleri insanlara tiksintilerini ifade etmekten çekinmemişlerdir. Bu tiksinti iblis kokusunu tarihten beri taşıyordu. Kim ki yönetime geçmiş ve yükselmeyi ezmekle bilenler her zaman insanları tabakalara ayırmış ve sonra da alt tabakalardan tiksinmiştir.

Kralın kendisinde ve yönetimde tuttuğu yardımcı ve danışmanlarında da bu tiksinti vardı. Sarayın ötesinde yapılan bu konak sayesinde Kral, hizmetkârları, köleleri, kendisi için kan döken, kanını döken muhafızları ötekileştiriyordu.

Ülkenin dört yanından çocuk ve gençler getirilmiş bu konakta toplanmıştı. Aslında Martil yerine geçecek sihirbaz olmak, sihir eğitimi almak için on binlerce aile başvurmuştu. Ama yaşlı Martil’in bölgelere yolladığı genel talimatlar ölçüsünde herkes elenmiş sayısı 1000 civarında bu sabiler yollanmıştı. Yaşlı Martil, bu bin çocuk arasından elemeleri danışmanlarına yaptırtacak en son kalan grubu bizzat kendisi eleyecek, içlerinden birini seçecekti; ama danışmanları elemelere başlamadan önce sadece meraktan, kendisi bir teftiş yapmak istedi. Bu yüzden saraydan çıkıp hizmetkârlar konağına geldi. Konak kapasitesi odalarda 500-600 kişiydi. Sayı çok olduğu için geri kalanlar hayvan barınaklarına, sığmayanlar da avluda, kenarda köşede yerleştirilmişti. Sihirbaz Martil’in gelip teftiş edeceği bilindiğinden çocuklar avluda ard arda dizilmişti. Sihirbaz Martil, arkasından kölesi konaktan içeri girdi. Görevlilerden biri onu rükû halinde karşılayıp saygı ve tazimlerini gösterdi. İnsanlar Martilden derin bir korkuyla korkarlardı. Onun karanlık güçleriyle kendilerini bir başka yaratığa çevireceği evhamıyla ürperirlerdi.

Martil, hizmetkâr konağının avlusunda toplanan çocukların gelip önünde durdu. Bu çocuklar dâhil tüm ülke yaşlı Martil’i bilir tanırdı, o bir efsaneydi, sahip olduğu sihir ve güçleri sayesinde ülkeyi bir orduya bedel tek başına korurdu! Düzenler, kral ve tek adamlardan sonra kahramanlar oluştururdu. Efsanelerde bu kahramanlar krallar için, tek adamlar için mücadele verir, akıl almaz bedeller öderdi. Sonra da insanlar o kahramanlar gibi olmaya özenirdi. Özentisini hayal iplerinden koparıp umut bineklerin sırtında menziline vardıranlar kahraman olmayı başarmışlardır. İşte beşeriyetin ilahi nizamı dışlayarak oluşturduğu kahramanlar bizim literatümüzde sadece kulları kendine kulluğa zorlayanlara uşaklık eden figüranlardır. Ama onların kahramanlaştırılmasıyla “Ey insanlar sizde şu kahramanlar(ünlem) gibi gelin kralımızın, liderimizin, önderimizin uğrunda feda olun” denmektedir. Yaşlı Martil de kendi alanında kahramandı. Ülkenin farklı yerlerinden elemeler için getirilen bu 1000’e yakın çocuktan sadece biri kalacak diğerleri evlerine yollanacaktı. Eli boş dönen bu çocuklar evlerine dönünce kralının sadece dış cephesini gördükleri dış surlarını, hizmetkâr ve kölelerin konağını, yaşlı Martil’i gözleriyle görmüş olmanın ayrıcalığını torunları oluncaya kadar baldan kelimelerle anlatacak bu da onlara yetecekti. Garipsemeyin ve kıyaslamayın hani 1-2 şarkıyla 1-2 filmle adı duyulan bir şöhret düşkününü görünce insanların kıvanç duyması bir resim alması, bir imza koparması ayrıcalığının(ünlem) o dönem versiyonu olarak alın

Martil, ordusunun karşısında dikilmiş bir komutan edasıyla sayısı 1000’i bulan çocuk ve gençleri biraz süzdü. Sonra elleri arkasında bağlı aralarına girmek, aralarında yakından dolaşmak için davrandı. Kölesi onun niyetini anlamış olmalı ki o da davrandı fakat Martil eliyle ona “sen dur” işareti yaptı ve asasını istedi. Köle, efendisi Martil’e asasını uzatıp geri çekildi.

Yaşlı sihirbaz elindeki asayla ön sıradaki iki çocuğun arasını açmak için ikisinin de omuzlarına vurdu. Çocuklar bunun bana yer açın anlamına geldiğini anlamakta gecikmediler ve yol açtılar. İlk gedikten 1000 kadar çocuğun arasına giren yaşlı sihirbaz, çocukların arasında bir labirentte gezer gibi sağa sola çapraz düz… gezinmeye başladı. Sürekli olarak elindeki asayla önünde koridor açıyordu. Bu pis, bitli, kir, çamur içindeki çocukların yanından geçerken kendisine değmemeleri için azami çaba harcıyordu.

Gerçekten de çocuklar kir toz içinde, elbiseleri yırtık yalın ayak bir haldeydiler. Fakirliklerine ek olarak kimilerinin çok uzaktan gelmiş olmaları hırpalanmışlıklarını artırmıştı. Martil, bir müddet çocukların arasında gezinip çıkmaya karar verdiğinde 14-15 yaşlarında bir çocuğun kendisini süzdüğünü, dikkatle incelediğini fark etti. Oysa diğer tüm çocuklar onunla göz göze gelmemek için titriyorlardı. Bu Martil’i meraklandırmış olmalı ki asasıyla önünü aça aça gidip o çocuğun önüne dikildi.

Devam edecek inş.
 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 64. Sayı)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #5 : 15 Mart 2010, 22:45:26 »

6. Bölüm


Martil, asasıyla önünde dikildiği çocuğa sordu:
- Adın ne senin?
- Adım Abdullah
- Buraya nerden geldin?
- Efendim, ben diğer arkadaşlarım gibi uzaklardan gelmedim. Şehrin hemen dışındaki köyde oturuyorum

Sihirbaz Martil, genç çocukta bir şeyler hissettiğinden sormaya devam etti;
- Peki, buraya niye geldiğini biliyor musun?
- İnsan bilmediği yola çıkarsa ya köledir ya binektir. Ben ne köleyim ne de binek?
Yaşının çok üstünde bu cevap Yaşlı Martil’i şaşırtmıştı. O, hep soğuk ve ciddi yüz ifadesiyle olaylara mimiksiz tepki verir, hayret etmezdi. Ama bu cevaba şaşırmış, hem sevinmişti. Ne demek istediğini çok iyi anlamasına rağmen bu cevabı kendi aklıyla mı, ailesinin ezberletmesiyle mi verdiğini irdelemek istedi.

- Ne demek şimdi bu? Buraya kadar gelmenin kölelik veya binek olmakla ne ilgisi olabilir ki?
- Efendim, bir insan gideceği yola kendi isteği ile düşmemişse bir efendisi vardır o da köle olduğu için efendisinin arkasından gittiği her yere gider. Buraya siz kölenizle geldiniz. Şayet o, köle değil efendi olsaydı şu an kendi istediği yerde olurdu. Ama bakın kölenize, şimdi sizin olduğunuz yerde ve siz nereye giderseniz o da gelecek. Binekler de öyledir. Siz nereye sürerseniz oraya gider. Köleden farkı, bineklerin sırtına binersiniz. Anlayacağınız; birini altınıza birini arkanıza alıp çeker götürürsünüz. Ben ise buraya ne birini sırtımda getirdim ne de birilerinin arkasında geldim.

