0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: İBNİ TEYMİYE VE GÖRÜŞLERİ:Fıkhi MEZHEPLER:  (Okunma Sayısı 1580 defa)
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« : 26 Kasım 2010, 08:42:15 »



BU BÖLÜMDE İNŞAAllah MEZHEBİ FIKIH İMAMALRINDAN İBNİ TEYMİYEYİ TANIMAYA ÇALIŞACAĞIZ.KONUMUZUN BAŞLIKLARI ŞUNLAAR OLACAK:

İBNİ TEYMİYYE VE GÖRÜŞLERİ. 1

İbni Teymiyye (661 - 728 H.) 1

Doğumu. 2

Gençlîği Ve Yetişmesi 3

Yetîştîğî Îlk Çevre. 4

Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi 5

İbni Teymiyye'nin Mihneti Ve Görüşleri 8

Birinci Mihneti 9

Îşi Tatlıya Bağlayışı 11

İkinci Mihneti 12

Şam'a Dönüşü. 15

Üçüncü Mihneti 18

Son Mîhneti 19

Şahsiyet Ve Karakteri 23

1- Hafızası 23

2- Tefekkürü. 23

3- Hazırcevaplılığı 24

4- Fikir Hürriyeti 24

5- Îhlâsı 24

6- Fesahati 25

7- Şecaati, Sabır Ve Tahammülü. 25

İlim Mihrabından Savaş Ve Siyaset Alanına... 26

İbni Teymiyye'nin Çağı 29

Siyasî Durum.. 29

İçtimaî Durum.. 31

İlmî Ve Fikrî Durum.. 33

Îlmî Araştırmalar. 33

Sûfîler Ve Tasavvuf 34

Âlimlerin Mevkii 36

Ibnı Teymıyye'nin Eserleri Ve Etkisi 38

Talebeleri 40

Îbnî Teymîyye Ve Vahhâbîlik
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #1 : 26 Kasım 2010, 08:46:34 »

İbni Teymiyye (661 - 728 H.)
 

Hicri 668 yılında Harran'ı Şam'a bağlayan yoldan gidenler, bu yo­la koyulmuş olan büyük bir aile ile karşılaşırlardı. Bu aile, Harran'­dan ayrılmış, geceleri Şam'a doğru gidiyor, gündüzleri emin ve kuy­tu bir yere sığınıyordu. Bu aile. mensupları, gecenin karanlığında Tatarlar (Moğullar) 'in kılıçlarından kaçıyorlardı. Onlar ilim ve âlimlerin sığmağı olan yeşil Şam'da emniyet ve huzura kavuşmak üzere yollarına devam ediyorlardı. Taşımaktan âciz kalmış olduk­ları yüklerini götürecek hayvan dahi bulamamışlardı. Yüklerini ara­ba ile kendileri çekerek, götürüyorlardı. Fakat bu, onlar için çok meşakkatli bir iş oluyordu. Bu ailenin taşıdığı eşya altın, gümüş, huliyyat, hah, kilim ve sair dünya malı değildi. Onların taşıdığı yük sadece Peygamberlerin mirası ve birçok nesillerin ortak serveti olan din ilmi idi. Nihayet bu aile, onun bütün ağırlığını taşıyarak Şam'a ulaşmakla müstahkem bir kaleye sığınmış oldu. Bu ailenin fertleri arasmda yedi yaşında, zeki, akü ve ruh yönünden uyanık bir ço­cuk vardı. Çevresini tanıdığı zaman bu amansız harble karşılaştı, tecrübesi arttı; fakat refah, huzur ve saadet içerisinde büyüme im­kânı bulamadı. Ruhunu ve cismini olgunlaştıran sıkıntılar içerisin­de yetişti. îşte bu çocuk Ahmed Takıyyüddin Ebu'l-Abbas b. eş-Şeyh Şihabuddin Ebu'l-Mahâsin Abdulhalim b. eş-Şeyh Mecdüddin Ebu'l-Berakât Abdusselam b. Ebî Muhammed Abdullah b. Ebî'l-Kâsım el-Hadır b. Muhammed el-Hadir b. Ali b. Abdillah'dır. tşbu aile, «İbni Teymiyye» ailesi diye bilinir.[2]



  [2]  İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/509.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #2 : 26 Kasım 2010, 18:16:45 »

Doğumu
 

İbni Teymiyye 10 Rabiulevvel 661 H. tarihinde doğmuştur. Ba­zı bilginler, onun Rabiulevvel ayının 12 sinde doğduğunu söylerler, îhtinıal ki onlar, îbni Teymiyye'nin doğum gününün, Peygamber (S. A.V)'in doğum gününe rastladığını söylemekle, onun Peygamberin sünnetini ihya edeceğini, şeriatını sağlam hüccetlerle yeniden can­landıracağını ve bu şeriatı zindanda ölünceye kadar müdafaa ede­ceğini işaret etmek istemişlerdir.

Babası eş-Şeyh Sihabuddin Abdulhalim, «el-Harrânî» diye anılır. Küçük Ibni Teymiyye de ilk memleketi olan Harran'a nisbetle böyle anılır. el-Harranî nisbeti bir kabileyi değil, memleketi göster­diğinden, "İbni Teymiyye'nin Arap olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Araplar, kabile ve soylarına nisbetlerini korurlar. Arap olmayan­lar buna pek dikkat etmezler. Fakat üstad Behçet Baytar, İbni Tey­miyye'nin Arap asıllı olup Numeyr kabilesine mensup bulunduğunu ileri sürmektedir. Fakat, bizim için İbni Teymiyye'nin soyu önemli değildir. Zira İbni Teymiyye gibi bir kimse, bizzat kendisi iftihar edilmeye lâyıktır. O, başkalarıyla iftihar etmez. Nitekim Ebu Hani-fe'nin İranlı oluşu, onun şerefini eksiltmiş değildir.

Tarihçiler, İbni Teymiyye'nin anası ve onun mensup olduğu kabile hakkında  bir şey söylemezler. Babası 682 H. yılında öldüğü zaman îbni Teymiyye 21 yaşında idi. Anası' bu tarihten sonra ölmüş­tür. O, oğlunun olgunlaştığını görünceye kadar yaşamıştın Anası hayatta iken İbni Teymiyye şeriatı ihya ve ona karışan hurafeleri defetmek için baş mücahid olarak ortaya çıkmıştı. Anası, ona bu ci­hadında iyilik, şefkat ve sevgiyle yardımcı olmuştur. İbni Teymiyye, mücadele sırasında Mısırda zindana atıldıktan sonra anasına sevgi, bağlılık, vefa ve iyilik dolu mektuplar gönderiyor, onun hem ayrı­lık, hem de üzüntü ateşiyle helak olmaması için, kendi elem ve ız-tıraplarını ondan gizliyordu.

İbni Teymiyye'nin ailesi Şam'a gelir gelmez bu ailenin büyüğü, parmakla gösterilen âlimler safında yerini almıştır. Zira O, Şam'a ulaşır ulaşmaz fazilet ve şöhreti etrafa yayılmıştır. Çünkü ilim, sa­hibinin çevresini aydınlatan bir nur olup derhal dikkati çeker, Ibni Teymiyye'nin büyük bir bilgin olan babasının, Şam'ın ulu camii Mescid-i Emevi'de vaaz ve ders kürsüsü vardı. Sükkeriyye'deki Dâ-ru'1-Hadîs'in şeyhliğini de üzerine almıştı. Kendisi de bu semtte otu­ruyordu. İşte oğlu Ahmed Takıyyüddin (İbni Teymiyye) burada ye­tişmiştir.

İbni Teymiyye'nin babası olan bu büyük bilginin ders verirken kitap, defter veya zaman zaman başvuracak noktalardan faydalan­madığı, aksine kuvvetli hafızasına dayanarak saatlerce ders anlat­tığı bilinmektedir. Bu, onun hafıza gücünü ve zekâsının büyüklüğü­nü gösterir. İşte oğlu îbni Teymiyye'nin de en bariz sıfatları bun­lardı: Yani sağlam bir hafıza, fikirlerini isbat için hüccet getirirken başvurduğu, kendisiyle mücadele ve münazara edenleri şaşkına çevirdiği hazırcevaplılık ve sürat-i intikal, îbni Teymiyye'nin en büyük sıfatlarını teşkil eder.[3]

 
[3] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/510-511.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #3 : 26 Kasım 2010, 18:18:41 »

Gençlîği Ve Yetişmesi
 

İbni Teymiyye ilmî çalışma, araştırma ve kalem erbabı bir ai­lede doğup büyümüştür. Ailesi ilimle uğraşmakta, ilme karşı büyük bir ilgi ve sevgi beslemekteydi.

Ailesi, îbni Teymiyye'yi ilme yöneltmiştir. Bu sayede O, küçük yaşlarda Kur'ânı hıfzetmiş, sürekli gayreti sebebiyle hıfzını kuvvet­lendirmiş ve ibadet kasdiyle daima Kur'ân okumakla uğraşmıştır. Hattâ ölünceye kadar zindandaki tek yoldaşı Kur'ân olmuştur. Ri­vayet edildiğine göre îbni Teymiyye zindanda iken Kur'ân-ı Kerimi seksen defa hatmetmiştir.

İbni Teymiyye, Kur'ândan sonra hadis tahsiline yönelmiş ve ha­dis ilminin tatlı pınarından beslenmiştir. Bunda, bilhassa babasının hadis şeyhi oluşunun etkisi vardır. Babası, muhaddis olduğu gibi aynı zamanda hadis fıkhına vâkıftı. Hadis fıkhı ise, dinin özünü teş­kil ediyordu. İbni Teymiyye, çocuk denilecek bir yaştan beri şu üç sıfatla dikkati çekmekteydi ki, bu sıfatlar onu kemâle ve sağlam bir ilme doğru götürmüştür:

1 — Ciddiyet, çalışkanlık, sürekli bir gayret ve ilim aşkı... İşte bu sıfatlara sahip olan İbni Teymiyye, diğer çocuklar gibi eğlen­miyordu.

2 — Hassas, çevresinde olup bitenleri kavrayarak değerlendi­recek akıl ve ruh olgunluğuna sahipti. Bu sıfatlar, onun olayları ta­kip ve bunların derinliklerine nüfuz etmesini sağlıyordu.

3 — Sağlam bir hafıza ve doğru bir tefekküre sahip oluşu, îb­ni Teymiyye'nin genç arkadaşları arasında ününü artırıyordu. Ni­hayet ünü gençlerin çevresini aşmış, Şam ve dolaylarındaki büyük insanların kulağına ulaşmıştır. Bu konuda öyle rivayet ve haberler vardır ki, ilk bakışta insan bunların hayal mahsulü olduğunu sanır. Fakat İbni Teymiyye'nin hayatını iyice araştıran kimse, bu rivayet ve haberlerin —hepsini değilse de— büyük bir kısmını kabul et­mek zorunda kalır.

