0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 2 [3] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Hendek sahipleri (Uhdud Ashabı )  (Okunma Sayısı 2058 defa)
kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #20 : 03 Ağustos 2011, 17:24:55 »

HENDEK SAHİPLERİ 16

Abdullah, Komutan Şerrar’ı alttan altta tehdit ederek hedefine ulaşmış, ihtiyarı saray zindanına götürme fikrinden vazgeçirtmişti. Şerrar, geleceğin sihirbazı olacak bu çocuğu şimdiden karşısına almak akıl karı değil diye düşünüp vaziyeti kurtarmaya çalıştı
Komutan Şerrar: Siz bu yaşlı adamı tanıyorum diyorsanız, sanırım onu zindana götürme fikri hiç de iyi bir fikir olmayacaktır
Abdullah: Bu, bana bir iyilik olur. Kim bilir gelecekte bu iyiliğinizi telafi edecek imkânı bulabilirim
Komutan Şerrar: O halde biz gidelim. Kral Hazretleri ve tebaası bir iki saate kadar bizim devriye bölgemize girmiş olacaklar. Çevre güvenliği almamız gerekiyor. Ama sizce de mahzuru yoksa yanınıza birkaç muhafız versem diyorum. Bu aralar bazı harami grupların buralarda görüldüğü istihbaratını aldık..
Abdullah: (bu fikre hiç sıcak bakmadı. Çünkü yaşlı abidle baş başa kalmak istiyordu. Bunun heyecanıyla ani bir çıkış yaptı) Yok, Yok..ünlem Muhafız falan istemez. Biz başımızın çaresine bakarız. (Yaşlı Abide dönüp) Değil mi Muhteşem Dede..
Yaşlı Abid: Evet, Evet.. Hem köyümüz bir at sürümlük mesafede
Komutan Şerrar: Küçük Efendi daha iyi bilir. O halde biz yolumuza koyulalım..

Şerrar’ın verdiği emirle askerler at bin yapıp tozu dumana katarak uzaklaştılar. Onların gözden kaybolmalarını bekleyen Abdullah ve Yaşlı Abid aynı anda birbirine dönüp aynı anda sordular
Abdullah: Adın ne senin?
Yaşlı Abid: Kimsin sen? Bana neden yardım ettin?
Her ikisi de aynı anda konuşunca ortaya çıkan duruma tebessüm ettiler. Biri diğerinin cevap vermesini bekledi, bu sefer sukutta ortak kaldılar. Sonra aynı anda tekrar konuşmaya başladılar
Abdullah: Seni arıyordum ben de..
Yaşlı Abid: Benim adım Yakup..
Her ikisinin de konuşmaları yine aynı anda vuku bulunca ortalık karışıyordu. Bu duruma ikisi de tatlı tatlı güldüler.
Abdullah: şöyle yapalım ben bekleyeyim sen başla..
Yaşlı Abid: Adım Yakup. Dedem şehid edilen Yakup peygamberden dolayı bu ismi bana vermiş. Senin adın ne?
Abdullah: Benim adım Abdullah. Ama ismimin nerden geldiğini bilmiyorum. Bana da dedem bu ismi vermiş ama ben dedemi hiç hatırlamıyorum. Sen az önce Yakup peygamber dedin.. Peygamber ne demek? Kral gibi bişey mi?
Yaşlı Abid: Sen peygamberin ne demek olduğunu bilmiyorsun değil mi? Tıpkı milyonlarca diğer genç nesiller gibi..
Abdullah: Geçen gün bana mağarada ne yaptığını anlatır mısın? Senin sözlerin gibi büyülü sözler hiç duymamıştım. Martil bile o sözlerdeki büyüye eminim hayran kalacak.
İhtiyar Abid: (Martil sözünü duyunca sırtına hançer saplanmış bir hal aldı) Sen Martil’i nerden tanıyorsun? Hem o komutan ve askerleri senden korkar bir hal içindeydiler. Sen kimsin a çocuk?
Abdullah: (Yüzünde tebessümle) Martil’i bu ülkede kim tanımaz ki..ünlem Ama dediğin manada cevap vereyim. Ben onun öğrencisiyim. Bana bütün maharetlerini ve bildiği sihirleri öğretmek, beni geleceğin sihirbazı yapmak için yanına aldı. O komutan dediğin de namı ondan önce yürüyen Şerrar’dır. Sarayda herkes geleceğin büyücüsü olacağım için benden korkar. Neyse şimdi sen bana cevap ver Muhteşem Dede! Seni mağarada gördüğümde yaptığın o şey neydi? Sen kime sesleniyordun?
Yaşlı Abid: öğrenip de ne yapacaksın? İşine yaramaz ki senin.
İhtiyar Abid her ne kadar böyle konuşsa da Abdullah’ın tertemiz bir yüreğe sahip olduğunu görebiliyordu. Abdullah’da bir cevher olduğuna adı gibi emindi. Sihirbaz Martil’in Abdullah’ın zekâsını görmesi gibi o da kalbindeki ve fıtratındaki güzellikleri fark etmişti. Martil insanın hayvani yönünü alıp materyal olarak bakarken Yaşlı Abid, melekuti tarafından bakıp bir madde değil işlenmesi gereken manevi bir cevher görüyordu. Kim bilir kaç gece gizli sığınaklarda, mağaralarda kimsenin göremeyeceği, işitemeyeceği bir şekilde insanı materyale çeviren bu anlayıştan serzenişte bulunmuş, küfür ve inkardan kurulan dev makinelerin çarkları arasında heder edilen insanlarına ağlayıp durmuştu.
Aslında Yaşlı Abid Abdullah’ı başından savsaklayıp ondan kurtulmayı ve buralardan derhal alabildiğine uzaklaşmayı niyetinde kurmuştu. Sihirbaz Martil ve Kral kendisine dair bir bilgiye erişecek olursa onu hemen katlederdiler. Yıllar önce izini kaybettirmişti. Ve ülkedeki tüm Müslümanların kıyıma uğratıldığı katliamdan kurtulmuştu.
Yaşlı Abid o dağın başında her ne kadar Abdullah’dan kurtulmayı düşünüyorduysa da bir tarafı gitmekten onu men ediyordu. Vicdanı sızlıyor, içi içini yiyordu. Omuzlarının solundan gelen fısıltı “Yıllardır kendini unutturdun. Bir kerede her şeyi yıkma. Bırak bu çocuğu, çık git” derken sağından gelen seda ise “Yıllarca hep saklandın durdun. Artık birilerine Rabbini anlatma vakti gelmedi mi?” demekteydi. Yaşlı Abid Allah için olan biriydi. Her iki sesi de gayet iyi biliyordu. Bir taraftan gitmekte fayda görüyordu lakin Abdullah’ın yüreğinin temizliği, simasındaki masumiyet, gözlerindeki ışıltı içini burkuyordu. Hani sizden biriniz çocuğunuzu bir yangının orta yerinde bulsa da çığlıkları kulaklarınızı tırmalasa ne düşünürsünüz? Atılıp ateşin ta içine, çocuğunuzu bağrınıza basmaz mısınız? Onu öylece o ateşin içinde bırakmaya gönlünüz razı gelir mi? Ya da bir ceylan yavrusunu bir tuzağa yakalanmış görseniz, zayıf ama günahsız inlemeleri vicdanınızda yer bulmaz mı? Şu ceylan yavrusunu bu hain tuzaktan kurtarayım demez misiniz? Hangi vicdan iniltilere kulak tıkayıp arkasını dönerek çeker gider? Yaşlı Abid, imanın tüm emarelerinin yok edildiği o beldede Abdullah’ın ruhundaki imdat çığlıklarını duyuyordu. Yangında canhıraş feryatlarını seyrediyordu. Solundaki ses “çek git! Sana ne!” derken vicdanı buna müsaade etmiyordu.
Abdullah’ın masum yüzüne bir daha baktı.. Yıllardır saklanıp durmuştu. Yeterdi artık.
Yaşlı Abid: Bak çocuk o mağarada ne yaptığımı öğrenmek mi istiyorsun?
Abdullah: (Heyecanla) Evet, Evet..
Yaşlı Abid: Tamam sana bildiğim her şeyi öğreteceğim ama bana söz vermelisin. Günü gelinceye kadar kimseye ama kimseye ne benden ne sana öğreteceklerimden bahsedeceksin. Bana bunun garantisini verebilecek misin?
Abdullah: Ben Martil’e de aynı sözü verdim. Ondan çok sırlar aldım, büyü diye bilinen ama basit oyunlardan ibaret olan sihir esrarının bir tanesini bile annemle dahi paylaşmadım. Bana güvenebilirsin.
Abdullah’ın Martil’i referans göstermesi Yaşlı Abidi daha bir ikna etmişti,
Yaşlı Abid: Tamam o zaman. Hadi ilk dersimize başlayalım.
Abdullah: Burada mı, hemen mi?
Yaşlı Abid: Yok, burada değil. İstersen mağaraya gidelim
Abdullah: Ben seninle her yere varım.
Beraberce mağaraya indiler. Mağaranın tepesindeki delikten mağaranın içine huzme halinde inen güneş ışığının aydınlığında bağdaş kurdular. İlk ders Abdullah’a onu ve gördüğü her şeyi, göremediği ama varlığından şüphesi olmayan her şeyi, ne gördüğü ne de bildiği varlıkların tümünü yoktan yaratan Allah’ı anlatmaktı.
Yaşlı Abid anlattıkça Abdullah dinliyor, dinledikçe sonu gelmez manevi bir bahçeye girmiş gibi kendinden/benliğinden kopup uzaklaşıyordu. Yaşlı Abid Yakup, Allah’ın varlığını, birliğini, kullarına bahşettiği sonu gelmez nimetlerini, rahmetini… anlattıkça Abdullah bulunduğu dünyayı terk etmişti.
Saatler geçmişti. Mağaranın tepe deliğinden içeri süzülen ışıklar zayıflamış, kırılma noktası mağaradan sapmıştı. Bu akşamın yaklaştığını gösteriyordu. Abdullah iki elini de yummuş çenesinin altında birleştirmişti. Bağdaş kurarak oturduğu yerden mest olmuş halde dinlemeye devam ediyordu. Gözlerini bir an bile ihtiyarın nur yüzünden ayırmıyordu. Geçen zamanın farkında değildi. İhtiyar onu uyarmak zorunda kaldı.
Yaşlı Abid: Bugünlük bu kadar yeter. Vakit geç oldu. Ailen seni merak etmeden evine dön..
Abdullah: (Üzülmüş bir hali vardı) Peki bir daha görüşebilecek miyiz?
Yaşlı Abid: Sen istiyorsan her zaman görüşürüz
Abdullah: Bu güzel işte. O zaman yarın görüşelim
Yaşlı Abid: Tamam. Sabah burada buluşalım
Abdullah: (Durakladı) Sabah mı? Martil bu gece dönmüş olacak. Sabah erkenden sarayda olmam lazım. Tüh be! Nasıl yapsak?
Yaşlı Abid: Sen saraya giderken uğra, yarın konuşuruz. Hemen gidersin, gecikmemiş de olursun
Abdullah: tamam, anlaştık deyip kalktı. İhtiyar da onunla kalktı. Abdullah kendini ihtiyarın bağrına attı. Sıkıca kendine bastı. Bir anlık şaşkınlık yaşayan yaşlı abid tebessümle kollarını Abdullah’ın sırtında birleştirdi. Daha yeni tanışmış olmalarına rağmen aralarında çok sağlam ve sıcak bir muhabbet oluşuvermişti. Abdullah ihtiyarın bağrında tarifi imkansız bir koku alırken, yıllar önce Kralın askerleri tarafından öldürülen torununu hatırlayan yaşlı abidin gözleri nemlendi. Öldürüldüğünde torunu Abdullah’ın şimdiki yaşındaydı. Gözlerindeki nemin damlalara dönüşeceğini hisseden Yaşlı Abid
“Haydi daha fazla gecikme” diyerek Abdullah’a yol vermeye çalıştı. Abdullah sevinçle “Yarın sabah sana geleceğim. Sakın bir yere ayrılma” diyerek mağaradan kendini dışarı attı. Tıpkı bir kelebek gibi neşeliydi.