Bu cevap yaşlı sihirbazı mest etmişti. Aceleci olmamaya dikkat eden biri olmasa 999 çocuğu oracıkta evlerine yollar “Gerek kalmadı, ben aradığımı buldum” diyecekti. Yaşlı Martil, bir iki adım geri çekildi. Abdullah’ı baştan aşağı süzdü. Sonra yüzüne iyice baktı. Gözlerindeki zekâyı görebiliyordu. Bir şey demeden çıktı çocukların arasından. Meydana toplanan 1000 çocuk arasından elemeleri yapacak danışmanlardan birini çağırıp Abdullah’ı gösterdi. “O çocuk elemelerden geçmezse bile evine hemen yollamayın. Bekletin..ünlem Elemelere de hemen başlayın. Son 50 çocuk seçildiğinde beni haberdar edin…”

*** *** ***

15 GÜN SONRA
Geleceğin Sihirbazı Yarışması için toplanan 1000 çocuk arasında yapılan seçmeler bitmiş 50 çocuk başarılı bulunarak ayrılmıştı. Seçilen 50 çocuk ayrı, diğer 950 çocuk ayrı dizilmişlerdi. İhtiyar Martil 50 çocuğun arasında on beş gün önce tanıştığı zeki çocuğu arıyordu. Göz ucuyla çocukları tararken Abdullah’ı gördü. Yanındaki danışmana eğilerek Abdullah’ı işaret etti; “Şu çocuğu benim emrimle mi ayırdınız, kendisi mi elemelerden başarıyla geçti?” Danışman, Abdullah’a bakınca tanımakta gecikmedi; “Hayır Martil Hazretleri! O dediğiniz her denemeden en başarılı çıkan çocuklardan biriydi. Ama öyle olmasaydı emriniz gereği...” Martil adamın sözünü kesip “şu diğer çocuklar arasında yüz tane ayırın. Saraya yeni hizmetçiler lazım. Önce gönüllü var mı ona bakın. Eli ayağı düzgün 100 çocuğu ayırdıktan sonra geri kalanları başlarında gelen görevlilere teslim edin. Her bir çocuğa da Kralımızın hediyesi üç gümüş para verin. Şu benim aptal kölemi de değiştirin. Bana ayak uyduramıyor. Seçilen elli çocuğu da üç gün boyunca civar illerde gezilere çıkarın, pikniğe götürün, eğlenceler düzenleyin. Gönüllerince eğlensinler. Terziler birazdan gelip her birine yeni elbiseler giydirecek. Üç gün boyunca eğlenmeleri için ne gerekiyorsa yapın.”

*** *** ***

İhtiyar sihirbaz, Efendi-Uşak ilişkisinin kodlarından birini vermişti. Uşakların efendilere hizmetini sağlamak için yer yer eğlenmeleri gerekiyordu. Eğlenceye dalan insan unutur, sorgulamaz ve muhakeme etmez. Efendilerin sofrasının kenarında eğlenmek, aç karnına hür olmaktan daha evladır uşaklar için. Çocuklar da eğlenceye götürülecek böylece bu eğlenceyi üç günden tüm ömre taşıma arzuları kamçılanacak belki de hiç farketmiyecekleri bir uşaklık hayatına atılacaklardı. Ve en korkuncu da eğlenmek için uşaklık yapmak gerektiğini kanıksayacaklardı. Hani magazin programlarında hep görürüz. Perde arkasındaki efendilere uşaklık eden adı manken, mesleği aktör/aktris, unvanı sanatçı… Hep lüks arabalar altlarında, gece eğlencelerinde, yemeklerde, tatillerde…

Topluma uşakların sadece eğlence kesitleri verilir. Uşaklık filminin önü arkası kesilir, sadece güldükleri-eğlendikleri yerler alınıp zom yapılır. Toplum da bakar ki; “Aaa! Ne güzel, eğleniyorlar. Geçim sıkıntıları yok, dertleri yok. Bizim ki de hayat mı?” Sonra toplum böyle bir hayat arzular. Öğrenir ki onlar gibi eğlenmek için uşak olmak lazım. Adı uşaklık konmaz, sanatçı denir, aydın denir, manken denir… Güzel bir yafta bulunur.

Ama bizler Allah’a köle olup hakiki hürlük makamına çıkınca o filmi montajsız seyrediyoruz. O da ne! Kameralara gülen, şen şakrak pozlar veren uşaklar ağlıyor, içleri sızlıyor. 3 günlük eğlence için 27 gün uşaklık yapıyor olmak onları yaralıyor. Bastırdıkça bastırmaya çalıştıkça duygularla içten içe bitiyorlar. Bir anlasalar efendiler uşaklık makamında onlara eğlenceyi reva görmüşler. Bir anlasalar hür olmak en büyük makamdır.

DEVAM EDECEK inş.
 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 65. Sayı)
 
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #6 : 02 Mayıs 2010, 10:25:50 »

7.Bölüm

ŞEHİD OLANLAR Allah’IN EN SEVGİLİ KULLARIDIR HENDEK SAHİPLERİ

Sarayın terzileri sandıklar dolusu giysilerle gelip elemelerde kalan 50 çocuğu giydirmeye başladılar. Hayatları boyunca büyük ağabeylerinin küçülen giysilerini giyen, onlara da dar gelmeye başlayınca kardeşlerine bıraktıkları eskimiş püskümüş giysiler giyen çocuklar dokunmaya bile kıyamadıkları kumaşlardan biçilmiş harika giysilere bürününce kendilerini masal dünyasında sanmaya başladılar. Terziler harıl harıl çocukları giydirirken elemelerden geçemeyen diğer çocuklar da sarayın konak yerinde başka bir köşeye alınmış aralarından evine dönmeyip sarayda çalışmak üzere gönüllüler seçiliyordu.

Sarayda çalışmak için kalan 100 çocuk da ayrıldıktan sonra saray görevlileri Sihirbaz Martil’in talimatları gereği hazine görevlileri eşliğinde memleketlerine gönderilecek diğer çocuklara 3 gümüş para verip çocuk kafilelerini getiren görevlilere teslim ettiler. Görevliler varacakları menzile ve konak yerlerine göre farklı zamanlarda birer ikişer saray konaklama yerini terk etmeye başladılar.

Saray duvarlarının dışına inşa edilen ve saraya gelen misafirlerin köle veya muhafızları ya da saraya uzak memleketlerden malzeme getiren kervanların konaklama yeri olan mekânda sadece sihirbazlık eğitimi almak için final elemelerine kalan 50 çocuk ve sarayda çalışacak olan 100 çocuk kalmıştı. 800’den fazla çocuğun ve onlarca görevlinin ayrılmasıyla koca meydan aniden sessizliğe bürünmüştü. Saray çalışanlarının kâhyası diyebileceğimiz görevli konaklama yerine gelerek hizmetçi olarak seçilen 100 çocuğu topladı. Onlara hazır edilinceye kadar saray duvarları dışında kalan bu mekânda eğitim verilecek, saray hiyerarşisi ve hizmet nasıl yapılır konularında yetiştirileceklerdi. Sarayda çalışıyor diye tabi her isteyen her yere girip çıkamazdı. Hatta kimi koridor ve salonlar vardı ki ilgisiz bir saray çalışanı oralarda görülecek olsa Krala suikasttan veya hırsızlıktan idam bile edilebilirdi. Dolayısıyla A’dan Z’ye kadar onlara görevleri anlatılacaktı.

