0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: İki asrın Şahidi Bediüzzaman Said-i Nursi  (Okunma Sayısı 278 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 27 Eylül 2009, 19:48:51 »

İki asrın Şahidi Bediüzzaman Said-i Nursi   
Muhammed Şakir'in Kaleminden:

Salih Rehberlerimizi Tanımaya Çalışırken
 
Hakk ile batılı birbirine karıştırma çabalarının ayyuka çıktığı garib bir zamanda yaşıyoruz. Zira bugün hakk suretinde batıl peşinde koşuşturan nice bedbahtlar vardır. Ne akıl, ne iz’an ve ne de vicdan bunların debelenip durdukları mahall’e uğramaz. Bunların içinde niceleri de tarihe, tarihi hadise ve şahsiyetlere kendi bozuk renklerini vermenin telaş ve uğraşısı içindedirler. Ekseriyetle bunların korku ve endişeye dayalı garib bir de halleri vardır ki bu, oyuncağı elinden alınmak üzere olan bir çocuğun halet-i ruhiyesini andırır, ona benzer.
 
Şahıs veya grub fark etmez, bu gibi kimselere göre tarihi doğrular, sadece kendi anlattıkları ile sınırlı ve sadece anlattıklarından ibarettir. Başka bir deyimle tarihi hadiseler ve tarihe mal olmuş mühim şahsiyetler sadece ve ancak onların anlattıkları ve tanıttıkları gibi ve kadardır. Çıkar ve menfaatleri daha fazlasına müsaade etmediği gibi müsamaha da etmez gayrı… kendilerince, bu şekilde kendilerini kamufle etmiş olurlar. Ve eğriliklerini doğru, sapıklıklarını da hakk’mış gibi göstermiş olurlar. Böyle zannederler, ama yalnızca zann!.. işte bu oyun, bu garib zamanda en çok oynanan oyunlardan bir oyundur.
 
Ne olursa olsun kuşkusuz bu, hakikatleri öğrenme peşinde koşan hakperestler için, işi zora sokan faal bir eleman, etkin bir unsurdur. Zira bu yapmaya niyetlendiğimiz doğru ve lazım bir vazifeyi, tam bir isabet ile sona vardırma yolunda sıkıntıları hâmil bir atmosferi havidir. Onun için işin bu yönüne özellikle dikkat etmek lazımdır. Dikkat ise, bir tedbir ve tedbir ise âdil-uyanık-dakik ve araştıran bir göz, deliller ile dinlemeye müsaade eden bir kulak ve hakikatlerle donanımlı keskin bir zekâya sahip olmayı salık verir.
 
Binaenaleyh önemli bir şahsiyeti hakkını vermek suretiyle tanımak ve anlamak bu zamanda gıbta edilesi büyük bir erdemdir. Tanımaya götüren doğru, güvenilir ve isabetli yolları arayıp bulmak ve bilmek ise, takdire şayan bir marifettir. Sonra Müslüman için bu, müminde bulunması istenilen adil olma vasfının da icablarındandır. Demek ki, dikkat ile böyle davranıp hareket ettiğimiz zaman, tanımak istediğimiz o şahsiyetin hakk ve hukunu vermiş olabiliriz ancak. Böylece hakkı olan vasıfları vermiş ve layık olduğu makama yerleştirmiş oluruz. Akıl ve iz’an, insaf ve vicdanın da gereği budur.
 
Efendim, insanlığa ve bahusus ümmete mal olmuş önemli bir şahsiyeti doğru tanımanın pek çok yollarından biri, kuşkusuz, o şahsiyetin arkasında bırakmış olduğu eserlerine müracat etmek ile olur. Bu önemlidir. Diğer bir yol ise, o şahsiyetin yaşamış olduğu çağı ve çağa rengini vermiş şartları ve hadiseleri iyice bilmek ve vakıf olmakla mümkündür. Bunlar, o şahsiyeti anlama, kavrama ve istifade etme bakımından birbirini tamamlayan esas ve asli unsurlardır. Dikkatle bakılırsa bu iki unsurun iç içe olduğu bariz bir şekilde görülecektir. Demek oluyor ki eserler, kucağında doğup büyüdüğü çağ için; çağ da bağrından çıkarıp büyüttüğü eserler için adeta bir ma’kes hükmünde ve kıymetindedir. Geride kalan diğer yollar ise ya bu iki unsuru besler, takviye eder ya da onlardan beslenir ve onlarla kîymet ve değer hükmünü kazanıp elde etmiş olurlar…
 
Sonuç olarak bu gibi durumlar için “insan, ibn-i zamandır.” Düsturu ile “Her zamanın bir hükmü var.” Prensibi, elde tutulması gereken şâkullerdir. Bunların hürmetine halel getirilmemeli ki isabet tam olsun.
 
Bundan sonra asıl mevzuya gelebiliriz. Başlıktan da anlaşılacağı üzere son dönem büyük İslam alimlerinden mücahid, mütefekkir, müceddid Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin hayatı, mücadelesi ve direnişini ele almaya çalışacağız. Serdettiğimiz ölçüler ışığında hadiseye bakacak ve siz muhterem okuyucularımızın istifadesine sunacağız.
 
Harika bir harita
 
Evet, iki koca asır, üç ayrı devir, iki büyük savaşın yanı sıra zindanları, sürgünleri, zehirli su-i kasdleri ve daha nice zorlukları aguşuna alarak büyüyen ve büyüdükçe de anlam kazanan Said-i Nursinin iman ve İslamın özüyle mücehhez hayatını, mücadelesini ve dolayısıyla davasını söz konusu edeceğiz.
 
Önce onun doğduğu köye, Sofi Mirza’nın mütevazi hanesine misafirliğe gideceğiz. Sonra uğradığı veya kaldığı toprakları karış karış gezip kolaçan edeceğiz. Bazen kabına sığmaz bir talebe, bazen medreselere ruh vermeye çalışan bir alim ve bazen de soru sormadan ama sorulacak her soruya isabetli cevaplar yetiştiren bir allame olacağız. İlmi meclislerde münazaraların sultanı, alim ve münevverlerin ikna edicisi, olmazsa delillerle ilzam edicisi olacağız. Bazen halka iner, sorun ve dertlerine derman olmaya gayret ederken, bazen de onları eğitimsizlikten, fakr u cehaletten kurtarmak için padişahın bulunduğu payıtahtın yolunu tutacağız. Bazen gündemleri takip edecek ve İslam düşmanlarının Kur’an hakkında oynamak istedikleri desiseleri öğrenip tedbirler geliştireceğiz ve bazen de huzuru bozmanın peşinde olan çetelerle bilfiil mücadele edeceğiz.
 
Bazen savaşan, bazen savaş meydanında tefsir yazacak ve bazen de yaralanıp esir düşeceğiz. Sonra akıllara durgunluk veren bir şekilde firar edecek ve türlü tehlikelerden geçerek de olsa memleketin başkentine vasıl olacağız. Ve ama memleketi yıkılmış, yakılmış, işgal edilmiş olarak bulacağız. Böyle ümitsizlik karabulutlarının semamızı ihata ettiği bir zamanın tam ortasında “Ümidsizlik ve yılmak yok, kavga ve mücadeleye devam” deyip öne atılacağız.
 
Tehlikeli yerlerde mücadele etmeyi seviyor iken Anadolu’daki yeni millet meclisi tarafından istifade edilmek üzere davet edilecek ihtişamlı bir törenle karşılanacak ve en iyi şekilde ağırlanacağız. Ne yazık ki vaziyet ve gidişatı içaçıcı değil, raydan çıkmak üzere olan bir katar gibi göreceğiz. Durum vahim ise de biz asla korkmayacağız ve ipin düğümünü bir şekilde eline geçirmiş olanlara karşı yüksek sesle itirazımızı dillendireceğiz. Zalimlere ve iki yüzlü tiranlara karşı isyan edecek ve “acaba şimdi ne yapmalı?” diye kadim vatanın yoluna düşüp pek merhametli olan Rabbimize iltica edeceğiz. Rabbimize, mazlum ve mustazafların Rabbine, alemlerin Rabbine sığınmak üzere, inayet ve çıkışa dair hayırlı bir yol taleb etmek üzere mağaralara çekileceğiz. Sahi! Biz zaten dağlarda ve mağaralarda büyümemiş miydik?
 
 
 Tam da böyle bir halet-i ruhiye içinde kendimizle hemhal iken ortalık bir kez daha karışacak… Bir kez daha ehl-i imana büyük sorumluluklar ile ağır işler düşecek. Bir kez daha mazlumiyetler, mahrumiyetler ve dahi büyük katliamlar ile idamlar bizlere pay, bizlere nasib olacak. Bir kez daha yollara düşeceğiz, ellerimiz zincir ve kendirlerle kayıtlı; ama bu kez kendi öz yurdumuzda savaş esiri muamelesini göreceğiz.. Kendi özyurdumuzda “tehlikeli” ve “Aman ha! Sakınılması gereken biridir O!” tacizlerine, işkence ve zorbalıklarına acımasız bir şekilde maruz kalacağız..
 
Fakat size müjde! Biz, yine de yılmayacağız, Kur’an’ımızı ve imanımızı yüreğimizin ocağından lisan ve amel kanalları ile tatbik edip, yaşamak için kıvranmaya ve sancılar çekmeye başlayacağız. Öncekinden çok daha esaslı, çok daha bereketli bir mücadele ve bir kutsal direnişin meş’alesini yakarak ve sancağını göğün derinliklerine doğru uzatıp yükselterek “Mücadeleye devam” diyeceğiz. Bu kez direnişimize mukaddes davamızın adını vereceğiz. Ateş alevleri arasında ve alevler, dört bir yandan yüzümüzü ve bedenimizi haşin bir şekilde yakıp dururken biz halkın imanı ile uğraşıp savaşan zalimlere karşı meydana çıkıp “İşte, meydan budur, biz meydan okuyor ve diyoruz ki: “Bu bir iman davasıdır” diyerek Kur’an ve iman kılıcını çekeceğiz. Kılıcımız, imanın nuruyla parlayacak ve biz ilerledikçe o önümüzü güneş kadar aydınlatacaktır.
 
İşte bu şekilde ehl-i dalalet ile zalimlerin kalbine korku ve dehşet, ehl-i iman ile mazlumların kalbine ise emniyet, selamet ve imanla yoğrulu büyük bir cesaret telkin edeceğiz. Bu hakkımız var, çünkü itikadımızca sahibi bulunduğumuz “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Ve hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir” itikadımız bu. Hiç kuşku yok ki bu bir iman, bir tasdik ve sükuna ermiş bir yakin halidir.
 
Evet, Allame Bediüzzaman Said Nursi’nin beliğ ve kerim lisanı ile bunları söyleyecek ve haykıracağız. İşte Bediüzzaman bu. Ve işte Ümmet-i Muhammed aleyhisselatu vesselam için derin acılar ve kırılmalarla dolu dolu geçen üç devir ve iki koca asrın sahibi dediğimiz Said-i Kürdi budur!. Ama hayır! O yalnızca bu değil, bu kadar hiç değil. Hakikat ki o, anlattğımız ve anlatacaklarımızdan çok daha fazlasıdır..
 
O halde, iyisi mi gelin, tahkiki imanı ile koca kainata meydan okuyan Rabbani ihsan ve hibeye mazhar bu azade ruhu daha yakından ama çok daha yakından tanımaya ve anlamaya çalışalım.. Eğer ki siz buna hazırsanız, evet, eğer ki siz seksen seneyi geçkin heybetli bir çınarı incelemeye, seksen seneyi geçkin bereketli ve hareketli bir ömrü izlemeye seksen seneyi geçkin iki asrı gören devasa bir şahidi dinlemeye ve efendim,
 
-İman ile boyanmış dolu dolu bir hayatı,
 
-Kur’an ile nakış nakış meşakatli bir mücadeleyi,
 
-Ve kahramanca bir direnişi
 
Okumaya; ama hayır!
 
Yalnız okumaya değil, eğer ki siz yaşamaya da hazırsanız o zaman buyurun
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #1 : 27 Eylül 2009, 19:50:28 »

Üstad’ın hayatında taksimat hisabı

Üstad’ın resmi biyoğrafisi olan Tarihçe-i Hayat’tan okuyoruz: “Üstad’ın hayatı, külli hizmeti noktasından topluca iki büyük safha arz etmektedir. Birincisi: Doğuşundan itibaren tahsil hayatı, Van’daki ikameti, İstanbul’a gelişi, siyasi hayatı, seyahatleri, Harb-i umumiye iştiraki, Rusya’daki esareti, İstanbul’da Darü’l – Hikmeti’l İslamiye azalığında bulunuşu, Kuvva-yı Milliye (milli mücadele yıllarında)de İstanbul’daki hizmeti, Ankara’ya gelerek ilk meclis-i mebusundaki faaliyetleri ve kısa bir müddet sonra Van’a çekilip inzivayı ihtiyar etmesi gibi, her biri ayrı bir hayat sahnesi olan Üstad’ın hayatının bu birinci safhası, iman ve Kur’an hizmeti itibarıyla ikinci safha hayatının mukaddemesi hükmündedir. İkinci büyük hizmetine hazırlıktır. Ömrünün ellinci senesine kadardır.