*** *** *** *** ***
Abdullah eve kavuştuğunda güneş yeni batmıştı. Katırını doğruca ahıra götürüp semerini çözdü. Yem torbasına arpa doldurup torbanın ağzını katırın ağzına gelecek şekilde boynuna astı ve koşarak eve gitti. Evin kapısını açıp odaya girişi öyle gürültülü oldu ki babası, babaannesi ve annesi donup kaldılar. Abdullah direk annesinin yanaklarına öpücükler kondurdu. Ondan ninesinin kucağına atıldı. Onu da öpücüklere boğup “Nasılsın nineciğim?” diye de hal sordu. Ev halkı Abdullah’ın bu sevinçten uçar haline bir anlam veremedilerse de onun sevinci hepsini sevindirdi.
Babası: Hayırdır oğlum! Bu ne sevinç böyle?
Ninesi: Sen niye geciktin?
Abdullah hiçbir soruyu duyacak halde değildi. “Hepinizi çok seviyorum.. Beni ararsanız damdayım” deyip evden geldiği gibi gürültülerle çıktı. Doğruca evlerinin damına çıktı ve sırt üstü uzandı. Göklere baktı, gözleri yıldızların arasındaki boşlukları doldururmuşçasına düşünmeye başladı.
“Benim güzel Allah’ım! Kalbim ve ruhum bu andan sonra yalnız senindir. Kendimi her şeyimle sana teslim ediyorum. Ve and içiyorum Seni diğer insanlar da tanısınlar için elimden ne gelirse yapacağım”
Rİ 16


Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #21 : 06 Ağustos 2011, 15:45:07 »

HENDEK SAİPLERİ 17

Abdullah o geceyi zor etmiş, sabahın ilk ışıklarıyla mağaraya varmıştı. Katırını her zaman olduğu gibi mağaranın üstündeki düzlüğe bağlayarak patikadan mağaranın ağzına inmişti. Elini kolunu sallayarak mağaradan içeri girince ihtiyar abidi secdede gördü. Onu rahatsız etmemek için adımlarındaki gürültüyü öldürüp parmak uçlarında mağarının bir köşesinde oturdu. İhtiyarı seyrederken aldığı manevi hazzı düşündü. Onun yaptıklarının aynısını yapması durumunda alacağı hazzı kıyasladı. Onlarca dakika öylece ihtiyarın ibadetini izledi. Nihayet ihtiyar yapmakta olduğu ibadeti iki yana başını döndürerek bitirdi ve iç okşayan bir tebessümle Abdullah’a hoş geldin yapıp hal hatır ettiler.
İhtiyar Abid: Bu yaptıklarımı merak ediyorsun değil mi? Sana ağzını şimdilik sıkı tutman şartıyla bildiğim ve yaptığım her bişeyi öğreteceğim. Ama sen buna sabırla tahammül etmelisin.
Abdullah: Senin o Rabbim dediğin Zata yemin olsun ki beni tam istediğin bir öğrenci olarak göreceksin.
Zaten öyle olmalı değil mi? Öğretmek fiili öğrenme iştiyakı olmadan işe yarar mı hiç?
Öğreten ne kadar becerikli olsa da öğrenen kıvam almıyorsa, kendini müsait etmiyorsa netice verir mi ki? Bundan dolayı, İslami terbiye ve edep ile İslam öğretilerini alan ve bu sürece girmiş olan davetçiler, önünde diz çöktükleri mürebbilerin hakkını teslim etmeli, kendilerini müsait etmelidirler. Bir halkın, bir milletin, bir ümmetin ağırlığını kaldırabilmek, bunun altında kalmamak, halkını peşkeş çekenleri zalimlerle aynı akıbete uğratmak için gençlerimiz de terbiye ve öğrenim sürecini iyi değerlendirmeli, kendilerini, kendilerine yükler bindiği gün için bilemeli, okumalı/öğrenmeli, mürebbinin tavsiye ve tecrübelerini hazmetmelidir. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan zalimle yüzleşip de İslam’ın sedası olacağı güne kadar talim yapmalıdır.
Yaşlı Abid: Sen bugün erken gitmen gerektiğini söylemiştin.
Abdullah: Evet
Yaşlı Abid: Akşam kaç gibi dönersin?
Abdullah: Onun için bişey diyemem.. Çünkü Martil Hazretleri bazen geç saatlere kadar bana iş çıkarabiliyor. Öyle zamanlarda eve gitmeyip sarayda kalıyorum.
Yaşlı Abid Martil Hazretlerine biraz alındı. Martil’e Hazret denmesine içerledi. Lakin bunu Abdullah’ın cahilliğine verdi. Şimdilik böyle ufak tefek şeylerle uğraşmayacaktı. O Abdullah’a hakkı iyi öğretirse Abdullah’ın gün gelecek Martil’e Hazret lakabını kendiliğinden yakıştırmayacağını düşündü ve üstelemedi.
Yaşlı Abid: Sarayda mı kalman gerekiyor?
Abdullah: Yok, o bana bağlı. İstersem sarayda kalırım, istersem eve dönerim. Arada kalmam gerektiğinde Martil Hazretleri bana bildiriyor zaten.
Yaşlı Abid: O halde şöyle yapalım sen de uygun görürsen tabi. Sen bu aralar Martil emretmedikçe sarayda geceleme. Sabahları evden gün ışımadan çık. Burada derslerimizi yapalım, buradan saraya git.
Yaşlı Abidin; “Sen de uygun görürsen” cümleciği Abdullah’ın kalbine değmişti. Martil aşılmaz kibriyle hep emreder, hiç içtenlik göstermez, hep sert ve hep keser gibi tek taraflı yontardı. Bu yaşlı adam ise alabildiğine mütevazı, hoş görülü, güler yüzlü ve latifti. Abdullah ileriki zamanlarda Martil ile Yaşlı Abidi hep kıyaslayacak ve Martil’i kalbinden söküp atmada Yaşlı Abidin safına geçmede iki dava temsilcisi arasındaki farklar tesir edecekti. Kaçımız kim bilir sertliklerimizle, tahammülsüzlüklerimizle, somurtkanlığımız ve tepeden bakışlarımızla insanlara itici geldik. Kim bilir kaçımız tek bir tebessümle, anlayışlı olabildiğimiz bir an ile kaç kişinin yüreğine dokunabildik. Davette bu esas Kur’an’da şöyle formüle edilecekti; “Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi...” (Al-i İmran 159)
Abdullah: (Yaşlı Abid ile Martil’i oracıkta kıyas ettikten sonra Yaşlı Abidin teklifine cevaben)”İyi ama ailem her gün, gün ışımadan çıkmama itiraz eder. Martil de saraya geç gidersem beni döver.”
Yaşlı Abid: Sen de ailene Martil beni bu aralar erken istiyor dersin. Martil niçin geciktiğini sorarsa ona da ‘ Ev işlerine yardım etmek zorunda olduğunu bu sebeple de geciktiğini’ söylersin
Yaşlı Abid harika bir çıkış yolu bulmuştu; ama Abdullah’ın itirazı onu beyninden vuracaktı.
Abdullah: İyi ama aileme öyle, Martil’e böyle dersem yalan olur bu. Ben yalandan nefret ederim. Defalarca Martil’e yalan söyleyip kurtulabilecekken doğruyu söyleyip çok feci dayaklar yedim. Ama yalan söyleyip kalbimi o yalanın ızdırabına boğmaktansa doğruyu konuşup Martil’in o kalın sopasını tercih ederim. Hem senin Rabbin yalana karşı değil mi yoksa?
Yaşlı Abid: (Bu cevap karşısında bocalaması ve yaşadığı anlık beyin tutulması söyleyeceklerinde onu kekeletti) Öyle, öyle tabi.. Benim Rabbim elbet yalana karşıdır, yalancıları sevmez. Fakat bazen dostlarını zor durumlardan kurtarıp kendine daha iyi kulluk yapabilmeleri için genişlik tanır. Buna da zaten biz yalan demeyiz. Bu başka bişeydir. Lakin isabetli ve davası için kullanmak gerektir.
Abdullah: Hımmm! Anladım. Martil’in bazı sırları da böyledir. Herkesin çok büyük sandığı sihirleri ufak tefek göz yanılgılarından başka bişey değildir. Ben bunları onun sırrı olarak saklarım, kimseye söylemem. Onun gibi bişey mi bu dediğin?
Yaşlı Abid: Tam olarak olmasa da ona yakın diyebiliriz.. Hem sen bana güvenmiyor musun? Sana şimdilik anlatsam da anlayamayacağın, kafanı karıştıracak şeyler var. Bu durumlarda sen bana güven, kendini teslim et..
Abdullah: (Biraz mahcup oldu) Özür dilerim, öyle demek istememiştim
Yaşlı Abid: Haydi kalk, bugünlük yeter. Saraya yetiş. Bundan sonra her sabah konuştuğumuz gibi burada buluşalım”
Abdullah hemen doğruldu, ihtiyar abidle vedalaştı, sarayın yolunu tuttu. Yaşlı abid onunla düzlüğe kadar çıktı. Abdullah katırına atlayıp yola çıkınca yaşlı abid arkasından onu bir müddet süzdü. Bu esnada Abdullah üzerinden kafasında tasarladığı planları film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Yaşlı abid düğmeye basmıştı. O ve gencecik bir çocuk bir hanedanlığa karşı kıyam hareketi başlatmıştı. Lakin bundan ne o hanedanlığın ne o gencin haberi vardı.
İslam’ın farklı çağlarda farklı coğrafyalarda öncüleri böyledir. Öğretirler, eğitirler ve onlar üzerinden hesap yaparlar. Şayet o gençler kendilerini müsait etseler, teslimiyet gösterseler kendilerinin bile farkında olmadıkları bir kıyamın merkezinde, zalimin tam karşısında İslam’ın mücahidi olma şerefine nail olurlar. Bir tekbirle, nallarından kıvılcımlar atan soylu bir savaş atıyla İslam’a vakar olurlar, mazluma sığınak... Emsalleri boş, faydasız ve sonu azaptan başka bişey olmayan hevaların peşindeyken onlar dünya tarihi yazılırken ya kalem olurlar ya da o kaleme mürekkep.
Ama ne zaman ki, o gençler kendilerini müsait etmese, teslimiyet göstermese, üniversitede gideceği bölümden tutun da evleneceği eş tercihine kadar davasını köşe taşı yapmasa zalimlerin zulümle, münafıkların ihanetle, kâfirlerin ifsatla, iblislerin hilelerle bozamadığı hesapları maalesef o gençler bozarlar.
O halde Ey İslam’ın şerefli, evlatları, gençleri! Abdullah gibi bu çağın mürebbilerinin dizinin dibine oturmaya var mısınız? Saraylar mesabesindeki dünya ve dünyalıklarınız okulunuz yani, kariyeriniz yani, yani mesleğiniz ile aileniz arasında bir ufacık zaman dilimini mürebbinize ayırmaya ne dersiniz? Ama teslim olacaksınız, kalbinizi müsait, aklınızı berrak tutacaksınız. Sizinle davanız arasında kontratınız sadakat olsun ister misiniz?
Ey kendi coğrafyasında mustaz’afları çakalların pençesinden çekip alacak Aziz Gençler! Davanızın size dair hesapları var. Sizin üzerinizden hesapları var. Yılan ayağını mağarada ısırırken dişlerini sıkıp Resulullah (asv) güzel uykusundan uyanmasın diye ağlayan Hz. Ebu Bekir’in gözyaşı gibi… Muhammed öldürülecek haberini alınca Mekke sokaklarında Resulün (asv) düşmanlarını elinde yalın kılınç arayan Zübeyr bin Avam’ın yiğitliği gibi… İslam’ın sancağı yere düşmesin için iki kolunu kestirten buna rağmen sancağı boğazı ile omuzu arasında sıkıştırıp düşürmeyen Cafer-i Tayyar’ın sadakati gibi… Mekke’de boynuna urgan dolanmışken, darağacında ipin ilmiği boynunu yalarken, Medine sokaklarında Peygamberin (asv) ayağına bir diken bile batmasına rıza göstermeyen Hubeyb’in aşkı gibi… Günde 3 kez elbise değiştirirken, Mekke’nin en genç ve güzel kızları onun peşindeyken çöl yollarına düşen, Hicretlerin Adamı lakabını alan ve şehid düştüğünde ağaç dallarını kendisine kefen yaptıkları Mus’ab’ın fedakârlığı gibi bir miras size kalmış. Onu orta yerde bırakmayacaksınız değil mi?
Belki dünyada keder size isabet edecek. Gözyaşı nasibinize bolca düşecek. Ağlayacaksınız, ezileceksiniz, hor görüleceksiniz. Ama bir mazlumun elini sıktığınızda hissedeceğiniz lezzet dünyalara yetecek. Secdedeki serinlik, oruçlu dudaklardaki kuraklık gönlünüzde vaha olacak. Herkes kendi dünyasının derdinde ve peşindeyken ümmet için koşuşturmanın, İslam’ın işlerini yapmanın onuru, kravatlı makamlardan yeğdir inanın..ünlem
Abdullah daha işin başında… İşin sonunda bilmesi gerekenleri başında öğrenmesi
onun için fitne olacaktı. Basamak basamak ve sünnetullah yolunda akan bir aşama ile Abdullah gibi gencecik biri Kral ve avenesinin karşısına dikilecek, onları aciz bırakacak ve bir halkı küfrün uçurumundan İslam’ın düzlüğüne çıkaracaktı. Bunun böyle olacağını ne Abdullah biliyordu ne Yaşlı Abid. Allah’ın takdiri onlar üzerinden tecelli etti. Farz-ı muhal Abdullah, Martil ile yoluna devam etseydi nihayetinde saray çarkları arasında inkâr yolunda ölüp giden sayısız insandan biri olacaktı. Demek ki, gelecek ile ilgili tercihlerimiz elimizde olmamasına rağmen bugünümüzde verdiğimiz kararlar, çizdiğimiz rotalar, dayanıklılığımız ya da yarı yolda bıkmamız gelecekteki konumumuza etki ediyor.
Bugün kime sorsanız ve imkânınız olsa da Asr-ı Saadete yollasanız kimse Ebu Cehil olmak istemez, herkes Hz. Hamza olmak için can atar. Peki, siz Ebu Cehil’den daha mı akıllısınız? Ya da Cehaletin babası olacak kadar potansiyeli olan o kişi aptal mıydı? Onun kendi zamanlarındaki duruşları, aldıkları kararlar ve uzun bir terbiye eğitimine tahammül edemeyişi Mekke’de hiç haberi olmadığı Bedir kuyusunda akıbetini belirledi.
O halde gencecik yaşımızda bugünümüzde, geleceğimizin Ebu Cehilliğinin veya Hamzalığının tayinini yapacağız. Allah (bin defa hâşâ) zalim değildir. Biz Hamza olmak yolunda sabır ve tahammülle gidersek bizi cehaletin kollarına zorla atmaz. Ama biz cehalette karar kılarsak hâşâ gökten bize melek indirip zorla hidayetin yollarına sokmaz. Zira sırr-ı teklif kurumu da buna münafidir.