Bu haber ve rivayetlerin kıymeti ne olursa olsun, gerçek odur ki Allah, İbni Teymiyye'ye kuvvetli bir hafıza vermiştir. Kuvvet ve zayıflık bakımından zekânın ilk ölçüsü hafızadır. îbni Teymiyye, bu Allah vergisini ailesinden tevarüs etmiştir.

Ahmed Takıyyüddin (îbni Teymiyye), âlesinin diğer mensupla­rı gibi ilme yönelmiştir. Babası Şam'ın medresesinde hadis şeyhi idi. Ebu Hanife'nin babası gibi tacir değildi. Ebu Hanife, babası ta­cir olduğu için gençliğinde ticaretle uğraşmış ve hayatı boyunca da ticaretle ilişkisini kesmemiştir. Öte yandan, îbni Teymiyye'nin genç­liğinden itibaren ilimle uğraşması, mantıki olarak normaldir.

İbni Teymiyye'nin Kur'ândan sonra hadîs'e yönelmesi ve ken­disini hadis ilmine vermesi de normaldir. O, hadis tahsilini baba­sından yapmış ve birçok hadis kitaplarını diğer büyük hadis bilginr terinden okumuştur. îbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel'in “el-Müsned» i, Buharı ve Müslim'in «el-Canıiu's-Sahih» leri, Tirmizî'nin «Cami» i, Ebu Dâvud, Nesâî, İbni Mâce ve Darekutnî'nin «Sünen» leri. gibi .büyük hadis kitaplarını mevcut hadis bilginlerinden oku-, muştur. Bazı çağdaşları onun, İmanı el-Humeydi'nin «el-Cem'u Beyne's-Sahîhayn» adlı hadis kitabını hıfzettiğini söylerler.

İbni Teymiyye, hadîsin yanında Hanbelî fıkhını da tahsil et­miştir. Haçlis fıkhı, İbni Teymiyye ailesinin mezhebi olup onu bu fıkha yönelten babası idi. Böylece İbni Teymiyye hadîs fıkhı ile yoğ­rulmuş, bu fıkhın mantıkim kavramış, hem küllî kaidelerini hem de cüz'î meselelerini öğrenmiştir.

İbni Teymiyye, çocukluğundan beri sahâbî ve tabiîlerin eserle­rini, bunların Kur'ân âyetlerinin mânâsı üzerindeki görüşlerini öğ­renmeye çalışıyordu.

İbni Teymiyye'nin inceleme ve çalışmaları yalnız Kitab, Sünnet fıkhı ve Kur'ân'ın mânâları ile ilgili ilimlere inhisar etmez.O, bu dînî ilimlerin âleti olan Arap dili ile ilgili ilimlere de önem vermiş ve bu ilimlerde de ihtisas sahibi olmuştur. Dolayısıyla nesir ve na­zım dahil edebiyat, eski Arap tarihi ile ilgili ve îslâm devletinin par­lak devirlerine ait birçok bilgileri tahsil etmştir. Nahiv ilmnde de çok ileri gitmiş olup Sibeveyh'in kitabını okumuş, bu kitaptaki şiir ve diğer metinleri inceleyerek tenkit etmiştir. Bu arada, Sîbeveyh'in ileri sürdüğü bâzı kurallara muhalefet etmiş ve kuru kuruya değil, burada delillere dayanarak tenkitlerde bulunmuştur.

Bu ilimlerin yanında fikir ve aklını matematik ilimleriyle de bi-leğliyordu. Daha sonra ortaya attığı görüşleri, onun felsefe ve man­tık gibi ilimleri de iyice bildiğini göstermektedir. îbni Teymiyye'nin mantık ilmini yıkmak için bir kitap telif ettiği düşünülürse, bu ilim üzerinde köklü bir bilgiye sahip olduğu kendiliğinden anlaşılır. Çünkü insan, tam olarak bilmediği ve derinlemesine incelemediği bir ilmi yıkmak için ortaya atüamaz.[4]

 

[4] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/511-513.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #4 : 27 Kasım 2010, 17:49:28 »

Yetîştîğî Îlk Çevre
 


İbni Teymiyye, bu incelemelerini babasının nezareti altında ya­pıyordu. Onun, böyle bilgin bir babanın yanında bulunuşu çok fay­dalı olmuştur. İmam Ebu Henife'ye, daha önce kendisini ilme teşvik eden ilk şey sorulduğu zaman şöyle cevap vermişti: «Ben, ilim ve fıkhın merkezinde idim, İlim ve fıkıh ehli ile düşüp kalktım ve on­ların fakihlerinden birinin yanından hiç ayrılmadım.»

İbni Teymiyye için de bu iki şart gerçekleşmişti: O, babasından hiç ayrılmadığı gibi ilim merkezi olan Şam'da bulunuyordu. Çünkü burası. Doğu ve Batıdaki İslâm bilginlerinin sığmağı olan ikinci şe­hirdi. Birinci şehir ise Kahire idi. Çünkü, Batı İslâm ülkeleri bilgin­leri buraya sığmıyorlardı. Zira buranın hükümdarları, bilginlere çok iyi muamele ediyor, lıuzur ve refah sağlıyor, onları koruyorlar­dı. Daha önce haçlıların saldırılan başlayınca İslâm bilginleri Ka­hire ve Şam'a sığınmışlardı.

Doğudan Moğol saldırıları başlamış, İslâm şehirleri istilâ edil­miş ve buralarda zulüm artmış, nihayet hilafet merkezi Moğolların eline geçmiştir. Bu sırada âlimler de Şam'a kaçmışlar; bunların bir kısmı Şam'da yerleşmiş, bir kısmı da tehlikeden uzaklaşmak için Kahire'ye geçmiştir.

Böylece Şam, İbni Teymiyye devrinde âlimlerin yuvası olmuş­tu. Onun ailesi de bu mübarek yuvaya sığınmıştı. Burada hadis medreseleri Üe Şafiî, Hanbelî ve diğer mezheplerin fıkıhlarının oku­tulduğu medreseler vardı. Bu medreselerde îzzuddin b. Abdisselâm, Muhyiddin en-Nevevî ve îbni Dakik[5] gibi bilginler fıkıh ve hadis okutuyorlar, İslâm mezhepleri arasında fıkhı mukayeseler yapıyor­lardı. en-Nevevî'nin «Kitâbu'l-Mecmû» u ile Hanbelî fakîhi Muvaf-fakuddîn Abdullah Ahmed b. Kudâme'nin «Kitâbu'l-Muğnî» sinde

bu çalışmaları görmekteyiz.

Bilginler fıkhın yanında, rivayetler arasında karşılaştırmalar yapıyor, sened ve metinlerini inceliyerek hadis de okutuyorlardı. Bu sırada bir çok hadis kitapları meydana getirilmiş ve kütüphaneler, bu çağın mahsulü kocaman ciltler teşkil eden kitaplarla süslenmiş­tir. Bu sayede okuyucu, herhangi bir'bölümü ele alsa bu bölümle igili bütün hadisleri; garîb, hasan, sahih ve zaîf leriyle birlikte; de­recelerine, aralarındaki uygunluk veya çatışmaya, mertebe bakı­mından hangisinin daha kuvvetli bulunduğuna işaret edilmiş olarak görürdü. Böylece gerçeği araştıran, onu kolayca elde ederdi.

Şam'da fıkıh ve hadisle birlikte akaid üzerinde de çalışılıyordu. Burada hâkim olan mezheb, Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî'nin mezhebi idi.[6] Bu mezheb, Sünnete en uygun bir mezheb olarak revaç buluyordu. Salâhuddîn Eyyûbî de bu mezhebe göre yetiştirilmişti. el-Makrîzî «el-Hıtat» ında şöyle der.

«Selâhuddüı (Eyyûbî) çocukluğunda Kutbuddîn Ebu'l-Meâlî Mes'ud b. Muhammed en-Neysaburî'nin yazmış olduğu kasideyi ez­berlemiş ve çocuklarına da ezberletmişti. Böylece Eyyûbîler, Eş'ârî mezhebi üzerinde birleşmişler, bu mezhebi korumak ve yaymak için çalışmışlar ve iktidarları zamanında bütün insanları Eş'arî mezhe­bini benimsemeye zorlamışlardır. Bu durum, bütün Eyyûbüer ve da­ha sonra onların yerini alan Türk sultanları tarafından devam etti­rilmiştir.»

Ebu'l-Hasan el-Eş'arî, Sünnete sarılmakla beraber akaid konu­sundaki görüşlerini isbat için mantık ve felsefe yolundan gidiyor ve neticede Sünnilerle birleşiyordu. Fakat bu yoldaki metodu, bazı Hanbelîlerin usûlüne uymuyordu. îşte bu yüzden bir kısım Hanbelî-lerle Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'nin mensupları arasında şiddetli bir ça­tışma başlamıştır.

Hanbelî mezhebine bağlı olan îbni Teymiyye, Eş'arî mezhebini sevmeyen Hanbelîlerin usûlüne göre yetişmiş olu daha sonra bu alanda bir çok mücadeleler yapmıştır. Bu yüzden çeşitli mihnetlerle karşılaşan îbni Teymiyye, kendisini hemen hemen bu yolda harca­mıştır.[7]        


[6] el-Eş'arî, 260 H. yılında doğmuş ve takriben 330 H. yılında Ölmüştür, önce niu'tezilî olan el-Eş'arî, daha sonra Ehl-i Sünnet mezhebini benim­semiş ve akaidle ilgili hadisleri kabul etmiştir. Lâkin, Kur'ân ve Ha­disteki müteşâbihleri te'vil ettiği için bir loşun Hanbelîler ona muha­lefet etmiştir. İşte tini Teymiyye de bunlar arasındadır.

[7] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/513-514.

Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #5 : 27 Kasım 2010, 17:52:53 »

Babasının Yerine Ders Kürsüsüne Geçişi
 

Îbni Teymiyye'nin inceleme ve araştırma ufku genişlemiş; fıkıh, hadis, akaid ve Arap diliyle ilgili ilimleri içine almıştır. Matematik ve felsefî ilimler üze:inde büyük bir vukuf ve karşılaştırmalı ince­lemelere, sahip oluşu, onun filozofların görüşlerini de bildiğini gös­terir.