100 çocuk burada eğitim alırken sihirbazlık seçimi için kalan 50 çocuk da saray yerleşkesinde bulunan genellikle saraya gelen heyetlerden alt tabaka bürokrat ve elçilerin geceledikleri nispeten daha konforlu olan odalara yerleştirildi. Sihirbaz Martil final elemelerini bizzat kendisi burada yapacaktı. Son tur elemelere geçmeden önce yaşlı sihirbaz onlara 3 gün dinlenme fırsatı vermişti. Bu 3 gün içinde görevlendirdiği kişiler onları gezintilere çıkaracak, bol bol gezdirecek, saray şarlatanları ve soytarılar onları eğlendirecekti. Böylelikle çocuklarda sarayda kalabilmek için bir heves, bir hırs oluşturulacaktı. Birbirlerine rakip olacaklar, her biri kendisi seçilsin diye olabildiğince performanslarını ortaya koyacaklardı. Çünkü heves ve hırs olmayınca ve rakipsiz de kalınca sinirler uyku moduna geçer, kaslar gevşer ve insan lütfen gayret ederdi. Küfür, yetenekleri ortaya çıkarmak isterken insanları birbirine kırdırtmayı tercih ederdi. Ne kadar ezersen o kadar yükselirsin, başkalarını ne kadar diskalifiye edersen o kadar öne çıkarsın. Bu şekilde kendisine hizmet edecek spot elemanlar ayrıştırılırdı.

3 GÜN SONRA

3 gün boyunca sihirbazlık eğitimi için son elemelere tabi tutulacak 50 çocuk gönüllerince(ünlem) eğlendikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla hazır edilmişlerdi. Hepsi nizami bir şekilde dizilmiş, Martil’in gelmesini bekliyorlardı. Nihayet yaşlı sihirbaz Martil sarayın ana binasının olduğu yerden göründü. Arkasında eski kölesiyle beraber yeni bir köle daha vardı. Anlaşılan kölesini değiştirecek olan sihirbaz Martil yeni kölesini staja almıştı. Acemiliğini atınca da eski kölesini sarayda çok daha aşağı bir hizmete verecekti. Köleler arasında hiyerarşi vardı. Kimin efendisi daha konum sahibiyse onun kölesi diğerlerine nazaran daha havalı, övüncü ve fiyakası daha başka olurdu.
*** ***
Martil gelip çocukların karşısına dikilirken iki kölesi de usulca bir kenara çekildiler. Yaşlı sihirbaz gayet soğuk, zerrece merhamet hatta hiçbir duygu taşımayan buzdan bir kalıp çekmiş gibi duran suratıyla çocuklara hitap etmeye başladı.
“Bundan sonra bir aydan az olmamak şartıyla ve benim uygun göreceğim zamana kadar sizinle bizzat ben ilgileneceğim. Benim iznim olmadan, bana haber vermeden kimse bir yere gitmeyecek. Ben yiyin demedikçe yemek bile yemeyecek beni bekleyeceksiniz. Gecenin herhangi bir saati, gündüzün en sıcak vakti… sizi istediğim anda istediğim yerde hazır olacaksınız. Artık bir eviniz, anneniz, babanız yok…”
Çocuk ruhların çok fevkinde bu emir yağmuru hele böyle ruhsuz bir insandan gelince çocuklar haliyle ürkmüştü. Aslında yaşlı sihirbaz da böyle sinmiş bir topluluk istiyordu. Çünkü uşaklara hizmetlerinin karşılığı olarak efendilerin kırıntılarının gölgesinde verilen eğlencesi bol bir mükafat şımarık kılardı. Bu sebeple uşakları sindirmek de gerekiyordu.

Rüyalarında bile göremedikleri giysiler içinde 3 gün boyunca eğlenceye ve neşeye boğulan çocuklar her ne kadar ürkmüş olsalar da her biri yedikleri birbirinden güzel yiyecekleri, gezip gördükleri o harika yerleri, saray soytarılarının ve şarlatanların komiklikleri düşünmeden edemiyorlardı. Güllerin ilk dikenleri çocuklara batıyordu.

Sihirbaz Martil konuşmasını devam ettirdi; “Sizler 3 gün boyunca gezip eğlendiniz. Şayet hayatınız boyunca bu devam etsin istiyorsanız elinizden gelen her gayreti göstermelisiniz. Unutmayın benim yeter dediğim yerden sonra aranızdan sadece biriyle devam edeceğim. Sadece bir kişi benim yanımda kalacak ve ben ona sahip olduğum bütün kudreti vereceğim. O bir kişiye bildiğim bütün sihirleri öğreteceğim. O bir kişi hayatı boyunca kralına hizmet ederek onun teveccühlerini alacak. Arkasında sürekli bir hizmetçi dolaşacak. Elinden düşen bir şeyi bile eğilip alma zahmetine girmeyecek, kölesi ona verecek. Aç kalmayacak. En güzel yataklarda yatacak. Serveti ve saygınlığı göz kamaştıracak. Hepsinden öte sahip olduğu sihir güçlerinden ötürü insanlar ondan korkacak, ona tapınırcasına saygı gösterecekler. Kimse onu üzmeye bile cesaret edemeyecek” dedi ve çocukların dikkatlerinin tümüyle yoğunlaştığı anda yeninin arasından usta bir hareketle ve kimse fark etmeden savurduğu bir avuç tozu çocukların tam ortasına savurdu. Siyah renkli toz yere düştüğü anda bir metre yüksekliğinde önce bir alev kütlesi ardından siyah bir is tabakası ortaya çıktı. Çocukların istisnasız tümü geriye doğru canhıraş kaçıştılar. Bazıları yere bir kısmı da onların üzerine düştü. Yaşlı sihirbaz istediği etkiyi onlarda bıraktı. Çocuklar refleks korkuyu atlattıktan sonra “Vay be, gördünüz mü?” yollu söylenmeye başladılar. Şaşkınlık ve daha çok gıpta içerisindeydiler. Sihirbaz Martil de onlarda zaten bu gıpta ve özentinin oluşmasını istiyordu. Şimdi her biri nasıl olduğunu bilmedikleri bu şeyin aynısını yapmak için neler vermezdi..ünlem
“Bunun gibi, bundan daha büyük sırları size öğreteceğim” diye sözüne devam edince çocuklar az önceki olaydan çok daha fazla konsantre olmuş bir halde kulak vermeye başladılar. Martil bu etkiyi tüm çocukların parlayan gözlerinde ve kabaran kulaklarında görünce artık işe başlamanın vakti geldiğine kani oldu ve kolları sıvadı.

10 GÜN SONRA
Yaşlı Martil çocukları bazen düşünsel, bazen bedensel testlere tabi tutuyor, arada bir sihirbazlığın en küçük numaralarını öğretiyordu. Hangi çocuk daha çabuk kavrıyor, yoğunlaşması ve algısı nasıl dikkatle gözlemliyordu. Aradan 10 gün geçmişti. Belki kısa bir zamandı ama yaşlı sihirbaz çocuklar hakkında kanaatlerini şekillendirmeye başlamıştı. 50 çocuğun da isimlerini ve geldikleri şehirleri bu zaman zarfında ezberlemişti. Bazen çocukları beşer onar gruplar halinde bazen tek tek bazen toplu olarak standartlarını kendisinin belirlediği son elemeden geçiriyordu. Kafasında elediği, sihirbaz olamaz notu verdiği 5-6 isim 10 günde oluşmuştu. Onları elediğini 15. günde açıklayacağı kararını vermişti. Dolayısıyla diğer çocukları elenme korkusuyla motive edecek hem elenen isimlerle erkenden kurtulmakla kalanlara daha fazla eğilecekti.

Sadece eğitim saatlerinde değil, yemek ve dinlenme zamanlarında, gece uykularında bile Martil onları takip ettiriyor, davranış ve kişisel yönlerini kanaatlerine ekliyordu. Son eleme turlarında kendisine yardımcı olacak görevliler bu konuda ona istediği malzemeyi sağlıyordu. Geceleri çocuklarla aynı bölümlerde kalan bu görevliler sürekli Martil’e rapor veriyorlardı. Çünkü Martil’e göre doğru seçimi yapabilmek için onları her yönden tanımak gerekiyordu.

