0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: İmam Cafer-i Sadık(a.s)-Ehl-i beyti tanıyalım  (Okunma Sayısı 275 defa)
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« : 30 Nisan 2010, 23:07:58 »

                                           İMAM CAFER SADIK'IN (A.S) KISACA BİYOGRAFİSİ

Adı: Cafer.
Lakapları: Sadık.
Künyesi: Ebu Abdullah.
Babası ve Annesi: İmam MUHAMMED Bakır (a.s), Kasım b. MUHAMMED b. Ebubekir'in kızı Ümmü Ferve.
Doğumu: Hicretin 83. yılı, Rebi'ul-Evvel ayının 17'sinde Medine'de dünyaya geldi.
Döneminin Halifeleri: Yezid b. Abdulmelik (9. Emevi halifesi), Saffah (Abbasî halifelerinin evveli) ve Mansur Devanikî.
İmamet Süresi: 34 yıl (114-148)
Şahadeti: Hicretin 148. yılı, Şevval ayının 25'inde, 65 yaşında Mansur Devaniki'nin emriyle zehirlenerek Medine'de şahadete erişti.
Mezarı: Medine-Baki Mezarlığı.
Yaşam Dönemi:
1) İmametten önceki dönem, 41 yıl (83-114).
2) İmamet dönemi, 34 yıl (114-148). İmam Sadık (a.s) Beniümeyye'yle Biniabbas'ın savaşmasından ortaya çıkan fırsattan yararlanarak geniş bir şekilde ilim havzaları teşkil etti, dört bin öğrenci yetiştirdi ve ilahî maarifi ihya ile mektebin istikrarını sağlamış oldu.
Çocukları: 1-İsmail 2-Abdullah 3-Ümmü Ferve. Bu üçünün annesi İmam Zeyn'ul-Abidin (a.s)'ın oğlu Hüseyin'in kızı Fatıma idi. 4-İmam Musa Kazım 5-İshak 6-MUHAMMED. Bunların annesi de Ümmü Veled idi. 7-Abbas 8-Ali 9-Esma 10-Fatıma. Bunlar da bir anneden dünyaya gelmişlerdir.
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #1 : 23 Mayıs 2010, 01:09:42 »

                                        İMAM CAFER SADIK'IN (A.S) KISACA HAYATI


Sadık lakabıyla meşhur olan İmam Cafer b. MUHAMMED (a.s), beşinci imamın oğludur. Hicretin 83. yılında dünyaya geldi ve (Şia rivayetlerine göre) 148. yılında Abbasi halifesi Mansur'un emriyle zehirletilerek şehit edildi.[1]

Altıncı imamın imameti devrinde, İslam ülkelerinde çeşitli kıyamlar özellikle Ümeyye oğullarının hükümetini yıkma amacıyla düzenlenen kıyamlar, Ümeyye oğullarını hilafetten düşürüp, soylarını kesmekle sonuçlanan kanlı savaşlar ve beşinci imamın yirmi yıl İslam ve Ehl-i Beyt öğretilerini yayması sonucunda meydana gelen ortam, altıncı imama İslami bilgileri yaymak için daha münasip bir zemin hazırladı.

Altıncı İmam, Ümeyye oğulları hilafetinin son zamanlarına ve Abbas oğulları hilafetinin ilk zamanlarına rastlayan imameti devrinde hazırlanan fırsatları elden kaçırmayıp dini öğretileri geniş alanda yaymaya başladı. Çeşitli akli ve nakli fenlerde bir çok ilmi şahsiyetler eğitti. Bunların başlıcaları şunlardır: Zürare, MUHAMMED b. Müslim, Mümin-i Tak, Hişam b. Hakem, Eban b. Teğlib, Hişam b. Salim, Hüreyz,-i Kelbi Nessabe, Cabir b. Hayyan-i Sufi (kimya alimi) hatta Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Süfyan-ı Sevri, Hanefi mezhebinin reisi Ebu Hanife, Kadı Sekuni, Gazi Ebu'l-Bahteri vs onun öğrenciliğini yapmakla övünüyorlardı. (Hazretin eğitim merkezinden dört bin mühaddis ve bilginin mezun olduğu meşhurdur.)[2]

Beşinci ve altıncı imamdan rivayet edilen hadislerin sayısı Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) ve diğer on imamdan aktarılan hadislerden daha çoktur.
Ancak İmam Sadık (a.s) imametinin son yıllarında Abbasi halifesi Mansur'un baskılarına maruz kalarak zor günler geçirdi. Ümeyye oğulları tarafından Şii seyitlere yapılmayan zulümler Abbasiler eliyle yapıldı. Onun emriyle Şiiler grup grup yakalanıp, karanlık hapislerde işkencelerle hayatlarına son verildi. Bir kısmının başını kesip bir kısmını diri diri toprağa gömdürdü. Bazılarını binaların temeline yahut duvarların arasında bırakarak saraylar yaptırdı.