Ahmed (îbni Teymiyye) büyüyüp kalbi marifetle dolarak ol-gunlaşmca, babasının yerine ders okutmaya başlamıştır. Babası,. 682 H. yılında öldükten sonra oğlu Ahmed, 21 yaşında onun ders hal­kasını yürütme vazifesini üzerine almıştır. îbni Teymiyye bu vazi­feyi üzerine aldığı zaman öncekilerin bilgi ve kültürleriyle beslen­miş, kalbi bu bilgi ve kültürün ter-ü taze, zengin ve olgun meyvele­rini vermeye başlamıştır. O, üzerine yüklendiği emaneti yerine ge­tirmesi için Rabbi'nin yardımına güvenerek bu işe başlamıştır. Zi­ra, onun yaşındakiler henüz çocukluk ve hayatın arzularından kur­tulamadığı halde,, îbni Teymiyye ilim bakımından olgunluk çağma ulaşmıştır.

İbni Teymiyye, ilmi incelemeleri ve her yönüyle elde etmiş ol­duğu geniş kültürüyle Ulu Cami (Mescid-i EmevîVde derslerini fa­sih bir arapça ile veriyordu. Bütün gözler ona çevriliyor ve dinleyi­cilerinin gönülleri onunla birleşiyordu. İbni Teymiyye'yi dinleyenler, onun hayranı ve taraftarı olmuşlardı. Bunlar arasında ona Hz. İsa'­nın havarileri gibi ihlasla bağlananlar vardı. Dersleri muvafık, mu­halif, sünnî ve şiî olan herkesi bir araya getiriyordu.

İlminin zenginliği dilinde tezahür ediyordu. Hattâ yaşça kendi­sinden büyük olan fakih ve muhaddis îbni Dakik, onun hakkında şöyle demiştir: «Öyle bir adam gördüm ki, bütün ilimleri iki gözü­nün önünde toplamış; bunlardan istediğini alıyor, istediğini bırakı­yor.»

İbni Teymiyye'nin bu ilminin yanında bir de kuvvetli ve tesirli şahsiyeti vardı. Hiddetsiz olduğu zaman pek yoktu. Çağdaşı Zehebî, onu şöyle vasıflandırır:

«İbni Teymiyye ak benizli, kara sakallı ve siyah saçlı idi. Saç­ları kulaklarının yumuşağına kadar inerdi. Sanki gözleri konuşan birer dildi. Geniş omuzlu ve dolgun vücutluydu. Gür ve net sesli, dili fasih ve okuyuşu hızlıydı.  Daima hiddetli olup hilmi hiddetini

bastırırdı.»

îlk baştan itibaren âlimlerin onun hakkındaki tutumları üç kı­sımda toplanabilir:

1 — Bir kısmı onu hararetle müdafaa etmiş ve desteklemiştir.

2 — Bir kısmı ona karşı koymuş ve mücadele etmiştir. Çünkü İbni Teymiyye,' bunların alışık olmadıkları fikirleri ile susuyordu.

3 — Bir kısmı da bazı görüşlerini benimsemiş, diğer bazı gö­rüşlerine de muhalefet etmiştir. Fakat bu sınıfa dahil olanlar daima

İbni Teymiyye'nin ilim ve şahsiyetini takdir etmişlerdir. Bu üçüncü sınıfa dahil olan bilginlerden tarihçi Zehebî şöyle der:

«îbni Teymiyye ile düşüp kalkan ve onu sevenler, ona karşı berii hürmetsizlikle itham ederler. İbni Teymiyye'ye muhalefet eden ve önü sevmiyenler de,beni, onu iyi tanımakla itham ederler. Ben, onun hem dostları,  hem de muhalifleri tarafından eziyet gördüm. Halbuki ben, İbni Teymiyye'nin masum olduğuna inanmıyorum.  Bir kısim aslî ve fer'î meselelerde ona muhalifim. Çünkü ilminin geniş­liği, cesaretinin bolluğu, zihninin açıklığı ve dînin emirlerine saygı­lı oluşuna rağmen, O da bir beşerdir. Münakaşalarında hiddetli, öf­keli ve hasımlarına çok şiddetli davranışı sebebiyle gönülleade ken­disine karşı düşmanlık meydana getirmektedir. Eğer böyle olma­saydı insanları birleştirirdi; büyükler onun ilmine boyun eğer, sa­hili bulunmayan bir deniz ve eşsiz bir hazine olduğunu kabul eder­lerdi. Fakat onlar, buna muhalefet etmişler ve hareketlerini kına­mışlardır. Herkesin bir kısım görüşü benimsenir, bir kısım görüşü de reddedilir.»

Bu delikanlı bilgin'in dersleri yankılar uyandırıyordu. Çünkü O, derslerini selefe uyan ve taklid'den uzak kalan müstakil görüşle­riyle besliyor ve onları sağlam delillerle destekliyordu. O hem fikir, hem de heyecan dolu açık bir dille ders anlatıyordu. Bu yüzden ken­disine insanların bir kısmı şiddetle muhalefet ederken, başka bir kısmı aynı şekilde bağlanıyor, diğer bir kısım insanlar da bazı gö­rüşlerini benimsiyor, bazı görüşlerini de reddediyordu.

Şüphesiz ki başkalarına muhalefet etmeyen bir insan kuvvetli değildir. Muhalefetin aslı, ekseriya kişinin görüş bakımından kuv­vetli ve ruh itibariyle hiddetli oluşuna dayanır. Fakat sırf muhale­fet hiddete sebep olmaz, aynı zamanda muhalefetle karşılaşan kim­senin, insanlara alışık olmadıkları şeyleri söylemesi gerekir. Belki de onun hiddetinin sebebi, şiddetli bir muhalefetle karşılaşması, kü­für ve dinsizlikle itham edilmesidir.

îbni Teymiyye derslerinde o çağda yayılmış, hokkabazlık ve fe­satla karışmış olan sûfî tarikatlarına hücum etmiştir. Sûfî'lerden bir kısmı Moğol istilâları sırasında Şam'a sığınmışlar, burada tabiatıy­la İbni Teymiyye'nin sert tenkitleriyle karşılaşmışlardır. îbni Tey­miyye bu tenkitlerinde umumî bir dil kullanıyordu. Nihayet bu sûfîlerin mürîd ve mensupları kendisine düşman olmuşlardır.

İbni Teymiyye, Ulu Camide halka takrir etmiş olduuğ ders hal­kalarıyla yetinmeyip derslerini iki kısma ayırmıştır:

1 — Anlatılmasını zarurî gördüğü hakîkatları seçkin kimselere öğretiyordu.

2 — Halkı irşâd etmek için umumî mahiyette dersler yapıyor­du. Bu arada bâzı risaleler yazarak hakikati öğrenmek isteyenlerin sorularını cevaplandırıyor ve muarızlarına kendi görüşlerini açıklı­yordu. Ayrıca beliğ, kuvvetli, sert ve hiddetli bir dille kaleme aldı­ğı bu risaleleri onlara gönderiyordu. Böylece kendi görüşlerini ders ve vaazlarıyla olduğu gibi, risale ve mektuplarıyla da yayıyordu.

İşte İbni Teymiyye ile çağdaşları arasında mücadele burada baş­lamıştır. Tarihçilerin anlattığına göre Hama halkı, İbni Teymiyye'ye bir mektup göndererek Kur'an'da Allah'ın kendi zâtından bahseder­ken bildirdiği arş üzerindeki istivası, kürsüsü'nün yer ve gökleri kap­layışı ve benzeri meseleleri sormuşlardır. îbni Teymiyye, onlara kar­şılık olarak yazdığı *er-Risâletü'l-Hameviyye» sinde bu soruları ce­vaplandırmış ve âyet-i kerîmelerde geçen bu meselelerin te'vil edi-lemiyeceğini, Allah'ın «istiva» sı, «arş» ve «kürsüsü»nün mahiyetini bizim bilemiyeceğimizi söylemiştir. Buna göre Allah'ın istivası ve kürsüsü sonradan yaratılmış varlıkların istiva ve kürsüsüne benze­mez. Diğer âyet ve hadîslerde geçen Allah'ın «el»i ve «yüz»ü gibi müteşâbihler de aynı şekilde te'vil edilmez, bunlara olduğu gibi ina­nılır ve mâhiyeti bilinemez.[8]

tşte İbni Teymiyye bütün bunları «er-Risâletü'l-Hameviyye»sin-se açıklamıştır. Onun bu görüşleri memlekette hâkim olan valilerle halkın taassub derecesinde bağlı bulundukları Eş'ârî mezhebine ay­kırı düşüyordu. Bu sebeple birçok kimseler, îbni Teymiyye'ye karşı harekete geçmişler, görüşleri tenzih yönünden kuvvetli ise de onlar, hüccet getirme bakımından İbni Teymiyye'yi susturacak kudrette değillerdi. Dolayısıyla onu, Haneff kadısına şikâyet ettiler ve böyle­ce mücadele sözden fiile intikal etti. Burada sözü İbni Teymiyye'nin talebesi İbni Kesîr'e bırakalım. îbni Kesîr, Tarih'inde 698 H. yılı olay­larını anlatırken şöyle der:

«Bir topluluk İbni Teymiyye aleyhine ayaklanarak onu, Hanefî kadısı Celâluddîn'in huzuruna getirmek istedi. Fakat İbni Teymiyye gelmedi. Bu sırada Hamâ'lılarm sorularına cevap olarak yazmış ol­duğu risaledeki akide, kendi taraftarları vasıtasıyla memlekette ilân edildi. Bunun üzerine adı geçen kadı, birini göndererek, İbni Tey­miyye'nin adamlarını istedi. Bunların çoğu saklandı ve îbni Teymiyye'nin akidesini ilân eden bir topluluk dövüldü, geri kalanlar da sustular. Cuma günü gelince Şeyh Takıyyüddin (İbni Teymiyye) âdeti üzere yine camiye geldi, «Hiç şüphesiz sen, büyük bir ahlâk üzere­sin.»[9] âyetini tefsir etti. Cumartesi günü Şafii kadısı îmâmuddin'le görüştü. Seçkin kimselerden bir topluluk da burada hazırdı, «er-Risâletü'l-Hameviyye»yi incelediler ve onunla bu risalede yer alan görüşleri tartıştılar. Uzun bir konuşmadan sonra Ibni Teymiyye, hep­sini susturacak şekilde cevaplar verdi. Sonra îbni Teymiyye kalkıp .gitti. Hâdiseler yatışmış ve durum sakinleşmişti. Kadı İmâmuddin'in i'tikadı güzel ve niyeti hâlis idi,»[10]

Görüyoruz ki İbni Teymiyye görüşlerinden dolayı muhakeme edilirken Şafiî kadısına sığınmış ve Hanefî kadısının yânına gitme­miştir. Ibni Teymiyye'nin Allah yolunda cihad etmek üzere çıktığın­da uğradığı gerçek mihneti ve bugünkü tabiriyle Birleşik Mısır - Su­riye ordusunun savaşı kazanmasında nasıl bir rol oynadığını ileride [11]göreceğiz.[12]


[8] Yazar Muhammet! Ebu Zehra, «İbni Teymiyye» adlı ve 1952 yılında Kahirede basılan eserindeı, sırası geldikçe İbni Teymiyye'nin görüşlerini münakaşa etmektedir, özellikle yazar, adı geçen eserinin 286-293 üncü sayfalarında müteşâbihlerin te'vîlini yerinde bulmakta, te'vilden kaçınıldığı takdirde tecsîm'e sapılacağını ileri sürerek, İbni Teymiyye'yi ten­kit etmektedir. Çeviren.