Nihayet 15. gün gelince Martil her zamankinin aksine çocukların bahçede değil de odalarının olduğu koridorda toplanmasını istedi. Bu emre göre her çocuk evine gidince alacağı tüm eşyaları bir bohça içine koyarak odasının önünde koridorda hazır olacaktı. Bu emir çocukları tedirgin etmiş, şoka uğratmıştı.
Tüm çocuklar yaşlı sihirbazın istediği şekilde toplandıktan sonra haber verilince Martil, koridora geldi. Her çocuğun elinde eşyaları bekliyor olduğunu görünce sözü uzatmadan konuya girdi; “Bugün aranızdan bazılarını eve yollayacağım. Elenen kişiler kendilerine verilen imkanların kıymetini bilemeyenlerdir. Yeterince çalışmayan, yeterince gayret etmeyen 7 kişiyi evine göndereceğim. Diğerlerinin de eve gidecekmiş gibi hazır olmalarını istedim ki Krala sarayında hizmet etme fırsatını kaçırmanın ne korkunç bir duygu olduğunu anlayasınız istedim. Şimdi herkes bohçasını omzuna alsın. Benim yanına gelip de ismini söyleyeceğim çocuklar bina dışına çıkıp bahçede beni beklesin. Kendisini ismini söylemeden geçtiğim çocuk da odasına girsin ve eşyalarını geri yerleştirsin.

DEVAM EDECEK inş.
 
M.Mahmut Kılınç (inzar Dergisi 66. Sayı)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #7 : 04 Mayıs 2010, 10:18:30 »

8.BÖLÜM

Çocuklar ellerinde eşyaları koridorda bekleşirken kalbleri heyecandan çırpınıp duruyordu. Her bir çocuk hem elenme korkusu hem sihirbazın gazabından ürktüklerinden koridorda iki büklüm, kafaları omuzlarının arasına gömülmüş bir haldeydiler.
Sihirbaz Martil, yedi çocuğu eleyecekti. Kalan çocuklar da son 15 gün içinde elenmiş olacak sadece bir tanesini yanında tutacaktı. Bunun için de kafasında beşer günlük bir takvim belirlemişti. Her beş günde bir çocukları koridorda toplayacak, elenenleri açıklayacaktı. Son on beş gün dolayısıyla çocuklar için çok tempolu ve yoğun geçecekti.
Koridorun başından yürümeye başlayan Martil, çocuklara doğru ilerledi. Kafasında elediği çocukların önüne gelince bir bir “sen bahçeye çık beni bekle” dedi. Martil’in göğsüne vurup çık dediği her çocuk bahçeye inerken geçtiği her çocuk da yine yaşlı sihirbazın emri doğrultusunda odasına geri döndü. Çocukların girdiği odalardan sevinç çığlıkları geliyordu. Çocuklar neşelerini çocukça bağırtılarla dışa vururken ciddiyet abidesi, somurtkanlık mayası sihirbaz Martil, çocuklarda tam görmek istediği hali gördüğünden kalanların eğlenmelerine göz yumuyordu. Yoksa başka zaman olsa bu sevinç ağır bir ceza için yeterli olacaktı.
*** ***
Elli çocuktan yedisi bahçeye çıkarıldı. Elenmiş olmaları kalanlardan daha geride olduklarını gösterse de bin çocuk arasından ilk yüze sonra da buraya kadar gelmeleri nihayet onlarda bir yetenek olduğu işaretiydi. Sarayda basit kâtiplik ve yazışma işlerini pekâlâ yapabilirlerdi. Bu teklif çocuklara götürülünce hepsi kabul etti. Martil onları görevliye teslim edip saray hizmet binasına yolladı. Gidecekleri yerde onlarla ilgilenecekler yine bir eğitimden sonra saray dişlileri arasında yerlerini alacaklardı.
Martil’in herkesi yeteneğine göre sarayda istihdam etmek için bu kadar uğraşması onun saray mekanizmasını korumak için sahip olduğu samimiyeti de gösteriyordu. Ve yaşlı sihirbazın sarayda ki mekanizmanın aksamada yürümesini bu denli istemesinde önemli iki gerekçesi vardı. İlki saray mekanizması ne kadar sağlıklı işlerse o da o kadar sağlıklı hizmet alırdı. Bunun bilincindeydi. İkincisi İslam’a olan kindarlığıydı. Çünkü yıllar önce şu anki kralı ikna edip korkuları ile besleyip ülkedeki tüm iman edenleri katletmişler ve sarayı bugünkü haline sokmuşlardı. Onu korumaya devam etmeliydi.
*** ***
Kardeşlerin de burada ders çıkarmaları gerekiyor. Hizmetin bekası, sağlıklı oluşu hizmetin içindekilere de sirayet edecektir. İçinde oturduğumuz apartmanı koruyup kollar, temiz tutarız. Çünkü içinde biz yaşarız. Hizmet apartmanında ki her eksiklik bize yansıyacaktır düşüncesi akli bir gerekçedir. Yine kalbi gerekçelerle de hizmet çarklarının dönmesi için gerekenler ihmal edilmemelidir. Bunlardan biri yetenek kâşifliğidir. Hizmetin içine çekebildiğimiz kadar insan gücü çekmek ve özelikle de başka kardeşlerin sahip olduğu yetenekleri görmek ve bildirmek hep aklımızda olsun. Kardeşlerin sahip olduğunu gördüğümüz yeteneklerini ilgili yerlere söyleyerek onlardan istifade edilmesini hem onların istifade etmelerini sağlamalı. Unutmamalıyız, samimiyet ve sadakat sadece kişilerin fedakârlıklarıyla ölçülmez. Davasına samimi olanlar davasının bekası için her şeyi yaparlar. Martil’in de yaptığı bu. Sarayın bekası için alabildiğince çok kişiden faydalanıyordu.
*** ***
20 GÜN SONRA
Martil ince uğraşılar neticesinde geleceğin sihirbazını yetiştirmek için tercihini yapmış ve Abdullah’ı seçmişti. Abdullah, her elemede diğer çocukları geçmeyi başarmış ve nihayet tek o kalmıştı. Diğer çocuklardan bazıları evlerine dönmeyi tercih ederken bazıları sarayda Martil’in onlar için uygun gördüğü işlere yerleştirilmişlerdi. O günden itibaren yaşlı sihirbaz ile Abdullah çok yoğun ve yorucu bir çalışma dönemine girecekler ve yıllar sürecek bir sihirbazlık eğitimine başlayacaklardı. Uzun süreli bir eğitim Martil’in bildiği numaraları öğretmesi için değildi. Asıl Abdullah’a gereken öğrendiği sihirbazlığı gaddarca uygulayabilecek bir tıynete getirilmesi; merhameti, yumuşaklığı kalbinden çıkarıp atabilmesiydi. Küfür, eleman yetiştirirken bun ihmal etmezdi. Alın bu mesleğin teknikleri, püf noktaları bunlardır öğrenin deyip bünyesine dâhil etmezdi. Örneğin silah kullanmayı, kelepçe takmayı öğretirdi ama meslek kariyeri adı altında yıllara yaydığı bir eğitim döneminde kalbinden insan sevgisini, fıtratından insanlığını atabildiklerini işkenceci yapardı. Abdullah için gereken uzun yıllar, sihir yapma tekniklerinden çok öğrendiklerini zalimce, merhamet etmeden uygulayabilecek bir tabı kazandırmak içindi. Çünkü yaşlı sihirbaz için bunlar zaaftı. Çünkü küfür insani değerleri zaaf diye belletirdi. Ki elemanları zaaftan sıyrılmak adı altında insani değerlerini bırakabilsinler. Sonra küfür merkezi, elemanlarını sarayda istihdam ederdi. Zira halkın içinde otursalar halkı görecekler, acıma duyguları olacaktı. Saray ile halkı kıyas edecekler ve bir avuç azınlığın çoğunluğu sömürdüğünü göreceklerdi. Bunun önüne geçmek için de lojman denilen evler inşa ederler. Etrafını duvarlar, yetmez bir de üstüne tel örgülerle çevirirler. Halk ile elemanlarının arasını açarlar. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur meselince halkı gözden uzak tutarlar…