 

İkincisi: Van’da inzivada iken ğarb (Batı Anadolu)a nefy (sürgün) edilip Isparta’nın Barla Nahiyesinde ikamete memur edildiği zamandan başlar ki (bu), Risale-i Nur’un zuhur (çıkışı, yazılışı)u ve intişarı (yayılışı)dır. Azami ihlas, azami fedakarlık, azami sadakat, metanet ve dikkat ve iktisat içinde Risale-i Nur’la giriştiği hizmet-i imaniye ve manevi cihad-ı diniyedir.” 


İktibas yaptığımız Tarihçe-i Hayatı, Risale-i Nur külliyatı serisinden olup, Üstad henüz hayatta iken basılıp yayımlanmış bir eserdir. Sonraki yıllarda yazılmış olan Bediüzzaman biyografilerine göre bu eser hem daha öz ve hem de kısadır. Fakat bizzat Üstad’ın onayından geçerek yazıldığı için, bu biyografilerden hemen tamamının bir şekilde atıfta bulunduğu kaynak bir eserdir.

Buna göre Bediüzzamanın toplam hayatı, genel hizmeti açısından, iki ana merhaledir. Ömrünün ilk elli senesini içine alan birinci merhalesi için, görüldüğü gibi tarihçe, anlaşılır ve yeteri derecede alt başlıklar da çıkarıp vermiştir. Çok hareketli bir hayatı olduğu başlıklardan rahatlıkla anlaşılır. İkinci merhale ise, Bediüzzaman’ın geri kalan bütün ömrünü kapsar. Bununla beraber, Tarihçenin de dediği gibi, birinci merhale ikinci merhaleye bir mukaddeme, bir hazırlık niteliğini taşır. Üstadın hayatı ve mücadelesini inceleyenler bunu bariz bir şekilde göreceklerdir. Tarihçe, kapsamı ile orantılı olarak bu iki ana merhaleyi açıp izah etmektedir.


Bediüzzaman ise, hayatını ve mücadelesini ve mücadele tarzını, iki büyük merhaleden oluşan bu toplamın üzerinden birbirinden tamamen farklı özellikler taşıyan üç ayrı döneme taksim eder.

Birincisine Eski Said Dönemi der ve bu onun ömrünün ilk kırkbeş senesini de içine alan 1922 yılına kadarki zaman dilimidir. Bu dönemin sonu Koca Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden silinip, İslami coğrafyanın dört bir yandan işgallere maruz kaldığı o çileli yıllara denk gelir. Anadoluda ise, işgallere karşı Müslüman halkın direniş ve mücadelesi hâlâ tamamlanmamış, devam etmektedir.

İkincisini ise Üstad, Yeni Said Dönemi olarak tesmiye eder. Bu 1922 ile 1950 yılları arasındaki süreci içine alır. Otuz seneye yakın bir zaman dilimi.. Osmanlının küllerinden şekillenen yeni devletin genel manada; ama özellikle İslama ve müslamanlara karşı en hırçın, en acımasız ve katliamcı olduğu yıllardır. Bu dönemin hemen hemen tamamı CHP’nin terör estirdiği tek parti dönemiyle ilgilidir. Yani onun despot idaresi altında geçer. Üstad için, bu dönemin tamamı sürgün, tamamı zindan, eziyet, işkence ve gurbettir. Böyle çileli olmasına rağmen çok da bereketli ve imani dava cihetiyle çok da meyvedar geçmiştir. Zira O, Tahkiki İman diye tanımladığı büyük davasını, sürgüne gönderilip zindan zindan dolaştırıldığı bu gurbet ve çile ikliminde başlatmıştır…

1950 senesinden sonraki süreyi ise Üstad, Üçüncü Said Dönemi olarak tanımlar. CHP’nin düşüp, yerine Demokrat Partinin iktidar olduğu yıllardır. Köy Enstitülerinin kapatıldığı, ilk ve ortaokullara resmi olarak din derslerinin konulduğu, radyoda dini programlar ile Kur’an okunmasına izin verildiği ve en önemlisi de o zamana kadar yasak olan ezan ve kametin, Arapça aslı üzeri okunmasının önündeki engellerin kaldırıldığı yıllardır. Öncekine nisbeten Üstad, bu dönemde biraz daha rahat hareket etme imkanı bulur. Risale-i Nur’un neşir ve diğer faaliyetleri alan olarak daha bir genişler, tanınır ve halkça rağbete mazhar olur. Ayrıca İstanbul, Ankara başta olmak üzere Üstad, o zamana kadar gitmediği bazı illeri ziyaret etme imkanı bulur. Bütün bunlarla beraber yine de unutulmasın ki, Bediüzzamanın Afyon zindanı ve maruz kaldığı diğer bazı şeni zorbalıklar, bu dönemin, en acı örnekleri olarak tarihi kayıtlarda yerini almıştır. Sonuç olarak Üçüncü Said Dönemi, Üstadın, Urfa’da hakkın rahmetine kavuştuğu 1960 yılının Mart ayına kadar devam eder.

Kuşkusuz çalışmamız, Risale-i Nur metinleri başta olmak üzere konuyla ilgili yazılmış çeşitli kaynaklardan yararlanmak ve ayrıca, kronolojik bir sıralamayı göz önünde bulundurmak suretiyle bu dönemlerin mufassal bir açılım ve izahatı şeklinde olacaktır. Öncelikle Eski Said Dönemini etraflıca inceleyeceğiz. Daha sonra Yeni Said Dönemi ve ardından da Üstad’ın Üçüncü Said Dönemi şeklinde çalışma ve incelememiz devam edecektir. Rabbimizden muvaffakiyet, siz değerli okuyucularımızdan da dua bekleriz.

Konuyla ilgili ön bilgi bağlamında buraya kadar anlattıklarımız yeterli olsa gerek. Şimdi de Said’in gözlerini açtığı o günün dünyasına döneceğiz. O günün şartlarına, o günün kaba hata takılan siyasi, sosyal, kültürel... gelişmelerine kısa da olsa bir göz atacak ve sonra asıl mevzumuza; yani Said’in gezegenimizdeki hızlı, harika, garip, çileli ve ama izzetli, şerefli, nurlu, imanlı yolculuğuna usulünce ve de sabırla giriş yapacağız.

Bediüzzaman’ın doğduğu Osmanlı

Bediüzzamanın, Said olarak dünyaya gözlerini açtığı Rumi 1293 (miladi 1876-1877’ye tekabül eder) tarihinde Osmanlı, İmparatorluk olarak genel manada tam bir buhran ve karışıklık içindedir. Esas olarak bu karışıklığın daha geri bir tarihe doğru giden uzunca bir hikayesi bulunmaktadır. Ne ki biz mevzumuz itibariyle bu teferruata giremeyeceğiz. Şu kadarı hariç:

Darbe oluyor

O doğduğu zaman Osmanlı Devleti, bugünlerde çokça konuşup tartıştığımız askeri bir darbe ile hercümerc halindedir. Darbenin dağıttığı sakil koku payitahttan başlayıp memleket sathını ihata etmiş durumda ve koca imparatorluk tam bir belirsizlik fotoğrafını arz etmektedir. Bu günden o döneme baktığımızda, “Demek ki bu meşum ahlakın, Türk Milli tarihini derinliklerine doğru uzaman irsi bir izahı vardır, olmalıdır” demekten kendimizi alamıyoruz. Yoksa biri ya da bazılarının kucağında doğup büyüdükleri ve içinde yetiştikleri milleti ömürbillah reşit olmamış olarak görmelerini nasıl izah edebiliriz? Bu tarz bir anlayış -bu mazlum halkın bahtına olsa gerek- hasta bir ahlakın adeta genlerine işlemiş durumda… geçiyoruz.

Darbe, 1860’lardan beri çeşitli vesilelerle ismi öne çıkan Mithat Paşa ve o sıralarda Milli Savunma Bakanı konumunda bulunan Hüseyin Avni Paşanın önünde yer aldığı ve ordudan başka bazı yüksek rütbeli subayların da içinde bulunduğu dış güçlerle içli-dışlı ulusalcı bir ekibin gayretiyle yapılır. Darbenin mağduru 1861’den beri imparatorluğu idare eden padişahlık makamında oturan Sultan Abdulazizdir. Azlettikten kısa bir zaman sonra onu katlederler. Yerine, aynı güçler tarafından, selefi ve aynı zamanda kardeşi olan Abdulmecid’in oğlu V. Murat tahta getirilir. Fakat darbecilerin V. Murat üzerinden girdikleri hesab yanlış ve de sakattı. Nitekim ruhi ve diğer bazı sağlık problemleriyle ma’lul olan yeni sultanın tahtta kalışı uzun sürmez. Sadece doksan üç gün gibi kısa bir zaman kalmış olur.

Otuz üç yıl sürecek bir devrin başlangıcı

Gerçek şu ki batı yanlısı darbeciler iktidar noktasında hala üstün olan taraf, ve kendi anlayış ve programlarına uygun yeni bir sultanı arayıp bulmanın çabası içindedirler. Onun için vakit geçirmeksizin V. Murad’ın yerine 1908 askeri darbesine kadar otuz üç sene gibi uzun bir zaman devletin başında kalacak olan merhum Sultan Abdülhamid Han’ı getirirler. Fakat Abdülhamid ile ilgili tercihlerinde de yanıldıkları fazla bir zaman geçmeden ortaya çıkacaktır. Zira Abdülhamit han kendini sağlama aldıktan kısa bir zaman sonra onlardan farklı bir durumda olduğunu icraatlarıyla ispat edecektir.

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #2 : 27 Eylül 2009, 19:51:06 »

Batılılar ile Batılcılar el ele / Osmanlı karışıyor
 

Said’in dünyaya geldiği ve darbenin yapıldığı tarihten bir yıl kadar evvel Balkanlarda Bulgaristan ve Sırbistan milliyetçilerinin başlattıkları ayaklanma ve isyanlar olur. İki yıl kadar öncesinde 1875’te ise Osmanlı ekonomik olarak iflas ettiğini resmen ilan eder. Osmanlı gibi asırları geride bırakan koca bir imparatorluğun mali olarak iflasını ilan etmesi başlı başına bir olaydır. Siyasi krizlerle boğuştuğu ve askeri olarak çökmenin eşiğinde olduğu ise düşmanların gözden kaçıracakları ayrıntılar değildir.
Ordunun bu döneme denk gelen vaziyetine dikkat çeken araştırmacılar; ordunun Batı devletlerine tapma derecesinde bağlı olan ulusalcı-milliyetçi kesimlerce kalbura dönüştürüldüğünü, askerler içinde büyük bir laubalilik ve başıbozukluğun baş gösterdiğini, dindar ve muhafazakâr subay ve askerlere baskıların artış gösterdiğini, emsal devlet ordularına göre cihaz ve donanım bakımından çok geride kalmış olduğunu, güven ortamının kalmadığı ve muhbirliğin gittikçe yaygınlaştığını, rüşvet, yolsuzluk ve ahlaksızlık gibi fiillerin çekinmeden yapıldığını ve ordudaki subayların yabancı devlet subaylarıyla ilişki ve dirsek teması içinde olduklarını ileri sürerler. Döneme ait ve birinci elden dönemi anlatan kaynaklara baktığımızda bu iddiaların mühim bir kısmının doğruluğunu, ne yazık ki görebileceğiz.
Osmanlı, siyasi, ekonomik ve askeri olarak tam bir kriz içinde iken Batılı devletlerin kışkırtması sonucu, Balkanlardaki bu isyanlar meydana gelmiştir. Gerek Balkanlardaki bu isyanlar ve bu isyanları fırsat bilip Osmanlıyı habire sıkıştırmakta olan Batılı büyük devletler ve gerekse içteki diğer azınlıkların nümayişleri bu şekilde Osmanlıyı darboğaz yakaladığı kritik bir süreçte söz konusu askeri darbe de işin tuzu biberi olur. Balkanlardaki isyanlara, idarecilerin beceriksizliğiyle ilgili şikayetler ve zirai ürünlerde baş gösteren kıtlık, neden olarak öne sürülmüş ise de meselenin bir başına bunlardan ibaret olmadığını ve kışkırtmaların arkasında Avrupalıların olduğunu sonraki gelişmeler ortaya çıkarıp göstermiştir. Görülen o ki içteki batılcılar ile dışarıdaki batılılar koca imparatorluğu çökertme hususunda apaçık bir şekilde elbirliği ve işbirliği etmiş durumdalar.
 