Mansur, altıncı imamın Medine'de yakalanmasını emretti. (Daha önce Abbasi halifesi Seffah'ın emriyle de yakalanıp Irak'a götürülmüştü. Ondan daha önce beşinci imamla birlikte Dimeşk'e götürülmüştü).

Bir süre imamı göz altında sakladılar. Defalarca onu öldürmek istediler ve ihanetler ettiler. Bilahare Medine'ye dönüş iznini verdiler. İmam Medine'ye döndü. Denilebilir ki geri kalan ömrünü takiyye ve inzivada geçirdi. Sonunda Mansur'un emriyle zehirlenip şehit edildi.[3]

Mansur, imamın şahadet haberini alınca Medine'deki valisine mektup yazıp "Başsağlığı dilemek amacıyla İmamın evine git, vasiyetnamesini oku, vasi olarak tanıttığı kimsenin mecliste başını vur" emrini verdi. Elbette Mansur bu oyunla imamet meselesine son vermeği ve Şia adını kökten silmeği amaçlıyordu. Fakat Medine valisi vasiyeti okuyunca Halifenin planının tam tersine beş kişinin vasi tayin edildiğini gördü. Bunlar, Halifenin kendisi, Medine valisi, büyük oğlu Abdullah Efteh, küçük oğlu Musa ve Hamide idiler. Böylece Halifenin planı suya düşmüş oldu.[4]

_________________
Kaynakça:
[1]- Usul-u Kafi, c.1, s.472. Delail-ul İmame, s.111. İrşad-ı Müfid, s.254. Yakubi Tarihi, c.3, s.119. Fusul-ul Mühimme, s.212. Tezkiret-ul Havas, s.346. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.280.
[2]- İrşad-ı Müfid, s.254. Fusul-ul Mühimme, s.204. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.247.
[3]- Fusul-ul Mühimme, s.212. Delail-ül İmame, s.111. İsbat-ül Vasiyye, s.142.
[4]- Usul-u Kafi, c.1, s.310.
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #2 : 30 Temmuz 2010, 23:47:01 »

  İMAM CAFER SADIK'IN (A.S) MÜNAZARALARI

Emevilerin son yılları ve Abbasi iktidarının ilk dönemlerinde İmam Sadık (a.s) bu iki hanedanın iktidar ve koltuk kavgasıyla birbirine düşmesi nedeniyle geçici bir süre için de olsa biraz rahat nefes alabilmiş; ilmî ve dînî çalışmalarını genişletebilme fırsatı bulmuştur. İşte bu süreçte Medine, binlerce ilim aşığının İmam Sadık'ın (a.s) din ve bilim derslerine akın edip çeşitli bilim dallarında o hazretten eğitim alma fırsatı bulduğu büyük bir üniversiteye dönüşmüştür. İmam Sadık'ın (a.s) ilmi ve dini kariyeri bütün İslam beldelerinde dillere destandı; bu nedenle çoğu zaman çok uzak diyarlardan Medine'ye akın eden araştırmacı ve bilim adamları, o hazretin derslerine katılıp Resulullah'ın (a.s) bu nadide evladının Allah vergisi ilim deryasından faydalanmaktaydı. Hatta gayrimüslim bilim adamları bile uzak yollardan gelip İmam Sadık'ın (a.s) ilmî münazara ve oturumlarına katılıyordu. Çeşitli din ve farklı inançlara mensup bu bilim ve dinadamlarıyla İmam Sadık (a.s) arasındaki ilmî tartışmalar ve o hazretin cevapları, İslam tarihinin ilk yüzyıllarıyla ilgili sayfaların en ilgi çekici olanıdır.