Martil, Abdullah’ı yanına alıp saraya götürdü. İlk ders sarayın ihtişamı idi. Bir aydan fazla oralarda olmasına rağmen hep sarayın varoşlarında tutulmuşlardı. İlk kez saray kompleksinin merkezine, tahtın olduğu ana binaya gidecekti. Çok heyecanlıydı. Ayakları yere basmadan yürüyordu. Martil, Abdullah’a sarayın birbirinden görkemli yerlerini gezdirdi. Önceden Kralın saray dışına ava gittiğini öğrendiğinden saray turunu o ana bırakmıştı. Genç Abdullah ağzı açık sarayı Martil’in arkasında turladıktan sonra bir de üstüne saray kodamanlarının mekânında onunla bir de öğle yemeği yedi. Masada yeryüzündeki en güzel yemekler duruyordu. Birbirinden harika şerbetler. Abdullah bir yerden sonra yemeği bırakıp altın ve gümüşten yapılmış sofra malzemelerine takıldı. Bunlardan birini götürse tüm ailesine bir yıllık erzak alabilirdi.

Yemekten sonra Martil, Abdullah’ı saray içerisinde kendisine ayrılan bölüme götürdü. Kraldan sonra sarayın en büyük ve görkemli bölümü sihirbaz Marti’e tahsis edilmişti. Burası hem onun yaşadığı hem de çalıştığı yerdi. Abdullah’ı oraya götürüp tanıttı. Çünkü bundan sonraki çalışma yerini bilmesi gerekiyordu. Abdullah hayranlıkla etrafı temaşa ederken Martil; “ Kafanı kullanırsan benden sonra burası sana kalacak.” Abdullah kulaklarına inanamamıştı. Gözlerinde duyduğuna inanamayışın ışığıyla Martil’e dönerken Martil sözlerine devam etti; “Haydi şimdi git, ailenin yanına dön. 10 gün sana izin veriyorum. Ailenle hasret gider. Çünkü ilk aylarda hiç gidemeyeceksin. Çok yoğun çalışacağımız için uykuya bile hasret kalacaksın. Sabah gel akşam git ile vakit kaybetmek istemiyorum. Belli bir seviyeye gelince istersen akşamları gider sabah dönersin. Gitmeden senin için ufak bir kervan hazırlattım. Ailene ve köyüne hediyelerle gitmelisin. Sen artık Kralın hizmetindesin”
Abdullah yine çok şaşırmıştı. Yaşlı sihirbaz her zaman onu şaşırtmayı başarıyor, hayranlığını kazandırıyordu.

Ziya Çevlik (inzar Dergisi 67. Sayı)
 
Devam edecek inş....
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #8 : 18 Mayıs 2010, 11:52:15 »