[9] Kalem Sûresi, 4.

[10] İbni Kesîr, el-Bidâye Veîn-Niâye, c. XIV, s. 4.

[11] Bu kısmın «İlim Mihrabından Savaş ve Siyaset Alanına» )bhşlıkh bölü­müne bakınız. Çeviren.

[12] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/514-518.


Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #6 : 28 Kasım 2010, 15:32:01 »

İbni Teymiyye'nin Mihneti Ve Görüşleri
 

İbni Teymiyye, îslâm ve müslümanları yeryüzünde fesat çıka­ranlara karşı korumak için ilim mihrabından ayrılıp savaş alanına girdikten sonra değer ve itibarı artmıştır. Onun değer ve itibarı hem halk nazarında, hem de Moğol tehlikesini durdurmak için büyük bir ordu ile harekete geçen Nâsırüddin b. Kalavun'un[13] nazarın­da yükselmiştir.

Araplarla (Müslümanlarla) Moğollar arasındaki son savaşta İbni Teymiyye galip geldikten sonra mücadele başka bir alana inti­kal etmiştir.

îbni Teymiyye'nin devlet katında itibarı o derecede yükselmişti ki dinî mevkilere yapılan tâyinlerde ona danışılmadan hareket edil­miyordu. el-Kâmiliyye Dâru'l-Hadîs'ine[14] Takiyyüddin îbni Dakik'ten sonra şeyh olarak getirilen Kemâlüddin eş-Şerîşî'nin tâyini onun işaretiyle yapılmıştır. Hiçbir hatib, vaiz ve dînî tedrisatla uğraşan medrese reisi, onun re'y'i alınmadan tâyin edilemezdi. İşte, îbni Tey­miyye'nin bu manevî nüfuzu ile kalmadı, daha ileri gitti ve Sulta­nın emriyle Îbni Teymiyye, bâzı cezaları tatbik etmeye başladı. Yâ­ni âmmeyi ilgilendiren suçların cezasını o infaz ediyordu.

Rivayete göre, bir gün, Haçlıları perişan eden Salâhuddin Eyyûbî ve halefleri devrinde İslâm âleminin güney taraflarında oldukça kuvvetli olan ve Haşşaşîler diye bilinen Batıniyye şeyhlerinden birisi îbni Teymiyye'nin huzuruna getirilmiştir. Îbni Teymiyye; saçlarını, tırnaklarını ve bıyığını uzatmış olan bu şeyhin saçını, bıyığını ve tırnaklarını kesmiş, sahâbîlerle mü'minlere küfretmemesi için ona tevbe ettirmiş, üzerinde bulunan haşhaş (afyon) ve diğer uyuşturu­cu maddeleri almış, halk üzerinde tesiri olan rüya tâbiri gibi bâzı şeylerle uğraşmaması için ona yemin ettirmiştir.

İbni Teymiyye'nin bu mevkii âlimlerin rahatını kaçırmıştır. Ay­rıca akide ile ilgili esasları onların bağlı ve alışık oldukları şekle aykırı bir tarzda açıklayışı da bu İşte büyük bir rol oynamıştır. Öte yandan hem mutedil, hem de' sapıtmış olan sûfîler de îbni Teynıiyye'ye karşı harekete geçmişlerdir. Çünkü İbni Teymiyye, ekseri sû-fîlerin îmam olarak bağlandıkları Muhyiddin b. el-Arâbî'nîn görüş­lerini de tenkid ediyordu.

îbni Teymiyye'ye karşı gösterilen böyle fikrî bir mukavemet, şiddetli bir kıskançlık ve onun ifadesindeki hiddetle birleşince du­rum büsbütün fenalaşmıştır. İbni Teymiyye muhaliflerine karşı çok sert bir dil kullanıyordu. Halbuki bunlar arasında kendisinden yaş­lı ve hocası durumunda olan âlimler vardı. İbni Teymiyye'nin tutu­mu elbette bu âlimlere, bunların talebe ve dostlarına ağır geliyordu.

Bütün bu sebeplerin tesirleriyle âlimler, Mısır'daki emirlere İb­ni Teymiyye'yi şikâyet ettiler ve kötülediler. Emirlerden İbni Tey­miyye'nin üstünlüğünü bilmeyenler vardı. Çünkü o, Şam'da oturu­yordu. Mısır'daki emirlere, kendilerinin bağlı oldukları Eş'ârî mez­hebine İbni Teymiyye'nin saygı duymadığını gizlice bildirdiler. Bu sırada İbni Teymiyye'yi son derecede^ takdir eden ve yakından ta­nıyan Sultan Nâsır'm otoritesi gittikçe zayıflamış, kumandan ve emirler onu dinlemez olmuşlardı.

Adı geçen sultanın otoritesinin zayıflayışı nisbetinde İbni Tey­miyye aleyhindeki çevrilen dolapların kuvvet ve tesiri artmıştır. îb­ni Teymiyye'yi çekemeyen muarızları tarafından toplantılar yapıl­mış ve bu toplantılarda ondan intikam almak ve onu susturmak için çareler düşünülmüştür.

Nihayet İbni Teymiyye'nin Mısır'a davet edilmesine karar ve­rilmiş, o da, Mısır'a gelmiştir. Çünkü, onun buraya gelmesini iste­yen mektubun dış görünüşü iyi idi. Bu mektupta şöyle deniliyordu: «Biz, Şeyh Takiyyüddin (îbni Teymiyye) için toplantılar yapıldığı­nı işittik. Onun hakkında yapılan bu toplantılar bize bildirilmiştir. O, Seîefiyye mezhebinde imiş. Biz, bununla ancak ona isnat edilen töhmetlerden sıyrılmasını istedik.» Bu nazikâne mektuptan sonra gelen başka bir mektupla îbni Teymiyye'nin derhal Mısır'a gelmesi istenmiştir.

İbni Teymiyye, hâdiselere karşı çıkar ve hiçbir şeyden yılmazdı. Bu sebepten Mısır'a gitmeye karar verdi. Fakat Şam'da bulunan Sal­tanat Naibi, îbni Teymiyye için Mısır'da bir tertip hazırlandığını öğrenmiş, onun Mısır'a gitmesine müsaade etmemiştir. Buna rağ­men îbni Teymiyye onu dinlememiş ve Mısır'a gitmiştir. Çünkü bâ­zı sıkıntı ve eziyete uğrasa da, Mısır'a gidişinde fayda olduğunu ve görüşlerini daha iyi yayacağını ümit etmiştir.[15]

 



[13] Bu hükümdar, Muhammed Nâsırüddin b. Kalavun (öl. 698 H.) olup Mısır'ın Türk asıllı Kölemen sultanlarından 9 uncusu ve birleşik Moğol-Haçlı ordularım Suriye'de perişan eden Sultan Kalavun'un (ÖL 688 H.) oğludur. Çeviren.

[14] el-Kâmiliyye Dârul-Hadisi Kahire'de Eyyûbî sultanlarından besincisi olan Sultan el-Melik el-Kâmil Nâsırüddin Mohammed (51. 622 H.) b. el-Melik el-Adil tarafından inşâ edilmiştir. Bu medrese, İslâm âlemin­de ikinci olarak tesis edilen bir Dârul-Hadîs'dir. tik Dârul-Hâdis, Şam'­da Suriye Atabeklerinden Nuruddin Manmud b. Zengl (ÖL 541 H.) tarafından yaptırılmıştır. Çeviren.

[15] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/519-521.


Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #7 : 28 Kasım 2010, 15:33:32 »

Birinci Mihneti
 


İbni Teymiyye 705 H. yılında Mısır'a varmıştı. Yolda giderken bile ders halkaları teşkil etmişti. O böyle vaaz ve dersle uğraşırken Mısır'daki hasımları onun başına getirecekleri felâket için hazırlık, yapıyorlardı. Mısır'a geldiği zaman Kahire Kalesinde toplanmış olan meclisle karşılaştı.. Bu mecliste kaldılar ve devletin ileri gelenleri bu­lunuyordu, îbni Teymiyye konuşmak istedi. Fakat ifade gücünü ve sözünün tesirini bildikleri için onu konuşturmadılar ve derhal itham etmeye başladılar. İddiayı Mâliki kadısı Zeynüddin b. Mahluf şu sözleriyle ortaya attı:

— Allah, hakikaten arşın üstündedir, harf ve sesle konuşuyor,öyle mi?

İbni Teymiyye Allah'a hanıd-ü sena ile söze başladı. Fakat ken­disine;

— Cevap ver, hutbe okuma! dediler. Dolayısıyla O, bunun bir

muhakeme olduğunu ve münazara .olmadığını anlayarak;

— Hâkim kimdir? diye sordu.

— Hâkim Mâliki kadısıdır, dediler. İbni Teymiyye bu' kadıya

hitaben:

— Sen, hasmım olduğun halde benim hakkımda nasıl  hüküm vereceksin? dedi. Bunun üzerine adı geçen kadı iyice kızarak fena­laştı ve Şeyh îbni Teymiyye'yi hapse mahkûm etti.

îbni Teymiyye zindana girdi[16]. Kendisiyle birlikte Mısır'a ge­len iki kardeşi, Şerafüddin ve Mecdüddin de zindanda ona katıldı.