İmam (a.s) zaman, mekan, soru soranın dini ve ilmi zapasitesi ve onun olaylara yaklaşım tarzı gibi ince faktörleri dikkate alarak muhatabını cevaplandırmıştır. Nitekim o hazretin verdiği cevapların bazısı, sadece tartışma tarafının delillerini çürütmeye veya onun öne sürdüğü mantıktaki zaafları açığa çıkarmaya matuftur, bazı cevaplarsa muhatabını daha derin ve dikkatli düşünmeye sevkedici olup, onun zihnini ve bilincini uyandırmaya yöneliktir; muhatabın ilmî kariyeri ve kapasitesi ölçüsünde fevkalade ilmî ve felsefî cevaplar vermiştir.

İmam Sadık'ın (a.s) ilmî münazara ve oturumları ve bunlarda verdiği cevapların tamamını bir araya getirebilmek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir, binaenaleyh biz burada bunlardan sadece bir kısmını örnek alarak aktaracak ve özellikle gençler için anlaşılması daha kolay olan örneklere yer vereceğiz; bu bahsin sonunda da İmam Sadık'ın (a.s) "tevhid" konusunda öğrencisi Mufazzal'a anlattıklarını içeren "Tevhid Risalesi"nden bazı iktibaslarda bulunacağız.

1- Ebu Mansur bir arkadaşından şöyle rivayet eder: O zamanın ünlü materyalistleri sayılan ve "dehriyyun" adıyla bilinen dinsizlerinden İbni Ebil Avca ve Abdullah bin Mukaffa'yla Mescid'ul Haram'da oturmuş, Ka'be'yi tavaf eden hacıları seyrediyorduk. İbni Mukaffa tavaf etmekte olan hacıları göstererek "Şunları görüyor musun?"dedi ve biraz ileride oturan İmam Sadık'ı (a.s) gösterip "Bak, bir tek şu büyük yadam dışında; hiçbiri insan demeye layık değil bunların!"dedi. İbni Ebil Avca "Bunca insan arasında neden sadece onun insan olduğunu söylüyorsun?"diye sorunca aralarında şu konuşma geçti:

- Çünkü onda; başkalarında görmediğim bir bilgi, insanlık ve erdem var.

- Buna inanmam için onunla bizzat kendim konuşmalıyım.

- Bunu tavsiye etmem, aksi takdirde seni tamamen değiştirmesinden korkarım (seni materyalist inançtan koparıp Müslüman edebilir!)

- Hiç sanmam!Onunla konuşursam söylediklerinin doğru olmadığının anlaşılmasından korkuyorsun aslında!

- Madem böyle düşünüyorsun, git onunla konuş o halde! Ama elinden geldiğince dikkatli ol ve seni etkilemesine izin verme; söyleyeceklerini iyi hesaplayıp konuş, her kelimeyi ölçüp biç, fikrini kendi sözlerinle çürütecek şeyler söylememeye dikkat et!

Bu konuşmadan sonra İbni Ebil Avcâ, İmam'la görüşmek için bizden ayrıldı. Biraz sonra geri döndüğünde "Ey Mukaffa'nın oğlu!" dedi heyecan ve hayretle; "Sen onun insan olduğunu söylemiştin; ama ben onun bildiğimiz anlamda bir insan türü olmadığına kalıbımı basarım! Şu yeryüzü yuvarlağında; diledi zaman cismiyle yaşayan tek kişi varsa, odur!"
İbni Mukaffa şaşkınlıkla "Neden?" diye sordu, "Ne oldu ki?"
İbni Ebil Avca "Onun yanına gidip oturdum" dedi, "Etrafındakiler gidince, ikimiz kaldık, ben daha hiçbir şey söylemeden o konuşmaya başladı ve tavaf etmekte olanları göstererek "eğer" dedi "din konusu bunların dediği gibiyse ve Allah ve ahiret günü diye bir şey varsa; ki vardır ve haktır; o zaman onlar doğru yoldadır demektir. Bu durumda siz saadeti yakalamayacak ve helak olacaksınız! Yok, eğer sizin dediğiniz gibiyse; ki kesinlikle öyle değildir, zira Allah vardır ve kıyamet haktır; o zaman Müslümanlarla sizin durumunuz eşit demektir! (Yani ahirete inanan bir Müslüman için bu durumda da kaybedecek bir şey sözkonusu değildir. Çünkü farz-ı muhal; ahiret ve din hak olmaz ve bir hesap günü bulunmazsa dahi Müslümanların zarar edeceği bir şey olmaz ve bu durumda sizlerle aynı vaziyette olurlar!
Ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak "Aman efendim, neler söylüyorsunuz?" dedim, "bizim inancımız… onların inancından farklı değil ki, biz de müslümanız!"