1.Meşrutiyetin ilanı ve ardından feshi
 
Haliyle Batılılar Balkanlardaki bu hadiseler üzerine harekete geçerler. Onlar faydalarına olacak şekilde Osmanlıyı sıkıştırma ve imzalarla birtakım sorumluluklar altına koyma hesabını yaparlarken, Osmanlı’da daha önce olmayan önemli bir gelişme olur. Tahta oturuşu henüz birkaç ayı bulmamış olan Sultan Abdulhamid, uzun yıllar tartışılacak bir sistemi, yani meşrutiyeti (Anayasa, parlementer sisteme geçiş) ilan eder. Bu, direk veya dolaylı, Avrupalıların, Osmanlı içişlerine yönelik bir zamandan beri süregelen müdahalesine bir ket gibi görülse de, bu şekil olmadı az bir zaman sonra anlaşılacaktır..
 
Meşrutiyet, aynı zamanda 1839’dan beri devam ede gelen ve Osmanlıdaki Batılılaşma sürecinin adı olan “Tanzimat Döneminin sona erişinin de ilanıdır. Fakat biraz sonra anlatacağımız gelişmeler üzerine, açılışı henüz birkaç ayı geçmemiş olan parlemento fesh edilir ve ikinci bir darbenin yapılacağı 1908 senesine kadar bir daha da açılmayacaktır. Bu dönem darbecilerinin, Sultan Abdulhamid hakkındaki iyi beklentilerinin hayal kırıklığına dönüştüğü dönüm noktalarından biri, buradan başlar. Gürültü ve kavganın yeniden alevlendiği nokta da burası olur…
 
Rusya savaş ilan ediyor
 
Yine Bediüzzamanın doğduğu bu zamana denk gelen ve Osmanlı devletini bir hayli zorlayan ve aynı zamanda büyük zararlara da uğratan önemli bir başka gelişme daha olur. Batılı devletler gibi Rusya da Balkanlarda meydana gelen hadiselerden dolayı Osmanlıyı sorumlu tutar ve bundan dolayı sıkıştırmaya başlar. Kaldı ki Rusların İstanbul ve boğazlarla ilgili öteden beri taşıya geldikleri tarihi emelleri de var. Ve bu, ilgili tarafların da malumu.. sonuçta onlar bu hadiseleri bir fırsata dönüştürmek üzere 1877’nin Nisan ayında Osmanlı imparatorluğuna karşı resmen savaş ilan ederler. “Bu Rusya’nın bir devlete karşı aynı yüzyıl içerisinde (19. YY) açtığı dördüncü savaştır.”
 
93 Harbi ve neticesi
Dediğimiz gibi savaş, Osmanlı devletine çok pahalıya mal olur. 93 (Rumi tarihe göre) Harbi olarak ta bilinen bu savaşın ve buna bağlı olarak gerçekleşen 1878 Berlin antlaşmasının Osmanlı imparatorluğuna çıkardığı maliyet, o zamana kadar hakimiyeti altında tuttuğu toprakların yaklaşık üçte birini ve nüfusunun da yüzde 20’den fazlasını kaybetmek olmuştur. Bu, Osmanlı için büyük bir felaket.. Şu kadarı var ki, Avrupa devletleri, savaştan galibiyetle çıkan Ruslara savaş ganimetlerini bir başına yemelerine müsaade etmez. Nitekim Berlin antlaşması, bu müdahalenin hem teorik ve hem de pratik belgesi niteliğindedir. Sonuç olarak büyük bir yıkıma neden olan bu savaşla Osmanlı, Balkanlardaki topraklarının önemli bir bölümünü kaybettiği gibi, O zamana kadar idaresinde bulundurduğu Kıbrıs adasını da yitirir. Bu tarihten itibaren Kıbrıs’ın idari sorumluluğu artık İngilizlere geçmiştir. Balkanların bir kısmı ile Bediüzzamanın doğduğu coğrafya olan doğu bölgesindeki Kars, Ardahan, Batum gibi yerleşim yerleri ise Ruslara geçer.
 
Şeytan İngiltere büyük oynuyor/ Ve bir ders
 
Amerikan’ın bugünkü konumuna benzer bir konumda bulunan İngiltere bir yandan bu taraftaki oyun ve tezgahların içinde merkezi bir fonksiyon icra ederken diğer yandan ise Arap yarımadasında yaşayan Müslümanları birbirine kırdırtma siyasetinin şeytani planları ile uğraşmaktadır. Mısır’a yerleşmiş olması, Kıbrıs’ın idari sorumluluğunu eline geçirmiş olması ve Arap yarımadasına sızmış olması gibi faaliyetleri gösteriyor ki, İngilizler, İslam coğrafyasına doğru adım adım ilerleme ve tümüyle ele geçirmenin hesab ve planları içindedirler. Nitekim bir müddet sonra bu yıkıcı ve öldürücü oyununu çok kanlı bir şekilde ümmet coğrafyasında sahneye koyduğuna insanlar tanıklık edecektir. Acı veren bu hadisenin tanıklarından biri de kuşkusuz Bediüzzamanın kendisi olacaktır.
 
O günü okurken, bugün ümmet olarak maruz kaldığımız musibetlerle kıyas yapmadan geçemiyor insan. Yüz şu kadar yıl önceki aktörlerin, oyunların, zorbalıkların, mağdur ve mazlumların sanki aradan koca bir asır geçmemiş gibi, sanki insanlar ölmemiş ve sanki yeni nesiller gelmemiş gibi olayların birbirine bu kadar benzerlik göstermesi insanı hayrette bırakıyor.
 
İnsanı hayrette bırakan diğer bir olay ise ümmetin bu büyük musibetlerden yeteri derecede ders çıkarmamış olmasıdır. Meramımızın daha iyi anlaşılması için ümmetin bugün maruz kaldığı musibetlere bakmak gerekir. Neredeyse manzara aynı. Oysa inancımız, bize bir musibetin bin nasihata bedel olduğunu talim ediyor. Gerçek ki maruz kaldığımız bu musibet, tali durumda bulunan bütün meselelerimizi bir kenara bırakmamızı ve bunun yerine vatanımızı işgal, namusumuzu iğfal, imanımızı ibtal ve ahlakımızı taru-mar etmeye çalışan, bu nedenle necis potinleriyle beraber evlerimizin içine kadar girmiş bulunan bu din-iman düşmanlarına karşı tam bir dayanışma içinde yekvücut olmamızı adeta feryad ederek emr u ferman ediyor. Belki bu vaz u nasihat yapanların da daima söyledikleri bir sözdür. Ama bana göre burada artık bir nasihatten bahsedilemez. Zira bu söz teorik nasihat özelliğini yitirmiş ve artık karşı karşıya bulunduğumuz elle tutulur hayati ve imani bir vakıa şeklini almış bulunuyor. Bilinmelidir ki bu kadar Müslümanların ma’lul oldukları sürgit bir kader değildir. İmtihan dünyasında akıl ve ihtiyar ve bunların emrinde donanımlı bir bedene sahibiz. Bu duruma düşmemiz önemli bir şeyimizi kaybettiğimizden ve onu gönülden arayıp bulamayışımızdandır. Şimdi yapacağımız en mühim vazife o şeyi arayıp bulmaktır. O ise Kur’an ve Sünnetin geniş dairesindeki makamında durmuş bizleri gözetmekte ve de beklemektedir. Hasılı...
 
Azınlıklar problemi ve dış güçler
 
Bediüzzamanın doğduğu bu yıllarda, O’nun hayata gözlerini açtığı doğu bölgeleri başta olmak üzere Osmanlı Devletini ciddi bir şekilde rahatsız eden, uluslar arası boyutu belirgin ve iç karışıklıklara neden olan önemli problemlerden biri de Ermenilerin merkezini teşkil ettiği azınlıklar meselesidir. İmparatorluk sınırları içinde sesi en fazla ve de en gür çıkan Ermenilerdi. Bununla beraber Osmanlıda yaşayan azınlıklar arasında Paris başta olmak üzere Avrupa devletlerinin diğer merkezlerinde temsilcisi olmayan hemen hemen yok gibiydi. Ermeniler ise bunlar içerisinde en iyi örgütlenmiş olanlardı. “Daha ziyade vilayat-ı şarkiye denilen Sivas, Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır ve ma’müretü’l aziz (Elazığ) vilayetlerini yurd edinmişlerdir. Fakat buralar dışında memleketin diğer pek çok vilayetinde de bulunmakta idiler.
 
Bir ihtilal oyunu: Ermeniler
 
Balkanlarda savaşın son bulmasının hemen ardından ülke gündemine bu kez ermeni meselesi sokulur. Bu mesele, üzerine benzin dökülmüş fitil gibiydi. Avrupa ülkeleri kadar Rusya da bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabındaydı. Diğer yandan Amerikalı Protestanların doğu bölgesinde aktif çalışmaları vardı. Ve Kürtlerden başka asıl muhatabları Ermenilerdi. Zira Ermenilerin Protestanlık mezhebini kabul etmeleri çok daha elverişli ve akla daha yatkındı. Öte yandan Tanzimat fermanları gereği devletin azınlıklar lehine yaptığı düzenlemeler onların elini daha kuvvetlendirmiş ve daha rahat çalışmalarını sağlamıştı. Mesela 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı Devleti genelinde misyonerler otuz binden fazla öğrencisi olan yaklaşık dört yüz okula sahib olmuşlardı. Ve Ermeni ihtilalcilere destek en çok bunlardan geliyordu. Sonuç olarak Hınçak ve Taşnak organizasyonları öncülüğünde Ermeniler, Bediüzzamanın doğup büyüdüğü doğu bölgesindeki yerleşim birimleri başta olmak üzere ülke genelinde ciddi isyanlar, karışıklıklar ve katliamlara imza atmış olurlar.. Onlar bu büyük katliamları yaparken zikrettiğimiz ülkelerden başka bir de Osmanlı içinde Osmancılık oynayan ulusalcı liberaller de onlarla dirsek temasta ve onları bir şekilde cesaretlendirmekte idiler…
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #3 : 27 Eylül 2009, 19:51:42 »

Misyonerler Müslümanlara musallat oluyor
 
Bediüzzaman dünyaya gözlerini açtığı zamanki Osmanlı İmparatorluğunun sıkıntı ve problemleri elbette bu saydıklarımızla sınırlı şeyler olamaz. Sonra bunların, Osmanlının bu dönemdeki havasını tam olarak yansıttığı da söylenemez. Mesela bu döneme denk gelen, sözü geçen misyonerlerin, Kürdistan’ın Müslüman ahalisi üzerindeki çalışmaları, eğitimsizlik ve yoksulluğun diz boyu olduğu bir zamanda onları hırıstiyanlaştırma faaliyetleri başlı başına ele alınıp üzerinde durulması gereken önemli konulardan biridir. Çünkü zaman içerisinde bunun çok tahrip edici zararları olduğu görülmüştür. Bu misyonerler Müslümanların terakki etmemiş olmalarını direkt İslam diniyle ilişkilendiriyorlardı. Eğitimsizlik dolayısıyla fakr u cehaleti dine bağlıyor ve propagandalarını bu mantık üzeri kuruyorlardı. 19. Yüzyılın başlarından beri gittikçe yayılan ve her ne hikmetse daha ziyade Kürtlerin meskun olduğu yerlerde faaliyetlerini sürdüren bu misyonlerlerle halk arasında zaman zaman ciddi hadiseler de vuku bulmakta idi. Nitekim bölgeye yönelik devletin uygulamaya koyduğu merkezden yönetim politikasına ilişkin öne sürülen gerekçeler arasında misyonerlerin daha rahat çalışma koşulları da vardı. Bahusus Amerikan Protestanları Bitlis merkez olmak üzere bölgenin çeşitli illerinde çok faal olarak çalışıyorlardı. Eğitim kurumları da dahil büyük imkanlara sahip idiler. Ama buna karşın halk hem çok fakir ve hem de çok eğitimsiz idi. Gerçek şu ki bu tablodan birinci derecede sorumlu aranacak ise o da devletti. Devletin politikaları ve bu politikaları uygulayan memurları vasıtasıyla Müslüman ahaliyi bağlayıp azınlıklara olabildiğince hoşgörü ile yaklaşım anlayışı idi.