îbni Teymiyye, Mâliki kadısının hükmüne razı olmamakta hak­lı idi. Çünkü bu kadı, katı kalbli ve öfkeli bir insandı. Daha önce O, Kur'an'ın muhkem âyetleriyle alay etmek ve müteşâbilh âyetlerin birbiriyle çeliştiğini ileri sürmekle itham edilen bir bilgini idama mahkûm etmişti. Halbuki deliller kâfi değildi. Öte yandan, idama mahkûm edilen zâtın dış görünüşü iyi olduğu gibi, diğer bilginlerin onun hakkındaki kanaati da müsbet idi. Hattâ O, çağının büyük -hadis bilgini îbni Dakîk'den medet ummuş ve : «Beni nasıl bilirsin?» diye sormuş, o da; «Seni faziletli bir insan olarak tanırım. Fakat senin hükmün kadı Zeynüddin'e aittir.» demiştir. Buna rağmen adı geçen kadı, bu hüsn-i şahadeti dinlememiş, ona tevbe teklif etme­miş ve verdiği idam hükmünü hafifletnıemiştir.

Şeyh îbni Teymiyye zekî insandı. O, bu kadı'nın hâkimliğini ka­bul etmemiştir. Çünkü O, kendi fikrine muhalifti. Üstelik itham et­mekte de acele davranmıştı. Bir şahsın hem hüküm, hem de iddia mevkiini işgal etmesi düşünülemezdi. Zira itham ve kaza (hüküm) birbirinden ayrı şeylerdir. îddia sahibi cezayı gerektiren delilleri or­taya kor. Sanık da bu iddiaları çürütecek mukabil delilleri serdeder. Hâkim ise bu deliller arasında karşılaştırma yaparak hüküm verir. Buna rağmen Kadı Zeynüddin ithamda bulunmuş ve sanık olarak gördüğü şahsın delillerini serdetmesine engel olmuştur.

Îbni Teymiyye, 705 H. yılı Ramazan ayında zindana girdi ve bu­rada çok şiddetli işkencelere uğradı. Aynı zamanda Kfısır'daki Han-belîlere de baskı yapıldı. Dört mezhebi temsil eden kadılar meclisin­de dördüncü kadı olan Hanbelî kadısı zayıf olduğu için Îbni Teymiyye'yi de, Mısır'daki Hanbelîleri de savunamadı. Bu konuda İbni Kesir şöyle der:

«Mısır'da Hanbelîler büyük bir ihanete uğradı. Çünkü kadıları, ilim bakımından yoksundu. Bu sebepten onun temsil ettiği mezheb mensupları böyle şeylere mâruz kaldîlar ve durumları fenalaştı.»[17]

îbni Teymiyye, zindanın karanlık köşelerinde Ramazan Bayra­mı gecesine kadar kaldı. Daha fazla kalmasına vicdanlar razı olma­dı. Kahire Valisi Hanefî, Mâliki ve Şafiî kadılarıyla bâzı fakîhleri topladı; onlarla îbni Teymiyye'nin zindandan çıkarılıp hürriyete ka­vuşturulmasını konuştu ve İbni .Teymiyye'nin zindanda kalmasının din, adalet ve ahlâkla bağdaşmıyacağmı ileri sürdü. Çünkü îbni Teymiyye, ardında kitleleri sürüklemiş, orduları harekete getirmiş, ölüme atılmış, Moğollara karşı zaferle neticelenen o büyük mukave­metin ruhunu teşkil etmişti.

Fakîh ve kadılar, bu Emîrin sahip olduğu âlicenaplıktan yoksun olmakla beraber, îbni Teymiyye'nin serbest bırakılmasına karşı koy­madılar. Çünkü bunların tipinde olanlar emirleri razı etmek veya. en azından onları öfkelendirmemek için çalışırlar. Lâkin onlardan bâzısı buna muvafakat ederken, bir kısım şartlar ileri sürdü. Mese­lâ; îbni Teymiyye akîde ile ilgili bâzı görüşlerinden vazgeçtiğini ilân edecekti. Bu görüş üzerinde birleştiler ve îbni Teymiyye'ye» huzur­larına gelmesi için haber gönderdiler. Îbni Teymiyye bunu kabul et­medi. Çünkü onların hakikat ve hüccet peşinde olmadıklarını ve kendisine, hiçbir delile dayanmaksızın görüşlerini kabul ettirmek istediklerini biliyordu. Ona, altı defa haber gönderdiler ve îbni Ke-sir'in deyişiyle hiçbir karşılık alamadan dağıldılar.

İbni Teymiyye, zindanda iken dostları da Şam'da iztırap içinde idiler. Belki Şamlıların üzüntüsünün sebebi, Mısır emirlerinin îbni Teymiyye'yi zindandan çıkarmayı düşünmüş olmaları, âlimlerin de İbni Teymiyye'ye kabul etmesi mümkün olmayan şartları ileri sür­meleri idi.

Ardarda yapılan birçok teşebbüslerden sonra nihaî bir teşebbüs daha yapılmıştır. Şöyle ki: îbni Teymiyye'nin iki kardeşi kadılar meclisine getirilmiş ve bunlardan Şerafüddin, Mâliki kadısı Zeynüd­din b. Mahluf ile münakaşaya tutuşmuş, sonunda kadıyı mağlûp et­miştir. Bu durumu İbni Kesîr şöyle anlatır: «Şerafüddin, Mâlikî ka­dısını nakîl, delil ve ma'rifet yoluyla mağlûp etmiş, onun bâtıl id­dialarında yanılmış olduğunu ortaya koymuştur. Münakaşa arş, ke­lâm ve nüzul meseleleri hakkında idi.»[18]

İbni Teymiyye zindanda iken yapılan bu münakaşa, onun 23 Rebîülevvel 707 H. yılında 18 ay içeride yattıktan sonra tahliyesine sebep olmuştur.[19]




[16] Burası, Kahire- Kalesi içinde ve kuyu şeklinde bir yerdi Çeviren.

[17] Tarihu Îbni Keşîr, c. IV, s, 38.

[18] Arş meselesi: Allah'ın arş üzere istiva etmiş olması; kelâm meselesi: Allah'ın harf ve seslerle konuşup konuşmaması; nüzul meselesi de; bâ­zı hadîslerde bildirildiğine göre, Allah'ın belirli gecelerde semâlara ini­şi meselesidir.

Bir hadîs-î şerif de: «Allah her gece dünya semasına nüzul eder (iner).» buyurulmuştur. Tartışma konusu olan nüzul meselesi budur. İmam Gaz-zâlî, «licâmul-Avam An-llmil-Kelâm» adlı eserinde bu meseleleri ele alır ve nüzul meselesinde şöyle der; Nüzulün mânâsını anlamak için üç cisme ihtiyaç vardır: 1 — Yüksekte bulunan bir cisim, 2 — Aşağıda bulunan bir cisim, 3 — Yukardan aşağı inen bir cisim. Bâzan da «nü­zul» kelimesi bunların birine ihtiyaç duyulmadan kullanılabilir. Meselâ Kur'ân'da; «Sizin için hayvandan sekiz çift inzal etmiştir.» (Zümer Sû­resi, 6) buyurlumuştur. Gökten öküz veya deve indirildiği görülmüş mü­dür? Bu âyet-i kerîmedeki nüzul kökünden gelen «inzal», yaratmak an­lamında kullanılmıştır. O halde hadîs-i şerîfde geçen nüzulün mânâsı da başka olup onu biz anlayamayız. Elbet bu, Allah'ın azamet ve celâli­ne yakışır bir mânâ ifade etmekte olup bunun için kafa yormamız faydasızdır. (Bak. Muhammed Ebu Zehra, İbni Teymiyye, Kahire 1952, s. 290.) Çeviren.]

[19] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/521-523.

Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #8 : 29 Kasım 2010, 17:18:38 »

Îşi Tatlıya Bağlayışı
 

İbni Teymiyye, zindandan çıkıp ders vermeye başladı. Camiler­de hem halka, hem de seçkin kimselere ders vermeye ve minberler­de hutbe okumaya başladı. Bu hal üzere altı ay geçmeden Mısır'da da, Şam'da olduğu gibi, birçok talebe ve dostlara sahip oldu.

Burada iki husus dikkati çekmektedir:

1 — Kendisine işkence edenler ve onu zindana atanlarla barış­mış olması. îbni Teymiyye Şam'a gönderdiği bir mektupta şöyle der:

«Allah sizden razı olsun, biliyorsunuz ki ben,"arkadaşlarım şöy­le dursun, gizli ve aşikâr hiçbir müslümana eziyet edilmesini sev­mem, kimseye güvenmem ve hiçbirini kınamam. Aksine ben onla­rı sever, sayar ve her birine durumuna göre iyilik dilerim. Bir in­san, ya isabetli bir içtihat eder, ya içtihadında yanılır veya günah­kâr olur. Birincisi, sevap ve mükâfaat kazanmış; ikincisi, içtihadı için mükâfaat kazanmış ve yanıldığı için de affedilmiştir. Üçüncüsü­nü de,' bütün mü'minlerle birlikte Allah affetsin... Ben hiçbir kim­senin, yalan, zulüm* veya tecavüzle bana galip gelmesine razı olmam. Bütün müslümanlara hakimi helâl ettim ve hepsi için hayır dile­mekteyim. Nefsim için istediğim iyiliği, her mü'min için isterim. Ba­na zulüm ve iftira edenlere hakkım helâl olsun!»

2 — İbni Teymiyye zindandan çıktığı zaman anası, oğlunu gör­menin sevinciyle gözlerini sürmelemeyi arzu etmiş, oğlu ise, Şam'da olduğu gibi Mısır'da da vazifesini yapmak istemiştir. Bu maksatla anasına gözleri aydm olması ve gönlü huzura kavuşması için mek­tup yazmakla iktifa etmiştir. Bu mektupta şu ifadeler yer almak­tadır :

«Ahmed îbni Teymiyye'den saadetli anasına,- Allah, ni'metleriyle gözlerini aydınlatsın; ona kerem ve lûtfunu bol eylesin. Onu sev­diği kullarından etsin... Ni'meÜeri için Allah'a şükreder ve fazl-u keremini artırmasını dileriz. Allah'ın ni'metleri her gelişinde art­makta olup ihsanları sayılamaz. Biliyorsunuz ki şu günlerde bizim bu memlekette kalmamız zarurî sebeplere dayanmaktadır. Bunları ihmâl edersek din ve dünya işlerimiz bozulur. VAllahi bizim, sizden uzak kalışımız kendi elimizde değildir. Eğer kuşlar bizi taşısalar der­hal yanınıza geliriz. Fakat uzaktakinin kendine göre bir özrü var­dır. VAllahi siz, meselelerin iç yüzünü bilseniz buna razı olursu­nuz...

«Dileğim, hayır duanızı artifmanızdır. Çünkü Allah bilir, biz bilemeyiz. O, takdir eder, biz takdir edemeyiz. O, gayblan bilendir.