Adeta içimi okurcasına "Sizinle onların inancı aynı olur mu hiç?ünlem"dedi, "Onlar kıyamete, ölümden sonra diriltileceklerine,hesaba çekileceklerine, Allah'ın ceza veya ödülüne mahzar olacaklarına, yani yaratıcılarının göğün sahibi olan Yüce Allah olduğuna ve göklerin ancak O'nunla mamur olduğuna inanıyorlar, oysa siz göğü, kimselerin bulunmadığı bomboş bir virane gibi görmektesiniz!"

İmam'ın Allah'tan sözetmesini fırsat bilerek kendi düşüncelerimi açıklayıp şöyle dedim: "Eğer mesele onların dediği gibiyse o zaman Allah neden kendisini açıkça kullarına gösterip onları ibadete davet etmiyor? Böylece kullar arasında da bu ihtilaflar ortadan kalkmaz mı? Neden kendisini kullarından gizleyip onlara peygamber gönderiyor?ünlem Bizzat kendisi gelse, kulları üzerinde daha etkili olmaz mı?"

Ben susunca İmam (a.s) "Bunu söylerken haksızlık etmiyor musun?"diyerek şöyle ekledi: "Kudretini senin kendi varlığında apaçık göstermekte olan birinin, kendisini senden gizlediğini nasıl söylersin?ünlem Daha önce var olmadığın halde varedilmen, küçükken büyümen, onca zayıflıktan sonra güçlenip serpilmen, sağlıklıyken hastalanman ve hastalandıktan sonra yine sağlıklı hale gelebilmen, öfkeden sonra sevinmen ve memnun olduğun bir zamanda öfkeye kapılabilmen, neşeden sonra üzüntü, üzüntüden sonra neşe duyabilmen, düşmanlıktan sonra dostluğun ve dostluğundan sonra düşmanlığın, azimli ve iradeliyken gevşeyip azmini yitirmen ve gevşekken azim ve irade bulman; bıkkınlıktan sonra ister, istedikten sonra bıkkın olman, isteksizlikten sonra eğilim duyman ve eğilimden sonra istek duyabilmen, umutsuzluğundan sonra umut ve umuttan sonra umutsuzluk yaşayabilmen, zihninde olmayan ve hatırlayamadığın bir şeyi hatırlayıp farkına varman ve zihninde var olduğu ve bildiğin bir şeyin zihninden silinmesi ve onu unutman"…

Evet; benim varlığımda olan ve inkar edemediğim ilahi yaratılışı ve Allah'ın kudretinin varlığımdaki iz ve etkilerini ard arda böylece sıralayıp durdu; öyle ki, bir an, Allah benimle onun arasında belirip âşikar olacak sandım!"[1]

2- Allah'a inanmayan Abdullah Deysani, İmam Sadık'ın (a.s) evine gitti ve ondan kendisine Allah'ın varlığını ispatlamasını istedi. İmam "Adın ne?" diye sorunca Deysani hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Arkadaşları adını neden söylemediğini sorduklarında "Adımın Abdullah (Allah kulu) olduğunu söyleseydim, kulu olduğun şu Allah kimdir ki sen O'na kulluk etmedesin?diye soracaktı' dedi.
Arkadaşları "Haydi tekrar ona git" dediler "Bu defa adını sormamasını iste ondan!"
Deysani onların söylediğini yapıp tekrar İmam'a gitti ve "Bana Allah'ı ispatla, ama ismimi sorma" dedi.
İmam (a.s) oturmasını söyledi.

İmam'ın (a.s) küçük çocuğu o sırada elindeki bir yumurtayla oynuyordu. İmam (a.s) çocuğun elindeki yumurtayı alarak Ey Deysani" buyurdu, "Bu, kalın kabuğu olan sağlan ve kapalı bir kaledir işte! Sağlam kabuğunun altında ince bir zar vardır, o ince zarın içinde eriyik halde saydam bir altınla, saydam bir gümüş, iç içe bulunur ki, asla birbirine karışmaz ve birbiriyle karışmadan öylece iç içe kalırlar! Ne sağlıklı bir şey içinden çıkıp sağlıklı ve sağlam olduğunu bize haber verebilir; ne de onu bozabilecek bir şey içine sızıp içindeki bir bozulmadan bizi haberdar edebilir!.. Erkek mi, yoksa dişi mi olarak yaratıldığı kesinlikle belli değildir! Şu haliyle yarılıp açılıyor ve içinden tavusî renkler çıkıveriyor… Bunca hayret verici özelliklerin, birisi tarafından yaratılmış olduğunu düşünmüyor musun?..
Deysani bir süre sustu ve düşünceye daldı; sonra başını kaldırıp "Şehadet ederim ki eşi ve benzeri olmayan Allah'tan başka ilah yoktur, şehadet ederim ki MUHAMMED O'nun kulu ve elçisidir, şehadet ederim ki siz insanlara Allah'ın hücceti ve imamısınız ve ben geçmişimden pişmanlık duyuyor ve tövbe ediyorum!"[2]