Aşiretlerin sürüp giden ihtilafları

Bu ihmal, bu eğitimsizlik ve bu fakr u zarurete bağlı olarak ortaya çıkmış bulunan diğer can alıcı bir sorun da doğuda yaşayan aşiretler ve kabileler arasında sürüp giden ihtilaflar, kavgalar, cinayetler ve benzeri huzursuzluklardı. Bu durum bölgedeki güven ve asayişi alt üst etmişti. Biraz önce belirttiğimiz üzere bunda da devletin politikaları birinci elden sorumlu konumundadır. Merkezi yönetim politikası öncesi vaziyet, daha güvenilir idi. Aşiretler arası ilişki ve bağ daha rahat bir hava veriyordu. İdarecilerin bölge halkından olması, halkça saygı ve bağlılığa mazhar oluşları, nüfuz sahibi oluşları gibi hususlar daha rahat kontrol imkanını vermekteydi. Bahusus din adamları ile alim seviyesindeki şahsiyetler halkın sorunları için çok itibarlı bir konumdaydılar. Fakat merkezden gönderilen valiler ile bazı memurlar bu dengeyi sarstılar. Bağ çözüldü ve iş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Hatta bazı memurlar, çıkar ve menfaatlerini aşiretler arası ihtilaf ve kavgalarda buluyorlardı. Bugünden o güne baktığımızda iyi birtakım gelişmeleri görmekle beraber, hâlâ bu noktadaki sıkıntı tam izale olabilmiş değil. Görüleceği üzere sonraki yıllarda Bediüzzaman, bu meseleyi bir dava olarak ele alacak ve belki de ömür boyunca takipçisi olup peşini bırakmayacaktır. Belirtmek lazımdır ki bir devlet, devlet olma iddiasında ise, o zaman batıda bulunan vatandaşlarına ayrı, doğu ya da kuzeyde veya güneyde yaşayan vatandaşlarına farklı farklı muamelede bulunmamalıdır. Bu, onun devlet olma sorumluluğudur. Değilse meydanları zulüm alır ve bunun da mesulü kuşkusuz devlet olur.

Milliyetçilik meselesi

Avrupalıların Osmanlı içindeki unsurlara telkin ettiği diğer bir husus ise ırkçılık, milliyetçilik… hastalığı idi. Balkanlarda meydana gelen savaş ve neticesinde bazı unsurların bağımsızlık ya da yarı bağımsızlık almaları bunun en açık delilidir. Öncesi olan bu mesele, Balkanlardaki olaylarla daha bir hareketlendi ve daha bir ısınıp ivme kazandı. Suriye, Hicaz, Irak gibi beldelerde Araplardan bazılarının bu yönlü girişim ve çalışmaları sözkonusu idi. Batı merkezlerinde karanlık ilişkileri bulunan A.Cevdet ve çevresi gibi bazılarının Kürtler adına bir şeyler yapma çabaları konuşuluyordu. Batı merkezlerinde beslenen bu gibi kimseler Kürt halkının örf ve inançlarıyla da oynama uğraşındaydılar. Bunlardan başka Türkler arasında da söz konusu fikirler revaç bulmuş ve belki de bu işte en faal olanların başında onlar geliyordu. Böyle olunca diğer problemlerle birlikte bir de bu problem sebebi ile Müslüman halkların arası gittikçe açılıyor ve düşmanlık tohumu olan fikirler yayılıyordu. Dış güçlerin bu manadaki baskısı arttıkça Osmanlı, yönetim ve kontrolde daha bir zayıflıyordu. Kısa bir zaman zarfında yönetimden şikayetçi olan bu ve buna benzer gruplar ortak çıkar ve menfaatlerinin kesiştiği noktalarda buluşma imkanını yakaladılar. Zaman ve şartlar onları beraberce Sultan Abdülhamid Han’a yöneltti ve Ona saldırmaya başladılar. İyi bir idareci olarak kabul görmüş olan sultanın bunlarla mücadelesi uzun bir zaman devam etti ise de görüleceği üzere o da başka bir askeri darbeden kendini koruyamayacaktır. Sultan’ın önemli vazifesinden biri milletini iyi idare etmek ise, diğer önemli bir vazifesi de Halifelik makamı dolayısıyla Müslümanları temsil etmekti. Bu açıdan yükü ağırdı…

İngilizlerin Siyonist taşeronluğu

Daha önce temas etmiş olduğumuz İngilizlerin şeytani siyasetlerinden biri de, Siyonist Yahudileri İslam yurdu Filistin’e taşımak için yaptığı zemin etüdü çalışması idi. Çok sinsi bir şekilde Siyonistlerin ora tapraklarını ele geçirme konusunda ortam hazırlamayla meşgul oldu. Sultan Abdülhamid merhumun bu zalimlerin oyununu görmesi ve buna karşı direnmesi takdire şayan bir hadisedir. O yönetimde bulunduğu süre zarfında Siyonistler ile onların arkadanlıkları bu işe açıktan teşebbüs edemediler. Ta ki bugünkü CHP’lilerin fikirdeki babaları konumunda bulunan ittihatçılar iktidarı darbe ile ele geçirinceye kadar. Bu ise Osmanlı’nın yıkılış ve tarih sahnesinden siliniş ibresini göstermeye başladığı bir zamana gelecekti.

Dünyevileşme / Eğitimsizlik problemi

Dönemin havası hakkında son olarak söylemek istediğimiz husus Osmanlı Devlet yapısında Tanzimat reformlarıyla beraber gittikçe ivme kazanan ve belirginleşen dünyevileşme temayülüdür. Gerçi başından beri anlattıklarımız işin boyutunu tabiatıyla ortaya koymuş oluyor; fakat işin en can alıcı yönü eğitimdeki dünyevileşmedir. Çünkü batı tarzı okulların imparatorluğa girişi ile beraber zaten eğitimsizlikten dolayı can çekişmekte olan medrese kurumu, bütün bütün felç olmuş oldu. Bunun eğitim müfredatıyla da alakası başta olmak üzere devlet ve yönetim kaynaklı daha pek çok sebebi söz konusu ise de doğal olarak bu aşamada giremeyeceğiz. Fakat Üstadın hayatını incelerken karşımıza çıkacak önemli hususlardan birinin bu mesele olacağını hemen burada belirtmiş olalım. Zira bilindiği gibi Bediüzzaman medrese geleneğinin son büyük temsilcilerindendir. Burada şunu demekle iktifa etmek isabetli olacak kanaatindeyim. Şöyle ki, Osmanlıdaki eğitimsizlik ve cehaletin medrese kurumu etrafındaki en olumsuz örneği Bediüzzamanın yaşadığı yer olan Kürdistan ve O’nun kaderine terk edilmiş medreseleridir. Bunları, göreceğiz inşaAllah.

Bu bahsi kapatırken

Bahsi kapatırken, görüldüğü gibi Said-i Nursi, İslam ümmetinin kalbine vurulan ve vurulmakta olan bu emperyalist darbelerin çok yoğun olduğu talihsiz bir zamanda dünyaya gelmiştir. İçinde doğup büyüdüğü halkın maddi ve manevi durumu içler acısı bir manzara resmediyordu. Dini, siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel olarak kendi kaderine terk yolu ile tamamen ihmal edilmiş bir durumda idi.

Esas itibariyle Osmanlı için ortaya çıkan fotoğraf bir bütün olarak İslam alemi için de geçerli idi. Ortalıkta henüz ümmetin önünde ışık ve nur olabilecek, O’nu selamet sahiline doğru sevk edecek kuvvetli bir şahsiyet veya kudretli bir hareket görünmüyordu. Şu kadarı var ki İslam alemi hiçbir zaman genel manada mürşidsiz kalmamıştır. Onun dünyamıza gözlerini açtığı yıllarda ve biraz bir zaman öncesinde büyük mürşidler tesirli çalışmalarda bulunmuş ve sonra geleceklere insanları müsaid hale getirmeye çalışmışlardır. Bu bağlamda İmam-ı Rabbani, Şeyh A.Kadir Geylani, Mevlana Halid, İmam-ı Şamil ve benzeri kutuplar çok önemli işler yapmışlar, büyük miraslar bırakmışlardır. Onların bıraktığı iz, Onların yaktığı çıra hâlâ ümmetin önünde aydınlık olarak durmaktaydı. Doğu memleketlerinde inkilabi sufi hareketleri çok önemli direniş örneklerini vemiş ve vermekte idiler. Cemaleddin Efgani ve Onun talebelerinin o döneme denk gelen iyi çalışmaları vardı. Libya’da Senusiler iyi çalışıyorlardı… Fakat İslam düşmanları da her zaman olduğu gibi hiçbir şekilde boş durmuyorlardı. Ve açıkçası gelinen noktada en çok faaliyette bulundukları yurdların başında Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki yurdlar, beldeler, memleketler… geliyordu. Yeni mürşidlere, yeni muslihlere, yeni müceddidlere çok ciddi bir ihtiyaç hissedilmekte idi. Birilerinin gelmesi gerekirdi artık. İşte ümmetin salih evladları çeşitli vesilelerle bu gelmek üzere olanlardan bahs açıp, gelmelerinin yakın olduğunu ifade ediyorlardı. Bunlardan biri Sofi Mirza ile Nuriye hanımdan, doğunun ücra bir köyünde taş-toprak bir evde ve etrafını zar zor aydınlatan bir çıranın önünde, olmak üzere olan ve sonradan adı Said konulacak çocuk olabilir mi acaba? Merak edenler benimle beraber yola çıkmaya hazırlık yapsınlar.

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #4 : 27 Eylül 2009, 19:53:08 »


İSMİM SAİD
 
“İsmim Said,
Şöhretim Bediüzzaman,
Pederimin ismi Mirza’dır.
Bir Sülale-i Ma’rufeye nisbetim yoktur.
Mezhebim Şafiidir.
Devleti Aliyye-i Osmaniye tabiiyetindeyim.
 
 
Tarih-i veladetim 1293’tür.
Mahall-i veladetim;
Bitlis vilayeti dahilinde,
Hizan kazası mülhakatından
İsparit nahiyesinin Nur karyesidir...”
 
 
 
Okuduğumuz bu bilgiler Osmanlı dönemine ait bir belgeden kendisine yöneltilmiş resmi bir soru formuna Said’in yazılı olarak verdiği cevapları içerir. Benzer veya farklı kendisiyle ilgili başka belgeler de bulunmaktadır. Bunların bir kısmı Sibirya esaretinden
döndükten sonraki dönemle alakalı…
Okuduğumuz bu bilgilerin bulunduğu belge ise 17 Teşrin-i Evvel 1337 (17 Ekim 1921) tarihini taşır. Said’in imzasının bulunduğu bu tarih; onun meşihat-ı İslamiyye (İslami işlerin ilmi meseleleri ile uğraşan devlet dairesi, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığına benzer bir kurum) ye bağlı bir organ olarak faaliyet gösteren ve bir çeşit alimler konseyi veya İslam akademisi özelliğinde olan Darü’l-Hikmeti‘l İslamiye’nin şöhretli bir üyesi olduğu tarihtir.

 

 

Takdir etmelisiniz ki belge bize yalnızca bu bilgileri vermekle yetinmiyor; bizzat Said’in dilinden daha başka bilgileri de ihtiva etmektedir. Fakat biz bunları ilgili oldukları bölümlerde kullanacağımız için şimdilik muhafaza etmek düşüncesindeyiz. Dolayısıyla bu bilgilere girmeyeceğiz..

Bizim, tarihçe yazı dizisinin henüz başında iken belgeye bu şekilde vurgu yapmamızın asıl nedeni; kendi latif lisanı ile Said’i sizinle tanıştırmak, zihninize tasavvurunuza yakınlaştırmak ve istimal ettiği lugata/dile sizi aşina kılmak arzu ve isteğimizden dolayıdır. Umarım maksat hasıl olmuştur. O halde Bitlis vilayetine doğru yola çıkabiliriz artık.