***
Yaşlı Abid Abdullah’ı bir müddet arkasından seyrettikten sonra mağaraya dönüp ibadetle iştigal etti. Abdullah da saraya gitti. Direk Martil’in odasına yöneldi. Kapıyı tıklayıp odaya girdi ve yarım eğilerek yüzüne de bakamayarak Martil’e “Martil Hazretleri hoş gelmişler” dedi. Martil dönüp yarım ve yandan Abdullah’a baktı. O onulmaz kibri Kral hariç herkese karşı kaşlarından, kısık gözlerinden ve yarım eğik ağzından eksik olmazdı. Suratının bu şekli, kibrinin portresi çizilmiş haliydi adeta..
Abdullah’ın hoş geldinine hoş bulduk etmeden yarım ağızla ve zerre insaf taşımayan bir edayla “Kral çağırmış. Ben çıkıyorum. Gelinceye kadar yeni köleme yardım et de eşyalarımı yerleştirin. Hem bu arada ona gerekli bilgileri iyi öğret” deyip Martil çıktı.
Abdullah o esnada Martil’in yüzüne bakmıştı. Aman Allah’ım bu ne iğrenç, bu ne kara, bu ne sıfatsız bir yüz! Martil ona çok çirkin gelmişti bir anda. Yaşlı Abidin o nur dolu simasının yanında şu suratından karanlık dökülen adama şimdiye kadar hiç bu gözle bakmamıştı. Bu duruma o da hayret etti. Ama sonraları öğrenecekti ki imanın ilk ışıklarının girdiği kalbin öncelikli emarelerinden biri zalimden tiksinmektir.
Martil çıkıp gittikten sonra Abdullah yeni köleye sordu:
“Diğer köleye ne oldu, haberin var mı?”
Çocuk Köle: “Martille yolculuktayken ne kusur işlemişse gelir gelmez Martil onu kırbaçlatıp zindana attırdı.”
Abdullah hiç şaşırmadı. Ya Martil serin su istemiştir o biraz sıcak getirmiştir. Ya Martil kırmızı havlu istemiştir o sarı olanı getirmiştir. “Zavallı çocuk” deyip geçti. Bu üstelemeden geçeceği, bana ne diyeceği son haksızlıklardan biri olacaktı. Çünkü Abdullah, Hakk’ın sesi olmak için ilk dersine başlamıştı.
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #22 : 06 Ağustos 2011, 15:46:07 »

Hendek Sahipleri 18

Aradan 1 yıldan fazlaca bir zaman geçmişti. Nadiren aksasa da Abdullah ve Yaşlı Abid sabahları mağarada buluşuyor, Yaşlı Abid, Abdullah’a bildiklerini öğretiyor, ahlakının ve edebinin güzelleşmesine katkıda bulunuyordu. Abdullah hem zeki oluşundan hem de merak ettiğinden kendini çok güzel yetiştiriyor, Yaşlı Abidin öğrettiklerini iyice alıyordu. Yaşlı Abid bir deryaydı. Sadece ilim noktasında değil edep ve ahlak konusunda da mükemmel bir şahsiyetti. Her şeyden önce iyi bir mürebbi ve öğreteceklerini bir takvime bağlayıp, sistemli ve düzenli bir eğitim süreci oluşturacak kadar kâmil bir eğitmendi.
Abdullah gördüklerini, duyduklarını, öğrendiklerini hazmeden, bilgiler arasında muhakeme kurma yeteneği olan biriydi. Yaşlı Abid Yakup ile bir yıldan fazla geçirdikleri zaman içinde bir şeyi çok iyi anlamıştı; saçı sakalı ağarmış bu zat, sıradan bir insan değildi. Evet, onun bildiklerini sıradan herhangi bir kimse de öğrenebilirdi. Ama bu ihtiyar zat dolu dolu biriydi. Bu yüzden Abdullah onun geçmişini, geçmişte ne iş yapmış olduğunu, bunca bilgi ve tecrübeyi nasıl kazandığını merak ediyordu. Ama saygısından, belki onu üzer endişesiyle sormuyordu. Sihirbaz Martil çok gaddar olmasına rağmen Abdullah, Martil’den ziyade Yakup’dan korkuyordu. Ama bu korku farklı bir korkuydu. “İncitirim, kalbini kırarım, saygısızlık ederim” korkusuydu. Martil’in ezerek oluşturamadığı o his halini Yaşlı Yakup samimi halleriyle inşa etmişti.
Abdullah iki şahsiyet üzerinden iki davaya puan veriyordu. Geçen zaman içinde Abdullah artan bilgileri ve kalbinin Allah’a açılması sayesinde Artık Kral Herod’u (1), saray zulmünü, Sihirbaz Martil’in çirkef yüzünü çok iyi kavramıştı. Zulmü tanımak için zulme uğramış olmak gerekmiyordu. İnsan olan, göğüs kafesinde insan yüreği taşıyan herkes o karanlık simayı tanır ve beri dururdu. İşte bu cevheri Abdullah’da gören Yaşlı Abid artık bazı şeyleri açıktan konuşmanın zamanı geldiğine inanmıştı. Önceden söylemesi halinde Abdullah’ı ürküteceğini düşündüğü hususları artık söyleme vaktiydi.
Bir yıldır sabahları mağaraya gelip Yaşlı Abidden dersler alan Abdullah ordan saraya geçiyordu. O sabah da güneş ışımadan evden çıktı. Mağaraya geldiğinde Yaşlı Yakub’u orda hazır buldu. Yaşlı Abid namaz kılıyordu. O da namaza durdu. Artık bilgi olarak küçümsenmeyecek bir seviyeye gelmişti. O namazını kılarken yaşlı abid selam verdi. Abdullah’ı seyretti. Nur simasındaki masumiyet yaşlı yüreğinin tellerine vurdu. Hüzünlü bir fon vicdanında çalarken Abdullah’ı bekledi. Nihayet o da namazını bitirince “Gel” dedi ve eliyle yanında yere vurarak “Gel yanıma, buraya otur hele”. Abdullah Yaşlı Abidin gösterdiği yere oturdu.
Yaşlı Abid: Bak Abdullah! Bunca zamandır sana bu günahkâr halimle Rabbimizi ve ona nasıl kulluk edebileceğimizi öğretmeye çalıştım. Bakıyorum ki, kendini vermen ve aklın sayesinde umduğumdan daha kısa bir zamanda mesafe kat ettin. Artık sana anlatabileceğim çok da şey kalmadı. Ama sana son günlerimde Kral Herod ve o yaşlı sırtlan Martil’in gerçek yüzlerini anlatmak istiyorum. Korkuyorum ki sen onları tanımadan, sana onları tanıtamadan öleyim..
Abdullah: (Yüzünü ekşiterek) Son günlerin mi? Bir yere mi gidiyorsun?
Yaşlı Abid: (Tebessümle) Ömrümün son günleri demek istiyorum
Abdullah: (İnanmak istemez bir halde) Ama, ama sen bunu bilemezsin ki! Sen demiştin kimse ne zaman öleceğini bilemez.
Yaşlı Abid: Evet, doğrudur. Ama bazen insan hisseder. Hele benim gibi yaşlanmışsan bazen sonunun geldiğini anlarsın.
Abdullah: O nasıl söz öyle..ünlem Daha senden öğreneceğim çok şey varken.. (son kelimesi boğazında düğümlendi)
Yaşlı Abid: Bak evlat! Biz bu dünyada ayrılsak bile ki dünyanın sünneti bu, diğer dünyada inşAllah şehidler ve salihlerle beraber olacağız. Nebilerin sancağı altında biz müminler buluşacak ve hasret gidereceğiz. Bunu hiç unutma ki, müslüman dostlarından ayrıldığında sana teselli olsun.
Abdullah, gözlerindeki ıslaklıkla “hı, hı” diyerek tasdikledi.
Yaşlı Abid: Sana kendimden hiç bahsetmedim. Kral Herod ve Martil denen sansarı hiç anlatmadım. Ben eskiden saray mimarlarından biriydim. Hatta baş mimardım. Hani o anlata anlata bitiremediğin saray yerleşkelerinin çoğunun projesini ben çizmiştim. Tabi o zamanlar çok gençtik. Tıpkı senin gibi Kralı her şey bilir, kutsardık. Onun hizmetinde olmayı şeref kabul ederdik. Kralı sahibimiz bilir, yaptığı hiçbir şeyi sorgulamazdık. Ta ki ben ve saraydan birkaç kişi İstefanos (2) ile tanışıncaya kadar..
Abdullah, kelimenin tam anlamıyla şok olmuştu. Şu yaşlı adamın bir zamanlar Krala çok yakın olduğunu öğrenmek hayret damarını kabartmıştı. Zira o saray bürokrasisinde tanık olduğu kadarıyla Saray Hekimi, Danışmanlar, Sihirbaz Martil, Saray güvenlik komutanı, baş mimar gibi bir avuç elit tabaka ancak krala yakın olabilirdi. Çokça şahit olduğu bir durumdu, sarayda onlarca yıldır hizmet etmesine rağmen kralın yüzünü dahi görmeyenler vardı. Yaşlı Abidin baş mimar olması demek onun zamanında krala çok yakın olması demekti. Hayreti de bundandı. Abdullah’ın soruları yine her zamanki gibi art arda geldi;
“Sen baş mimar mıydın? Kralı yakından tanıyorsun demek.. Peki, şu İstefanos dediğin adam kimdir?”
Yaşlı Abid: İstefanos İsa Mesih’e ilk iman eden ve onun öğretilerini gece gündüz insanlığa yayan bir kandildi. O Tek İlah inancı için çokça çalıştı. Cesurca ve kimseden korkmadan Allah’ı tanımaları için halkın içinde yaşadı. Bir gün ben, Petrus ve Pavlus (3) adında iki arkadaşım İstefanos ile tanıştık. O bize oracıkta tek ilah inancını anlatmaya başladı. Biz o güne kadar İsa’ya iman edenleri duymuştuk, ama O’na inanlar hakkında korkunç şeyler biliyorduk.
Abdullah: Ne gibi?
Yaşlı Abid: İsevilerin bebekleri kurban ettiğini ve geceleri çiğ çiğ yediklerini bize söylerlerdi. Bunun gibi çokça safsatalar vardı ve biz maalesef inanmıştık. Ama İstefanos ile tanışınca tüm bunların yalan ve iftiralar olduğunu anladık. Allah’ın kulu ve peygamberi olan İsa’yı onunla tanıdık, tanıdıkça İsa’ya bağlandık. Şehirde gün geçtikçe sayımız artmaya başladı. İlk başlarda biz İseviler hakkında korkunç kampanyalar yaptılar. Amaçları insanları bizden soğutup koparmaktı. Krala bağlı olan Romalı putperestlerin bu iftiraları yaymalarını anlayabiliyorduk. Çünkü onların çok tanrılı sapık inanışlarının karşısında bizim pak ve fıtrata hitap eden tek ilahlı inancımız vardı. Fakat anlayamadığımız Yahudilerdi. Onlara da tıpkı İsa gibi İsa’dan önce nice peygamberler gelmişti. Onlar tek ilahı, cenneti, cehennemi… çok iyi bilmelerine rağmen sırf İsa’ya muhalefetlerinden dolayı Roma’nın putlarını tek ve bir olan Allah’tan üstün tuttular. Onlara Tevrat gelmişken İsa’ya inen İncil’i tekzip ettiler. Hakkımızda en ağza gelmez iftiraları Yahudiler icat ettiler. Ve maalesef Kitab sahibi olduklarından onların yalanları halk arasında Roma’nın putperestlerinden daha çok yer etti.
Abdullah: Ne gibi yalanlardı bunlar? Yahudiler niye kendi ilahları da olan tek bir ilaha karşı savaştılar ki?
Yaşlı Abid: Herkesten önce İsa’ya Yahudiler iman etti. Yahudilerden çoğunun Tevrat Şeriatına imanı devam etmekle beraber İsa’nın getirdiği Şeriata tabi olmaları ve sayılarının gün geçtikçe artması Yahudi din büyüklerini kızdırdı. Çünkü bir rant haline soktukları ve tahrif edip sapık inanışlarla doldurdukları din onların tekelinden çıkıyordu. Bunun verdiği hırs ve hased ile birinci yüzyılda özellikle Yahudiler İsevilere zulmetti.
Abdullah: Romalılar, onlar da zulmetmedi mi?
Yaşlı Abid: İlk etapta Kral ve Roma ileri gelenleri biz İsevileri Yahudilerin bir kolu sanıyordu. Yahudilerin dinlerini Roma putlarıyla barışık bir hale sokmuş olmalarından dolayı da Yahudileri zararsız görüyorlardı. Zira Yahudiler Roma putlarını meşru kabul etmekle Roma sınırları içinde güvenliklerini sağlamışlardı.
Abdullah: (Ani bir çıkış yaptı) Ama bu kabul edilir bir şey değil! Canını kurtarmak için bir put tazim edilemez. Üstelik o putu âlemlerin Rabbi ile bir tutamaz kimse. Bu, bu alçaklıktır...
Yaşlı Abid: O senin imanındır. Zaten Yahudilerin düşmanlıklarının bir sebebi de buydu. Kendilerinin yapamadığı bir şeyi yapabilen cesur bir topluluğun karşısında hakkı teslim etmiyorlardı. Romalılar ise bizi Yahudilerle karıştırıp küçük ve hakir görüyorlardı. Çünkü Yahudiler o güne kadar vahiy ile muhatap olmuş bir topluluğun heybetini gösteremediler. Putperestler karşısında hep ezik ve silik kaldılar. Bu da Romalıların o onulmaz kibirlerine kibir kattı.
Abdullah: Peki İsevilere atılan iftiralar nelerdi?
Yaşlı Abid: (derin bir ah çekti)…Ne demiyorlardı kİ?
DEVAM EDECEK