Peygamber (S.A.) şöyle buyurmuştur: «Âdem oğlunun sâadeti, Al1ah'dan hayır dilemesi ve Allah'ın kısmet ettiği şeye razı olmasıdır. Âdem oğlunun bedbahtlığı ise, Allah'dan hayır dilemeyi terketmesi ve onun kısmetine razı olmamasıdır.» Tacir çoğu zaman seyahat eder. Malının zayi olmasından korktuğu için onu bitirinceye kadar bir yerde, oturur. Bizim, içinde bulunduğumuz işi anlatmamız imkân­sızdır. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah'ın bol bol selâm ve rahmeti tek tek hanemizde bulunan büyük küçük, eş ve dostları­mızla birlikte, sizin üzerinize olsun. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur. Allah, Efendimiz' Hz. Muhammed'e ve onun âl ve ashabına salât-u selâm eylesin!»[20]

 

İkinci Mihneti
 

İbni Teymiyye, Mısır'daki ikameti ne kadar uzarsa uzasın, Şam'a dönmek niyetinde idi. Lâkin Allah, onun Mısır'daki ikametinin tah­mininden daha fazla olmasını murad etmiş ve kendisini burada ikin­ci bir imtihanla karşılaştırmıştır.

Bu kez karşılaştığı imtihan, fakîh ve kelâm âlimleri vâsıtasiyle olmamıştır. Bu imtihan, büyük itibar sahibi olan sûfîler vasıtasıyla olmuştur. Salâhuddin Eyyûbî tarafından bu sûfîler için bir hânkâh yaptırılmıştı. Onlar, ibâdet maksadıyla buraya gelip gidiyorlardı. 723 H. yılında Nasıruddin b. Kalavun tarafından diğer bir hânkâh daha yaptırılmıştı. Bu hânkâhların, ileride açıklayacağımız gibi, İbni Teymiyye'nin hayâtına tesiri büyük olmuştur.

Mısır'da bâzı sûfiler, Muhyiddin b. "el-Arabî'nin vahdet-i vücût anlayışını benimsemeye başlamışlardı. Meselâ; Muhyiddin b. el-Arabi, bir dörtlüğünde şöyle diyordu:

«Ey eşyayı yaratan nefsinde! Sen bütün yarattıklarını cerrtediyorsun Yaratıyorsun oluşu sona erenleri sende Dar da sensin, geniş de!»

632 H. yılında ölen Mısırlı Îbnu'1-Fând, bu görüşün tesirinde kalanlar arasında idi. Keza, Mısır'da bâzı sûfîler, kendilerinin, nef-sî terbiye ve ruhî olgunluk sayesinde Allah'ın zatı ile ittisal ettikle­rini ve tekliften kurtulduklarını ileri sürüyorlardı.

İbni Teymiyye, buna razı olamazdı. Daha önce Şam'da bâzı Rifâî sûfilerinin yapmış olduğu hokkabazlıklara razı olmamıştı. Ora­da du bu gibi görüş ve hareketleri ortadan kaldırmak için mücade­le etmişti.  Elbette Muhyiddin b. el-Arabî'nin görüşlerini de tenkid edecekti. Nitekim onun görüşlerine de hvr;;ma başladı. Muhyiddm b. el-Arabî'ye hücum ederken düşünen bıv akıl, güçlü bir dil ve ce­saretli bir kaibe dayanıyordu.

Muhyiddin b. el-Arabi'nin müridlerinden hem süfîler, hem de halk arasında büyük bir itibar sahibi olan ve «Kitâbu'I-Hikem» adlı eserin yazarı İbni Ataullah es-Sikenderi, İbni Teymiyye'yi birtakım sûfîlerle birlikte Kahire kalesine gidip sultâna şikâyet etti. Sultan adliye binasında bir meclis topladı. İr-ni Teymiyye de kendisine güven iomde topluluğu yararak huzura geldi. Kendisine; «Bu insan­lar senin için toplandı», denilince; «Hasbünaîi:îhu ve ni'mel-vekü Biz Allah yeter, O ne güzel vekildir!» dedi vy hasımlarıyla müna­kaşaya girişti. Kuvvetli ifadesi ve getirmiş olduğu ezici deliller sayesirif'e muarızlarını altetti.

Bundan sonra sûfîler, birçok toplantılar yaptılar. İbni Teymiyye ise onlarla karşılaşmaktan yılmıyordu. Daha sonra sûfîler, İbni Tey­miyye hakkında şüpheyi çekecek şeyler ileri sürdüler. Çünkü O, Âllah'dan başkasına sığınüaznayacağına, Allah'ın kullarından hiçbir kimseden, isterse bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Pey­gamber olsun, medet umulamıyacağinı söylüyordu. îbni Teymiyye, bu sözü îbni Ataullah es-Sikenderî ile münakaşa ederken söylemiş, hazır bulunanlardan bir kısmı da; «Bu sözde bir şey yoktur.» demiş­tir. Başkadı ise, bu sözün sadece edebe aykırı olduğunu, fakat kü­für olmadığını bildirmiştir.

Mücâdeleler çoğaldığından devletin bu İşte tahammülü kalma­mıştı. Bu karışıklıklara son vermek için bunlara sebep olan adı ge­çen müsafiri susturmak gerekiyordu. Bu sebeple İbni Teymiyye'yi şu üç şey arasında muhayyer bıraktılar: İster İskenderiyye'ye, is­ter memleketi olan Şam'a, isterse hapishaneye gidecekti. îbni Tey­miyye hapishaneyi tercih etti.

Çünkü, İskenderiyye veya Şam'a gittiği takdirde görüşlerini açıklamaması şart koşulmuştu. Dolayısıyla O, hapishane benim için daha iyidir, dedi. Böylece söz ve fikir hürriyetinin kayıt altına alın­masına razı olmadı. Ona göre kâinatı dolduran hürriyet; bir yerden bir yere gitmek hürriyeti değil, fikir, vicdan ve söz hürriyetidir. Ger­çekten hür olan insan, fikir ve söz hürriyetini cisim hürryetinden önce bilmelidir. Görüşlerini açıklayamadan bir yerden bir yere git­mek, aklî ve ruhî bir esirliktir. Hapishanede insan hiç olmazsa bu esirliği hissetmez.

Fakat talebeleri, onun Şam'a gelmeyi tercih etmesini istemişler. O da, 18 Şevval 707 H. yılında Şam'a gitmek üzere yola çıkmıştır; an­cak bir konaklık yol gittikten sonra peşinden yetişip Devletin kendisini hapsetmeye karar verdiğini söylemişlerdir. Sanki Devlet" er­kânı, İbni Teyrhiyye'nna Şam'a gidip talebe ve dostlarının arasına düşünce, onların zorla kabul ettirdikleri şartların dışına çıkacağını hissetmiştir.

İbni Teymiyye tekrar mahkemeye getirildi. Bu kez kadılar ara­sında onu yakînen tanıyan, her ne kadar görüşleri- alışılmış olan şeylere aykırı ise de, ihlâs ve îmânından şüphe etmeyen bir bilgin vardı. Bu zat, İbni feymiyye'nin takva timsâli olduğunu, takvanın ise ruhlarda büyük bir tesiri bulunduğunu biliyordu. Nihayet kadı­lar, onun davranışlarında suç teşkil edecek bir şey bulunmadığına karar verdiler. Bunun üzerine kadılardan bâzısı onun hapiste kal­masına itiraz etti ve bu görüş münakaşa edilirken İbni Teymiyye; «Ben hapishaneye gidiyorum!» diyerek durumu kurtardı. Hapsedil­mesine muhalif olan Nuruddin ez-Zevâvî; «Kendisi için elverişli olan yerde bulunuyor.» dedi. Bâzıları da ona; Devlet, İbni Teymiyye'nin hapsedilmesinden başka şeye razı olmuyor, diye cevap verdiler.[21]

Bundan sonra İbni Teymiyye, kadılara ait olan hapishaneye ka­patıldı ve kendisine hizmet edecek birinin yanında kalmasına izin verildi.

îbni Teymiyye, kendisini hapse mahkûm eden bu mücâdeleyi fakihlerle değil, sûfîlerle yapmıştı. İhtimal ki bu sefer, kadılar ona takdir gözüyle bakmışlardı. Çünkü kendileri de vahdet-i vücûd fik­rini kabul etmiyorlardı. Bu fikir, İbni Teymiyye'nin bütün görüşle­rinden daha sivri idi. Dolayısıyla onların nazarında İbni Teymiyye, İslâm'ı müdâfaa etmekte ve ona hücum etmemekteydi. Kuvvetli bir ifadeye sahip oluşu da gözönüne alınarak, bu sefer İbni Teymiyye kadıların merhametini kazanmıştı.

İbni Teymiyye'nin bu Seferki hapse atılışı, yanma talebelerinin gidip gelmesine mâni olmuyordu. Esasen bundan kısa bir müddet sonra kadılar ve fakîhler meclisinin kararıyla serbest bırakılan İbni Teymiyye, Sâlihiyye Medresesinde ders vermeye başlamıştı.

Hapishaneden çıktıktan sonra insanlar onun ilim meclisine akın etmeye başlamışlardı. Görülüyor ki bu mihnet, îbni Teymiyye'nin sûfilere karşı galibiyetiyle neticelenmiştir.

İbni Teymiyye için hakîkî mücâdele Sultan Nâsıruddin b. Kala-vun'un tahttan feragat etmesiyle başlamıştır. Bu Sultânın yerine el-Melik el-Muzaffer Baybars tahta çıkmıştır. Baybars'ın hocası, Muh­yiddin b. el-Arabî'ye ve onun görüşlerine bağlı olan Nasr el-Mucî idi. Bundan sonra îbni Teymiyye ile Baybars arasında şiddetli bir

mücâdele başlamıştır. Çünkü Baybars, düşünce bakımından hocası Nasr el-Müncî'nin tesiri altında idi. Öte yandan o, İbni Teymiyye'yi sâbik Sultan Nâsınıddin'in adamlarından sayıyordu. Adı geçen Sul­tan, hocasıyla birleşip İbni Teynıiyye'den kurtulmak için bir çare düşündü ve onu îskenderiyye'ye sürmeye karar verdi. Zira îbni Teymiyye'nin Kahire'de bir hayli taraftarları olmuş, fakihler de onu tutmaya başlamıştı. îskenderiyye'de onun dostu ve yardımcısı yok­tu. Orada bir tuzak kurarak İbni Teymiyye'yi öldürüp rahata kavuş­maları da mümkündü.