 

  Bitlis ve Tarihi Konumu

 
Osmanlı coğrafyası üzerinde Bitlis, Kürdistan’ın önemli merkezlerinden biridir. Devlet-i aliye açısından da doğu tarafına düşen iller arasında Bitlis’in önemli bir konumu vardır. O, bu önemini hem tarihi hem coğrafi hem de siyasi ve iktisadi ve hatta, birden fazla kültüre ev sahipliği yapması gibi temel bazı faktörlerden alıyordur. Van Gölü’nün güneybatısındaki Tatvan ilçesi ile otuz üç kilometre mesafede bulunan Bitlis, yanı başındaki Dicle nehrinin bir konulu teşkil eden ve aynı isimle müsemma (Bitlis suyu) berrak bir suya komşuluk yapmaktadır. Şehir, bu suyun yukarı el-Cezire düzlüklerine inmeden önce, divan dağı ile Uveyh Dağı arasında usulünce açtığı dar ve ama derin bir vadiye kurulmuş, yerini almıştır. Dağlık ve engebeli bir yer olmasına rağmen Bitlis, bir zamanların faal bir ticaret konağı, tüccar ve simsarların kesiştikleri bir nokta, ayrıca yerel bazı ticaret mallarının da üretilebildiği bir kavşaktı. Mu’cemü’l Buldan “Bitlis’in elmaları çoklukta, güzellikte ve ucuzlukta dillere destandır” diyor. Sonra burası dönemin ipek yolunun geçtiği bir merkezdi de aynı zamanda.
Bitlis’in İslamla şereflenmesi ve İslam fatihlerine teslim oluşu ise Hicret’in yirmibeşinci yılı gibi erken bir dönemde gerçekleşmiştir. Sahabi komutan İyad bin Ğanm, bu tarihte Bitlis’e sulh ile girmiş, teslim almıştır. Yakut Hamevi’nin Mu’cemü’l Buldanında “Ahlat” şehrinin de Bitlis Meliki tarafından sulhen haraca (vergi) bağlandığı ve Bitlis, Ahlat ve etrafının haracını Bitlis Meliki’nin kendi üzerine aldığı yazılıdır. (Badıllı) Daha sonraki asırlarda da Bitlis konumu itibariyle bu önemini muhafaza etmiştir.

İslam’a teslim-i kalp ettiğinden bu yana Bitlis, dindarlığını hep ihsas etmiştir. Mühim manevi şahsiyetlerin doğumuna analık, yetişip olgunlaşmalarına beşiklik yapmıştır. Pek çok alim, şair, tarihçi ve tasavvuf ehli kutuplar çıkarmıştır. Bu manada Said, ilki olmadığı gibi sonuncusu da olmayacaktır inşaAllah. Bitlis, bize ihtiyac duyduğumuz yeni Saidler çıkarmalı, verebilmelidir…

Bölge genelinde yaygın olan medrese eğitimi ve kültürü Bitlis ve civarına da aynı şekilde, hatta daha yoğun bir şekilde hakimdir. Daha sonra da değineceğimiz Kürdistandaki medrese eğitim sistemi, gelinen bu noktada disiplini gevşek, serbest ve rahat bir ilişki ağı üzerinde var olma mücadelesini sessizce devam ettirmektedir. Bölge halkı bilgisini, görgüsünü, ilim ve irfanını bu sistemin bahşettiği ışık ve nur şahsiyetlerin kabiliyet ve işaret, sohbet ve irşadlarından almaktadır. Bir diğer husus, Bitlis, tarikatların çok yoğun faaliyet gösterdikleri bir alandır. Özellikle Nakşibendi ile Kadiri Tarikatları burada önemli bir etkinliğe, kayda değer bir ağırlığa sahiptirler. Said’in ruh terbiyesinin üzerinde de bunların önemli bir tesiri vardır. Anlaşılan o ki, bura halkı, manevi ve ruhi gıdasını tasavvuf mektebinden, fikri ve ameli gıdasını da medreselerden almaktadır. Osmanlı Devleti, tarihi boyunca bu taraflara ayrı ve özel bir ilgi göstermiştir. Genel manada önem atfetmiştir. Fakat Osmanlının bu tutumu, daha ziyade politik ve siyasi bazı kaygılara dayalı mülahazalardan ileri gelmiştir. Bu açıktır. Doğu siyaseti çerçevesinde, tarihi doğu seferini gerçekleştirirken, Yavuz Sultan Selim’in uğrayıp konakladığı yerlerden birisi Bitlis olmuştur. Kürdistan halkının ileri gelenleriyle burada önemli toplantı ve görüşmeler yapmış ve bu görüşmelerin sonucu olarak da tarihi önemi haiz siyasi bazı anlaşmalara imza atmıştır.

Bu anlaşmayla Sultan Selim, bir yandan imparatorluğun doğu duvarını emniyete alırken, diğer yandan Kürdistan halkının özgür iradesine ihtiram etmek suretiyle bir zamana kadar sevgisini kazanmıştır. Böyle bir tutum Yavuz Sultan’ın siyasi hedefleriyle de örtüşüyordur. Filhakika, bölge halkı da bu anlaşma neticesinde daha bir rahatlanmıştır. 17. Yüzyılın sonlarına kadar da bu rahatlık sürmüştür.

Sonraki dönemlerde yabancıların da göz diktiği ve üzerinde birtakım hesaplar yaptığı bölge olmuştur Bitlis. Mesela Rusların konsolosluğu Bitlis vilayet merkezinde idi. Amerikalıların ta o zamanlardan başlayan ciddi ve de tehlikeli misyonerlik faaliyetleri vardı. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Avrupalı bazı ülkelerin de buradaki Ermenilerle karıştırma, fitne çıkarmaya yönelik bir takım temasları devam ediyordu. Hülasa, 1. Dünya savaşı esnasında, Bitlis vilayet sınırlarının da merkezinde bulunduğu o bölgede cereyan eden hadiselere bakıldığında, bölgenin pek çok açıdan stratejik bir konuma sahip olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.

Bitlis hakkında arz ettiğimiz bu malumattan sonra şimdi de Said’in kimliğinde, kazası olarak ibraz ettiği Hizan ilçesine doğru yola çıkalım. Van transit yoluna 43 km² mesafede bulunan Hizan’la ilgili olarak, 16. Yüzyılda yaşamış meşhur tarihçi ve devlet adamı İdris-i Bitlis’i, Şerefname ismiyle şöhret bulmuş kıymetli tarih kitabında şu bilgileri vermektedir:

“Hizan ismi dillerde ve ağızlarda yaygın halde dolaştığı gibi, eskiden “Seherlerde kalkanlar manasına gelen Seherhizan idi. Çünkü Kürdistan şehirleri arasında buranın insanları gece ve seherlerde kalkıp ibadet etmekle, günahlardan sakınıp korunmakla, dindarlıkta emin kimseler olmakla ve dine sımsıkı sarılmakla tanınmışlardır.

O kadar ki, küçükleri de, büyükleri de beş vakit namazı kaçırmazlardı. Daha sonra Seherhizan’ın başındaki “Seher” kelimesini atmak suretiyle Hizan demişlerdir.”

Büyük savaşlar, büyük tarihi dönüşümler ve büyük tahribatlara rağmen bölge insanı halen bu duyarlılığını muhafaza etmekte, dinine, diyanetine sahip çıkmaktadır. Bunu takviye sadedinde A.Kadir Badıllı efendiden şu anekdot’u alalım, okuyalım:

1975 yılında, mezkur yolla Nurs’a gittiğimizde, uğradığımız köyün birisinde, Mustafa Sungur ağabey bir gence, namaz kılıp kılmadığını sorması üzerine genç: “Ne demek namaz kılıyor musun? Namaz kılmamak bizim buralarda çok ayıptır. Bizim bu nahiyemizde kadın-erkek namaz kılmayan hiç kimse yoktur. Yalnız bir muhtarla bir bey hariç” demişti”

Hizan, İslamın bölgeye girmesi ve hakimiyet kurmasından sonra İslami dönemde kurulmuş bir beldedir. “Burada yaşayan insanlar, bir çok evliyanın bu tarafla münasebeti bulunduğuna ve buranın, dualarının kabul olunduğu yerlerden biri olduğuna inanırlar.” (Şahiner) Bu inanış ve bölgeye hakim manevi atmosferin te’siri ile olacak ki, Said’in de, küçüklüğünde benzer bir manevi iklimi hissettiğini ve hatta yaşadığını sonraki yıllarda yazmış olduğu eserlerinden bilmekte, öğrenmekteyiz.

İsparit ise Hizan’a bağlı bir nahiyedir. Otuz iki köyün bağlı bulunduğu bu nahiyenin ismi Abdurrahman’ın Osmanlıca asıllı Tarihçesinde İsbairt olarak geçer. Yöre halkının telaffuzundan da buna yakın bir isim çıkar, İsparit veya İspairt.. İşte Said’in doğduğu köy olan Nurs da İsparit’e bağlı olan bu otuz iki köyden yalnızca birisidir.

....
İşte Said, dağlara gömülü Kürdistan’ın küçücük Nurs köyünde, köyün fakir bir hanesinde, çiftçi bir babanın sofi ve dindar ocağında gözlerini dünyaya açmıştır...

 
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #5 : 27 Eylül 2009, 19:53:41 »

SAİD BİR ÜMİTTİR

Said, felaketlerle, helaketlerle, bela ve musibetlerle dolu dolu olan iki koca asırla ilişkili yakın tarihimizdir de aynı zamanda. Onu okurken, hayatını, yaşayış ve mücadelesini incelerken zamanındaki ictimai hadiseleri görmezden gelemezsiniz. Ümmetin içinde bulunduğu ahval ve karşılaştığı büyük acılar karşısında gözlerinizi kapatamazsınız. Bir şekilde zamanın hadiselerini göreceksiniz, görmek zorunda kalacaksınız. Ümmet coğrafyasının parçalanmışlığına tanıklık edeceksiniz. Acılarını, feryadlarını, kırılma noktalarını kalbinizin bir yerine mutlaka not edecek, haşiye düşeceksiniz. Acıyacaksınız, belki de acınacak duruma düşeceksiniz.

Ama öte yandan Said bir ümittir. Doğarken, ümit verici bir şeylerin de doğduğunu hissedeceksiniz. Yürürken, bir şeylerin yürüdüğünü, yola girdiğini fark edeceksiniz. Büyüyüp gelişirken de fark edeceğiniz önemli şeyler olur.

Said aynı zamanda mutluluk ve huzurdur. Yokluk ve yoksulluklar içinde mutluluğun ve kalbi huzurun nasıllığını O’nun bedence zayıf yapısında müşahade edeceksiniz. Okurken mutlu olacak, huzur bulacaksınız. Sonra bütün bu inceliklerin O’nun sahip olduğu imandan geldiğini, ondan kaynaklandığını anlayacaksınız.

Zorluklar içinde gözlerini açmak üzere olan Said’i hiç kuşkusuz büyük zorluklar, savaşlar, esaretler, sürgünler, zindanlar beklemektedir. O bütün bunlardan habersiz bir şekilde her yeni doğan çocuk gibi nurani bir yüzle, nurani bir gözle dünyamıza ‘selam’ diyecektir. Dağlarımıza selam diyecektir. Şarıl şarıl akan derelerimize, toprağımıza, gördüğümüz güneş ve ay’a selam diyecektir. Göreceğiz; O bu selamını hiç unutmayacaktır. O halde sarp ve yalçın dağların eteklerine yapışık duran şu küçücük köyde doğmak üzere olan ümmetin Said’ine selam olsun. Onu doğuran anaya selam, O’na baba olan adama selam olsun…

Said’in doğduğu Ocak

İşte, Said’in dünyaya gözlerini açtığı iklim böyle bir iklimdir. Doğduğu köy olan Nurs, hâlâ orada, neredeyse hiç değişmemiş gibi bugüne kadar gelmiş, ayakta durmayı başarmıştır. Bildiğimiz, aşinası olduğumuz doğu köylerimizden bir köydür Nurs. Fakirdir, mütevekkil, mütevazi aynı zamanda vakurdur. İmana dayalı kavi bir onura, dıştan bakanlara kaba, haşin gibi gelse de aslında zarif ve müşfik bir ahlaka sahiptir. Said’in akrabaları, tanıdıkları halen bu köyde mukim kendi hallerince bir hayat sürdürmektedirler. Tarihten yola çıkarak bunların kaçıncı nesil olduklarına ise ayrıca bakmak lazım.

Her ne kadar Birinci dünya savaşı sırasında memleketin, bahusus bölgenin pek çok yerleşim birimi gibi, burası da Rusların ve Ermenilerin saldırılarından nasibini almış, yıkılıp tahrib olmuş ise de; savaş sonrası yıllarda yeniden onarılmış, oturulacak, yaşanılacak bir yer haline getirilmiştir. Savaşın doğal bir sonucu olarak çeşitli sebeplere binaen köye geri dönme imkanını bulamayanlar da olmuştur muhakkak. Zira savaş, öldürmeye, yaralamaya, esaretlerin oluşmasına sebeb olduğu gibi yer ve yurttan etmeye de sebebdir aynı zamanda. Günümüzün zulüm dolu acımasız savaşları, bu söz için apaçık bir delildir.

Said’in içinde gözlerini açtığı ev de savaş sonrası elden geçirilip tamir edilen evler arasındadır. Kerpiçten yapılmış iki katlı bir evdir Said’in doğduğu ev. Birinci katında aile bireylerinin oturduğu odalar, ikinci katında ise odun, samanlık ve öteberi gibi şeylerin bırakıldığı bölümler bulunur. Sırtını dağın yamacına vermiş bu evin ufak birkaç tane takası ve tahtadan kapısı vardır. Sarkık samanlarla damı döşenmiş bu son derece fakir ve mütevazi hane, işte Said’in doğduğu yerdir. Bediüzzaman böyle bir dağ köyünde, böyle bir fakirhanede dünyaya gözlerini açmıştır.