1: Kral Herod: Hz. Yakub’u şehid eden Kral. Ancak bu yazıda ismin Kral Herod olarak verdiğimiz Kral karakterinin Hz. Yakub’u şehid eden Herod ile alakası yoktur. Biz sadece kurgusal olarak yazı dizimizde geçen şahsiyetlere isim verdik. Zira Ashab-ı Uhdud kıssasındaki isimler net ve doğruluğu ispat edilmiş olarak bize ulaşmış değildir. Bu husus yazı dizimizde ismi geçen bütün şahsiyetler için geçerlidir. İsimlerin kendisi bu yazı dizisinden alınarak tarihi bir vesika olarak kabul edilmemeli ve başka nakillerde kullanılmamalıdır. Ashab-ı Uhdud olayı bize vaka olarak sahih kaynaklardan gelmişse de kıssa içindeki isimler mevcut değildir. Biz yazı formatımız gereği karakterlere isim vermek durumundaydık ve bunun için de isim kurgusu yaptık.
2: İstefanos: Hıristiyan kaynaklarında Yakup’dan önce şehid edildiği haberi verilen bir zat
3: Petrus ve Pavlus: Roma’da imparator Neron tarafından öldürülmüşlerdir. Nasıl öldüklerine dair kesin bir bilgi olmasa da Petrus’un ters olarak çarmıha gerildiği, Pavlus’un da Roma vatandaşı olduğu için çarmıha gerilerek değil de kılıçla öldürüldüğü bilinmektedir. Geleneklere göre Petrus’un öldürüldüğü ve gömüldüğü yer Vatikan tepesidir ve bu yüzden de oraya bir kilise kurulmuştur. Yuhanna dışında diğer bütün elçiler çarmıha gerilerek ya da farklı şekillerde öldürülmüşlerdir. Sadece Yuhanna 90’lı yılların sonunda kendi yatağında ölmüştür.
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #23 : 11 Ağustos 2011, 14:20:43 »

Hendek Sahipleri 19

Abdullah: Peki İsevilere atılan iftiralar nelerdir?
Yaşlı Abid: (Derin bir ah çekti) Ne demiyorlardı ki! Bizler dinimizi Rabbimizin istediği şekilde yaşabilmek için toplumdan ve sosyal yaşantıdan uzak durmak ve gizli toplantılarda bir araya gelmek zorunda kaldık.
Abdullah: Nasıl yani? Toplumun neyinden kaçınıyordunuz ki?
Yaşlı Abid: Örneğin dini törenlere katılmazdık. Çünkü dini törenlerinde cinsel tapınmalar vardı. Bazen bebekleri bile kurban ederlerdi. Özellikle gece doğmuş kız çocuklarını ölmeleri için nehre bırakıyorlardı.
Abdullah: Bunu gerçekten yapıyorlar mıydı?
Yaşlı Abid: Evet, biz de geceleri böyle kız çocuklarını toplayıp Hristiyan ailelere evlatlık veriyorduk. Bu bizim hizmetlerimizden biri olmuştu. Tabi, yetişmediğimiz, fark etmediğimiz kız çocukları boğuluyordu.
Abdullah: Sırf bu yüzden mi toplumdan uzak kaldınız?
Yaşlı Abid: Elbet hayır! Festivallere, dini tatillere, bayramlara, sanatsal etkinliklere, gladyatör dövüşlerine, toplu eğlencelere katılmıyorduk. Daha doğrusu katılamıyorduk. Çünkü bunların hepsinde cinsellik kullanılıyordu, mesela tiyatro veya sanatta özellikle –haşa- tanrıların ahlaksız ilişkileri konu ediliyordu. Gladyatörler spor veya eğlence olsun diye kendilerince değersiz gördükleri insanları öldürüyordu. Bu sebeple biz gladyatörleri izlemeyi reddettik. Diğer spor karşılaşmalarına da katılmıyorduk. Çünkü bu spor faaliyetleri çıplak yapılıyor, eşcinsel ilişkiler çok fazla görülüyordu. Biz de uzak kalmakla imanımızı korumaya çalışıyorduk. Hatta bize atılan iftiralardan biri bu soyutlanmamız üzerineydi. Bizi insan soyundan nefret etmekle suçladılar.
Abdullah: (Alaycı bir tebessümle) İnsan soyu mu? Zerre insanlığı olan bu sapıklıklara düşer mi? O dönemde daha başka zulümler var mıydı?
Yaşlı Abid: Var mıydı ne demek. Zulmün sonu gelmezdi. Bizi zamanla vatan haini ilan ettiler. Çünkü İsa(as) iman eden ve imanı kalbine işleyen kişi putlar ve putperest düzen adına savaşmayı reddediyordu. Başta tek tük sorun olmadı. Ama bu sayı artınca sorunlar da büyüdü. Hastaneye gidemiyorduk. Çünkü putperest rahipler iyileştirmeden sonra özel ilahlarına kurban kestirtiyordu. Mahkemeler bile putlara kurban sunduktan sonra açılıyordu. Okullar tamamen şirk ve putperest felsefe üzerineydi. Çocuklarımızı okullardan çekince cahil olmakla itham edildik. Daha önce anlattığım gibi bizi ilk yıllarda Yahudilerin bir kolu, bir mezhebi sandılar. Bizi de Yahudilere attıkları iftira gibi eşek başına tapmakla suçladılar. Birbirimize kardeş dediğimizden bizi kendileri gibi sapık ilişkiyle suçladılar. Biz genelde sabah güneş doğmadan önce toplanır İsa’nın öğretilerini gizli gizli yayardık. Bundan dolayı bizi ağza alınmayacak iftiralarla suçladılar. Bizim bebek kesip yediğimizi yaydılar.
Abdullah: Bizden önceki müminler meğer neler çekmişler? Kendimden utanıyorum.
Yaşlı Abid: Öyle konuşma. Kim bilir sen de büyük imtihanlarla karşılaşırsın. Bak, şu sözümü iyi tut. Rabbimiz kendisine tapan Salih kullarını arındırmak, aşk makamına almak için sınar… İbrahim Halilullah’ı anlattım sana hatırlıyor musun?
Abdullah: Hı hı! (diyerek tasdikledi)
Yaşlı Abid: Sana Eyyub, İsa, Zekeriya… Peygamberleri anlattım hatırlıyor musun?
Abdullah: Hı hı! (tekrar tasdikledi)
Yaşlı Abid: Sana geleceği müjdelenen Ahmed’i de anlattım. Onun(sav) ve ashabının da şiddetli sınavlardan geçeceğini anlattım. Bu Allah’ın sünnetidir. Bak Luka 21: 16-17’de ne buyuruluyor: Anne babanız, kardeşleriniz, akraba ve dostlarınız bile sizi ele verecek ve bazılarınızı öldürtecekler. Benim adıma herkes sizden nefret edecek.
Abdullah: Be… Benim annem babam öyle şey yapar mı? Düşünemiyorum bile. Allah Allah!
Yaşlı Abid: (Acıyla) Evet insanın Allah’a sözü olmasa inanası gelmiyor başta. Ama ben bizzat yaşadım. En yakın arkadaşlarım, ailem beni ve arkadaşlarımı arkamızdan hançerledi. Petrus ve Pavlus’u öyle katlettiler. Bugün geç olmadı mı? Haydi kalk saraya yetiş. O sansar Martil sana yine eziyet etmesin.
Abdullah’ın hiç kalkası yoktu. Her zamanki gibi ağırdan almaya çalıştı.
Bak Yakup! Artık düşünüyorum da bu sihir işinden vazgeçsem. Çıkıp Martil’e artık yapamayacağımı söylesem. Hep seninle baş başa kalıp senin gibi olsam.
Yaşlı Abid: Ee sonra! Benim gibi sakalın ağarıncaya kadar mağara köşelerine mi çekileceksin.
Abdullah: Evet.
Yaşla Abid: Peki sen izbe ve tenha yerlerde Allah derken sahte ilahlara tapınan küfür çarkları içinde helak olup giden şu insanlar ne olacak.
Abdullah: (soruya soruyla karışlık verdi) Ne olacak?
Yaşlı Abid: İstemez misin onlar da yığın yığın Allah’a dönsünler. Onlar da Rabbe secde etsinler.
Abdullah: (Yüreği heyecandan büyüdü) Nasıl istemem!
Yaşlı Abid: O halde sabret. Yakında ikimiz o şirk sarayların kolonlarını yıkacak, saraylarını başlarına geçireceğiz. Haydi şimdi kalk.
Abdullah yerinden kalkıp saraya doğru yol aldı. Kafası hep Yakup’un sarayın kolonlarını yıkmak sözündeydi. Ne de olsa o zamanın baş mimarıydı. Demek kral ve en büyük yöneticilerin sarayda toplu oldukları bir anda kolonları yıkacak, sarayı enkaza çevirecekti. Enkaz altında kalanlar da ölecekti. Kendi kendine söylendi. İyi de o kalın ve muazzam kolonları nasıl yıkacaktı. Hem bir değil, iki değil. Yüzlerce ana kolon var. Sorusuna kendi cevap verdi yine: Aman canım o bir mimar. Hem de o kolonları o yaptı. Demek bir bildiği var. Yapan yıkmayı pekala becerir. Abdullah ne kadar zeki ve akıllı olsa da Yaşlı Abid Yakup’un saray kolonlarını yıkıp başlarına geçirme sözündeki nükteyi değil de mananın kendisini almıştı. Böyle olunca da tebessümlü bir kafa karışıklığı yaşaması doğaldı.
O düşüncelerle Martil’in odasına varıp zorla saygı hareketiyle: Ben geldim efendi hazretleri, dedi. Eskiden gözünde ihtişamlı biri olan Martil artık Abdullah için bir hamam böceği kadar iğrençti. Saygı göstermek, hatta yanında durmak bile kalbini daraltıyordu. Ne var ki yaşlı Abid’in sürekli telkinleriyle rolünü oynamaya çalışıyordu.
Abdullah, Martile’e: Ben geldim, deyip daha eğdiği boynunu doğrultmamıştı ki sol yanağından şakağına doğru bir acı indi. Martil elindeki asayla Abdullah’a vurmuş, soldan darbeyi alan Abdullah sağı yanı üzerine düşmüştü. Yere düştü ve daha kalkamadan Martil’in darbeleri üst üste geldi. Abdullah olduğu yerde bayılmıştı. Gözünü açtığında Martil’in kölesini başucunda buldu. Başta her şeyi flu gören Abdullah’ın bakışları netleştikçe neler olduğunu da anlamaya çalıştı. Kekeleyerek ne..ne..ne oldu bana? Martil’in kölesinin de gözü morarmış, yüzü şişmişti. Hiç, ne olacak, efendi hazretlerinin ters tarafına geldik. Kral sabah erken çağırmıştı. Ne demişse o da acısını bizden çıkardı.
Abdullah uzandığı yerden doğrulmaya çalışırken Ah oh etti. Her tarafı müthiş acılar içindeydi. Martil’in kölesi omuzlarından tutarak Abdullah’ı yatağa uzattı ve: Kalkma istersen, benim odamdasın. Biraz dinlen, istersen gece de burada kal, dedi.
Ama Abdullah inatçıydı. Acılarına inat edip kalktı. Nerede o Martil dene…? Ağzına geleni saydı.
Köle çocuk şaşırdı kaldı. Başına aldığı darbelerden dolayı Abdullah kafayı sıyırdı diye düşündü. Bu haliyle Martil’e gözükse kesin öldürürdü. Abdullah’ın önüne geçti. Ne olur sakinleş. Ne oldu sana birden bire?
Abdullah: Çık aradan, ben o yaşla bunak…Martil’e gününü göstereceğim.
Demek Allah köleye söyletti; Abdullah sabret biraz.
Sabret sözüyle Abdullah’ın karşısındaki köle çocuk gitti, yaşlı abid Yakup geldi karşısına. Abdullah sabret! Gözünde Yakup’un dudakları mırıldanıyordu. Abdullah kendine gelince köle çocuğun omuzlarından tutmuş, kendini silkelediğini gördü. Kafasını iki yana sallayıp gözlerini art arda yumdu ve açtı. Şok hali geçmiş gibiydi. Tamam tamam deyip, yatağa geri döndü ve uzanıp oracıkta yattı.
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #24 : 11 Ağustos 2011, 14:21:28 »