Fakat İbni Teymiyye'nin fazilet ve şöhreti, îskenderiyye'ye ken­disinden önce gelmişti. İlim öyle bir nurdur ki ışıkları her yere ya­yılır, onu karanlıklar perdeleyemez. îbni Teymiyye, 709 H. yılı Safer ayının son gecesi îskenderiyye'ye doğru yola çıkmıştı. İskenderiyye'ye gelir gelmez ders, vaaz ve irşad meclisleri teşkil etmeye başladı. Bu hal üzere 7 ay, yâni Nasıruddin b. Kaîavun tekrar tahta çıkıncaya kadar devam etti. Bu 7 aylık zaman içinde îskenderiyye'­de İbni Teymiyye ile sûfîlerden bir fırka mücâdele etti. îbni Seb'in denilen ve felsefeile tasavvufu birleştirici birrnetpda sahip olan mu­tasavvıf filozof bir şahsa bağlı bulunan bu fırkanın adı Seb'îniyye idi.

Sultan Nasıruddin, Mısır tahtına tekrar çıkınca İbni Teymiyye'­yi Kahire'ye davet etmiş, O da bu daveti memnuniyetle kabul ede­rek buraya dönmüştür. Kahire'ye 8 Şevval 709 H. günü ulaştıktan sonra Hz. Hüseyin'in makamına yakın bir semtte ikamet etmiş ve kendisini tamamen ilme vermiştir. Kendisine kötülük edenler, gelip özür dilemişlerdir. O da, hepsini istisnasız affetmiş ve: «Bana kötü­lük edenlere hakkım helâl olsun.» demiştir.

Burada îbni Teymiyye'nin şerefli bir tutumunu anlatmamız ye­rinde olur. Şöyle ki: Sultan Nasıruddin tahtına yerleşince, îbni Tey­miyye'ye kötülük eden âlim ve kadılardan intikam almak istemiş­tir. Bu kadı ve bilginler, birinci mihnetinde îbni Teymiyye'yi hapse mahkûm etmişler ve O, bu yüzden 18 ay zindanda kalmıştı. Fakat bunlardan intikam almak hususunda kendisinden fetva almak is­teyen Sultana, îbni Teymiyye; «Onların kanı haramdır, onlara iş­kence etmek de caiz değildir,» demiştir. Sultan da; «Onlar sana iş­kence ettiler ve seni defalarca öldürmek istediler,» demiştir. Âlice­nap îbni Teymiyye ise, buna şöyle cevap vermiştir: «Bana işkence edenlere hakkım helâl olsun. Allah ve Resulüne karşı kötülük eden­lerden Allah kendi intikamını alır. Ben, nefsim için galip çıkmak is­temem. İbni Teymiyye bununla yetinmemiş. Sultandan onları af­fetmesini de dilemiş ve:  «Eğer onları öldürürseniz, yerlerini dolduracak kimseleri bulamazsınız, diyerek affedilmelerini temin etmistir.

îbni Teymiyye'nin affettiği bu insanlar arasında îbni Mahhalla da vardı. Bu kadı, îbni 'Teymiyye'ye karşı çok şiddetli davranmış, onun kendisini müdafaa etmesine bile mâni olmuş ve onu muhake-» mesiz olarak zindana atmıştı. îşte bu kadı, sonunda İbni Teymiyye'­yi övmekten başka bir şey yapamamış ve şöyle demi$tir: «Biz îbni Teymiyye'nin benzerini görmedik. Ona kötülük etmek istedik, fakat gücümüz yetmedi. O ise, gücü yettiği halde bizi bağışladı.»

Bu gelişinde îbni Teymiyye, Kahire'de yerleşmeye karar vermiş­tir. Kitaplarının gönderilmesi için memleketine mektup yazmış; ders, fetva, vaaz ve irşâd işleriyle uğraşmaya başlamıştır. Bu kez âlim­ler, onun ilmini açıkça tenkit edememiş, ileri gelen sûfîler görüşle^ rine dil uzatamamışlardır. Onlar bu kez îbni Teymiyye'nin sözlerine inandıkları veya Allah'dan korktukları için değil, Sultandan kork­tukları için böyle davranmışlardır.

Dolayısıyla onun fakîh ve sûfîlerden hasımları başka bir yol­dan harekete geçmişlerdir. Bu da, halkı, îbni Teymiyye aleyhine kışkırtmak olmuştur. Fakat onun kuvvetli ifadesi, delil getirişi ve şahsiyeti sayesinde kendilerinden daha çok dost ve taraftar kazandığını unutmuşlardır. Bunun üzerine iki olay meydana gelmiştir:

1 — 4 Recep 711 H. tarihinde bir topluluk, düşmanlarını tahrik etmek suretiyle İbni Teymiyye'nin dövülmesine sebep olmuştur.Bu­nun üzerine Hüseyiniyye mahallesi halkı toplanmışlar ve intikam almak için îbni Teymiyye'den ısrarla müsaade istemişlerdir. îbni Teymiyye, onlara; «Hak ya benim, ya sizin, ya da Allah'ındır. Eğer hak benimse helâl ettim. Sizinse ve beni dinlemiyorsanız istediğini­zi yapabilirsiniz. Eğer hak Allah'ınsa, O hakkuıı dilediği zaman alır»,

demiştir.

2— Aynı ay içinde kötü sözle ona tecâvüz edilmiştir. Fakat bu seferki tecâvüz, câhiller tarafından değil, bâzı fakîhler tarafın­dan yapılmıştır. Bunlar, îbni Teymiyye'ye önce hakaret etmişler, sonra da özür dilemişlerdir. Acaba böyle özür dilemelerinin sebebi, Sultandan korkmuş olmaları mıydı? Durum ne olursa olsun, Şeyh, îbni Teymiyye, onları da bağışlamış ve -. «Nefsim için galip çıkmak istemem», demiştir.

Kahire'de oturduğu bu müddet içinde îbni Teymiyye gördüğü kötü şeyler üzerine Sultanın dikkatini çekiyordu. Meselâ; şehir ve taşrada rüşvet çoğalmıştı. îbni Teymiyye, Sultan Nasıruddin'e bu durumu sert bir mektupla bildirdi. Bu mektupta şu sözler yer alı­yordu : «Hiç kimse mal veya rüşvetle vazifeye tâyin edilmesin. Çünkü bu, ehliyetsiz kişilerin işbaşına getirilmesine sebep olmaktadır.» Ayrıca kısas işleri de başıboş bırakılmış, öç almak için işlenen cina­yetler yaygın hale gelmişti. Bunun üzerine Sultan, işi ciddî tutmuş ve kısas işlerini, şer-i şerifin hükümlerine uygun olmak üzere, der­hal tatbîka başlamıştır.[22]

 




[20] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/524-525.

[21] Bu münakaaşlar için bak. İbni Kesîr, c. XIV, s. 46.

[22] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/525-530.
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2256


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #9 : 30 Kasım 2010, 12:32:54 »

Şam'a Dönüşü
 

İbni Teymiyye, Mısır'da ilim ve takva yönünden üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Burada va'zetmiş, ilim öğretmiş, Allah yo­lunda mücâdele etmiş ve işkencelere katlanmıştır. Artık aile ve ak­rabalarının yanma, büyüyüp yetiştiği eve dönmek hakkı idi. Fakat O, ancak cihâda katılacağı için Şam'a döndü.

712 H. yılı Şevval ayında Sultan Nasıruddin Moğollarla karşı­laşmak üzere büyük bir ordu hazırlamıştı. Çünkü Moğollar, müslü-manian rahatsız ediyorlar ve yeryüzünde fesat çıkarıyorlardı. Sul­tan Nasıruddin bu cihad sırasında İbni Teymiyye'yi yanından ayır­mak istemedi. İbni Teymiyye cihad'dan yılacak bir insan değildi. Kılıcını kuşanmış olarak Şam'a geldi. Bu sefer O, elli yaşını geçmiş ve oldukça ihtiyarlamıştı. Daha önce kılıcına sarılıp savaş meydanı­na atıldığı zaman genç olup kırkma değmemişti.

İbni Teymiyye, 713 H. yılı Zilka'de ayının başında Şam'a ulaş­tı.[23] Allah mü'minleri bu savaştan kurtarmıştır. Çünkü, gelen ha­berlere göre Moğollar geri çekilmişlerdi.

Bu gelişinde Şeyh (İbni Teymiyye) Şam'da yerleşip kaldı. Bun­dan sonraki durumunu îbni Kesir şöyle anlatır:

«Şeyh (îbni Teymiyye) Şam'a gelip yerleştikten sonra  diğer ilimlerle, eser telif ve neşriyle, insanlara sözlü ve yazılı fetva ver­mekle, şer'î hükümleri açıklamak için ictihadla uğraşmıştır. Bâzı meselelerde dört mezheb İmamlarına uyarak ictihadda bulunur ve fetvalar verirdi. Bâzan da fetva verirken onlara ve bu nıezhebîerin meşhur kavillerine aykırı davranırdı.  Onun, İmam ve mezheblerin görüşleri arasından seçme (tercih) lerde  bulunarak ve kendi içti­hadına dayanarak vermiş olduğu fetvalar birçok cildler teşkil eder. O, daima kendi görüşlerine Kitab, Sünnet, sahâbî ve selefin sözle­rinden deliller getirirdi.»

Şam ve Mısır'daki hayâtının ilk devresinde  îbni Teymiyye'nin doğru gördüğü akideyi açıklamaya çalışmış olduğunu, fıkhı görüş­lerinde de îmanı Ahmed b. Hanbel'in mezhebine bağlanmış olup bu mezhebin dışına pek az çıktığını düşünebiliriz.

Hayâtının ikinci devresinde ise, daha çok fürû' ilmine önem ver­miş, fer'î fıkıh meselelerini selefiyeci aklı ve sağlam düşüncesiyle incelemeye koyulmuş, bu konuda dört mezheb İmamlarına muha­lif, ya da bu mezheblerin meşhur olan veya olmayan görüşlerine muvafık sonuçlara varmıştır. Fakat, İbni Teymiyye'nin seçmiş (ter­cih etmiş) olduğu görüşler, mutlaka Kitab veya Sünnet'den aldığı bir delile dayanıyordu.[24] Onun bu uğurdaki çalışmaları çok zen­gindir. îbni Teymiyye, ihtiyaç duyduğu zaman doğru olan ve bir nass veya kendisinin incelemeleri sonunda ulaşmış olduğu kanaat tarafından desteklenen fıkhı kıyâsı kolayca tatbik ederdi.