O doğduğu zaman Osmanlı Devleti resmi işlemlerini Rumi tarihini esas alarak yapmaktadır. Buna göre Bediüzzamanın doğum tarihi 1293’tür. Bu da miladi 1876-1877’ye tekabül etmektedir. Hicretin ise 1294 senesidir. Bugün biz miladi 2009, Hicretin ise 1429 yılını yaşıyor olduğumuza göre, demek ki aşağı-yukarı 130 sene gibi bir zaman öncesinden bahsedip konuşuyoruz. Hadiselere, zaman penceresinden bakılır ve meydana geldikleri mekanın havası, suyu ve tadı ile yani rengi ile, yani şartları ile değerlendirilir, değer vermeye, kıymet biçmeye çalışılır ki doğru olan da bu olsa gerek.. Geçelim.

Küçük Said, çocukluğunu bu köyde ve bu evde geçirir. Bu ocağa imandan nefes, İslamdan koku veren salih bir baba ve saliha bir ananın idaresi, terbiyesi ve gözetimi altındadır. Kendisi gibi salih kardeş ve bacılar içinde, onlarla beraberdir. Dokuz yaşına varıncaya kadar böyle.. İşin aslına bakılırsa bugünkü mânâda sistemli bir proprama dayalı disiplinli bir ilgi, alaka, eğitim şuuru mevzubahis değildir. Tamamen doğal, fıtri bir eğitim söz konusudur. Bu, Küçük Said için çok sıcak bir ortamdır. Okuyan ağabeyi ile iftihar eder. Annesini hayatının her şeyi belki de tamamı olarak algılayıp telakki eder. Babasının ise zihninde ve küçücük kalbinde çok ayrı, çok değerli bir yeri vardır. Ablalarında anne kokusunu hisseder. Kendi ismi gibi Said ve salih olan bu rüya, çok değil, ancak dokuz yıl gibi bir zaman sürmüştür. En düzenlisi, en istikrarlı olan aile ilişkisi bu zaman dilimi ile sınırlıdır. Eğitimine başladığı dokuz yaşından sonraki zamanın ilk birkaç yılında da ailevi ilişkileri sürmüştür. Ancak bu seviyede olmamıştır. Sonraki yıllarda ise bu şefkat ve merhamet ocağından bütün bütün uzaklaşmıştır. Said’in fıtri eğitimini aldığı ilk mekteb, ilk medrese işte bu aile ocağı olmuştur. Hayatı boyunca Bediüzzaman, bu fıtri ocağın kıymet ve değerini unutmayacak, yeri ve zamanı gelince bunu örnek verecek ve pek çok vesilelerle temas edecektir.

Ailesi
Üstad’ın Babası

Said’in babasının ismi Mirza’dır. Mirza Efendiye halk “Sofi Mirza” der. Ahali arasında böyle çağrılır ve böyle bilinir. Kuşkusuz bu, O’nun dinine, diyanetine bağlı, helal-harama dikkat eden takva sahibi bir Müslüman olmasından ileri gelmektedir.

Sofi Mirza’nın bu hususiyetini ortaya koyan rivayet aynı zamanda Said’in kabiliyet, meziyet ve mertliğine kaynaklık teşkil eder.

Said’in Hocası, bir gün yanına birkaç arkadaşını alarak altı-yedi saatlik bir mesafeden Nurs köyüne gelmek üzere yola koyulur. İkindi vakti köye ulaşırlar. Said’in evine gelen Hoca ve arkadaşları, Sofi Mirza’yı görmek istediklerini bildirirler. Misafirleri karşılayan Nuriye Hanım onlara Efendisinin evde olmadığını ve çifte gittiğini söyler. Evin önündeki kuru ağacın altına hasır ve posteki sererek oturmalarını rica eder. Az sonra Mirza Efendi, önünde ağızları bağlı iki inek ve öküzle çıkagelir. Selam ve tanışmadan sonra küçük Said’in hocası, Sofi Mirza’ya;

“Bizim köyde de hayvanların ağzını harman zamanı harman mahsulü yememeleri için bağlarlar. Fakat şimdi hem harman mevsimi değil hem de hayvanlar harmanda değil. Böyle ağızlarının bağlı olmasının sebebi nedir?” diye sorar.

Mirza Efendi mahcup bir eda ile;
“Efendim, bizim tarla biraz uzaktır, yolda gelirken bir çok kimselerin tarla ve mahsulünden geçerek geliyorum. Eğer bu hayvanların ağzı bağlı olmazsa, yabancıların mahsulünden yemek ihtimalleri var. Bu sebepten ekmeğimize haram lokma karışmaması için böyle yapıyorum” diye cevap verir.

Sofi Mirza’nın ilmi tahsili yoktur. Okumamış, ümmi bir babadır. Ailesinin maişetini ise çiftçilik yaparak temin etmeye çalışır. O’nun bu özelliği, bölge ahalisine göre bir alamet-i farika sayılmaz elbet. Çünkü o yöre halkının durumu da üç aşağı beş yukarı böyledir. Fakat Sofi Mirza’yı emsallerinden ayıran bir iki husus vardır. Bunlardan birisi, hatta en önemlisi bütün çocuklarını okutması ve medreseye göndermesidir. Yalnız erkek çocuklarını değil, kız çocuklarını da okutmuş ve alime seviyesine ulaşmalarına vesile olmuştur.

Risalelerde Üstad, babasından ziyade bazı yerlerde münasebet düştükçe annesinden örnekler vermiştir. Nadir olsa da babası ile ilgili olarak bazı anıları görmemiz de mümkündür. Bunlardan biri annesi gibi değil babası gibi olmasını istediği küçük kardeşi Abdülmecid’e yönelik sözlerin geçtiği lahikadır. Birinci Emirdağ Lahikasında bulunan mektubun ilgili bölümü şöyledir:

“Benim hakkımda musibet ve fena haberleri aldığı vakit, merhum pederim Mirza (ra) gibi olsun, merhum Validem Nuriye gibi olmasın. Çünkü eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acip havadisler peder ve valideme ihbar ediliyordu. “Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi.” gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: “MaşaAllah! Oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki herkes ondan bahsediyor” Validem ise O’nun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu”

Sofi Mirza 1920 yılında hakkın rahmetine kavuşmuştur. Bu tarihte Sai, işgal altındaki Osmanlı başkenti İstanbul’da Darü’l Hikmet’il İslamiye’de vazifelidir.

Üstad’ın Annesi

Said’in annesinin ismi ise Nuriye’dir. Biraz yukarıda Said’in Hocası ile babası Mirza Efendi arasında geçen diyalog metninin devamında Nuriye Hanımı ilgilendiren bir bölüm de bulunmaktadır. Küçük Said’in hocası, Said’in pederindeki bu vera ve ittikaya şahid olduktan sonra, bu kez annesi Nuriye Hanıma yönelir ve şu soruyu tevcih eder.

“Siz bu çocuğu nasıl yetiştirdiniz?” Nuriye Hanım:

“Ben Said’e hamile kalınca, abdestsiz yere basmadım. Said dünyaya gelince de bir gün olsun abdestsiz emzirmedim” diye cevap verir.

Bunun üzerine Said’in hocası ve arkadaşları “Elbette böyle bir anne ve babadan böyle bir evlad beklenir” diyerek, o geceyi Nurs’ta geçirir ve ertesi gün geri dönerler.

Aile ortamındaki fıtri etkileşim ve o sıcak atmosferdeki tabii eğitim ile annenin bu iklime olan te’sirinden bahsederken;

“Ben” diyor, “Bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahade ediyorum.” (24. Lem’a)

Said’in, annesi hakkında Risale metinlerine düşürdüğü kayıtlara bakınca, O’nun merhum annesiyle ilgili olan muhabbet ve hürmetinin çok kuvvetlice olduğu hemen anlaşılır. 26. Lem’a’nın 12. Ricasında bunu takviye sadedinde bir kayıt var. Burada Üstad, annesinin vefatını kendi özel dünyasının yarısının vefatı ile eşdeğer görür.

“Benim merhum validemin vefatıyla hususi dünyamın yarısı, Onun vefatıyla vefat etmiş diyordum”

Üstadın annesi merhum Nuriye Hanımın vefatı, babası Mirza Efendinin vefatından önce gerçekleşmiştir. Nuriye Hanım, Birinci Dünya Savaşı sıralarında vefat etmiş, hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #6 : 27 Eylül 2009, 19:55:02 »

Bir alimler ocağı / Said’in Kardeşleri
Görüp şahid olacağımız üzere, bu aile, nurani ve mübarek bir ailedir. Anne ve babadan sonra kardeşleri de pek mübarek ve pek alimane bir ocağın küllerinden şekillenip renklerini almışlardır.

Mirza Efendi ile Nuriye hanımın üçü kız, dördü erkek olmak üzere toplam yedi çocukları olmuştur. İlk çocukları Dürriye adındaki kızdır. Said’in bu büyük ablası, Said’in ilk dönem talebelerinden Ubeyd’in annesidir de aynı zamanda. Daha erken bir yaşta ve çocuğu Ubeyd henüz çok küçükken Nurs yakınlarındaki bir nehirde boğularak vefat etmiştir. Ubeyd’in kendisi de Birinci Dünya savaşında dayısı Said’in yanında Ruslarla savaştığı sırada henüz taze bir genç iken şehid olmuştur.

Sofi Mirza ile Nuriye hanımın ikinci çocuğu da Hanım adında kızdır. Said’in ablası Hanım, büyük ve meşhur bir alimedir. Bunun da kendine has bereketli bir hayatı ve hizmeti olmuştur. Molla Said isminde alim bir zatla evlenmiş ve 1913 yılına kadar bölgede kalmıştır. İttihat ve Terakki’nin Osmanlı yönetiminde sözün sahibi konumunda bulunduğu bu dönümde, Said’in memleketi Bitlis’te Şeyh Selim öncülüğünde bir başkaldırı hareketi vukua gelir. “Bitlis Hadisesi” veya “Şeyh Selim isyanı” olarak ta bilinen bu hareket ve başkaldırıya sebep, Osmanlı ordusundaki bazı subay vs. görevlilerde rastlanan gayri İslami hareket ve ahlaki bozukluklar gösterilmiştir…

Hanım’ın kocası Molla Said’in ismi de başkaldırıya katılanlar arasında zikredilmiştir. Bundan dolayı Molla Said, hanımı “Hanım” ile beraber bölgeden hicret etmek suretiyle Şam diyarına yerleşmişlerdir. Burada hanımıyla beraber yoğun bir tempo ile ilmi faaliyetlerini devam ettirmişlerdir. Rivayetlere göre Hanım’ın ilmi birikim ve kapasitesi, eşi Molla Said’inkinden çok daha derin ve genişmiş. Hanım, hac farizasını eda etmek üzere 1945 yılında Mekke’ye gitmiş ve burada Kabe’yi tavaf ettiği sırada hakk vaki olmuş ve Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Said’in Barla’da sürgünde olduğu yıllarda bu ablasıyla mektup yolu ile bir iki muhaberesi olmuştur.

Sofi Mirza ile Nuriye hanımın üçüncü çocukları erkek olup ismi Abdullah’tır. Bu, Said’den bir öncekidir. Ve Üstad’ın, hakkında “Hem biraderzadem, hem manevi evladım, hem en fedakar talebem, hem en cesur bir arkadaşım” diye hasret ve sitayişle bahsettiği Abdurrahman’ın babasıdır. Molla Abdullah medrese mezunu, kabiliyetli bir din alimidir. Hayatı medrese ve tedrisle geçmiş ve pek çok talebenin yetişmesinde emek ve hizmeti olmuştur. Tarihçelerde ismi geçen, Said’in okuma arzusunun kamçılanmasında belirgin bir tesiri olan, okumuşluğun verdiği feyiz sayesinde köyde, emsalleri üzerinde hayra yöneltici olgun bir ahlaka sahip olan Molla Abdullah, aynı zamanda küçük Said’in de ilk hocasıdır. Eğitiminin ilk yıllarında, Said’in, ağabeyi Molla Abdullah ile zikredilmiş pek çok latif hatırası bulunmaktadır. Molla Abdullah, Birinci Dünya savaşının başladığı yıl olan 1914’te kendi köyleri olan Nurs’ta vefat etmiş, hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Molla Abdullah’tan sonra Sofi Mirza ile Nuriye ailesinin dördüncü çocukları Said’dir. Said’den sonra Molla Muhammed gelir. Diğer kardeşleri gibi Molla Muhammed de medrese mezunu bir alimdir. Ve uzun yıllar talebe yetiştirmekle meşgul olmuş, medrese hocalığını yani müderrisliğini yapmıştır. Bu hizmetinin önemli bir bölümünü meşhur Arvas köyünde gerçekleştirmiştir. Molla Muhammed’din vefatı ise, kendi köyleri olan Nurs’ta 1951 yılında gerçekleşmiş, o da giden kardeşleri gibi Rahman’ı Rahimine kavuşmuştur.

Molla Muhammed’den sonraki çocuk ise Abdulmecid’dir. Yani Said’in ikinci küçük kardeşi budur. Ve Said’in imani davasının şahidi, küçüklüğünden beri talebesi, Said’in karşılaştığı zorluk ve zulümlerin de yakından şahidi bu kardeşi olmuştur. Abdulmecid Efendi de diğer kardeşleri gibi okumuş ve medrese eğitim müfredatını başarıyla tamamlamıştır. 1884 doğumlu olan Abdulmecid efendi, hem alim ve hem de güzel meziyetleri bulunan fazıl bir zattır. Hayatı boyunca ilmi hizmetler içinde bulunmuş ve basılmış basılmamış te’lif ve tercüme eserlerin sahibi olmuştur. Abdulmecid Efendi ilk dönem medrese vazifesi haricinde, ayrıca şu vazifelerde bulunmuştur. “Van’da, Diyarbakır askeri Rüşdiyesinde Arapça hocalığı, daha sonraki yıllarda Ürgüp’te müftülük, daha sonra da Konya imam hatib okulu ve Yüksek İslam Enstitüsünde meslek dersleri hocalığı…” Bunlar resmi olarak yaptığı vazifeleridir. Bunlardan başka Abdülmecid Efendi Risale-i Nur hareketinin bir üyesi olarak da önemli vazifeler üstlenmiştir. Mesela asılları Arapça olan Mesnevi-i Nuriye ve İşaretü’l İ’caz gibi çok önemli eserlerin Tükçe’ye kazandırılması onun bereketli elleriyle olmuştur. Bu dairede zikredilmeye değer daha başka hizmetleri de olmuştur. Yeri geldikçe anlatılacaktır. Ayrıca Abdulmecid Efendi’nin “Dü Mezheb” ismi ile basılmış Şafii ve Hanefi fıkhına dair bir eser ile “İslam Akaidi” ismi ile basılmış ve akidevi konuları içeren bir eserinin yanı sıra “kolaylaştıran-güçleştirmeyen hurafesiz vaaz örnekleri” ve haşir ve ahirete dair “Fuadiye Risalesi” isminde basılmamış eserleri bulunmaktadır. Bunların dışında ağabeyi ve aynı zamanda üstadı olan Bediüzzaman ile ilgili hatıratı vardır.

Risale-i Nur hareketi başladığı yıllarda da ağabey-kardeş ilişki ve irtibatı bazı zorluk ve sıkıntılarla beraber sonuna kadar devam etmiştir. Hem neseb kardeşliği, hem de imani kardeşlik cihetiyle tam bir sadakat ve tam bir bağlılık içinde, sahiplenilerek bu kardeşlik sürmüştür. Abdülmecid Efendi ile ilgili Lahikalarda pek çok mektup ve bahis bulunmaktadır. Üstad’ın şu sözleri Abdülmecid ile olan alakasını özetler mahiyettedir. “Öz kardeşim ve birinci yüksek ve fedakar bir talebem olan Abdülmecid..:” (Barla Lahikası)

Ağabeyi Said ile birlikte Birinci Dünya savaşında Ruslara karşı Bitlis ve havalisinde çarpışan ve gazilik mertebesine de ulaşmış olan Abdülmecid Efendi, 1967 yılı Haziran ayında Konya’da hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Abdülmecid Efendi’nin Risale-i Nur Külliyatı hakkındaki şu tespitleri dikkate değerdir.

“Bu eserler bütün sınıflara ve Cemaatlere daima mazhar-ı takdir oluyor. Kim görse istihsan (beğenip takdir) eder. Tenkide maruz olacak eserler değildir. Fakat derecat-ı takdir (takdir etme dereceleri), derecat-ı fehim (anlama, kavrama dereceleri) gibi mütefavit (çeşitli) ve müteaddid (türlü, türlü ve sayısızca, birden fazladır)’dir. Herkes derece-i fehmine (anlama derecesine göre takdir eder” (Barla Lahikası)

Mirza Efendi ile Nuriye Hanımın son çocukları da bir kızdır. Abdülmecid’in küçüğü olan Mercan ismindeki bu çocuğun ne kadar yaşadığı, nasıl bir hayatı olduğu ve nerede vefat ettiği hakkında eldeki kaynaklarda herhangi bir bilgi ve malumata rastlayamadık.

Bu nurani ve ulema ocağı aileden, aile reisi Sofi Mirza ile hanımı Nuriye Hanım ve çocuklarından Molla Abdullah ile Molla Muhammed köyleri Nurs mezarlığında, kabirleri yan yana bulunmaktadır. Hanım’ın Mekke-i Mükerremede, Dürriye’nin akan bir suda, Mercan’ın bilinmemekte ve Abdülmecid Efendi’nin ki ise Konya’dadır. Allah’tan bu mübarek aile bireylerine, bu alimler ocağı ve nur insanlara ğani ğani rahmet etmesini büyük mükafatlar ile ecirlere ğark etmesini ve cennetlerinde en güzel mevkilere yerleştirmesini diliyoruz.

Derken, tam da burada konuyla ilgili Bedizzeman’ın ayrılık ve hasret kokan bir mektubunu okumamız lazım. O bu mektubunu başka bir maksatla kaleme almış ise de, “İmanın dünyada dahi bi nevi cennet lezzetini benim hayatımda temin ettiğine dair” gibi bir hakikatın tespiti konusunda çok doğru ve yerinde bir örnek olarak vermiş ise de, yine de içinden çıktığı bu nur ve şefkat nümunesi ocağın bireylerine ilişkin dokunaklı vurgular ve firak ile hasretin fıtri damarları hareket etmektedir. Okuyalım:

“Ben dokuz yaşımdan beri şefkatli validemi göremediğimden, sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım.. ve üç hemşire (bacı) mi de on beş yaşımdan sonra göremediğim, Allah rahmet etsin Validemle beraber berzah alemlerine gittikleri için dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkârane (kardeşçesine, birlik beraberlik ve karşılıklı sevgi ile) sohbetlerinden, merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan…

Ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden beri göremediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle kıymettar, dindar, alim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârane muhabbet (tam bir sahiplenme ve sevgiye dayalı karşılıklı hürmet), merhametkârane şefkatteki (fıtraten mevcud, tam acıma ile sahiplenip şefkat etme) sürurundan (neşe ve sevgisini tatmaktan) mahrum kaldığımdan; bu dünyada Risale-i Nur’un imanda cennet çekirdeği bulunduğunu gösterdiği gibi, bugün dört fedakâr, hizmetimde bulunan manevi evlatlarımla bir seyahat ettiğim zaman, imandaki cennet çekirdeğinin bir zerreciğini kat’iyyen ruhuma ihtar edildi…” (Emirdağ Lahikası)

Bu, Bediüzzaman’ın, ailesinin bireyleriyle dünya hayatı imtihanına dair kendi dili ile zikredilmiş küçücük bir fihristeciği, firak ve hasret kokan bir fotoğrafı ve ennihayet iman ummanında şeklini alan hikayesidir.

O halde Allah, ahiret, iman, İslam, peygamber ahlakı, hayat, ders ve ibretlerle nakışlı bu hikayenin damarları içine girmeye, hikayeyi canlandıran bu damarlara ruh vermiş enerjiyi bulmaya tam tanımak için yolculuğa devam…
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #7 : 27 Eylül 2009, 19:55:40 »

Hayatına yön verecek rüya

Nurşin’den Koğan köyünde bulunan medreseye gelir. Fazla kalmaz. Bir fidan gibi yetişmekte olan fakih Said, gittiği yerlerde, o yerlerin süregelen “olana razı olma” anlayışıyla, oradakilerin ilişki ve hallerinden “hoşnut gibi görünme” gidişatlarıyla yetinmemektedir. Farkında olmazsa da böyle bir halet-i ruhiye içerisindedir.
 
Sonra Siirt’e geçer. Yolculuğunda yalnızdır. Oysa takip ettiği yol tekin değildir. Güvenliği tehdit eden unsurlar birden fazla ve çeşit çeşittir. Bu yaştaki bir çocuğun, bu şartlar içinde bir başına yolculuk yapması bu açıdan hiç de normal değildir. Belki de bu, daha sonra Bediüzzaman’da müşahade edeceğimiz harikulade ve boyun eğmez cesaretin Said’teki tezahürüdür. Bir de başkalarının ayakları ile ayakta durmamak, gayrın gölgesi olmamak ve yabancıların kontrolünde hareket etmemek şeklinde ifade edeceğimiz hürriyet aşkının bir tür ilanıdır.

 
Molla Fethullah’ın medresesinde iki ay kadar kalır. Burada cinnet derecesinde geçici bir rahatsızlık geçirir. İyileştikten sonra Hizan’a çok yakın olan Gayda adındaki bir köye gelir. Biraz da burada kalır. Medrese müfredatına göre bu aşamaya kadar hangi derslerden geçtiği henüz açık değildir. Gidip uğradığı yerlerde istikrar bulmuyor. Dünyamıza hasbel kader gelmiş bir yabancı gibi veya geçerken şöyle bir uğramış seyyah bir yıldız gibidir. Durmaksızın dolaşıyor.

 
Karıştığı bir kavga sebebiyle medreseyi bırakıp gerisin geri baba ocağına, Nurs’a geliyor. Eğer öğrenim denilecekse bu, onun ikinci kez öğrenimine ara vermesidir. Aslında, daha bu yaşlarda kendisinde görülen bu izzet, nefsine olan muhabbetinden ileri gelmiyordur. İlahi kader, istikbalde i’la-yı kelimetullah vazifesini inayetiyle vereceği bir abdine, o vazifeyi hakkı ile ifası için lazım olacak izzet-i ilmiye yani ilmin gerektiği vakar ve onuru vermiştir.

 
Sonbahardır… O kışı evinde geçirir. Bahara doğru kendisini yeniden ilim tahsiline yöneltecek, esas itibariyle de hayatına yön verecek olan bir rüya görür. Sadık ve tesirli bir rüyadır. “Görür ki kıyamet kopmuş. Kâinat yeniden dirilmiş. Bu esnada Efendimiz Aleyhisselatu vesselamı ziyaret etmeyi arzu eder. Onu nasıl ziyaret edeceğini düşünürken, gidip sırat köprüsünün başında beklemek aklına gelir. Çünkü nasıl olsa herkes orada geçecektir. Gidip orada beklemeye başlar. Orada bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper. Nihayet Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu vesselam’ın ellerine kapanır ve ondan ilim talebinde bulunur. Efendimiz Aleyhisselatu vesselam da “Ümmetimden sual sormamak şartıyla, sana Kur’an ilmi öğretilecektir” şeklinde müjde buyurur.

 
Hakikaten de Bediüzzaman, hayatının sonuna kadar kendisine sorulan her soruya cevap vermek; ama en meşhur alimler de dahil girdiği bütün ilmi münazaralarda hiç kimseye soru sormamak gibi, ince bir prensibi muhafaza etmeyi başarmıştır.

 
Rüyadan aldığı feyz sayesinde ilme karşı kendisinde müthiş bir şevk, iştiyak ve arzu oluşur. Anlaşılan o ki fakih Said yeniden yollara düşecektir. Henüz 13 yaşında nazenin bir fidan… Babasının müsaadesini de aldıktan sonra bir bahar gününde yola çıkar.

 
Arvas’a gelir. Buradaki hocalarla anlaşmaz. Müküs’e geçer. Mir Hasan-ı Veli medresesinde azıcık bir zaman kaldıysa da medresedeki kuralları beğenmeyerek bir ay kadar kalacağı Vastan (Gevaş)’a geçer. Oradan da Doğu Beyazıd’e..

 
Garip bir tahsil
 
Buraya kış mevsiminin başında ulaşır. Bahara kadar burada kalacak olan fakih Said, öğreniminin en ciddi ve yoğun sürecini burada yaşayacaktır. Zira sarf-nahiv sıra kitaplarından “İzhar”dan sonraki bütün kitapları bu dönemde tamamlamıştır.