Hendek Sahipleri 20

Abdullah akşama birkaç saat kala uyandı. Sihirbaz Martil’den yediği dayakla her bir kemiği sızılar içindeydi. Yataktan acılar içinde doğruldu. Aniden yataktan çıkmaya çalıştığı için başı dolandı, yere düşmemek için eliyle duvara tutundu. Kapıya kadar duvara tutunarak yürüdü. Bulunduğu oda Martil’in hizmetçisinin odasıydı. Kapıdan çıkıp nemli ve küf duvarlarla çevrili koridora girdi. Burası sarayın mahzenlerinde alt tabaka için ayrılmış yatakhanelerin olduğu bölgeydi. Kralın koridorları şatafattan yürünmez haldeyken, kapısına çakılan çiviler bile altından yapılmışken, sırf alt tabaka oldukları için bu insanlar bakımsız yerlerde yatırılıyordu. Hani siz binek hayvanlarınıza kendi standartlarınızın çok altında yaşama koşulları oluşturursunuz ya! Siz sıcacık evlerinizde kendinize göre bir konfor içinde yatarken hayvanlarınızın ahırlarda geceler ve gündüz de size hizmet eder ya! Hani siz atınızı, eşeğinizi evinizin içine sokup barındırmazsınız ya! İnanın ki, zalim ve imandan kopuk yöneticiler ve idareciler alt tabaka dediği yığınlara aynı muameleyi yapar.
İşte Abdullah’ın girdiği koridor çok değil iki kat sonra muhteşem ve cav cavlı apayrı bir dünyaya çıkıyordu. Abdullah burayı önceden bilmesine rağmen hiç bu bakış açısıyla bakmamıştı. İmanın tadını aldıktan sonra sarayın alt katları ile üst katları arasındaki bu uçurumu yeni fark etmiş gibiydi. İnsanlar içinde büyük olmak, üstün olmak, hizmet edilir olmak, zenginlikler kendisinin olmak, yüzlerce/binlerce insanın nasibine düşen zenginlikleri tek başına elinde tutmak… gibi saiklerle zalimler, toplumu katmanlara böler, tabakalara ayırır. Her alt tabaka bir üst tabakaya hizmet etmek için vardır. Sonra tabakalar arasındaki bu farklılık her şeye sirayet etmelidir. Yaşadıkları yer ve şartlardan, giydiklerine, yediklerine, sahip olduklarına değin her şeyleri farklı olmalıdır. Alt tabaka bir üst tabakanın yanında ancak ona hizmet etmek ve emir almak için durabilir.
Abdullah’ın midesi ağırlaşmıştı. İçi hazmetmiyordu, istifra edecek gibi oldu. Duvarlardan gelen küf kokusu ve ağır nem havası aldığı ağır darbelerin üzerine gelince midesi iyice bulanmıştı. Ama bundan hariç, galiba sarayın en üstü ile en altı arasındaki bu korkunç uçurumdan dolayı da Abdullah tiksinmiş, şu ana kadar bu insan sıfatlı canavarlara, bu doymak bilmez şehvet sahiplerine hizmet ettiğinden kendinden utanır olmuştu.
Alt koridorlardan bir üst koridora çıkan merdivenden birkaç basamak çıktı. O sırada Martil’in hizmetçisi elinde bir tepsiyle aşağı iniyordu. Onun da yüzü şişlik ve morluklarla doluydu. Abdullah’ı çıkıyor görünce o da indiği basamakta durdu. “Nereye Abdullah? Ben de sana yiyecek bişeyler getiriyordum. Sabahtandır uyuyorsun, acıkmışsındır.” Abdullah bir tepsiye bir hizmetçinin yüzüne baktı. Yüzü kızarır gibi oldu. Ama utanması kendisine yapılan bu lütuftan çok bu hizmetçi çocuğu daha önceleri hep küçümsüyor olmasındandı. O da zamanında kendini geleceğin sihirbazı görür, hizmetçi olduğu için bu çocuğa ve diğer hizmetçilere üstten bakar olmuştu. Ama Yakupla tanışınca çok şeyde olduğu gibi bu durumunda da meğer değişiklik olmuş da yeni fark etmişti bunu.
İnsan yaşadığı ortamı zamanla kabullenmeye başlar. Bu kabullenmenin ardından benzeme ve onlar gibi olma süreci gelir. Bu süreç kabulleniş, benzeştiği ortamın gerekliliklerini yapmaya varır. Bu mertebenin kâmil noktası ise çirkef dahi olsa bulunduğu ortamını savunmadır. Birçok insan doğruluğuna inandığından değil, ortama uyduğundan üzerinde olduğu yola girmiştir. Oysa insana verilen iradenin amacı kişinin kendi rotasını çizmesidir. Aksi halde kişinin ruhunda öylesine bir ınkılab gerçekleşmeli ki onu kuşatan her şeyi kendi aklı ve inançlarıyla değerlendirmeye tabi tutup yargılasın. Sonra da ulaştığı doğruları tatbike başlasın. Sarayın alt tabakalarında insanlık koşullarından uzak mekânlarda yatanlara sorsanız en üst tabakadan olmak için can verirlerdi. Ama o ana kadar bunu akıllarından geçirmek haricinde hiçbir çabaları olmamıştı. O kanıksama ve kabullenmişlik haliydi buna sebep olan. Korku ve sindirme üstüne gelince kölelik ve kula kulluk başlıyordu. Tüm bunlarla beraber hidayet lutfünü unutmamak lazım. Hidayete vesile olan şey, ne surette gelirse gelsin Allah hidayete eriştirmedikçe kişinin ruhunda ve etrafında devrim yapması mümkün değildir. Abdullah saray çarkları arasına alınıp da piramit sisteminin dişlileri arasında insanlığı emilmeye başlandığında mağaradaki abid hidayetine vesile olmasaydı sarayın savunucularından olacak, zulüm düzenini korumaya matuf çalışmalarda bulunacaktı. Ancak Allah’ın hidayet etmesiyle O, bu düzenin düşmanı, mazlum ve ezilen halkının dostu oluvermişti…
“Abdullah! Abdullah!” sesiyle merdiven başında kendine geldi Abdullah. Hizmetçi ona yanık gözlerle bakıyordu; “Açsındır, gel benim odaya geçelim, bişeyler ye. Bak bunları senin için getirdim” Abdullah minnet dolu bakışlarla hizmetçinin gözlerinin içine bakıp “Sağ ol kardeşim! Ben eve gitmeliyim” deyip merdivenden çıkmaya devam etti. Hizmetçi elindeki tepsiyle kalakaldı. Abdullah acılar içinde saraydan çıkıp evinin yolunun tuttu.
Akşam olmak üzereydi. Saraya malzeme getirmiş olan küçük ve sivil bir kervan Abdullah’ın önünde gidiyordu. Katırının üstünde derin düşüncelerle yol alan Abdullah, Martil ile sabah yaşadığı olayı düşünüyor, yarın ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Bir yandan, “Yaşlı abidle konuşacak o ne derse öyle davranacağım” diyor, bir yanda da “Yok! Yok! O sansar Martil’in karşısına çıkacak ağzıma geleni sayacağım” diye düşünüyordu. O esnada kafasını kaldırdı. Önünde giden küçük kervanın olduğu yerde durduğunu, bazı feryatlar geldiğini gördü. Topuklarıyla katırın iki yanından karnına hafifçe vurdu. Katır bunun “hızlan” olduğunu anlamışçasına koşar adıma geçti. Abdullah kervana yetişmiş, kervanın en arkasındaki birkaç kişiyi geçmişti. Kervanın önü henüz görünmediğinden, katırının üstünde hafifçe uzanıp öne bakış attı. Ama kervanı bu kadar korkutup yerinde bırakan her ne ise henüz göremiyordu. Katırını biraz daha hızlandırdı. En öne varınca, katırının gözleri yuvalarından iri iri fırlayıp geri döndü. Katırının çıkardığı hırıltılar, küçük kervandaki diğer hayvanların hırıltılarına karıştı. Abdullah huysuzlaşan katırından düşmemek için geme iyice yapıştı. Katırın boynunu okşayarak sakinleştirmeye çalışsa da fayda vermiyordu. Abdullah da artan panik içinde korkusuna engel olmaya çalışıyor ama kalbine söz geçiremiyordu. Kervandaki diğer adamlar zaten korkudan kopmuş gitmişlerdi. İçlerinde az da olsa soğukkanlılığını koruyan biri sürekli telkin veriyordu; “Sakın kimse kaçmaya kalkmasın. Bu işleri daha kötü duruma sokar. Yerinizde kalıp onları korkutacak sesler çıkarın” diyordu. Abdullah o esnada yaşlı abidle bir konuşmalarına gitti. Yaşlı abid; Allah’tan hakkıyla korkulduğu takdirde hiç kimseden korkulmayacağını anlatmıştı ona. “Bu dünyada hiçbir şey Allah’ın haberi ve izni olmaksızın vuku bulmaz. Karşısına çıktığımız her şey, karşımıza çıkan her şey O’nun mutlak iradesi altındadır. Dolayısıyla O’ndan başka bişeyden korkmak akıl ve mantık dışıdır. O istemese dünyalar bir olsa zerre kadar bize zarar veremez. O her şeyin sahibidir, efendisidir. Her şey O’nun kudret elindedir. O halde neden ve niçin korkalım ki!” demişti. Abdullah tekrar bulundukları ana geldi. Kervanın önünde 5 tane dağ aslanı, ağızlarından salyalar akar halde kükrüyorlardı. Her hallerinden çok aç oldukları anlaşılan dağ aslanlarına bakan Abdullah “Neticede siz de benim efendimin hizmetkârları değil misiniz?” deyip katırından atladı. Çevik bir hareketle yere inen Abdullah dağ aslanlarına doğru birkaç adım attı. Kervandakilerin hayret dolu bakışları arasında kervanın en önüne geçen Abdullah bir iki adım daha attı. O sırada kervandakilerden biri avazı çıktığı kadar bağırdı; “Kurtulduk! Yaşasın kurtulduk artık! Ben bu çocuğu tanıyorum. Bu çocuk meşhur sihirbaz Martil’in öğrencisidir. Şimdi, ondan öğrendiği sihirlerle bizi kurtaracaktır” Abdullah keskin ve çatık kaşlarla geri dönüp sesin sahibine baktı. Bakışları o kadar ürkütücüydü ki bağıran kişinin yanındaki adam “Sus! Sussana! Onun sihir yapmasını engelliyor, dikkatini dağıtıyorsun” deyip elindeki değnekle az önce bağıranın bir tane sırtına vurdu.
Abdullah bir iki adım daha atıp durdu. “ ben ve bu insanlar Âlemlerin Efendisinin kullarıyız. Şimdi sizler bize zarar vermek mi istiyorsunuz?” aslanlar kendilerine konuşulduğunu anlamışlardı da, şaşkınlık halini yaşayanlar kervandaki insanlar oldu. Abdullah devam etti; “Ben sizin efendinizin bir kölesiyim. Ben Allah’a tapan bir kulum!” Abdullah bir iki adım daha atmıştı öne doğru. Dağ aslanları korkunç hırıltılar çıkarmaya devam etmekle beraber bir iki adım geri çekildiler. Abdullah bir iki adım daha attı; “Biz size bir zarar vermemişken, siz bizi parçalamak mı istiyorsunuz? Haydi, gidin buradan. Allah’ın adıyla size gidin diyorum” diye bağırdı. Sesi yolun iki tarafından yankılanarak duyuldu. Dağ aslanları bir iki adım daha geriledi. Abdullah; “Haydi Allah’ın ismiyle buradan gidin ve Allah’ın bu kullarını rahat bırakın! Allahu Ekber! Allahu Ekber!” Abdullah’ın gür tekbiriyle dağ aslanları usulce geri geri çekilip, bir müddet sonra da arkalarını dönüp ordan uzaklaştılar.
Dağ aslanları gidince kervandakiler binitlerinden inip Abdullah’a koştular. Minnet ve teşekkür dolu konuşmalardan sonra içlerinden biri; “Sihirbaz Martil seni iyi yetiştirmiş” dedi. Bir diğeri “O söylediğin şeyler ne sihirli kelimelerdi ama” deyip etrafındakilere döndü ve onlardan da tastik istedi; “Öyle değil mi?” Hepsi bir ağızdan “Evet, evet” dediler.
Abdullah iki elini de kaldırarak herkesin susmasını istedi. Onun ilk vaazı başlıyordu. Küçük bir kervanda bir elin sayısınca insana adının anılması yasak olan Allah’ı, Âlemlerin Rabbini anlatacaktı.
“Ben sihirbaz değilim. Bu yaptığım da sihir değildir. Ben Allah’ın kuluyum. Ben âlemlerin Rabbi olan Zatın gücüyle bunu yaptım. O gördüğünüz aç dağ aslanları Allah’ın adını duyunca O’ndan korktular, O’ndan hayâ ettiler de çıkıp gittiler. Ben asla sihirle onları uzaklaştırmadım. Siz de duyasınız diye, sizin huzurunuzda onlara Allah’ın adını verdim. Ama ne acıdır ki aç dağ aslanları bile Allah’ın adını duyunca titriyorlar da bizim gibi insanlar O’nu anmıyor, O’na gereğince kulluk yapmıyor…” Abdullah oracıkta beş on insana Allah’ın onları ve her şeyi yarattığını, sayılamayacak kadar çok olan nimetlerinden bazılarını, Allah’ın kulları üzerindeki rahmetini anlattı. Müşrik olarak dağ yoluna giren kervandakiler oracıkta iman ettiler ve hakkı teslim ettiler; “Bu çocuğun yaptığı bir sihir değildir. O çok güçlü bir yaratıcının adıyla bunu başarmıştır.”
Abdullah kervandakilerle ayrılırken şimdilik söylediklerinin aralarında kalmasını rica etti. Zamanı gelince kendisinin her şeyi açıklayacağını belirtip mağaranın yerini gösterdi ve sabah vakitlerinde orda buluşmayı kararlaştırdılar. Onlara Yaşlı Abidden bahsetmedi. Yaşlı Abidden izin almadan böyle bişey yapmıştı, niyeti ona sürpriz yapmaktı.
Kervan kendi yoluna Abdullah da evinin yoluna devam etti. Yolda kalbi pır pırdı. Çok sevinçliydi. Onun vesilesiyle bazıları Allah’ı tanımıştı. Bu ne güzel bir duyguydu, bu ne güzel bir ücretti. Dünyada insanlara Allah’ı anlatma ve Allah’ı tanıtmaktan daha tatlı ne olabilirdi?
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #25 : 16 Kasım 2011, 13:17:19 »