HENDEK SAHİPLERİ 9

Küçük bir kafile saraydan çıkıp da yoluna ilerledi. Kafiledeki hayvanların sırtlarında sarayın hediyesi olarak Abdullah’ın ailesine ve köyüne hediyeler vardı. Ağırlıklı olarak giysilerden ve yiyeceklerden oluşan kafilenin yüküne Abdullah haricinde nezaret eden dört muhafız ve iki tane saray görevlisi vardı.
Kafile saraydan iyice uzaklaşıp dolambaçlı dağ yolunda yola paralel kavisler yaparak dağa vurdu. Bir kavisde kaybolan saray, dağın diğer yüzündeki kavise gelince tekrar görünüyordu. Dağa dönerek çıktıkça saray küçülüyor, kafilenin de hızı kesiliyordu. Nihayet dağın yamacından açılan ve Abdullah’ın köyüne dek uzanan tepeciklere vardılar. Buradan hem sarayı son kez görecekler hem zirveye dek kavisli olarak giden patikadan sapacaklardı. Abdullah bindiği atı durdurup saray tarafına baktı. Yukarıdan küçük görünse bile saray tüm ihtişamıyla işte ordaydı.
Yakında Martil’in yerini alacak, tüm saray görevlileri ona da yerlere dek eğilerek saygı göstereceklerdi. Köydeyken giydiği eski ve yırtık elbiselerin acısını çıkartırcasına yerlerde metrelerce sürüklenecek hem de pırlanta işlemeli giysiler giyecekti. Arkasında köleleri, hizmetçileri olacak her işlerini onlara yaptırtacaktı...
Abdullah sarayı seyrederken hayalinde kurduğu dünyaya kendini kaptırmış, yola devam etmeyi unutmuştu. Kafiledeki görevlilerden biri bunu direk hatırlatmaktan korktuğu için nazikçe “Küçük Efendi yorulduysalar bir mola verelim” dedi. Yaşlı Martil, muhafız ve görevlileri kafileyle özel seçmiş ve sıkı sıkı tembihlemişti. Abdullah’a gözü gibi bakacaklar ve saygıda kusur etmeyeceklerdi. Muhafız ve görevliler dönüşte Sihirbaz Martil’e en ufak bir şikâyet gidecek olsa onları kurbağaya çevireceği korkusuyla bu Martil’in tembihlerini kralınki kadar dikkate alırlardı. Yaşlı sihirbaz o güne kadar kimseyi kurbağaya çevirmemişti. Bunu yapabilecek olsaydı şimdi yüzlerce kurbağayı sarayın koridorlarında ibret ederdi. Çünkü Martil gibi sapık ve zalim tıynette olanlar yapabilecekleri her kötülüğün somut örneğini teşhir ederlerdi ki insanlar korkuya kul olsunlar…
Abdullah, kafiledeki görevlinin “Küçük Efendi” lafından inanılmaz bir haz almıştı. Kibir dolu bir edayla atının üstünden yarım döndü. Sihirbaz Martil’in hallerini takınma yapmacığıyla yarı büklüm olmuş görevliye baktı. Meğer ne hoş bir duyguymuş (ünlem!!). İnsanların insana eğilmesi, ne güzel bir şeymiş meğer (ünlem!!)
Abdullah’ın içinden bağırmak, önünde rukuya varılmış olmanın sevincini dağın zirvesine doğru haykırmak geldi. Ama Yaşlı Sihirbazı hatırladı. İnsanlar onun önünde secdeye bile kapılsalar o istifini bozmaz, en ufak bir minnet göstermezdi hep. Elinin tersini onlara gösterir, dudaklarını tekebbürle büker, gözlerini iblisçe kısar ve tiksinir bir tonda söyleyeceklerini söylerdi. Yaşlı Sihirbaz artık Abdullah’ın ekoluydu. O da öyle yaptı. Dudaklarını büküp gözlerini kısarak “Evet, dinlenmek istiyorum. Hemen bana yiyecek bir şeyler hazırlayın” dedi ve görevlinin yardımıyla attan indi. Aslında hiç yorulmamıştı. Bunun gibi nice yolları yürüyerek çok gezinmişti. Dağ yollarına vurup odun toplar, sırtında köyüne taşırdı. Kafilelerin mola verdikleri yerleri tepinir artıklarını toplayarak köyüne götürürdü. Şimdi at sırtında bir dağ yolunu iki saatte gitmek onu elbet yormamıştı. Ancak Abdullah emirler yağdırarak kendini tatmin ediyor. Sihirbaz Martil’in aynısı olmak için talim yapıyordu.
Kafiledeki muhafız ve görevliler sağa sola koşuşturmaya başladı. Biri merkeplerden birinin sırtından yastık ve minderler indirip Abdullah’a rahat edeceği bir yer hazırladı. Bir diğeri ateş yakmaya çalışırken, biri odun topladı. Biri erzaklar arasından kebaplık et çıkardı. Çok değil birkaç dakika içinde Abdullah kuş tüyü yastık ve minderlerden hazırlanmış bir sedirde yarım uzanmıştı. Yakılan ateşe verilen etlerle yapılacak kebap da beş dakikaya hazır olurdu. Bir görevli ateşin başında onla uğraşırken diğer görevli sofrayı kurmaya devam ediyordu. Taze ekmekler, şerbetler, karışık sebzelerden oluşan bir salata ve birbirinden güzel meyveler…
Abdullah, köyden açılıp kafile yollarına gittiği zamanları hatırladı. Köyün diğer çocuklarıyla beraber mola veren kafilelerin başlarına üşüşürlerdi. Hiçbir kafilenin sofrası o an kendisi için hazırlanan ki kadar zengin değildi. Onlar kafiledekilerin etrafında döner durur, onlardan ikram beklerdiler. Bazen bir ufak şey karşılığında kafilenin ufak tefek işlerini yapardılar. Onlara en yakın kuyudan su getirmek, kaçan bir hayvanı bulup getirmek gibi. O günlerini şu anıyla kıyaslayan Abdullah’ın içi Sihirbaz Martil’e minnet ile doldu. Çünkü tüm bunlara o sebep olmuştu. Kendi kendine bir söz verdi oracıkta. Martil’in ondan beklentilerini boşa çıkarmayacak, canla başla çalışacaktı.
Abdullah, yine eski günlerindeyken görevli hazır olan etleri sofraya bırakıp “Küçük Efendinin sofrası hazır. Buyursunlar” Abdullah yarım uzandığı yerden önce görevlinin yüzüne sonra sofraya baktı. Aslında hiç aç değildi. Ama sofranın o hali iştahını kabartmıştı. Yaş ince dallara geçirilerek kebap yapılmış etleri ekmeksiz yerken bir taraftan da şerbet içiyordu. Şerbeti bittikçe görevliler doldurup geri çekiliyordu. Abdullah bir ara etrafına baktı. Muhafızlar sağda solda güvenlik almışken iki görevli de el pençe araksında bekliyordu. Abdullah kafilelerin mola yerlerine her gittiğinde bir şeyi çok garipserdi. Efendiler yemek yer, hizmetçiler ve köleler arkalarında beklerdi. Üstelik efendilerin sofrasında kuş sütü eksikken kölelerin sofrasında ekmek ve kuru katıktan başka şey olmazdı. Oysa efendiler sofralarındaki birçok yiyeceği artık ederdi. Bu duruma hiç anlam veremeyen Abdullah, şimdi aynı şeyi yaptığının farkına vardı. Daha çocuk olmasına rağmen vicdanında bir hüzün belirdi. Elindeki dala dizilmiş kebabı ağzına götürmeden seslendi; “Siz ne bekliyorsunuz?” Hepsi bu soruyla dehşete kapılmıştı. Unuttukları, ihmal ettikleri bir şey mi olmuştu? İçlerinden biri kekeleyerek “Affedersiniz, unuttuğumuz bir şey varsa Küçük Efendi affetsinler” Abdullah; “Hayır bir şey unuttuğunuz yok. Siz de beklemeyin yemeğinizi çıkarıp yiyin” Muhafızlar ve görevliler birbirlerine garip garip baktılar. Şaşkınlık hali onlarda duraksama yapmıştı. Ama Abdullah’ın ikinci ikazıyla hemen kendi sofralarını hazırlamaya koyuldular. Onların sofrası birkaç saniyede hazırdı. Çünkü sadece ekmek ve katık yiyeceklerdi. Abdullah bunu görünce kati bir dille emir verdi “Bırakın onları da kendinize kebap yapın”
Sofranın etrafında halka olmuş muhafız ve görevliler kulaklarına inanamadılar. Birbirlerine kaşlarının altından bakıp tebessüm ettiler. Yine işaretleşip hemen doğruldular. Aslında güzel bir kebap yiyecek olmanın verdiği bir acelecilikleri vardı ama onlar sanki emre itaat etmede acele ediyorlarmış görüntüsündeydiler. Çok geçmeden onlar da sofralarını kurdular. Kebaplı, şerbetli, meyveli bir sofrayı binlerce kez kurmuşlardı. Ama kendileri için ilk kez olacaktı. Sofraları hep iki çeşit olurdu. Ekmek ve bir katık. Bazen efendilerinin sofralarını kaldırırken yenecek bir tarafı kalmış artıklar...
Abdullah, yemeğini bitirmiş, meyvelerden yerken muhafızlar ve görevliler de enfes kebabın tadını çıkarıyorlardı. O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Başlarındaki yamaçtan aşağı 20-30 kişilik bir süvari birliği tepelerine bindi. Her şey çok çabuk olmuştu. Muhafızlar kılıçlarına davrandıysalar bile hiçbir şey yapamadılar. Başlarında otuza yakın kılıç, mızrak ve oklar dikilmişti.
Abdullah, korkudan titriyordu. Görevliler kendilerini Abdullah’ın yanına atarken muhafızların kılıçları ellerinden düşmüştü. Onlar için her şey bitmişti. Bu haramiler onları sağ bırakacak olsa bile Abdullah’ı bu tehlikeyle baş başa getirmek idamları demekti. Muhafızların eti benzi kaçmıştı. Süvarilerin yüzleri peçeyle örtülü, üstleri başları toz topraktı. Bir harami atından çevik bir hareketle inip muhafızların silahlarını topladı. Sonra hepsini bir araya getirdiler. Onlar kendi güvenliklerini alınca reisleri olduğu anlaşılan biri atından inip Abdullah için hazırlanan kuş tüyü minderlere attı kendini. Attığı kahkaha tüm dağdan aşağı yankılanırken diğer haramilere dönüp “Baksanıza arkadaşlar ne kadar da misafirperver! Bizim için sofra hazırlamışlar” Bu lafın ardında tüm haramiler kahkaha attı. Çok ilginç ki hiç biri kafiledeki eşyalara, hediyeliklere hatta sofraya ilişmiyordu. Bu durum Abdullah’ı koruyan muhafızların komutanı Katan’ı daha tedirgin etti. Çünkü haramiler bir kafileye saldırdıklarında ilk yaptıkları iş binekleri ve yüklükleri talan etmektir. Öyle ki kafilenin muhafızları çok bile olsa bir elle savaşır bir elle talan yaparlar. Muhafız komutan Katan, bu tedirginliğine cevap ararken, kendini Abdullah’ın sedirine atmış reise de bir taraftan süzüyordu. Sanki tanıyor gibiydi ama çıkaramıyordu.
Diğer taraftan Abdullah korkudan iki büklüm olmuştu. Oysa daha önce dağlarda, çöllerde onlarca kez en azılı harami çeteleriyle karşılaşmış, onlarla konuşmuş, onların talan ettikleri kafilelere ulaşıp geride bıraktıklarını evine götürmüştü. Şimdi korkudan titriyor olmasına da bir taraftan yanıyordu. Çünkü artık kaybetmeye korktuğu şeylere sahip olmuştu. Ey akıl sahipleri bilin ki küfür ve isyan bataklığında insanlara nasip olacak şeyler yoktur. Ehl-i küfür kimseye ama kimseye mal mülk vermez. Sadece kaybetmeye korkacağı şeyleri hibe eder, kaybetme korkusuyla onun ruhunu, bedenini, sahip olduğu her bir şeyi rehin alır.
Abdullah bir yandan korkarken bir yandan da onu bu korkuya gark eden değerlere hakaretler ediyordu. Sen eski Abdullah olsaydın bu haramilerden korkmazdın. Çünkü eski Abdullah’ın kaybetmeye korktuğu şeyleri var artık. Şu kuş tüyü yastıklarda, şu kuş sütü eksik sofralarda korkak bir Abdullah ile çöl çocuğu, hür ve cesur çünkü kaybetmeye korktuğu bir şeyi olmayan Abdullah kıyasını oracıkta yapmıştı.
Küfürden korkup eteğini toplayanlar niçin korktuklarına dair bir kıyas yapsalar ve kaybetme kaygı ve korkusunu taşıdıkları şeylerin onları nasıl da ehl-i küfre rehin yaptığını bir anlasalar...

DEVAM EDECEK inş.
 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 68. Sayı)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #9 : 27 Haziran 2010, 23:16:08 »

HENDEK SAHİPLERİ 10

Haramiler, iki saray görevlisi, dört muhafız ve Abdullah’ı bir araya topladılar. Abdullah her ne kadar kendine korkmamayı telkin etse de korkularına engel olamıyordu. Saray görevlileri kendi dertlerine düşmüşken muhafızlar asker dürtüleriyle görevleri olan Abdullah’ı düşünüyorlardı daha çok.
Muhafızların komutanı Katan, bunların harami değil asker olduklarına emindi artık. Çünkü yaklaşık 30 kişilik süvari birliğinden bir teki bile yüklüklerde ne var diye merak etmemişti. Bu haramilerin davranış biçimi değildi. Yılların tecrübeli askeri, sarayın kıdemli ve gözde komutanlarından Katan, bu kişilerin harami olmaktan ziyade düzenli ve iyi eğitim almış bir ordunun askerleri olduklarına kani oldu. Çünkü yaklaşık 10 dakikadır onlara esir düşmüşlerdi ama askerler tam da ne yapmaları gerekiyorsa, komutanlarından hiçbir emir almadan yapmışlardı. Bu onlardaki disiplini gösteriyordu. Harami olsalardı eşkıya çığlıklarla düzensiz bir talan hatta can kıyımına giderlerdi.
Hal böyle olunca komutan Katan’ın içinde daha değişik endişeler ve sorular oluşmaya başladı. “Bunlar harami değiller, o halde kim bunlar? Kendilerine ne yapacaklar? Amaçları ne? Abdullah’a dokunacaklar mı?”
Komutan Katan, diğer muhafızlar gibi Abdullah’ın derdindeydi. Zira sarayda herkes onun gelecekte sihirbaz Martil’in yerine geçeceğini konuşuyordu. Baş sihirbaz olunca sarayı evirip çevirenlerden biri olacaktı. Komutan Katan’ın Abdullah’ı çok önemsiyor olması sadece asker olarak görevinden kaynaklanmıyordu. O saraya, Krala, vatanına sadık, ülkesi için canını vermekten zerrece çekinmeyen bir askerdi. Aldığı eğitimler neticesinde kendisini Krala ve ülkesine adamıştı. Onun gibi kıdemli bir komutanın Abdullah gibi bir çocuğa köyüne kadar refakat etmesi Abdullah’ın önemini gösteriyordu. Geleceğin sihirbazı olacak bu çocuk onun için sadece bir görev değil, sarayın önemli bir işiydi. Zaten sihirbaz Martil özellikle onu Abdullah konusunda tembihlemişti.

*** *** ***
Yüzlerini gözlerine kadar kapatmış süvarilerin arasında komutan Katan, bir taraftan süvarilerin reisini nerden tanıdığını çıkarmaya çalışırken diğer taraftan da Abdullah’ı nasıl kaçırabileceğine dair planlar yapmaya çalışıyordu. Az ötesinde bekleyen süvarilerden biri diğerlerine göre daha gevşek duruyordu. Yanı başında bekleyen ata Abdullah’ı kavuşturabilse istediği olacaktı. Dört bir tarafa göz gezdirdi. O an yapabileceği en iyi plan buydu. Parlak dehasıyla olabilecek en güzel şeyi düşünmüştü. Abdullah’ı bir çırpıda kolundan tutup ata koşturacaktı. Ata en yakın süvariyi atlatıp Abdullah’ı ata bindirecekti. İkisi beraber binse atın hızı kesilir, diğerleri çabucak yetişirdi. Abdullah hafifti o tek daha hızlı uzaklaşır, kendisi de onun peşinden gitmeye teşebbüs edenleri alabildiğine hatta ölünceye kadar oyalardı. Dönüp emri altındaki diğer üç muhafızla göz göze geldi. Askerleri Katan’ın kafasında bir şeyler olduğunu hemen anladı. Ne olacağını bilmeseler de Katan harekete geçince asker güdüleriyle ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı.
Katan süvarilere hissettirmeden usulca Abdullah’a yaklaştı. Abdullah’ı korumakla görevli dört muhafız için belki de hayatlarının sonu gelmişti. Komutan Katan sol eliyle Abdullah’ın sağ pazısından sıkıca yakaladı. Canı yanan Abdullah acı dolu mimiklerle Katan’a baktı. Katan gözleriyle ona “sus” dedi. O sırada süvarilerin komutanı eline aldığı yedi yapraklı bir papatyanın yapraklarını tek tek koparıyor her koparışında “Öldürelim.. Öldürmeyelim” diye papatya falı bakıyordu. “Öldürmeyelim” ile başladığından sonuç belliydi. Onun kendince şakalarına askerler katılarak gülerken Katan en uygun vakit deyip sonuna kadar gerilmiş bir yaydan bırakılan ok gibi Abdullah’ı alıp yerinden sıçradı. Sıçramasıyla en yakın atın başında duran askerle yüz yüze gelmesi bir oldu. Askerin kaşlarından şaşkınlık dökülürken Katan sağ yumruğunu askerin az önce gülümseyen ama birden bire don tutan yüzünün ortasına gömdü. Sağ yumruğu aşağı inmeden komutan Katan sol eliyle kavradığı Abdullah’ı bir kuş gibi atın üstüne oturttu. Aşağı inmekte olan sağ yumruğunu boşluğa düşmeden havada açıp atın kuyruğunun tam üstüne var gücüyle bir şamar attı. Yumruğu yiyen askerin şaşkınlığına benzer bir şaşkınlığı at da yaşamış olmalı ki önce şaha kalktı ve sonra alabildiğince bayır aşağı koşmaya başladı.
Katan, Abdullah’a vakit kazandırmak için geri dönüp süvarilerle boğuşmayı tasarlamış ve tüm reflekslerini bir çatışmaya kodlamışken arkasını dönünce şaşırma sırası ona gelmişti. Çünkü tüm süvarilerin kendisine saldırıp bazılarının da Abdullah’a yetişmek için atlarına davranmalarını beklerken onlar oldukları yerde beklemekteydiler. Abdullah alabildiğince uzaklaşıyor olmasına rağmen bir tanesi bile yerinden deprenmemişti.
Süvarilerin komutanı “Tam da komutan Katan’a yakışan bir hareket” diye içten tebriklerini dile getirdi. O sırada yüzündeki peçeyi indirdi. Komutan Katan ve diğerleri için sürprizler üst üste geliyordu. Süvarilerin komutanı peçesini indirince diğer süvariler de peçelerini indirdiler. Katan hepsini tanıyordu. Çünkü komutanları hariç süvarilerin hemen tümünü kendisi bizzat eğitmişti. Şaşkınlığını ilk cümlelerle üstünden atmaya başlarken “Sen ha!” diyebildi. Süvarilerin komutanı “Tabi ya! Ben” deyip Katan’a doğru ilerledi ve iki kolunu ardına kadar açtı. Katan için bu bir davetti ve icabet etmekte gecikmedi. Süvarilerin komutanıyla kucaklaştılar. O sırada aklına Abdullah gelince Katan panikledi “Bizim küçük efendi kaçtı gitti. Ona nasıl yetişeceğiz şimdi?” dedi. Süvarilerin komutanı merak etme dört bir tarafa askerlerimi yerleştirdim. Birazdan getirirler” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı. Sonra da Katan’ı kolundan çekip bir köşeye oturttu. Komutan Katan’da hala Abdullah’a dair endişeler görünce; “Dedim ya merak etme gel sen otur, sağ selim getirirler” İki komutan oturup muhabbete başladı.