 
Tamamı üç ay olan bu süre zarfında Şeyh Muhammed Celali’nin yanında Molla Cami’den, son olarak okunan kitaba kadar sırada bulunan bütün kitapları ve ayrıca çeşitli ilimlere dair başka kitapları da bitirmiş olur. Şimdiye kadar bu, şahid olunmamış bir şeydir. Kitapların tamamını baştan sona kadar okumaz. Her kitaptan bir veya iki ders ennihayet on ders kadar okuyup, geri kalanını terk eder. Diğer kitaba geçer… Böyle çok garip bir yöntem ve çok kısa zamanda ilmini tamamlamış olur.

 
Böyle çalışmaya başladığı ilk günlerde, seydası Şeyh Muhammed, onun bu tarzını tuhaf görmüş olacak ki “Neden, böyle yapıyorsun?”diye sormadan edememiş. “Efendim” demiş o da “Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim (gücüm yetmez) Bu kitaplar, birer mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım. Yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da daha sonra bana uygun olanlara çalışırın” “Pekala” demiş Seydası. “Hangi ilim sana uygundur?” O ise “Bu ilimleri birbirinden ayırt edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiç birisini bilmiyorum” karşılığını vermiş.

 
Esas itibariyle bu, Said’te ortaya çıkan bir başka haslet, bir diğer özelliktir. Ya da şöyle ifade edelim; ta öteden beri kendisinde bulunan fıtri bir hasletin, bir teceddüt (yenilik) fikrinin açıkça dışavurumu ve çok somut bir şekilde patlayarak kendisini göstermiş olmasıdır. Çünkü fakih Said, mevcud eğitim-öğretim sisteminden hoşnud değildir. Halihazırdaki medrese sistemi ile müfredatının zamana göre geri kaldığını, dolayısıyla ihtiyaçları karşılayamadığını düşünmektedir. Bu dönemde okutulan kitaplar çoğunlukla şerhler, şerhlere yazılan şerhler ve hatta şerhin şerhine yazılan ve daha başka izahlarla doludur. Bu ise medreseye yeni başlayan bir öğrencinin onbeş ile yirme yılını almakta ve açık ki zaman kaybına neden olmaktadır. Dolayısıyla ona göre bu sistemin acilen ıslaha ihtiyacı vardır.

 
Kendisi farkında mıdır değil midir bilinmez; ama fıtratında varolan icad ve teceddüdün görünmez kuvveleri daha şimdiden yüzyıllardan beridir yürürlükte olan bir anlayışın ıslahına yönelik lisan-ı hal ile itiraz bayrağını kaldırmış bulunuyor. Garip olan, yirmi hanelik bir dağ köyünde doğmuş ve birkaç belde ile kasabadan başka bir yeri görmemiş henüz on dörtlerinde bir çocuğun mevcut sıkıntıyı bu kadar net bir şekilde algılamış olmasıdır. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

 
Bu sürenin sonunda, en ağır kitaplar da dâhil eline alıp ta anlamadığı bir kitap yoktur artık. Buna paralel, ruhi ve nefsi terbiyenin yollarını da aramaya koyulur. Meşhur Ahmed’ê Xani’nin türbesine kapanır. Ardından koca üç günü sadece bir parça ekmekle idare edebilecek şekilde riyazete odaklanır. Bununla da kanaat etmez. Bir hadis-i şerifin tasavvufi yorumundan yola çıkarak ekmeği de bırakıp bir süre yalnızca ot, bitki gibi şeylerle ayakta durur. Zahiri hayatla alakasını tamamen keser. Sorulan her soruya tereddütsüz isabetli cevaplar verir. Ahali tarafından “Veli” addedilerek “Molla Said-i meşhur” olarak çağrılır ve bilinir.

 
İlimle uğraşan gençlerimizin dikkatine!.. Görüldüğü gibi Said, aldığı ilmin sadece teorik mahiyetiyle yetinmemiştir. Pratik karşılığını da aramıştır. Sonraki bir zamanda diyeceği gibi, aklın gıdası olan ilmin yanında kalb ve ruhun gıdası olan maneviyat, ibadet, taat ve ezkar muhakkak gerekmektedir. Bu arayışı, meyvesini vermiştir. Bediüzzamanın mayası olacak ilmi ve ruhi inkişafların bir kısmı ile daha buradayken tanışmıştır.

 
Harika olan bu üç aylık tahsilinin ardından seydası Şeyh Muhammed Celali’den ilmi icazetini alır ve derviş kıyafetleri içinde Bağdat’a gitmek niyetiyle Doğubeyazid’i terk eder.

 
Molla Said, Bediüzzaman oluyor

 
Fakat O’nu Bağdat’a değil de Bitlis’te görüyoruz. Şeyh Muhammed Emin’in tekkesindedir… Şeyh Hazretleri tarafından kendisine hediye verilmek suretiyle, teklif edilen alimlere has (cübbe-sarık) elbise giymeyi “Yaşım henüz küçüktür” diyerek kabul etmez. Ardından, Şirvan’da bulunan ağabeyi Molla Abdullah’ın yanına geçer. “Ne yaptın, ne okudun?” diye soran Molla Abdullah’a “Sıranıza dâhil olmayan kitaplar da içinde olmak üzere seksen kitap okudum” şeklinde cevap verir. Başarılı, mini bir sınavdan sonra, acele işi var imiş gibi Siirt’e doğru yola çıkar.

 
Daha önce de geldiği Molla Fethullah’ın yanındadır. Seyda, genç Molla’nın ilmi düzeyini yoklamak ister. Hangi kitabı sordu ise Molla Said “Bitirdim” der. Seyda tahayyürde (hayret içinde) kalır. Ona göre bu kadar kısa zamanda bu kadar çok kitabı bitirmiş olmak, mümkün olamazdı. Aklına sığıştıramadı. Tam bir şaşkınlak hali içinde “Hey deli” dedi, geçen sene deli idin, yoksa bu sene de mi delisin?” Bu soruya Molla Said’in cevabı ders yüklüdür: “Efendim” der, “insan başkasına karşı nefsini kırmak için hakikatı örtbas edebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı mutlak hakikatten başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz” Öyle de yapılır. Hakikakaten Seyda, şu on beşinde bulunan genç mollanın, kendisine sorulan bütün sorulara teklemeden isabetli ve güzel cevaplar vermesine hayran kalır. “Pekâlâ” der Seyda. “Zekâda harikasınız, fakat hafızanız nasıldır?” Makamat-ı Haririye “Hikaye tarzında edebi bir eser)’den birkaç satırı iki defa okumak ile ezberleyebilir misin?” Bunun üzerine Molla Said, rastgele açtığı kitabın bir yaprağını bir defa okumakla ezberler ve okur. İşte, bundan sonradır ki, alim ve fazıl bir zat olan Molla Fethullah’ın mübarek lisanından şu hakikatler dökülür: “Zeka ile hıfzın ifrat (aşırı) derecesinde bir adamda bulunması nadirattandır (az rastlanır bir hadisedir) Fakat şimdiye kadar bu özelliği iki kişide gördüm. Biri sende, diğeri de Molla Xalid-i Üleki’de..

 
Bir kere de Siirt’tin seçkin alimleri Molla Fethullah’ın anlatımlarından yola çıkarak onu imtihana tabi tutarlar. Başarı puanları takdirlerin üzerinde hayranlığa dönüşmüştür. Siirt ve çevresinde Molla-i Meşhur’un ismini hayranlıkla anmayan kalmamıştır. Ve her şeyden öte O, artık Bediüzzamandır. Bediüzzaman, zamanın bedii, yani eşsizi, yani aynı zamanda başka bir benzeri bulunmayanı… Garibi, acibi, icad (yenilik) da bulunanı ve aynı zamanda güzeli.. gibi manalar da bu kapsama dahildir. Bu lakabı ona, Seyda Molla Fethullah Efendi vermiştir. Büyük bir ferasetle isabet etmiştir.

 
Küskün şeyhleri barıştırmak istiyor.

 
Siirt’tin kendi etrafında dönen dağdağalı gündemini geride bırakarak geri Bitlis’e gelir. Burada önemli bir davaya el atmaya teşebbüs eder. Bir müddettir, Şeyh Muhammed Emin Efendi ile Hizan Şeyhleri arası açıktır. O “Bunun doğru olmadığını ve İslamiyete yakışmadığını” söyler. Çocukluk dönemini henüz tam atlatamamış olmasına rağmen bunu söyler. Zira ilmini tamamlamış bir alimdir o. Ve alimler ise, toplumun sorunlarına çözüm bulmak ile yükümlüdürler… Halk nazarında saygın konumları bulunan bu iki kesimin arasını bulmak elbette büyük bir vazife olarak telakki edilecektir. Fakat Sultan Abdulhamid ile görüşmüş ve kendisine Şeyhülislamlık gibi bir makam önerilmiş Şeyh Muhammed Emin Efendi gibi bir zatın bulunduğu bir yerde, Said gibi henüz çok genç olan bir delikanlının işe karışmak istemesi, Şeyh Efendinin talebe ve müridleri tarafından hoş karşılanmayacak ve şeyh nezdinde bu, şikayet nedeni olacaktır. Şeyh Efendi ise müştekileri teskin sadedinde “O henüz bir çocuktur. Hitab alınacak yaşta değildir” der. Bunu işiten Said, Şeyhin huzuruna varıp kendisini imtihan etmesini ve muhatab alınıp alınamayacak hususunun ortaya çıkmasını ister. Öyle yapılır. Çok başarılı bir imtihanın ardından Said, Bitlis merkezinde bulunan bir camide halka vaaz-u irşad yapmaya başlar. Ancak Şeyhin taraftarlarına karşı halkın bir kısmı Bediüzzaman’a teveccüh edince, şehirde bundan kaynaklanan bir huzursuzluk meydana gelir. Sonuçta il’in valisi işe müdahale ederek Said’den Bitlis’i terk edip çıkmasını ister. Öyle yapar.

 
Hata bendedir
 
Şirvan’a gelir, ilginin odağıdır.. Buradaki alim ve mollalarla yoğun bir ilmi münazara ve münakaşaya girir. Galip O’dur… Münazaralardan yenik olarak çıkan bazıları, onda bir takım kusurlar bulmak için tecessüse başvururlar. Maalesef insan tabiatı buna müsaiddir. Hakikat ile başa çıkamadıklarında hile-hurdayı çare zannederler. Zalimlerin bariz bir özelliği olan bu taktik, nefsine düşkün safdil bazı yeniklerde de zaman zaman ortaya çıkabilir. Sonuçta nasıl olduysa bir gün Molla Said, sabah namazını kazan geçirir. Bunu fırsat bilen yenikler takımı etrafa “Molla Said namazı bırakmıştır.” Şeklinde propaganda ederler. Ona sorarlar: “Niçin herkes senin için böyle konuşuyor.” Buna karşı cevabı şu sözler olur: “Evet, aslı olmayan bir şey halk arasında çabuk yayılmaz. Hata bendedir… Onun için iki cezaya uğradım. Birisi Allah’ın itabı (azarlaması), diğeri de halkın tarizi (kınaması)… Bunun asıl sebebi ise geceleri adet edindiğim virdi terk ettiğimdir. İşte âlemin ruhu, bu gerçeğe temas etmişse de tamamını kavramayarak ismini bilmemiş, bu cihetle hataya isimlendirmiştir…” …

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Bediüzzaman Said Nursi Kimdir? Risale-i Nur'dan Damlalar ÂmâK-ı HâYâL 2 164 Son Mesaj 16 Nisan 2009, 17:29:10
Gönderen: ÂmâK-ı HâYâL
Çeçenistan'da Asrın Direnişi Öykü - Hikaye ve Kıssalar « 1 2 ... 15 16 » ahmetmeydani 156 4997 Son Mesaj 09 Mayıs 2012, 22:11:24
Gönderen: Biji Serok Resul
Bediüzzaman Said Nursi Hz.nin 24 Saati.. Risale-i Nur'dan Damlalar __YaZ_yAğMuRu__ 0 151 Son Mesaj 08 Aralık 2009, 20:05:13
Gönderen: __YaZ_yAğMuRu__
www.nursi-ev.com|Nursi Medresesi (e.v) Tavsiye Siteler _Bediuzzaman_ 0 429 Son Mesaj 26 Mart 2010, 20:28:32
Gönderen: _Bediuzzaman_
Yolcu Bediüzzaman Said Nursi 2010 DvdRip Belgeseller KeRvAnCaN 1 439 Son Mesaj 03 Ağustos 2010, 22:32:50
Gönderen: têkoşîn
Son Asrın İmamı, Tabibi, Müceddidi Bediüzzaman İslam Alimleri ve öncüleri MERXAS 1 241 Son Mesaj 23 Mart 2011, 16:47:25
Gönderen: bymusab
Bediüzzaman Said-i Nursi resimleri Resimler ve flashlar Âl-i İmran 1 697 Son Mesaj 25 Temmuz 2011, 15:57:28
Gönderen: İHTİD@