3- Hişam şöyle anlatır: Bir zındık, İmam Sadık'tan (a.s) bazı sorular sorup sonra da "Allah nedir?" diye sordu, İmam -s- şöyle buyurdu:
"O, her şeyden ayrı bir şeydir; bu kelimeyi kullanmaktan amacım ise bu sözü ispatlamaktır sadece ve O, gerçekten var olan bir şeydir; cismi olmaksızın,şekli olmaksızın, algılanmaksızın, duyulmaksızın,beş duyu yorganıyla hissedilmeksizin, düşünce ve hayale sığmaksızın; yokluk ve tükenişi olmadığı için O'ndan bir şey eksilmez, zamanın geçmesi O'nda hiçbir değişme yaratmaz!"

-Yani O'nun duyduğunu ve gördüğünü mü söylemek istiyorsunuz?

-Evet, O duyar ve görür; duymak için hiçbir uzvu olmaksızın "duyan" ve görmek için hiçbir aracı olmaksızın "gören"dir O! Bizatihi kendisi "duyar" ve "görür" dür; bunu söylerken. O'nunla "kendi"sinin iki ayrı şey olduğunu kastetmiyorum, bundan amacım teşbihte bulunup meselenin anlaşılmasını sağlamaktır. Binaenaleyh, diyorum ki O, bütün varlığıyla "duyar"dır ve bunu söylerken de O'nun varlığının "bütün"ü ve "parçaları" olduğunu kastetmiyorum; bu tabiri kullanarak senin meseleyi kavrayabilmeni amaçlamaktayım. Binaenaleyh zat ve manada hiçbir ihtilaf olmaksızın duyan, gören, bilen ve bilgi sahibi olandır O!..
halde nedir?
Rab ve mabuddur. O, Allah'tır. Rab ve Allah derken "r", "a", "b", ve "a", "l","a", ve "h", haflerini kastetmiyorum, bütün varlıkları yaratan, onları düzüp koşandır demek istiyorum ve bu harfleri kullanırken "Allah", "Rahman", "Rahîm", "Azîz" ve diğer isimlerle anılan manadır;O, kendisine tapılan ilahtır, Aziz'dir ve Celil'dir, şânı pek yücedir!"

-Ama, düşünebildiğimiz her şey birer yaratıktır aslında!

-Eğer böyle olsa tevhide inanma yükümlülüğümüz kalkar, çünkü düşünüp akledemeyeceğmiz bir şeye karşı zaten sorumluluğumuz yoktur ki! Ancak, biz diyoruz ki duyu yoluyla düşünebildiğimiz ve duyuylay sınırlı olan ve duyularımızda bir benzerini tasavvur edebileceğimiz bir şekli olan şey mahluktur ve yaratılmıştır. Binaenaleyh varlığın yaratıcısını ispat etmek istiyorsak; Allah'a yakıştırılamaycak iki şeyden O'nun uzak olduğunu bilmemiz gerekir: Birincisi O'nun inkarıdır; O'nu inkar etmek, varlığını reddetmek demektir; ikincisiyse teşbih ve benzetmedir, zira benzeme, ancak aşikar ve görünür olan ve birtakım parça, bileşim ve terkiplerden meydana gelmiş bulunan "mahlukat"a mahsus bir özelliktir. O halde "yaratan" Yüce Allah'ın ispatı kaçınılmazdır, çünkü yaratıklar O'na muhtaçtır ve her şey "yaratılmış" olup, onları yaratan, onlardan tamamen farklı ve onların dışında bir şeydir, onlar gibi değildir. Çünkü onlar gibi olan şey, onlarda apaçık belli olan terkib ve karışımda da onlara benzeyecektir; daha önceden var olmamaları ve sonradan meydana gelen şeyler olmaları konusunda da ona benzer olacaktır, küçükken büyüme, siyahlıktan beyazlığa geçme, güçlüyken güçsüz) hale gelme gibi konularda onlara benzemesi gerekecektir ve bunlar gibi, mahlukata ait nice özelliklerde onlara benzemesi icabedecektir ki bütün bu özellikleri tek tek burada saymamıza gerek yok sanırım!..