*** *** ***

Süvarilerin komutanının adı Şerrar idi. Komutan Katan ile aynı dönem orduya katılmışlar, beraber eğitim almışlardı. O da Katan gibi cesur ve gözü pek idi. Katan, saray içi askeri görevlere getirilirken Şerrar’a saray dışı görevler verilmişti. Saray civarında hareketli mobil birliklerin komutanı oydu. Sürekli sarayın bulunduğu bölgede geniş bir devriye gezerlerdi. Hem saraya tampon koruma alanı kurarlar hem de harami ve çetelere karşı mücadele ederlerdi. Görevinde başarılı oluşundan dolayı o bölgede haramileri söküp atmış, barınmalarına fırsat bırakmamıştı. Şerrar ve askerleri saray ordusu üniformalarıyla değil o bölge insanın günlük giysileri içinde gezerlerdi. Bu uygulamayı Şerrar başlatmış çok da faydasını görmüştü. Seyyar birlik olduklarından ve sürekli devriye gezdiklerinden aylarca saraya uğramadıkları olurdu. Hele bazen haramilere veya düşman ülkelerin casuslarına dair istihbarat almışlarsa hedefi ele geçirinceye kadar saraya dönmezlerdi. Lojistik ihtiyaçları kendileri için kurulan küçük karakollardan karşılandığından saraya gidişler sadece genel komutanlığı bilgilendirmek için yapılırdı.

*** *** ***

Katan: Nasıl oldu da seni tanıyamadım hayret doğrusu
Şerrar: Bir bilsen sesimi tanımaman için ne gayret ettim... Hayırdır senin gibi bir komutan bir çocuk ve iki basit hizmetçiyle nereye gidiyor böyle?
Katan: Şu kaçırdığım çocuk geleceğin saray sihirbazı. Onu korumakla görevliyim. Köyüne götürüp 10-15 gün sonra tekrar saraya bırakacaktım.
Şerrar: Demek Martil bu yüzden haber salmış...
Katan: Ne haberi?
Şerrar: bir iki gün önce Martil’den haber aldım. Saraya yakın bölgelerde devriye sayısını artırmamı emrediyordu. Emrin altında saray komutanlık mührü vardı ama emir Martil’den gelmişti. Açıkçası askeri bir göreve Martil’in emir çıkarmasına şaşırdım ama herhalde bir ülkeden yine önemli bir heyet geliyordur dedim, üstelemedim. Bu sıkça olur. Böylesi emirler gelince sarayda bir gir-çık trafiği yaşandığını anlarız. Tedbirleri artırırız. Biz de buralarda gezinirken sizi gördüm. Atından olmasa küçük bir kafileye senin gibi birini nezaret edeceğine inanmazdım. Atını tanıdım da size yaklaştım.
Katan: İyi ettin de ne demeye yüreğimizi ağzımıza getirdin
Şerrar: (Aralıksız bir kahkaha attıktan sonra;) Sarayda uzunca zamandır pas tutup tutmadığını öğrenmek istedim. Ama beni hiç de şaşırtmadın. Kaşla göz arasında çocuğu elimizden kaçırdın.
Katan: Ya o sırada askerlerinden birini öldürseydim. Bunu nasıl riske ettin?
Şerrar: Bak onu hiç düşünmedim. Neyse sana da bir ders oldu. Böyle gafil yakalanmazsın artık.
Katan: Bak bu olay aramızda kalacak. Sarayın diline düşürme beni.. (Sesinde arkadaşça bir tehdit vardı Katan’ın.)
Şerrar tebessüm ettikten sonra kendi askerlerine dönüp bağırdı “ Askeeeer! Böyle bir olay yaşadık mı?”
Süvariler tek bir ağızdan “Ne olayı komutanım. Biz hiçbir vukuata rastlamadık.
Katan istediğini duymuştu. Şerrar tekrar Katan’a dönüp; “Sahi bu çocuk neyin nesi?”
Katan en baştan itibaren Abdullah’ın tüm hikâyesini anlattı. Bitirince Şerrar; “Evet, hatırlıyorum. Devriye gezerken sürekli olarak çocuklardan oluşan kafilelere rast geliyorduk. O zaman sorduğumuzda bize Martil öldükten sonra yerine geçecek sihirbaz için elemeler yapılacak denmişti. Demek binlerce çocuk arasından bu çocuk kaldı..”
Katan: Evet. Kaldıysa tabi.. Kim bilir şimdi nerdedir? Bak akşam olmadan onu bulmamız lazım. Gerçi bu saatten sonra bulsak ne fayda! Martil kesin hepimizi kurbağaya çevirip saray bahçesinde ibretlik eder.
Onların konuşmasını Katan’ın muhafızlarından biri böldü; “Komutanım, Komutanım çocuğu getiriyorlar.”
Katan, hemen oturduğu yerden doğruldu, Abdullah’ın yaklaştığı yere yöneldi. Yedi sekiz kişilik bir asker grubunun ortasında geliyordu. Onların iyice yaklaşmalarını ayakta bekledi. Yaklaşınca saygıyla Abdullah’a yürüdü ve atının gemini tutup “Küçük Efendi iyiler umarım” dedi. Abdullah’ın kafası allak bullaktı. Katan, Abdullah’ı atından indirip Şerrar ile tanıştırdı ve olan biteni anlattı. Sonra da Şerrar adına ondan özür dileyip kendilerini ve Şerrar’ı affetmesini rica etti. Şerrar’ın hiçbir şeyden haberi olmadığını, uzunca bir zamandır saray dışında olduğundan Küçük Efendiyi tanıyamadığını mazeret olarak iletti. Abdullah her ne kadar olan biteni öğrenmişse de şaşkınlığını üzerinde atamamıştı. O sırada Şerrar da Katan’ın gözaltından uyarmasıyla söze girip özür diledi ve affedilmesini talep etti.
Abdullah ne diyeceğini bilemiyordu. Şaşkınlığının da verdiği dürtüyle sadece “Çok vakit kaybettik. Yolumuza devam edelim” diyebildi.
Bu herkes için bir emir olduğundan iki saray görevlisi, Katan ve 3 askeri ile Şerrar ve askerleri at bin yapıp Abdullah’ın köyüne doğru yola koyuldular

DEVAM EDECEK 
Ziya Çevlik (inzar Dergisi 69. Sayı)
 
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: [1] 2 3 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Ashab-ı Kehf ve 309 yıl Kur'an-ı Kerim Genel huzeyfe_ 0 249 Son Mesaj 16 Ocak 2008, 12:15:39
Gönderen: huzeyfe_
Ashab-i kehf ten görüntüler ( Tarsus ) Resimler ve flashlar « 1 2 » şüheda-21 12 1875 Son Mesaj 04 Ağustos 2008, 21:10:22
Gönderen: garip
HENDEK SAHİPLERİ Düşünce yazıları/Makaleler vuslat 2 178 Son Mesaj 10 Ağustos 2009, 13:00:47
Gönderen: kördüğüm
PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN YİĞİT DOSTLARI: ASHAB-I KİRAM Hz.Muhammed (S.a.v) arab 1 166 Son Mesaj 12 Eylül 2009, 10:46:41
Gönderen: arab
Ashab-ı Muhammed Şiir Pınarı Mahya 2 240 Son Mesaj 10 Aralık 2009, 23:58:37
Gönderen: Mahya
Hz. İsa 'nın ölümü ve Ashab-ı kiram Sahabeler'in Hayatından Tablolar onuri 0 177 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 11:09:51
Gönderen: onuri
Hendek sahipleri (Uhdud Ashabı ) Öykü - Hikaye ve Kıssalar « 1 2 » têkoşîn 16 505 Son Mesaj 29 Kasım 2010, 14:02:33
Gönderen: têkoşîn