Şehid Olanlar Allah’ın En Sevgili Kullarıdır Hendek Sahipleri 21
Abdullah’ın onları neşeyle karşılaması tedirginliğine bir de şaşkınlığı ekledi. Abdullah yaşlı abide dönerek diğer insanları gösterdi;
“Bunlar buraya Allah’a kul olmayı öğrenmeye geldiler. Onlarla dün tanıştım ve onlara Âlemlerin Rabbini anlattım, onlar da hemen kabul ettiler.” Yaşlı abid boğazına bişey kaçmışçasına öksürüp aksırmaya başladı. Ne yapıyordu bu çocuk? Hiç tanımadığı insanları öyle alıp direk onlar için artık karargâh olan bu mağaraya getirmesi doğru muydu? Abdullah’ı kolundan çekip kenara götürdü. Fısıltıyla;
“Ne yaptığını sanıyorsun? Hani benden habersiz bir şeye kalkışmayacaktın?”
Her ne kadar soru cümlesi olarak söylemiştiyse de aslında soru sormaktan çok hesap soruyordu.
Abdullah ise oracıkta kervanın önüne çıkan dağ aslanlarını ve kendisinin kervandakileri nasıl kurtardığını mütevazı bir şekilde anlattı. Yaşlı Abid soramadan edemedi;
“Sen gerçekten o dağ aslanlarının önüne çıkıp onlarla konuştun mu?”
Abdullah çok normal ve her gün herkesin yaptığı bir şeyi yapmış edasıyla; “Eveet” deyince yaşlı abidin kızgınlığı yerini sesli bir gülmeye bıraktı. “Sen delirdin mi oğul? Hayvanlarla hem de aslanlarla karşısına çıkılıp konuşulur mu? Onlar ne anlar konuşmaktan hele ki açlıktan yola kadar çıkmışlarsa” kızgınlık sırası Abdullah’a gelmişçesine çıkıştı; “Ne demek ne anlar? Sen değil miydin, Allah her şeyin ama her şeyin sahibidir, yaratıcısıdır diyen? Sen anlatmıştın hani, yer ve gökler ve ikisi arasındakileri yaratan, yöneten Allah’tır diye. Ben de ben nasıl Allah’ın kuluysam aslan da olsalar Allah’ın mahlûkudur deyip çıktım karşılarına.”
Yaşlı abidin yüzündeki ifadeler değişti, gözlerine şaşkınlık düşüp kaşlarına hayret doldu;
“Dur bakayım, sana ne oldu böyle? Yüzün gözün şişmiş hem gözün de morarmış.”
Abdullah Martil’in onu nasıl dövdüğünü anlatınca aslan olayını unutan yaşlı Yakup “Bu adam yaşadıkça zulmediyor, zulmettikçe laneti hak ediyor..”
Onların konuşmalarını mağaranın bir köşesinde bekleşen insanlar kesti; “Abdullah! Daha çok bekleyecek miyiz burada? Hani bize bir şeyler anlatacaktın!”
Yaşlı Yakup Abdullah’a biraz sitem biraz da tehdit dolu bir edayla “Seninle sonra görüşürüz. Madem getirmişsin, gidelim tanışalım şu insanlarla.. Tewekkeltu e’lAllah…”
Abdullah ve yaşlı abid, üç erkek iki kadından oluşan küçük grubun yanına vardı. Abdullah onlara yaşlı abidi tanıtıp sözü Yakup’a verdi. Yaşlı abid Yakup onlara itikadi ama onların anlayacakları dilden bir sohbet yaptı. Hepsinin de gözleri parlıyordu. Yaşlı abid konuştukça içlerinde bir yer değiştirme hâsıl oluyordu. İman giriyor küfür terk ediyordu, hak sızıyor batıl kaçıyordu yüreklerinden. Doğruluk beyinlerine işliyor safsatalar pılını pırtını toplayıp dönmemek üzere gidiyordu. Bir elin parmakları sayısınca insan etekleri ateş dolusu çukurun kenarından dönüyordu…

*** *** *** ***
5 AY SONRA
Abdullah Yakup’un az daha sabır telkinlerine uymuş saraya ve Martil’in yanındaki sihir eğitimine geri dönmüştü. Ancak ne kadar kendini zorlasa da eskisi gibi kendisini sihir derslerine veremiyordu. Daha önceden en ağır ve zor şeyleri çabucak kavramasına rağmen şimdi çok daha kolay sihirleri öğrenmede zorlanıyordu. Bu durum sihirbaz Martil’in gözünden kaçmamış, onu sıkı bir takibe almıştı. Aklına bu durumun sebebi olabilecek bazı ihtimaller geliyordu. Bunlardan biri ve en öncelediği ihtimal Abdullah’ın bir kıza âşık olmasıydı. Çünkü Abdullah artık gencecik biri olmuştu. Bunu araştırmalı ve tedbirini almalıydı. Hemen hizmetçisine seslendi. Bu işi ona verecekti. Zira hizmetçisiyle Abdullah’ın 3–5 aydır iyice yakınlaşmış olmaları da gözünden kaçmamıştı. Gölge gibi efendisi Martil’i takip eden hizmetçi çağrıldığını duyunca Martil’in karşısında hazır oldu. “Bak Pentalus Abdullah’ın bir kıza âşık olduğunu düşünüyorum. Son günlerde derslerden geri kalmasını da buna bağlıyorum. Bu işi bir araştır, ağzını yokla ve öğrendiklerini gel bana anlat. Şayet bir kıza aşık olmuşsa o kızın kim olduğunu ve nerde oturduğunu da öğrenmeye bak. Haydi, şimdi git.”
Hizmetçi eğilerek “Emredersiniz Efendi hazretleri” deyip odadan çıktı.


*** *** *** ***
SARAYDA TİCARET İŞLERİ VEZİRİ BALBALİS’İN ODASI
(Balbalis kimsenin anlayamadığı bir sebeple aniden kör olmuştu. Sarayın en seçkin hekimleri bile tedavi etmek bir yana teşhis dahi koyamamıştı)
Balbalis’in odasındaki iki saray hekimi günlük kontrollerini yapıyorlardı. Hekimlerden biri göz kapaklarını açıp açıp bakıyor, ama söyleyecek bir şey bulamıyordu. Biraz öyle oyalandıktan sonra müsaade isteyip çıktılar. Balbalis ağlıyor, sızlıyor, bir çocuk gibi çırpınıyordu. O bu haldeyken kapı tıkladı. Balbalis’in hizmetçisi Sadone daha kapıya varmamışken kapı açıldı. Gelen kişi Saray İstihbarat Veziri Alone idi. Alone’yi şu anki konumuna yoğun uğraşlar ve kulis çalışmalarıyla Balbalis getirtmişti. Bundan dolayı araları iyi olmakla beraber Alone ona karşı hep minnet içinde olmuş, Balbalis’i kötü gününde terk etmeyen birkaç dostundan biri olarak kalmıştı. Alone Balbalis’in yatağına doğru ilerlerken arkasındaki hizmetçi Mustan saygı ve edeple Balbalis’in kölesinin yanına, efendiler beklerken kölelerin sinip durduğu yere çekildi.
Alone: Nasılsın Aziz Balbalis? Hekimleri çıkarken gördüm, bir gelişme vardır umarım..
Balbalis: Ah dostum, ben bitmişim. Lanet olası hekimlerin de elinden bir şey gelmiyor. Anlamadık diyorlar. Martil’e haber saldım. Meşhur sihrinden fayda umdum çıt yok ondan da
Alone: Bak ne olursa olsun güçlü olmalısın. Metanetini elinden bırakmamalısın.
Balbalis: İyi söylüyorsun da gel onu kör gözlerime anlat
Alone: Sana kötü haberlerim var.
Balbalis: Kör gözlerimden daha kötüyse söyle. Yoksa hiç yorulma.
Alone: Son saray toplantısında senin durumunu dile getirdiler. Krala yerine başkasını ataması için telkinler başladı bile.
Balbalis: Ne diyorsun Alone! Daha haftam dolmadı böyle olalı. Kim bu alçaklar? Bunu nasıl yaparlar?
Alone: Sarayda herkes birbirinin çukurunu kazar bilirsin. Saray Ticareti İşleri Veziri olmak için seni öldürmeyi düşünenler varken düştüğün hali değerlendirmeye çalışmalarını mı garipsiyorsun.
Balbalis: Peki Kral bu fikre nasıl baktı?
Alone: Aslında onları haklı bulup seni oracıkta azletti. Ama ben ısrarla ülke ekonomisinin zaten sıkıntıda olduğunu, senin yılların tecrübesine sahip olduğunu, yerine kim getirilirse getirilsin işlerin yürüyüşüne ısınıncaya kadar ekonominin daha bozulacağını salık verdim. Kral’a yalan bile söyledim, bunun geçici bir körlük de olabileceğini, birkaç hafta içinde belli olacağını, dolayısıyla sana birkaç hafta tanınmasını istedi. Kral seni azletmekten vazgeçip benim önerimi kabul etti. Bak sana şimdiden diyorum, diğer vezir veya bürokratlar gelirse bu konuşmalarımız aramızda kalsın, bahsini de etme, söyleyeceklerine de inanma..
Balbalis: (Minnetle) Ah Alone! Sana borçlandım. Hem diğer vezir ve bürokratlar halimi sormaya bir kez bile gelmediler ki yüzlerini göreyim. Ama sen merak etme anlattıklarını da kimseye demem. Kral hazretlerinin de beni bir kalemde silmesi bana çok ağır geldi doğrusu. Ben ona ruhumu adamışken, bir kez olsun geçmiş olsun temennilerini iletmedi. Evet, dostum, gerçek sevgi ve bağlılık kolay kolay bulunmuyor.
Alone: (Balbalis’in elini ellerinin arasına alıp) Sıkma sen canını. Sen iyileşmeye bak. Ben senin her zaman yanındayım. Hadi bana müsaade. Yapmam gerekenler var. İlk fırsatta tekrar uğrarım.
Alone veda edip odadan çıkarken hizmetçisi Mustan arkasından ona yetişti. Balbalis ve Hizmetçisi Sadone odada kaldılar. Sadone efendisine yaklaşıp korkuyla; “Efendi Hazretleri müsaade ederse bir şey demek istiyorum”
Balbalis “Konuş” deyince Sadone söze kekeleyerek girdi “Ben sizi, sizi… şeyy”
Balbalis bağırdı “Ne söyleyeceksen söyle be adam, senin vızıltılarını dinleyecek halim yok”
Sadone gözünü kapatıp korkunun verdiği reflekse bir çırpıda söyleyiverdi; “Ben sizi iyileştirip gözlerinizi tekrar açacak birini tanıyorum”
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #26 : 27 Kasım 2011, 21:09:24 »

Şehid Olanlar Allah'ın En Sevgili Kullarıdır Hendek Sahipleri 22
Balbalis hizmetçisi Sadone’nin “Seni iyileştirecek biri var” denmesiyle yatağından fırladı. Kör olduğundan eliyle havayı yokladı. Sadone elini tutup yataktan kalkmasına yardım etti.
Balbalis: Hemen gidelim, hiç vakit kaybetmeyelim diye heyecanını dışarı vurdu.
Sadone: Aman efendim! Siz zahmet etmeyin ben onu alıp buraya getiririm. Siz bana müsaade edin ben gidip odanıza getireyim..
Balbalis: (tüm heyecanıyla) Çabuk, çabuk.. Acele et. O her kimse gözlerimi geri verirse onu altına boğacağımı haber ver.. (Balbalis burada durdu, o heyecan haliyle gözlerine ışığını verecek kişinin kim olduğunu sormamıştı bile..) Yüz kaslarını gerip sordu; “Gözlerimi açacak kişi kim?”
Sadone: Martil Hazretlerinin talebesi olan şu genç var ya!
Balbalis: (Ümitlerini kaybetti bir anda..) İyi de o çocuk ne yapabilir ki? Ben Martil’e haber saldım gelmedi. Elinden bir şey gelse Martil gelirdi. O bir şey yapamazken talebesi ne yapabilir ki?
Sadone: Öyle demeyin Efendim. Bu çocuk doğuştan mucizelere sahip. Geçen gün açlıktan yola inen dağ aslanları önümüzü kesti. Biz illaki bir kaçımızı parçalarlar diye düşünürken bu çocuk çıkageldi. Açlıktan kudurmuş, salyaları akan aslanlara bir şeyler söyleyip onları kovdu.. Hem Efendim denemeye değmez mi?
Balbalis: haklısın. Pek ümitli değilim ama git getir bakalım.
Sadone göremeyeceğini bildiği halde Efendisi Balbalis’in önünde yarım eğilip saygısını gösterdi ondan sonra odasından çıktı. Saray koridorlarından hızlı hızlı geçip Martil’in çalışma odalarının olduğu bölüme geçti. Köşe başına sinip koridoru yokladı. Ortalık sakindi. Saray büyüklerinin bile hizmetçileri koridorlarda gezinirken dikkatli olmalıydılar. Zira Efendileri yanlarında olmadı halde büyükbaşlardan birine denk gelirlerse onlardan birinin gadrine uğrayabilirlerdi. Sadone’nin tüm tedbiri bundandı.
O sırada Abdullah ve Martil’in hizmetçisi Pentalus içerde konuşuyorlardı. Pentalus Martil’in “Abdullah’ın bir sevgilisi olduğundan şüpheleniyorum, onu takip edeceksin” emrini Abdullah’a haber vermişti. Pentalus ve Abdullah arasındaki muhabbet zamanla gelişmiş, Abdullah’ın telkinleriyle bu hizmetçi de Allah’a tapanların safına katılmıştı.
Abdullah: Demek Martil denen o sansar bişeyler hissetmiş ve kendince bunu bir sevgilim olduğuna yorumlamış.. Aslında haksız sayılmaz, ben sevgilimi buldum ve kendimi ona adadım. Bak Pentalus Martil senden rapor isteyecek. Sen de ona “Abdullah bana açıldı. Onun ağzından baklayı aldım. Bana bir sevgilisi olduğunu söyledi. Lakin kim olduğunu ısrarla gizledi. Ben de şüphelenmesin diye ısrar etmedim” diyeceksin. Zamanı gelince o iğrenç yüzünün karşısında sevgilimin Âlemlerin Rabbi olduğunu ona kendim haykıracağım.
O sırada Sadone içeri girdi. Abdullah ve Pentalus’u baş başa görünce çekingen davranmayı bıraktı. Ama Abdullah ile aralarındaki münasebeti ifşa etmeye dikkat gösterdi. Onun bu yönde tedbirli davrandığını gören Abdullah; “Gel Sadone dostum. Korkmana gerek yok. Pentalus da kardeşlerimizden biridir” dedi. Pentalus ve Sadone birbirlerine önce şefkatle bakıp sonra kucaklaştılar.
Sadone: Sarayda bir kardeşimizi daha görmek gurur verici. Gün gelecek bu sarayın müminlerle dolup taştığını göreceğiz inşAllah..
Abdullah: İnşaAllah.. Hayırdır burada ne arıyorsun?
Sadone: (Pentalus’un da müminlerden olduğunu öğrenince duyduğu sevinçten geliş sebebini unutmuştu.) Sahi ya! Ben sana Efendim için geldim. Balbalis’in kör olduğunu duymuşsundur.. Ani bir görme kaybı başladı o gün bugündür görmüyor. Saray hekimleri teşhis bile koyamadılar. Martil’den yardım istedi. Ondan da ses seda çıkmadı. Anlayacağın çaresizlikten kıvranıp duruyor. Birden aklıma sen geldin. O dağ aslanlarına yaptığını gördük. Bizim Allah’a teslim olmamıza o olay vesile oldu. Belki Balbalis’e gözlerine geri verirsin. O da bizim gibi müminlerin safına katılır. Balbalis bizim gibi sıradan biri değil. Koskoca sarayın ticaret işleri vezirliğini yapıyor. Saraydaki en önemli 5 kişiden biri. Öyle birinin mümin olduğunu bir düşünsene
Abdullah: Bilmem ki!
Sadone: Yapma Abdullah! Tereddüt edecek vakit değil.. Ondan önce söz alırız. Şerefi üzerine yemin eder. İşimizi aramızda gizli tutarız. Ben Balbalis’i eşinden daha iyi tanırım verdiği sözü tutar. Diğerlerine benzemez. Şerefine düşkündür.
Abdullah: Ben Allah’a tapmayan hiçbir müşriğe güvenmem. Ama şöyle yaparız. Gideriz, gözlerini Allah’ın izniyle açarsam, Allah şifa verirse onu Allah’a davet ederim. Yok başaramazsak ona sihir yaptığımı ama tutmadığını. Karanlık ve dehşetli iblislerin ona ağır bir büyü yaptıklarını söyleriz. Böylece işimizi tehlikeye de atmamış oluruz.
Pentalus: Peki ya, Allah ifa verip de gözleri açıldığı halde işinizi açığa vurup sizi ihbar etse?
Abdullah: o da bir ihtimal tabi. Bu durumda Sadone’yi bu işin dışında tutarım. O beni büyücü sanıyordu derim. Ben de başıma geleceklere katlanırım artık. O kadar da risk almaya değer bence. Sadone’nin dediği gibi onun gibi birinin müminlerin safına katılması demek sarayda yüksek tabaka arasında sesimizin duyulması demek olacak.. Haydi Sadone sen önden git de Efendine geleceğimi ama bazı şartlarım olduğunu haber ver. Ben birazdan geliyorum
Sadone: ne şartları diye sorarsa?
Abdullah: Geldiğinde kendisi söyleyecek de…
Sadone tekrar koridorlara dönüp hızlı ve aceleyle Efendisinin odasına girdi. Görmediğini bildiği Efendisine tazim yaptıktan sonra heyecanla ona yaklaştı.
Balbalis: Sen mi geldin Sadone?
Sadone: Evet Efendim ben geldim. Size güzel haberlerle geldim. Martil’in talebesi birazdan burada olur. Anladığım kadarıyla bu işi başaracak.
Sadone bunları söyleyip ellerini dua niyetine göğerti; “Ne olur Allah’ım onu başarılı kıl” bu temennisi dudak mırıltısı olduğundan Balbalis ne dediğini anlayamadı: “Ne dedin? Anlamadım”
“Bişey yok Efendim! Sizin için temennilerde bulunuyordum. Ancak Abdullah denen şu çocuk gözlerinizi açması halinde size bazı şartları olacak”
Balbalis: Ona demedin mi, onu altına boğarım.
Sadone: demez olur muyum?
Balbalis: O halde başka ne isteyebilir?
Sadone: Onu da gelince ondan öğreneceğiz, deyip bıyık altından sırıttı.
Abdullah da odasında namaza durdu. Pentalus o namaz kılarken kapının dış kısmında nöbet tutuyordu. Abdullah özellikle secdelerini uzattığı iki rekât namazı huşuyla kılıp ellerini açtı; “Ey Rabbim! Sen beni muvaffak kıl. Öyle ki kullarından bazılarına gerçekleri gösterebileyim. Sen yardım etmezsen işlerimizde bize yardım edecek yoktur. Sen bizi sahipsiz bırakacak olursan bize kol kanat gerecek hiç kimse yoktur. Sen ol dersen ol dediğin şey tam da Senin istediğin gibi olur. Beni ve diğer müminleri yardımsız bırakma ki adının unutturulduğu bu beldelerde adını haykıracak insanlara davetini götürebilelim…”
İçten bir Âmin diyen Abdullah yerinden kalkıp doğruca Balbalis’in odasına gitti. Kapıyı tıkladığında Sadone derhal kapıyı açtı “Gel Abdullah!”
Bunu duyan Balbalis’in kalbi küt küt attı, “ Geldi mi? Geldi mi?”
Sadone: Evet, Efendim geldi.
Abdullah kör adama hiç tazimde bulunmadan yatağına vardı. “Şimdi sırt üstü sakince yatağınıza uzanın” deyip Balbalis’i yatağına uzattı. Heyecandan her tarafı titreyen Balbalis ısrarla “Görecek miyim? Görecek miyim?” diye sorup duruyordu. Abdullah çekinmeden ve vurgulu bir şekilde “Allah dilerse” dedi. Balbalis dondu kaldı. Bu kelimeyi yıllar olmuş hiç duymamıştı. Kendisi ticaret işleriyle ilgilendiğinden dışında kalmıştı ama devlete yakın olduğundan bu kelimeyi söyleyen herkesin neslini kurutmuşlardı. Bunun verdiği şaşkınlıkla; “Ne dedin sen? Yanlış mı duydum?”
“Yok” dedi Abdullah. “Allah dedim”
Balbalis yerinden korkuyla kalkmaya çalıştı. Sadone’nin korku ve heyecan karışık girdiği duygu halinden dolayı göğsü büyüyüp küçülüyor, kalp atışları Abdullah’ın kulaklarına kadar gidiyordu. Abdullah yatağından doğrulmak isteyen Balbalis’i sıkıca kolundan kavradı. “Gözlerin açılsın, tekrar görmek istiyor musun?” Balbalis gözlerinin derdini unutmuş, canının derdine düşmüştü. Kör halini fırsat bilip onu öldürmek isteyen gizli bir şebekenin ağına düşmüş olmak fikrine kapılmıştı. Hem Saray İstihbarat Veziri Alone onu birkaç saat önce uyarmamış mıydı? Abdullah kararlı bir şekilde kolundan tutup “Korkmayın size bir zarar verecek değilim. Bu odadan çıkarken Allah’ın izniyle bana dua edeceksin.”
Balbalis çaresiz bir şekilde kendini teslim etti.
Abdullah “Alemlerin Rabbinin adıyla!

Bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ol diyen Allah’ın adıyla!
Hastalara şifayı veren Yüceler Yücesi Allah’ın adıyla!
Kullarından kendine yardım edenleri yardımsız bırakmayan Allah’ın adıyla!
Eşi, benzeri, ortağı ve zıddı olmayan Allah’ın adıyla!
Rabbim Senden bu kulunun gözlerine ışığını geri vermeni diliyorum” iki elini usulca Balbalis’in gözlerinden aşağı doğru indirdi. O ellerini indirdikten sonra Balbalis gözlerini açmaya cesaret edemeden öylece kalakaldı. Abdullah Balbalis’in kalbinin göğsünü nasıl da zorladığını hissedebiliyordu.
“Aç” dedi. Balbalis yavaşça açmaya korkaraktan göz kapaklarını açtı. Önce bulanık bir perdenin arkasından, çok derinden bir ışık görür gibi oldu. Göz kapaklarını kapatıp biraz daha açtı. Işık derinliğini kaybetmiş daha yaklaşmıştı. Bir daha kapatıp açtı. Evet, evet. Bir ışık vardı ve görüyordu o ışığı. Başucunda iki kafa olduğunu fark etti. Ama hala bulanıktı. Kapatıp tekrar açtı. Bulanıklık her kapatıp açtığında biraz daha gidiyordu. Ve sevinçle bağırdı; “GÖRÜYORUUUUUUUM”
DEVAM EDECEK
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

kördüğüm
kırıntı
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1880


inadına özgürlük inadına direniş...


« Yanıtla #27 : 08 Aralık 2011, 22:29:21 »

Şehid Olanlar Allah’ın En Sevgili Kullarıdır Hendek Sahipleri 23
Balbalis’in gözleri açılmış, görmeye başlamıştı. İlk heyecanı üstünden attıktan sonra Abdullah’a minnet dolu sözlerle iltifatlar etti.
Balbalis: Bu yaptığın iyiliğin karşılığı nedir söyle delikanlı? Bana verdiğin gözlerimin karşılığında ne istersen sana ‘çok istedin’ demeyeceğim!
Abdullah: (Tamamıyla hakiki bir tevazu ile) Gözlerini sana ben vermedim ki, karşılığını da ben isteyeyim. Ama sana gözlerini tekrar bahşedeni söyleyeyim de sen O’nun istediklerini yerine getir.
Balbalis: (Abdullah’ın imalı konuşmalarının nereye varacağı merakıyla) Gözlerimi sen vermedin mi? Ha. Ha. Ha…. (Hayreti gülme şeklinde kendini gösterse de gülmeden ziyade şaşkınlığın verdiği bir tepkiydi. Sonra hayret dolu bir edayla sordu ) Peki, kim tekrar gözlerimi verdi?
Abdullah: (Balbalis’in hayreti kadar büyük bir soğukkanlılıkla) Sana ilk kim verdiyse yine O!
Balbalis: (Sözün artık iyice nereye varacağını anlamıştı. Çünkü bu delikanlı az önce de Allah dilerse demişti) Yani Allah mı bana geri verdi? Sen, Sen bişey yapmadın yani!
Abdullah: O dilemedikçe ben ne yapabilirim ki? O bir şeye “OL” demedikçe kim oldurtabilir ki? Sana gözlerini Allah geri verdi…
SANA GÖZLERİNİ Allah GERİ VERDİ
SANA GÖZLERİNİ Allah GERİ VERDİ
SANA GÖZLERİNİ Allah GERİ VERDİ
Bu cümle Balbalis’in kulaklarından yüreğine, oradan tüm hücrelerine değin tekrar tekrar ekolaşarak içinde gezindi durdu.
Allah Balbalis’ten gözlerini almış, birkaç hafta boyunca ona verdiği nimetin kıymetini anlamasını sağlamıştı. Bu zaman zarfında Balbalis, sarayda gerçek dostların olmadığını anlamış, zor günlerinde herkes tarafından terkedilmişliğin acısını görmüştü. Bu hal ona bazı gerçeklerin içyüzünü de ayan etmişti. Gerçek Dost Celle Celeluhu sahte dostlarının yüzünü teşhir etmişti. Balbalis bu gerçeği o an idrak edip ilahi hikmetin ona hazırladığı akıbeti elan kavrayamamış olsa da birden bire yüreği işgallerden boşalmış ve sadece adını bildiği bir kutsalla doluvermişti.
Dudakları mırıldandı; Allah! Kalbi aşkın şarabını içmiş de kendinden geçmişçesine cezbe haline geldi. Ruhu imanın ilk damlalarıyla gusletmeye başladı. Temizlendikçe hafifliyordu. Anlam veremediği ama onu pek de hoşnut eden bir yer değiştirme yaşıyordu kalbinde. Onu o güne kadar sıkıp duran şeyler kaçıyordu iç dünyasından. Abdullah’a baktı; “Bana Allah’ı anlatır mısın?”
Abdullah: (Bunu duyacağını biliyordu) Allah seni, beni, herkesi ve her şeyi yoktan ve örneksiz olarak yaratandır. Allah sahip olduğumuzu sandığımız her şeyimizin asıl sahibidir. Bahşettiği tüm nimetlerine karşılık sadece O’nu tanımamızı, Ona kulluk etmemizi, Kendisini anmamızı isteyen Zat-ı Akdes’tir O! Sana O Yüceler Yücesini anlatmaya benim de takatim yetmez. Ama sen O’na kul olanlar kervanına katılırsan zamanla O’nu tanıyacak, tanıdıkça O’na bağlanacaksın.
Balbalis: (Bıçak vursan kan akmayacak bir haldeydi. Ama bir an silkelenip olaya daha akılcı yaklaşmak gerektiğine inandı) Bu dediklerin duyulacak seni paramparça edeceklerini biliyor musun çocuk?
Abdullah: Onu sen söylüyorsun. Ben de diyorum ki Allah’ın benim hakkımda takdir ettiğinin dışında bana ne bir zarar ne bir fayda verebilirler.
Kalbi, Balbalis’i Abdullah’ın çağırdıklarına çekiyordu. Ama içinde yükselen pak sese muhalif sesler de yükselmeye başladı.
Aşk; “Düşünme! Nerde inceyse orda kopsun. Bak bu çocuk kendisine çağrılanların en hayırlısına çağırıyor seni. Daha neyin hesabını kitabını yapacaksın?”
Akıl; “Dur hele! Tedbir en güzel akıldır. Evet, bu delikanlının sözleri bal peteğine değdirilmiş taze susam gibi güzel. Ancak karar vermeden önce tartıp ölçmelisin”
Şeytan; “Bu da nerden çıktı? O genç seni sihriyle büyüsü altına alıyor, nasıl bu kadar basit bir tuzağa düşebilirsin? Sen ki sarayın koskoca Ticaret Vezirisin. Onlarca ülkenin krallarıyla, vezirleriyle oturmuş kalkmış, onların iltifatlarına mazhar olmuşsun. Şimdi daha tüyü bitmemiş bir çocuğun mu peşine düşeceksin?”
Nefis; “Ben onu bunu bilmem! Rahatımı bozmamı bekleme benden. Galiba İblis Arkadaş haklı bu konuda. Hem Kralın en yakınlarından biriyken kalkıp onun gazabını üstüne çekecek şeylere bulaşma!
Aşk; “Sen onlara bakma! Bütün delilleri bir yana bırak, Allah de.. Allah deyince kalbinde huzur var mı? Bu huzuru hiç bir şeye değişme. O en güzel dosttur. O dost sana elini uzattı. Tut o eli, sakın bırakma. Dergâhının kapısını açtı, var gir içeri. Gözün yaşıyla yıkan. Bu temizlik seni bahtiyar edecektir.
Akıl; “Ben bu konuda sana tedbiri tavsiye etsem de, Aşk doğru olanı söylüyor. Şeytan o genç için “büyüsüyle seni etkiledi” diyor. İçinde huzurdan bir şelale akmasına sebep olan şey, o gencin büyüsü olsaydı bundan faydalanması gerekmez miydi? Başkası olsa “benim hünerim, gözlerini ben açtım” derdi. Ama o “Ben yapmadım. Allah yaptı” diyor. Evet, tedbiri elden bırakma lakin bu Nefsin ve Şeytan da pek tekin değiller, bilesin..”
Balbalis yerinden doğrulup sendelemeye başladı. Beyninin içinde uğultular çığlıklara dönüşüyordu. Aşk, Akıl, Nefis ve Şeytan, her biri bir yerden fısıldarken O, bunlardan kurtulmak için iki eliyle iki kulağını var gücüyle kapatıp duvardan duvara toslamaya başladı. Hizmetçisi Sadone, bu halini görünce efendisine koşup koluna girdi. “Efendi Hazretleri! Efendi Hazretleri!” diyerek onu yatağına uzattı.
Abdullah vesile olmuş gözleri açılmıştı. Şimdi yine Abdullah’ın vesilesiyle aklının ve ruhunun da körlüğü gidiyor, manevi gözleri açılıyordu. Bu hal doğum sancısı gibi acılı olur, küfürden imana geçiş sancılı bir süreçte gerçekleşirdi. Abdullah bunu iyi bildiğinden soğukkanlılıkla ve yüzünde umuttan mütevellid bir tebessümle seyrederken Balbalis’in hizmetçisi Sadone panik ve korku içindeydi. Biraz da kelle korkusu taşımıyor değildi.
Sadone efendisini yalvar yakar sakinleştirmeye çalışırken efendisi elinin tersiyle kapıyı göstererek “Çıkın dışarı. Beni kendi halime bırakın” dedi.
Abdullah ve Sadone dışarı çıktılar.
Sadone: N’olacak şimdi? Eyvah, Eyvah!
Abdullah: Allah ne dilerse o olacak. O’nun Zatına ve Şanına kasem ederim ki, O’nun olmasını murad etmediği şey olmayacak. Eee, olacak olanda da O’nun muradı olacaksa WAllahi her ne olursa olsun ben onu öpüp başıma koyacağım.
Sadone: (Panik ve korkudan bir eli diğer elini sıkıp durur bir halde) Tamam, bundan şüphem yok. Lakin sen bize bu işimizi saklı tutmamızı söylemiştin. Artık bu mesele sarayın her tarafında konuşulur, yayılır. Yani saklanacak bir şey kalmadı.
Abdullah: Bak Sadone, davetçinin başarıya ulaşması demek davetinin illa da kabul görmesi demek değildir. Eğer davetçi, muhatabına Allah’ı anlatabilmişse başarısı budur. Muhatabı kabul eder etmez, bu, davetçiyi bağlamaz. Allah bile doğru yolu gösterip kabul ve red noktasında muhayyer bırakıyor. Balbalis konusunda biz başarıya ulaştık, şüphen olmasın. Onun içindeki karanlığa nurdan bir kıvılcım attık. Başarı budur. Şu andan itibaren kararını o verecek. İçindeki günahların ve kula kulluğun izdüşümü olan karanlıklarla mı devam edecek hayatına yoksa Allah ile mi? Hislerim beni yanıltmıyorsa gözlerini ona geriş verene nankörlük etmeyecek o…ünlem
Moderatöre Bildir   Logged

...:::Rabb'im tut ki elimden, düşmeyeyim:::...

Sayfa: 1 2 [3] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Ashab-ı Kehf ve 309 yıl Kur'an-ı Kerim Genel huzeyfe_ 0 249 Son Mesaj 16 Ocak 2008, 12:15:39
Gönderen: huzeyfe_
Ashab-i kehf ten görüntüler ( Tarsus ) Resimler ve flashlar « 1 2 » şüheda-21 12 1875 Son Mesaj 04 Ağustos 2008, 21:10:22
Gönderen: garip
HENDEK SAHİPLERİ Düşünce yazıları/Makaleler vuslat 2 178 Son Mesaj 10 Ağustos 2009, 13:00:47
Gönderen: kördüğüm
PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN YİĞİT DOSTLARI: ASHAB-I KİRAM Hz.Muhammed (S.a.v) arab 1 166 Son Mesaj 12 Eylül 2009, 10:46:41
Gönderen: arab
Ashab-ı Muhammed Şiir Pınarı Mahya 2 240 Son Mesaj 10 Aralık 2009, 23:58:37
Gönderen: Mahya
Hz. İsa 'nın ölümü ve Ashab-ı kiram Sahabeler'in Hayatından Tablolar onuri 0 177 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 11:09:51
Gönderen: onuri
Hendek sahipleri (Uhdud Ashabı ) Öykü - Hikaye ve Kıssalar « 1 2 » têkoşîn 16 505 Son Mesaj 29 Kasım 2010, 14:02:33
Gönderen: têkoşîn