-Allah'ı ispatlamamız halinde, gerçekte O'nun için belli bir sınır ve kısıt tanımış olmaz mıyız?

-Hayır, O'nun için asla bir kısıt ve sınır tanımış olmayız, yaptığımız şey O'nun varlığını ispatlamaktır sadece! İspatla red arasında hiçbir mertebe yoktur.

-O'nun varlığı var mıdır?

-Evet, varlığından başka şey ispat edilemez!

-Niceliği ve niteliği de var mıdır?

-Hayır. Çünkü nitelik ve nicelik sıfat açısındandır ve bir şeyin nitelik ve niceliğini beyan edebilmek için onu ihata etmek(her şeyiyle kavrayıp kuşatarak hakim olmak)gerekir. Oysa Yüce Allah'ın ispatında iki yolu bırakmak gerekir, biri O'nun varlığını reddedip yok olduğunu farzetmek, diğeri de O'nu başka şeylere benzetip diğer varlıklarla kıyaslamak (teşbih). Çünkü O'nu reddeden kimse, O'nun varlığını inkar etmiş, O'nu yok saymış ve ilahlığını görmezden gelmiş olur; O'nu başkalarıyla kıyaslayıp onlara benzetmeye çalışan kimse O'nu,ilahlık ve yaratıcılığa layık olmayan "yaratılmış"ları sıfat ve özelliklerine sahip bir şey olarak ispatlamış olur. O halde O'nda; O'nun dışında hiçbir şeyde olmayan bir nitelik vardır, kimsenin ihata edemeyeceği ve kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir niteliktir bu.

-O kendi varlığını eşyaya karıştırarak diğer varlıklarla birlikte bir şey yapar mı?

- O başka varlıklarla karışmak ve onlarla birlikte olarak bir şeyler yapmaktan münezzehtir. Çünkü bu, yaratılmışların bir özelliğidir, ancak başka şeylerle karışıp onlarla kendi varlıklarını temas haline getirerek –ör:uzuvları ve vücutlarıyla-iş yapar, bir şeyi gerçekleştirirler. Oysa Yüce Allah'ın iradesi ve meşiyyeti her şeye nüfuz etmiş olup her şeye hakimdir; istediği her şeyi –sadece iradesiyle- yapar[3]
[/size] [/color]
_________________
[1] -Usul-i Kâfi 1/74, Tevhid kit. 2. hadis
[2] -a.g.e 1/79, 4. hadis
[3] -a.g.e 1/83 6. hadis
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
İmam-ı Gazali hazretlerinin Başı ucundaki Son Beyti İslam Alimleri ve öncüleri Nar-ı Zehra 1 233 Son Mesaj 05 Eylül 2008, 09:37:05
Gönderen: YÜKSEKOVA
Câfer-i Sâdık (r.a.)'den nasihatler Ehl-i Beyt MERXAS 2 203 Son Mesaj 01 Haziran 2009, 15:04:39
Gönderen: têkoşîn
İnciler Dizisi (İmam Cafer-i Sadık) Ehl-i Beyt « 1 2 3 4 5 » têkoşîn 49 1554 Son Mesaj 30 Ocak 2010, 12:10:10
Gönderen: têkoşîn
İmam Hüseyin(a.s.)-Ehl-i beyti tanıyalım Ehl-i Beyt Qum_Feenzır 4 288 Son Mesaj 08 Temmuz 2010, 00:28:11
Gönderen: Qum_Feenzır
İmam Zeyn'ul-abidin(a.s.)-Ehl-i beyti tanıyalım Ehl-i Beyt Qum_Feenzır 2 236 Son Mesaj 17 Temmuz 2010, 00:01:03
Gönderen: Qum_Feenzır
İmam Muhammed Bakır(a.s.)-Ehl-i beyti tanıyalım Ehl-i Beyt Qum_Feenzır 2 251 Son Mesaj 26 Temmuz 2010, 00:04:24
Gönderen: Qum_Feenzır
İmam Rıza(a.s.)-Ehl-i beyti tanıyalım Ehl-i Beyt Qum_Feenzır 1 256 Son Mesaj 30 Mayıs 2010, 00:19:28
Gönderen: Qum_Feenzır