İbni Teymiyye'nin hayâtının böyle iki devreye ayrılışı, onun bi­rinci devrede fıkıhla uğraşmadığı, sadece ikinci devrede fıkha önem verdiği anlamına gelmez. Diyebiliriz ki, O, hayâtı boyunca fıkıhla uğraşmıştır. Ancak hayâtının iki devreye ayrılışı fıkha vermiş ol­duğu ehemmiyete nisbetledir. Yâni hayâtının ikinci devresinin en çoğunu fıkıh işgal etmiştir. Fıkhı, O, meşhur büyük mezheblere gö­re inceleme sınırlarının dışına çıkarmış ve onu daha geniş bir ufuk­la tetkik etmiştir. îbni Teymiyye iki hususa çok önem vermiştir.

1 — Asıl kaynaklarından  faydalanarak Kur'ân ve Sünnet fık­hını tetkik etmiştir.

2 — Ehl-i Beyt İmamlarının görüşlerini incelemiştir. Şiîlik id­dia eden bâzı zümrelerden nefret etmesi, ekseri Ehl-i Beyt İmam­larının bir kısım görüşlerini içine alan şiî fıkhını incelemsine engel olmamıştır.

İbni Teymiyye, bu incelemeleri yaparken kendisini Hanbelî sa­yardı ve en azından talebeleri; onun, bütün mezheblerden yapmış olduğu birçok tercihlere, hiçbir kimsenin tavassutuna lüzum görmeksizin Kitab ve Sünnete yönelişine rağmen, Hanbelî mezhebine bağlı olduğunu söylerler. İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel'in fıkhı­na daima hayranlık duyardı. Fakat onun duyduğu bu hayranlık, mutaassıb bir mezheb mensubunun duyduğu hayranlık değil, araş­tırıcı ve tercih edici bir gözle bu mezhebi inceleyen bir insanın duy­duğu hayranlıktı. O, îmam Ahmed b. Hanbel'in mezhebi hakkında şöyle demiştir:

«İmam Ahmed Kitab, Sünnet, sahâbî ve tabiîlerin sözlerini ötekilerden daha iyi biliyordu. Bunun içindir ki, başkalarında olduğu gibi onun nassa muhalif zayıf bir görüşü yoktur. Ancak onun mez­hebinde, ekseriya daha kuvvetli bir görüşe muvafık olan görüşler mevcuttur. Diğerlerinden ayrıldığı meseleler üzerinde Ahmed b. Hanbel'in görüşü ona göre daha üstündür. Zaruret halinde zimmîlerin müslümanlar aleyhine yapmış oldukları şahitliğin kabulü, yol­culuk sırasında yapılan vasiyetin muteber oluşu vs. görüşleri böy­ledir.»

Bundan anlaşılıyor ki, İbni Teymiyye, Ahmed b. Hanbel'in fık­hını onun şahsı için değil, Kitab ve Sünnet'e sımsıkı bağlı olduğu için tercih etmektedir. Bununla beraber, O, Hanbelî fıkîuna taassub derecesinde -bağlanmıyordu. Birçok meselelerde başka mezheblerin görüşlerini tercih ediyordu. İbni Teymiyye taassubun, nefsin haya­sından ileri geldiğini, hüccet ve burhandan doğmadığını kabul eder ve şöyle derdi:

«Kim, İmamlardan birine taassub derecesinde bağlanırsa hava ehline benzemiş olur. İster îmam Mâlik'e, ister îmam Ebü Hanîfe'ye, ister İmam Ahmed b. Hanbel'e bağlanmış' olsun. Bunlardan birine taassub derecesinde bağlanan kimse, bağlanmış olduğu İmamın ilim ve din hususunda kıymetini bilmiyor ve öteki İmamları da takdir, edemiyor demektir. Böylece câhil ve zâlim insanların durumuna düş­mektedir. Halbuki Allah, ilim ve adaleti emrediyor, cehalet ve zu­lümden nehyediyor. Kur'ân'da; «İnsan onu (emaneti) sırtına yük­lendi. Çünkü o, çok zâlim ve câhildir.»[25] buyurulmuştur. îşte îmam Ebu Yûsuf ve İmam Muhammedi insanların, îmam Ebû Hanîfe.ye en iyi bağlı olanları bunlardır. Keza, îmam Ebû Hanîfe'nin kavlini en iyi bilenler, de onlardır. Böyle olduğu halde birçok meselelerde ona muhalefet etmişlerdir. Çünkü Sünnet ve ellerindeki hüccet, bu meselelerde ona uymamalarını gerektiriyordu. Onlar, bununla bir­likte hocalarına daima saygı gösteriyorlardı.»

Böylece İbni Teymiyye, taassub boyunduruğunu kırmış ve dört İmamın görüşlerine bağlı kalmaksızın hür bir araştırmaya yönelmiş­tir.[26] Bu araştırma ve incelemelerin sonunda bazı önemli meseleler hakkında birtakım fıkhî neticelere ulaşmıştır. îşte bunlardan bir­kaç misal:

1 — îbni Teymiyye, talâk (karı boşama) sözünün yemin haline geldiğini görmüştür. İnsanlar,  (Allah'a yemin eder gibi karılarını boşamak üzere yemin etmeye başlamışlardır. Ancak insan, Allah'a yemin edip sonra bu yemini bozarsa keffâret olarak ,ya bir köle âzâd-edecek, ya bir gün on fakiri doyuracak veya giydirecek, bunlara gü­cü yetmezse üç gün oruç tutacaktır. Talâk üzerine ettiği yemini bo­zarsa karısı boş olacak', yuvası dağılacak ve evlilik dediğimiz mu­kaddes münasebet sona erecektir. îşte bu netice, Îbni Teymiyye'yi korkutmuştur. Bunun üzerine O,  Allah'ın Kitab ve Peygamber'in Sünnetinde buna bir delil aramış, fakat böyle bir delil bulamadığı gibi, selefin görüşlerinde de bunu gösteren bir şey bulamamıştır. Ki­şi, bu yemini ile karısını boşamak istemediğine göre, evliliğin sona ermesini gerektiren hiçbir şey yoktur. Dolayısiyle îbni Teymiyye, Talâk şartıyla yapılan yeminin bozulmasıyla karının boş olmayaca­ğına fetva vermiş ve kendi görüşünü Ehl-i Beyt İmamlarından inti­kal eden sözlerle desteklemiştir.

îbni Teymiyye 718 H. yılında bu fetvasını açıklayınca fakîhlerin tenkidine uğramıştır.

2 — îbni Teymiyye, Kur'ân nassı ile bağdaşan rivayetleri tesbit etmiş ve görmüştür ki «üç» sözünü ağıza alarak karıyı bir de­fada üç talâkla boşamak mümkün değildir.[27] Böyle bir boşamada kadın, ancak bir talâkla boş olur. Çünkü Allâhu Teâlâ Kur'an'da; «Talâk (boşama) iki defadır.»[28] buyurmuştur.[29]

Tabiîlerden birçoğu bu görüştedirler. îbni Teymiyye, bu görü­şünde Ehl-i Beyt İmamlarından[30] rivayet edilen haberleri benim­semiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir.

3 — İbni Teymiyye'ye göre bir kimse karısı ayhali thayız) gö­rürken boşasa talâk vâki olmaz. O, bu görüşüne, Peygamber (S.A.) '-in Abdullah b. Ömer'e vermiş olduğu emri delil olarak gösterir. Yâ­ni Abdullah b. Ömer, ayhali gören karısını boşadığı zaman Peygam­ber (S.A.), ona, karısına tekrar dönmesini emretmiştir. Ibni Teymiyye bu meselede de Ehl-i Beyt İmamlarından rivayet edilen görüşü benimsemiştir.[31]

İbni Teymiyye, bunlara benzer daha birçok fetvalar vermiş ve dört mezheb İmamlarına muhalefet etmiştir. Bâzı âlimler kendisine böyle fetva vermemesini tavsiye etmiş, O da bir ara susmuştur. Fa­kat, sonra bu gibi fetvalar vermeye devam etmiştir. Daha sonra dört mezheb İmamlarına muhalif olarak böyle fetvalar vermemesi için Sultandan bir emir gelmiş ise de, îbni Teymiyye bu türlü fet­valar vermede ısrar etmiştir. Çünkü O, dîninde küçülmek istemiyor ve söylediklerinin doğruluğuna güveniyordu.[32]

 [/b]



[23] Böylece İbni Teymiyye, tam yedi yıl ve yedi aylık bir ayrılıktan sonra Şam'a tekrar gelmiş oluyordu. Çeviren.

[24] Büyük İmam ve müctehidler de görüşlerinde böyle delillere dayanıyor­lardı, İbni Teyimyye ise, bu delilleri kendi anlayışına göre değerlendiri­yor ve onlardan ayrı sonuçlara varıyordu. Çeviren.

[25] Azhab Sûresi, 72.

[26] İbni Teymiyye'nin fikhî inceleme ve araştırmaları dört kısma ayrılır:

1 —  Hanbelî mezhebine bağlı olarak verdiği fetvalar ve bu mezhebi savunduğu hususlar.

2 —  Mezhebler arası karşılaştırmalara dayanarak incelemiş olduğu meseleler.

3 —  Dört mezheb ye Ehl-i Sünnetin dışına çıkmaksızın yapmış olduğu seçme (tercih )'Ier.

4 —  Dört mezhebe bîrden muhalefet ettiği ve hazan Şiî İmamların görüşlerini benimsediği, bazan da tek basma ileri sürdüğü ictihadlar. Çeviren.

[27] Türkçemizde yaygın olan «Üçten dokuza boşadım» veya «Üç talâkla bo­şadım» sözü ile, İbnî Teymiyye ve İbnî Kayyım el-GvziyyeVe göre bir talâk vâki olur. Çeviren.

[28] Bakara Sûresi, 329.

[29] Bakara Sûresi'nin 230. âyetinde; «Yine erkek, karışım (üçüncü defa) boşarsa ondan sonra kadın kendisinden başka bir ere nikahlanıp varmadıkça ona helâl olmaz.» buyurulmuştur. Buna göre Üçüncü defa bo­şanan bir kadın başkasıyla evlenip yeni kocasının ölümü sebebiyle ni­kâhı zail olmadıkça veya normal ve meşru herhangi bir sebeple ondan boşanmadıkça ilk kocasıyla tekrar evlenemez. Böylece Kur'an-ı Kerîm'-de üç talâk zikredilmiş oluyor. Çeviren.

[30] Sahâbîlerden îbni Abbas, İbni Mes'ud ve Abdurrahman b. Avfta bu görüşte olduğu Hz. Ali'den nakledilmiştir. (Bak. M. Muhyfddin Abdalhamid, el-Abvâl es-Şahsiyyet, Kahire 1958, s. 271, 372). Çeviren.

[31] İbni Hazm de bu görüştedir. Çeviren.

[32] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/530-534.

Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: [1] 2 3 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: