0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: islam'da mülkiyet hakkı ve sınırları  (Okunma Sayısı 477 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 15 Kasım 2010, 13:18:41 »

Ebuzer’in davranışı ve tarzı tekil kalmıştır  - Mustafa İslamoğlu

Kur'an,  mülkiyete bakışta ne sosyalizmin ve marksizmin mülkiyet anlayışını benimser ne de kapitalizmin mülkiyet anlayışını benimser. Bu beşeri ideolojilerin söylemlerinden birini Kur'an'a giydirmeye çalışmayı beyhude bir uğraş olarak görüyorum.

Kur'an, öncelikle muhatabında bir mülkiyet tasavvuru inşa eder. Bunun için de mülkün, mülkiyetin gerçek malikinin Allah olduğunu, servetin insana emanet olduğunu söyler. Onun için de “lâm”ı tahsis ile gelir. "Lehü'l-Mülküs semavati vel ard, Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr" gibi birçok ayet “lâm”ı tahsis ile mülkü Allah'a hasreder.

Bu ne demektir? Müllkün gerçek maliki Allah'tır. Peki, gerçek maliki Allah ise, insan mülk sahibi oluyor. Öldüğü zaman mülkünü miras bırakıyor. Varisleri mirası paylaşıyor. Hatta Kur'an, varislerin mirası nasıl paylaşacağına dair düzenlemeler getiriyor. Mülke taarruz ve tecavüz suç olarak addeliliyor ve ceza görüyor. Onun için de hırsızlık, Kur'an'da cezası belirlenmiş bir cürüm oluyor. Çünkü hırsızlık mülke tecavüzdür. Eğer Kur'an mülkiyeti onaylamasaydı bu gibi düzenlemeleri de yazmazdı zaten. Mülkiyeti onaylamasaydı miras hukuku olmazdı, feraiz olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı, faiz hakkındaki düzenlemeler olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı zekât farzı olmazdı.

Zekât vermek için zaten mülkiyeti kabul etmek lazım. Ama bu mutlak mülkiyet değil, mukayyet bir mülkiyet. Yani emanet aslında… Bu mülkiyetin hakiki ismi emanettir. Onun için Kur'an muhatabında servetin emanet olduğu tasavvurunu inşa eder. Servet bir emanettir. Peki, servet emanettir de insan serveti istediği gibi kullanabilir mi? Yani “servetin sınırsızca temerküzü caiz midir?” dediğimiz zaman, Kur'an bu konuda prensipler koyar. Ne der? Servetin temerküzünü engellemek için, "Servet, içinizden zenginlerin arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin." Yani servet temerküzü, servetin, iktidarın ve gücün bir yerde temerküzüne Kur'an karşı çıkar. Çünkü bunların temerküz ettiği yerde istibdat ortaya çıkar. Bunların temerküz ettiği yerde Firavunlar, Nemrutlar ortaya çıkar. Dolayısıyla Kur'an bunların temerküzüne mani olmamızı ister, temerküzünü önler.

Yine Kur'an zekâtı emreder. Bu da serveti aynı zamanda kamu enstrümanı görmesinin sebebidir. Neden? Çünkü Kur'an'ın zekât dışında bıraktığı kalemler,  üretim kalemleridir. Bu manada üretim kalemleri Allah Rasülünün de beyanıyla zekât dışı bırakılmıştır. Efendimiz, Kur'an'ın zekât emrini adeta şöyle anlamıştır: Âtıl parayla Allah seni kırk yıl yaşatmaz. İsterse bu servet dünyalar dolusu olsun. Kırk yılda sıfıra çıkar. Niye? Âtıl durmayacak, aktif olacak. Yani bu servet çalışacak, üretimde olacak.

Yine faiz yasağı da aslında Kur'an'ın servet tasavvurunun bir boyutunu oluşturur. Zekâtın farz olması neyse, faizin haram olması da tersinden aynı şeydir. Zaten zekâtı farz kılmak, eğer faizi haram kılmayacaksa bir işe yaramaz. Faizin haram kılınmasının arka planında yatan temel saik emeksiz kazançtır. Yani Kur'an emeksiz kazancın kapılarını tıkar. Çünkü günah sektörünü emeksiz kazanç oluşturur. Bir yerde emeksiz bir girdi varsa orada mutlaka çıkacak günah arar. Bulamazsa, günah deliği açar ve oradan çıkar. Onun içindir ki toplum binasını sağlam tutmanın yolu haram girdiyi engellemektir. Haram girdilerin en başında da emeksiz kazanç gelir. Kur'an'ın emeksiz kazancı reddetmesinin temelinde de bu yatar.

Tabi sadece farz ve haram düzeyinde, emir ve nehiy düzeyinde anlaşılmaz Kur'an'ın servet telakkisi. Aynı zamanda teşvikler vardır. O teşviklerin başında "infak" teşviki vardır, tasadduk teşviki vardır. Yani yoksullarla paylaşma... Birçok nafile ibadet de bunun bir parçasıdır. İşte sadakayı fıtrı buna katabilirsiniz, kurbanı buna katabilirsiniz. Bu gibi ibadetler de aslında paylaşma emrinin ve tavsiyesinin birer parçasıdır.

İşte bu çerçevede Bakara Suresinin 219. ayetini ele almak lazım. Kur'an'ın ifadesiyle “kenz” yasaktır. Kenz, biriktirmektir. “Altını ve gümüşü kenz edenler, yani yığınlar ve onu infak etmeyenler...” Yığmak değil burada sadece, yığıp infak etmeyenler... “İşte Allah onlara o altınlarını, gümüşlerini ısıtıp onların ahirette böğürlerine, göğüslerine, sırtlarına damga vuracak, basacak” buyuruyor.

Bu aslında “kenz”in yasaklanmasıdır. Peki, bu bağlamda Bakara 219'u nasıl anlayacağız? Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki affı infak edin. Af nasıl anlaşılmalı? Bugün tartışma aslında buradan doğuyor. Bugünkü tartışmanın merkezinde bu “gulil affe” ibaresinin nasıl anlaşılacağı yatıyor.

Bu ayetle ilgili şunu sormak lazım; ihtiyaçtan fazlasını bu ayet infak etmeyi emir mi ediyor? Bir metin var önümüzde, biz bu metinde Allah'ın muradını anlamaya çalışıyoruz. Ayet, ihtiyaçtan fazlasını vermeyi emir mi ediyor? Kullanılan kelimeye baktığımızda asla kimse bunu söyleyemez. “Gulil affe...” Af, bizim bildiğimiz, kullandığımız “af” kelimesidir. Yani, “ihtiyaçtan fazlasını” diye çevirelim, doğru çeviri budur diyelim. Fakat burada bunu emir mi ediyor? “Af” kelimesi bir kere “affetmekten” gelir. Yani biri size karşı bir haksızlık yapmışsa affetmeniz emredilmez. Allah da affı sever, affedenleri sever, ama tavsiye eder. Bakın kısas ayetinin arkasında, “affederseniz sizin için hayırlı olur” der. Ama affedin demez. Çünkü affedip affetmemek bana kalmış bir şeydir. Affetmeyebilirim de. Affetmezsem hakkımı dünyada da ahirette de talep ederim, bu da anamın ak sütü gibi hakkımdır. Ama “af” burada tavsiye edilmektedir.

İşte burada kelimenin de etimolojisi atlanan ve ıskalanan budur. “İhtiyaçtan fazlasının infakı” tavsiye edilmektedir. Peygamberimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Ömrünün son gününde, altı ya da yedi dirhem para gelmiş onu da Hz. Aişe'ye infak etmek üzere vermiş. O hastalık telaşesi içerisinde o para infak edilememiş. Efendimizin, vefatından saatler önce uğraştığı meseleye bakın. “Onu bana getir” diyor. Yani ayılıyor, bayılıyor, artık vefata saatler kalmış. “Aişe, o dirhemleri bana getir” diyor. Aişe, dirhemleri efendimizin avucuna sayıyor. Efendimiz, o dirhemleri oracıkta Abbas'a veriyor. “Bunları infak edin” diyor ve o anda rahatlıyor.

Efendimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Peki, bunu bir emir olarak algılamış mıdır? Emir olarak algılamış olsaydı, efendimizin vefat etmeden önce sahabenin ihtiyaç fazlası hiçbir şeye sahip olmaması, efendimizin de buna izin vermemesi lazımdı. Oysaki böyle değil. Yani on bin tane köle azad eden sahabe var. Bin tane askeri, Hz. Osman gibi techiz eden sahabe var. Abdurrahman bin Avf gibi, binlerce askerin ihtiyacını karşılayan sahabe var. Bunlar daha efendimiz yaşarken oluyor. Efendimizin borç aldığı sahabeler var. Hakeza borç aldığı gayri müslimler de var.  Dolayısıyla sahabenin, daha efendimiz yaşarken ihtiyaç fazlası elindeydi. Bunu böyle anlamak şu demektir; “kira getiren bir şeye sahip olmak haramdır!?.”

Bakara 219'u doğru anlamak lazım. Burada teşvik edilmiştir. Rabbimiz tavsiye etmiştir. Fakat tersi haramdır. Bu da bir emirdir. “İhtiyaç fazlası haramdır” diyecek ne ayetin metlulü ne lafzı ne maksadı ne manası ne Allah Rasulünün uygulaması ne de sahabenin uygulamasında bunu doğrulayıcı asla bir şey göremeyiz.

Allah Rasulünün kişisel tercihini Ebuzer’de görüyoruz. Ebuzer'in tavrı ve tarzı da böyle olmuştur. Şunu söyleyelim; Ebuzer Allah Rasulünün Mekke'den itibaren tedrisat halkasından geçmemiştir. Ebuzer Mekke'de yoktur, yani bir müddet gelmiştir sonra Rasulullah kendi kavmine geri göndermiştir. Çok kısa bir müddet Mekke'de kalmıştır. Ebuzer, Bedir'e katılmamıştır, Uhud'a katılmamıştır.

Ebuzer, Allah Rasulünün yanına geldiğinde kavminden birçok insanın imanına vesile olmuş gelmiştir. Fakat bu manada Ebuzer'in kişisel duruşu bu duruştur. Yani servet dediğimiz şeye kökten karşı olan bir duruştur. Ama bu, onun kişisel duruşu olmuştur. İkinci bir duruş göremiyoruz. Yani Allah Rasulü sahabeyi men etmezken, Ebuzer men etmeye kalkmıştır.  Onun için Ebuzer'in davranışı ve tarzı tekil kalmıştır.

Peki, Ebuzer'in bu davranışını ve bu görüşünü bugün biri çıkıp da savunsa ne dieyceğiz? Ebuzerî diyeceğiz. O da Ebuzer yolunda diyeceğiz. Ben İslam yolu üzerindeki bu çizgilerin devam etmesinin birçok hayırlara vesile olduğuna inanıyorum. Onun için bu çizgiyi de birileri savunmalı diyorum. Çünkü bu çizginin de yüreğini teskin ettiği bir insan kitlesi var. Bu çizginin de İslam'ın güzelliğini yüreğine soktuğu bir kitle var. Yani gönlü sosyalizme yakın olanlar, eşitlikçiliğe doğuştan yakın olanlar, bunu bir varoluş problemi haline getiren insanlara verilecek mesajımız da vardır. Bu mesajı da bu çizgi versin diyorum. Fakat bir şartla; hiçbir çizgi kendi savunduğunu, kendi anlayışını mutlaklaştırmasın, diğer anlayışları ötekileştirip şeytanlaştırmasın.
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #1 : 15 Kasım 2010, 13:27:45 »

‘SÜLEYMAN’IN MÜLKÜ’  / İhsan Eliaçık

Kur’an, “Süleyman’ın mülkü” hakkında “şeytanca telkinlere” uyanlardan bahseder.

Acaba bununla anlatılmak istenen nedir?

Dahası kimdir bu şeytanca telkinlere uyanlar?

Bu önemli.

Çünkü dinî muhayyilede “Süleyman’ın mülkü” efsanesi, nice dindarın, aslında şeytanca telkinden başka bir şey olmayan zenginlik hayalini süslüyor ve buradan meşruiyet alıyor.

Öyle ki buradan girilerek, sonsuz zenginlik ve sınırsız servetin “bir kişide” olabileceğine dair cevazlar veriliyor, fetvalar çıkarılıyor.

İslam dünyasında zenginlik, şatafat ve debdebeli saray hayatı özlemlerinin hep “Süleyman’ın mülkü” efsanesinden esinlendiğini görüyoruz.

Tarih boyunca sultanlar, krallar ve onların dalkavuk avanesi, hep cariyelerle dolu haremlerde, altın musluklu, gümüş şamdanlı, camdan havuzlu saraylarda “zenginlikle imtihan olunduklarını” söylediler. “Ama…” diye itiraz edenleri “Süleyman’ın mülkü” diyerek susturdular.

Saray çöplüklerinde yiyecek arayan yoksul dindarlara ise “Sabredin, huriler sizi bekliyor” dediler. Tabi ki “öldükten sonra, cennette…”

Kurdular bir düzen, şeytanca telkinlerle oyalanıp durdular.

Nasıl olsa Ebuzer mezarından çıkamazdı. Peygamberin, Ali’nin mezarına ise beton dökülmüş, üzerine kayalar yığılmıştı, çıkmaları hiç mümkün değildi.

Böylesi bir din algısının asırlardır Hindistan’daki kast sisteminin yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İslam, ne yazık ki paramparça yapmak, zırr-u zeber etmek istediği böylesi bir kast (şirk) düzeninin aracısı, onaylayıcısı ve afyon yüzü haline getirildi.

Değil Kur’an’ın, dört kitabın, hatta “İbrahim ve Musa’dan beri söylenegelen” tüm suhufların manası, içeriği, mesajı, çağrısı yani tüm mülk ayetlerinin ruhu ve bedeni adeta çarmıha gerildi, sonra mezara gömüldü,  sonra üzerine betonlar döküldü, sonra da üzerlerine kaşâneler dikilip içlerinde tepinildi.

Hz. İsa’nın “Peygamberleri hem öldürürsünüz, sonra da üzerlerine türbe dikersiniz” dediği şey bundan başkası değildi. (Matta; 23/19-35)…

***

Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. “Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset” hinoğlu hinliğine pirim vermeyeceğiz…

Bakın, o dediğinizi “en kral mealler” yapıyor.

Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: “Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Affetmek’ olduğunu söyle.”

(Doğrusu: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.”)

Hz. İsa’nın “Ey kör klavuzlar! Ey engerek soyu!” derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.

Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor.

“En kral meal” işte budur!

Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz?

Alın, evire çevire okuyun…

***

Fazla dağıtmadan, mevzudan gidelim…

Bunun benzerini “Süleyman’ın mülkü” hakkında da görüyoruz.

Kur’an’ın “Şeytanca telkinler” dediğini, bizzat meal ve tefsirler yapıyor:

Allah’ın Hz. Süleyman’a dünyada eşi benzeri görülmemiş bir servet verdiği…

Zenginlik, şatafat, lüks ve servet içinde yüzdüğü…

Onlarca karısı, 600 cariyesi, altından muslukları, gümüşten şamdanları, camdan havuzları olduğu…

Dahası, böyle bir servetin olsa olsa büyü yoluyla elde edilmiş olabileceği…

Bunun için Süleyman’a Harut ve Marut aracılığıyla büyü öğretildiği…

“Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanca telkinlere uyanlar” ne demek sanırım anlaşılıyor…

***

Önce Süleyman’a verilen mülk neydi ve ne manaya geliyordu oradan başlayalım.

“Süleyman’ı imtihan etmiştik. Sağlığı öyle bozulmuştu ki tahtında (sanki bir) ceset oturuyordu. Sonra dönüp tekrar sağlığına kavuşunca  “Rabbim, beni affet ve bana ardımdan kimsenin ulaşamayacağı bir mülk ver. Çünkü Sen daima verirsin” diye dua etmişti. Bu tevazu karşında Biz de rüzgârı onun emrine verdik. Emriyle istediği yöne kolayca akardı. Bozgunculuk çıkaran bütün yapı ustalarını ve dalgıçlıkları da emrine verdik. Ve zincirlere bağlanmış diğerlerini de… İşte bu bizim bağışımızdır. Artık ihsan et veya tut, hesabı yok” dedik.” (Sad; 38/34-39)

“İhtiyaçtan fazla mal haramdır” söylemi karşısında can simidi gibi sarıldıkları “Süleyman’ın mülkü” ayetlerinden birisi de bu…

Güya burada Allah Hz. Süleyman’a sınırsız servet vermiş ve ister ver ister verme bu bizim sana ihsanımızdır demiş. Dolayısıyla bir Müslümanın sınırsız/hesapsız mal ve servete sahip olması caizmiş, buna bir sınırlama getirilemezmiş ve neden bu kadar zengin olduğu sorulamazmış, bu onun imtihanıymış…

Üstelik hemen yukarıda geçen bir ayette de (Sad; 38/32)  Süleyman’a  (‘en kral’ çeviriyle) “Mal sevgisi bana sevdirildi, bu bana Rabbimi hatırlatır” demiş…

Kur’an’ı “kerim” gözle okumamanın sonu işte budur.

Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki daha isminde keremi, içeriğinde sürekli infakı, paylaşımı emreden bir kitabın peygamberine kalkar, “İster tut (cimrilik et) ister ihsan et” dedirtir…  İmsak etmek/ tutmak (vakfederek gelirini bağışlamak) veya temnin/ihsan etmek (memnun ederek mülkiyetini bağışlamak) nedir anlaması mümkün değildir…

Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki neredeyse her sayfasında mülkün Allah’a ait olduğunu söyleyip duran kitabın peygamberini “dünyada hiç kimseye nasip olmayacak bir mülkün” tek başına kişisel sahibi yapar…

Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki kendisine hediye mallar gönderen kraliçeye (Belkıs) “Allah’ın bana verdiği sizin verdiğinizden daha hayırlıdır, onlara geri götürün…” (Neml; 36-37) diyen bir peygambere “malı severim” dedirtir. Allah’ın ona verdiği şeyin ne olduğunu kitabı “kerim” gözle okumadığı için anlaması mümkün değildir…

Kur’an’da “mülk vermek” bir elçi hakkında kullanıldığında peygamberlik, egemenlik sahibi olma anlamındadır. Bu anlamda örneğin İbrahim veya Süleyman’a mülk verilmiştir. Peygamberlerin düşmanları hakkında ise mal ve servet sahibi olma anlamında kullanılır: “Onların mülkten nasipleri mi var? Öyle olsa ondan halka bir çekirdek tanesi (zırnık!) vermezler” (Nisa; 4/53).

***

Demek ki “Süleyman’ın mülkü” ayetlerinde anlatılan Hz. Süleyman’ın kişisel zenginliği, malı ve serveti değildi. Mal ve servet üzerinde infak ve paylaşım amacıyla egemenlik/tasarruf gücüydü. İşte buna “hayr sevgisi” (hubbu’l-hayr) dendi.

Hz. Süleyman’a verilen buydu.

Hz. Süleyman, Hz. İsa’nın İncil’de dediği gibi “Onca görkemin (mülkün) içinde bunlardan birisi (zengin din adamları/kör klavuzlar) gibi giyinmezdi.” (Matta; 6/29).

Gayet mütevazi ve yoksul yaşardı. Bununla peygamberimiz gibi övünürdü.

Peygamberimiz “Yoksulluğum övüncümdür” (el-fakru fahrî) derken sefalet içinde yaşamayı kastetmiyordu. Eğer öyle olsa yoksullara infak manasız olurdu. Bu, tam bir kamu (din-u devlete adanmış) adam sözüdür.

Yani “İmkanım olduğu halde, onca mülk emrime verildiği halde onları kendime yontmam,  bana verilen makamı kendimi zengin etmek için kullanmam. Kamu malından yoksun kalırım fakat onu yemem ve yedirtmem, işte bu benim övüncümdür” demek istemekteydi.

Ona verilen makam-ı mahmud (övülmüş makam) buydu…

Evet, bir kamu adamı bununla ne kadar övünse azdır.

Hz. Süleyman da böyleydi.

Bütün peygamberler böyleydi. Bütün asalet sahibi büyük adamlar böyledir. Şeref (kerem) kendine yontmada değil; vermede, dağıtmada, paylaşmadadır.

***

Hz. Süleyman’a verilen mülkün ne olduğu söyleniyor zaten: Emriyle istediği yöne kolayca akan rüzgâr… Yapı ustaları… Dalgıçlar… Zincirlere bağlanmış diğerleri… İnsanlardan, cinlerden, şeytanlardan, kuşlardan oluşan karşı duramayacakları ordu…

Bunlar Fenikeli denizciler, Babilli yapı ustaları, Hititli askerler ve çeşitli kabilelerden katılanlardan oluşan ordusuydu yani siyasi ve askeri gücüydü…

“Rüzgarlar”, “Cinler”, “Şeytanlar”, “Kuşlar” o dönemde değişik kabilelerin ad, arma ve sembolleriydi. O devirde öyle anılmaktaydılar.

Böylesi bir siyasi ve askeri güçle (mülk) rızık ve rızık kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolanan bir devlet haline gelmesine mani olacak, “hayr sevgisi” ile zengin ile yoksul arasındaki uçurumu kapatacak, “bilgi, iktidar ve serveti” tüm tabana yayacaktı. Bunların bir takım odaklar elinde dönüp dolanan “hegemonya aracı” olmasına izin vermeyecekti. Bir peygambere mülk verilmesinin amacı buydu. Böylece mülk tümüyle Allah’ın (halkın) olacaktı.

Düşünün…

Türkiye Devleti’nin siyasi, iktisadi, askeri gücü, tüm taşınır ve taşınmaz mal varlığı yani Türkiye Cumhuriyeti’nin mülkü (ülke, devlet, toprak, hazine) kimindir? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün mü?

Hz. Süleyman’ın durumu da böyleydi.

O devirde devletler  ve imparatorluklar, halk arasında, başında bulunan kişinin adıyla anıldığı için “Süleyman’ın mülkü” dendi.

Hz. Süleyman, mülkü tamamen Allah’a (halka) ait kılmak için, O’nun mülkü üzerinde görevlendirilmiş bir kamu adamıydı (halife). Hz. Peygamber gibi Beytu’l-Mal’den aldığı maaş ile geçiniyor ve gayet mütevazi yaşıyordu. Şahsi serveti yoktu. Görevi mülkü zimmetine geçirmek, kendini ve ailesini zenginleştirmek değil; hayr yapmak; dağıtmak, paylaştırmaktı. Onun için “hayr (dağıtma/verme/infak) sevgisi” ((Sad; 38/32) ona sevdirilmişti…

Kendisi de tıpkı İbrahim, Yusuf, Musa, İsa ve Muhammed (hepsine selam olsun) gibi halktan biri gibi yaşamaktaydı. Onca görkeme, makama, ordular yönetmesine, emretme gücüne rağmen bunlar (zamane liderleri, komutanlar, krallar, sultanlar) gibi giyinmez, yaşamaz ve davranmazdı…

İbranî (Tevrat) anlatısı, Hz. Yusuf’u, bolluk zamanında biriktiren, kıtlık zamanında da o biriktirdikleri ile insanları köleleştiren muhteris bir vezir, tacir olarak resmeder. Tevrat’da Yusuf böyle anlatılır. Oysa Kur’an’da anlatılan Yusuf, bolluk zamanında ambarları dolduran, kıtlık zamanında da ihtiyaç sahiplerine dağıtan tedbirli yönetici (kamu adamı) olarak anlatılır.

Hz. Süleyman da böyledir.

Tevrat’ın Süleyman’ı “mal sevgisi” kendisine sevdirilmiş, kişisel zenginlik, lüks ve servet sembolüdür. Kur’an’ın Süleyman’ı ise “hayr/infak sevgisi” kendisine sevdirilmiş, paylaşım ve kerim (devlet) sembolüdür.

***

Hz. Süleyman’a “hayr sevgisi” (hubbu’l-hayr)  amacıyla mülk verildiğini söyleyen yukarıdaki ayetler, Fecr; 17-20’de “öksüze kerim olmayan” (la tukrimûne’l-yetim), “birbirini yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen” (la tehâzzune ala teâmi’l-meskîn), “ellerine geçeni hiç bir sınır tanımadan yedikçe yiyen” (te’kulûne’t-terâse eklen lemmâ), malı çok seven, yığdıkça daha çok seven” (tuhibbûne’l-mâle hubben cemmâ) şeklinde tarif edilen tefeci bezirgânların “Kala kala vahiy almak bu adama (öksüz Muhammed) mi kaldı” itirazları altında aşağılanan Hz. Peygamber’e Mekke yıllarının orta dönemlerinde gelen Sa’d suresinin ayetleridir.

Sure nasihatlerle başlar, mutlu gelecek, büyük zafer ve yeryüzü egemenliğinin (İsa’nın diliyle Göklerin Krallığının) yakın olduğu müjdesini verme sadedinde Davud örneğinden konuya girilir. Ardından söz Süleyman’a getirilir. Davud örneğinde yeryüzünde halife (önder) olmanın, mülk ve egemenlik kurmanın olmazsa olmaz dört şartı sıralanır. Süleyman örneğinde ise mülk (görevi; hakkı değil) verildikten sonra bunun nasıl kullanılacağı, bunun olmazsa olmazları sıralanır: 1- Ömrünü Allah ile yürümeye adamalı 2- Hayr (kerem/infak/verme/dağıtma) sevgisi içinde olmalı 3- Varlıkta, yoklukta, hastalıkta, sıhhatte, iyi günde kötü günde daima mütevazi ve alçak gönüllü olmalı. Ne oldum değil; ne olacağım ona bakmalıdır. Eğer böyle olursa yeryüzünde bir egemenlik kurmanın Allah katında bir “anlamı” olur. Aksi halde kişisel servet, şöhret ve cihangirlik davası olur ki “ha bir kuru emektir”…

Durum böyle olunca , Kur’an’a bir türlü kerim gözle bakamayan “kör klavuz” okuma, Hz. Süleyman’ı, Fecr; 88/20’de “malı çok seven, yığdıkça daha çok seven” (tuhibbûne’l-mâle hubben cemmâ) şeklinde tasvir edilen mal düşkünlerinden birisi yapar. “Hubbu’l-hayr”ın peygamberlerin dilinde ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamaz. Tüccâr bezirgân kafası, onu hemen kişisel zenginlik ve servet edinmeye dönüştürür.

***

Gelelim “Süleyman’ın mülkü” hakkında bir başka şeytanca telkine…

Süleyman’ın onca mülkü “büyü” sayesinde elde ettiği yalanına…

Güya Süleyman onca mülkü büyü yaparak elde etmiş. (Günümüzde buna spekülatif kazanç, faiz, borsa, üç kağıt vs. deniyor!)

Samua yerlilerinin lideri Tukiai’nin “Korunaklı bir yere koydukları yuvarlak metal ve ağır kağıtlarını, kendileri çalışmadan ağacın yaprakları gibi artırdıklarını büyünün yardımı olmadan nasıl başardıklarını anlayamadım”  dediği şey…

Ayet-para-büyü arasında nasıl bir ilişki olabilir ve bunun “Süleyman’ın mülkü” ile ne alakası var diyeceksiniz?

Dinleyin…

“Onlar Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanca telkinlere uydular. Süleyman değil; şeytanca niyetler taşıyan o kimseler kâfirdi. Onlar insanlara büyü öğretiyorlar ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeyin büyü olduğunu sanıyorlardı. Oysaki o iki melek “Biz ancak bir sınama vesilesiyiz, sakın kâfirlik etmeyin” uyarısında bulunmadan kendilerine vahyedileni bildirmiyorlardı. Bu iki meleğin öğrettiklerinden karıkoca arasında nasıl huzursuzluk çıkarılacağına dair büyüler çıkarıyorlardı. Ancak bu Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremeyecekleri, sadece kendilerine zarar veren ve hiçbir faydası olmayan bir bilgiydi. Oysa onlar bu işlerle uğraşanların ahiret hayatının güzelliğinden nasipsiz kalacağını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini onun ile sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi.” (Bakara; 2/102).

Tefsiri: Allah’ın kitabını arkalarına atanlar bir zamanlar Süleyman’ın elde ettiği güç ve kudretin (mülkün) ancak sihir ve büyü yoluyla elde edilebildiğine inanıyorlardı. Hz. Peygamber ile normal yollardan mücadele edemeyeceklerini anlayınca “Bari Süleyman’ın sihir ve büyülerini öğrenelim, onunla karşı çıkalım” demeye başladılar.

Güya bir zamanlar Babil’de Harut ile Marut adında iki melek (elçi) Süleyman’a büyü öğretmiş, Muhammed’in söylediği gibi normal bir peygamber değilmiş, sihirbazmış, yoksa bu kadar mülkü nasıl elde edecekmiş…

Oysa Süleyman’a, o Harut ve Marut diye bildikleri iki melek (elçi) aracılığıyla Muhammed’e indirilenin aynısı vahyediliyordu. Tevrat’ta, İncil’de ve şimdi Kur’an’da ne söyleniyorsa onlar söyleniyordu; doğruluk ve dürüstlük yolunun (sırat-ı mustakim) gerçekleri… Fakat Süleyman zamanında da bunlar gibi şeytanca işler peşinde koşan kimseler vardı. İnen vahyi sihir ve büyü yolunda kullanmaya kalkıyor, ondan menfaat temin ediyorlardı. Bu vahiylerde güya karı ile kocanın arasını açacak bilgiler buluyorlardı. Kendi sihirbazlıklarını, hokkabazlıklarını Süleyman’a ve ona vahyi getiren iki meleğe (elçiye) mal ediyorlardı. Allah’ın vahyini okuma üfürme, cin çağırma, okunmuş ayet, kısmet bağlama gibi türlü şarlatanlıklara âlet ediyorlar, Süleyman’a inen vahyi büyücülük yolunda kullanmaya kalkıyorlardı. Vahyin asıl mesajını görmezlikten geliyorlardı. İnsanların bu husustaki zaaflarından yararlanarak büyü sektörü oluşturup okunmuş ayet satarak servet biriktiriyorlardı.

Süleyman, ayetlerin bu yolla istismar edildiğini görünce bu şarlatanlarla mücadele başlattı. Büyü kitaplarını, okunmuş ayetleri toplattı, hepsini gömdürdü. Harut ile Marut olarak bildikleri elçiler de “Bize vahyedilen Allah’ın tertemiz vahyi, doğru yolun ilkeleridir. İstismar etmeyin, biz sizin için bir imtihan vesilesiyiz, ayetleri doğru anlayın, amacı doğrultusunda kullanın” demeden hiçbir vahiy getirmezlerdi. Fakat büyünün anavatanı haline gelmiş Babil’de Süleyman’a indirilen vahiylerin büyücülük yolunda kullanılmasına tam olarak da mani olunamıyordu. Çünkü onlar “Allah ile yürümeyi” çoktan terk etmişler; şeytanlarla, büyücülerle, sihirbazlarla, şarlatanlarla yürüyorlardı.

İşte ağızlarında geveleyip durdukları “Süleyman’ın sihirleri, Harut ve Marut’un büyüleri” hikâyesi bundan ibarettir.

Onlar hala vahyin asıl mesajını bırakıp böyle işlerle uğraşarak ruhlarını satıyorlar. Boş işlerle uğraşıyor, sihirden büyüden medet umuyor, vahyin berrak çağrısına sırt çeviriyorlar. Boyuna şeytanlık ve şarlatanlık peşinde koşturup duruyorlar. Bu yaptıkları üfürükçü bezirgânlık ne kötü bir iş bir bilseler…

Te’vili: Ayette geçen “Onun ile kendilerini sattıkları şey” (ma şarev bihi enfusehum) bugün adına “üfürükçü bezirgânlık” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Üfürükçü bezirgân, okuyup üfürme yoluyla ayetlerden para kazanan kişidir. Bunlar Hz. Süleyman zamanında olduğu gibi, Hz. Peygamber zamanında da vardı, bugün  de var. Gelen ayetler üfürükçü bezirgânın elinde nesneleşir. Ayetlerin esas amacını bırakıp üzerinden sırlı, gizemli, efsunlu, tılsımlı manalar çıkarır.

Örneğin şehrin arka sokaklarında kızlar diri diri gömülüyordur. Buna mani olmak için “Bu çocuklar hangi suçundan dolayı öldürüldü” diye ayet gelir. Gelen ayet tamamen praxis (pratik, sokağa dönük, amelî) bir çabayı öngörmektedir. Fakat üfürükçü bezirgân bunu bırakıp suya batırıp çıkararak okunmuş ayet yapar, onunla güya hastalara şifa dağıtır, ‘kim bunu günde yüz defa okursa cennete girer’ der, ölülerin arkasından okur, en güzel hatlarla yazıp duvarlara asar,  ezber komasına girer, sayı değerini hesaplar, şifre arar vs… Bu yaptıklarından dolayı da meslek ve menfaat temin eder. Öbür taraftan da şehrin arka sokaklarında kızlar diri diri gömülmeye devam eder. Üfürükçü bezirgânın aklına bunlara mani olmak, bunun için meydana atılmak, mücadele etmek hiç gelmez.

İşte günümüzün üfürükçü bezirgânları da bunlardır.

Bunlar, Hz. Süleyman’dan beri, üç bin yıldır Allah’ın ayetlerini böyle böyle üfürükçülük malzemesi yapanlardır.

Bunlar, inen ayetlerin gereğini yapmayı bırakıp medyumluk, cincilik, falcılık, kehanet, cin kovma, muskacılık, gizemcilik, felsefî spekülosyan, kelamî muğalata, mistik hezeyan, bilimsel buluşları onaylatma malzemesi olarak kullananlardır.

Bunlar, anlaşılmaması için Kur’an’ın etrafında gürültü koparanlardır.

***

Oysa Kur’an Peygamber Süleyman’ı kişisel zenginlik sembolü değil; görevli olduğu kamusal zenginlikleri dağıtma (hayr) ve paylaştırma sembolü olarak vazediyor. “Ben yalnızca bölüştürücüyüm” (Buhari; Humus, 7) diyen Hz. Peygamber’in örneği olarak anlatıyor. Her tür büyücülüğü, bu arada para, borsa, üç kağıt vs. büyücülüğünü ve üfürükçülüğünü Süleyman üzerinden kesin bir dille reddediyor.

İşaret edilen yöne gitmeyi bırakıp işaret parmağı ile uğraşıp durmayı, keza anlaşılmaması için Kur’an’ın etrafında gürültü/yaygara koparıp durma anlamına gelecek atıl/boş çabaları mahkum ediyor…

“Süleyman’ın mülkü” hakkındaki gerçekler işte bundan ibarettir. “Şeytanca telkinlere” itibar etmeyiniz.

O gün Süleyman’ın mülkü hakkında böylesi şeytanca telkinlere uyanlara “Yahudi” deniyordu.

Peki, ya bugün?
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #2 : 15 Kasım 2010, 13:29:32 »

İ. Eliaçık'ı dikkat, edep ve insafa davet / Hayrettin Karaman

"İhtiyaçtan fazla mal edinmenin haram olduğunu" söyleyen İhsan Eliaçık aksini iddia edenlere, farklı görüş ve yorumlara sahip olanlara insafsızca yükleniyor. "Süleyman Mülkü" başlıklı yazısında, bizim heyet halinde yaptığımız ve yıllardan beri Suudi Arabistan merkezli Rabıta'nın parasız olarak dağıttığı mealdeki bazı tercümeler dolayısıyla şunları yazmış:

"Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. "Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset" hinoğlu hinliğine prim vermeyeceğiz...

Bakın, o dediğinizi "en kral mealler" yapıyor.

Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı'nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: "Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: 'Affetmek' olduğunu söyle."

(Doğrusu: "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.")

Hz. İsa'nın "Ey kör kılavuzlar! Ey engerek soyu!" derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.

Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor.

"En kral meal" işte budur!

Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz?

Alın, evire çevire okuyun...

Üstelik hemen yukarıda geçen bir ayette de (Sad; 38/32) Süleyman'a ('en kral' çeviriyle) "Mal sevgisi bana sevdirildi, bu bana Rabbim'i hatırlatır" demiş...

Kur'an'ı "kerim" gözle okumamanın sonu işte budur."...

Şimdi -edep ve insaf dışı ifadeleri sahibine bırakarak- gerçekte ne oldu onu açıklayalım:

1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur'an-ı Kerim'e açıklamalı bir meal yazacağız, "Dünya İslam Birliği" bunu bastırıp parasız dağıtacak" dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, "mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın" dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.

1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan'da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.

Evet, 1982 tarihli baskıda, bir hocamızın yaptığı meal kısmında, İ. Eliaçık'ın naklettiği gibi isabetsiz bir tercüme yapılmıştır. Ama bundan sonraki baskılarda o meal tashih edilmiş ve aşağıda vereceğim şekli almıştır. Buna rağmen yirmi beş yıl önce yapılan hatalı tercümeyi ele alıp diğerlerine bakmadan ağzına geleni söylemek de neyin nesi oluyor!?

25 yıldır milyonlarca nüshadaki meal ve açıklama şöyledir:

"...Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç fazlasını" de...." (Bakara.2/219).

"Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini Rabbim'i anmak için istedim, dedi..." (Sâd: 38/32-33).

(...Hz. Süleyman savaş ihtiyacı belirince atların hazırlanmasını ve idman için koşturulmasını emrederek, "Ben bunları dünyada nefsimin hazzı için değil, Allah'ın emrinden ve onun dinini takviye etmek arzusundan dolayı seviyorum" demişti.)

34. ayetin açıklaması da şöyledir:

(Süleyman (a.s.) şiddetli bir hastalığa yakalanmak suretiyle imtihan edilmiş, hastalığı sırasında "cansız ceset" denecek kadar zayıflamış, sonra tekrar sağlığına kavuşmuştu.)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #3 : 15 Kasım 2010, 13:30:14 »

İhtiyaçtan fazla mal / Hayrettin Karaman

Sahabe devrinden beri İslam'da özel mülkiyetin sınırı konusu tartışılmıştır. Ebu-Zer el-Gıfârî Hazretleri istisna edilirse sahabenin kahir ekseriyeti ve daha sonraki dönemlerin alimlerine göre meşru olan özel mülkiyetin sınırını şöyle belirlemek mümkündür:

1. Başkası temel ihtiyaçlarını temin edememiş olursa, elinde ihtiyacından fazla malı olan kimsenin bu fazladan, o ihtiyacı karşılaması farzdır; karşılamazsa günahkâr olur.

2. Elinde fazla (nisab miktarı) malı olan kimse, şer'an zengin sayılmayan kimselere malının belli miktarını zekat olarak verecektir.

3. Başta cihad vergisi olmak üzere İslam topluluğunun ihtiyacı sebebiyle meşru ülülemrin koyduğu vergiler ödenecektir.

4. Bu ödemeler yapıldıktan sonra kişilerin ellerinde bulunan servet, meşru yoldan elde edilmiş olmak şartıyla onların mülküdür, haklarıdır.

5. Müslüman ne kadar zengin olursa olsun malını israf edemez. İsraf Müslümanların örf ve âdetlerine göre bilinir, tespit edilir.

6. Serveti atıl bırakmak, ümmetin ve insanlığın ondan -infak, yatırım, üretim, istihdam gibi yollarla- yararlanmasına engel olmak caiz değildir.

Özet olarak verdiğimiz bu bilginin Kur'an ve Sünnet'ten temellendirilmesini, dört arkadaş olarak hazırladığımız ve Diyanet'in yayımladığı Kur'an Yolu isimli tefsirimizde şöyle yaptık:

"Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz." (Bakara:2/219)

İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılınca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ "Affı infak edin", yani "İhtiyaçtan artan miktarı veya bu miktardan uygun bir kısmı yoksullara, muhtaçlara verin" buyurdu. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infakta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım yakınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı.

Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar?

İşte âyetin ifadesi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahâbeden Ebû Zer el-Gıfârî'ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması câiz değildir; muhtaçlar bulunduğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dışında kalan infaklar nâfile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmayanı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm'ın getirdiği kardeşlik ve yardımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gidermeyen kimseler ihtiyaç fazlası malları sebebiyle sorumlu olacaklardır (ayrıca bk. Zâriyât 51/19).

Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın yalnızca kumara ve şans oyunlarına veya zenginlerin zekâtına bırakılmayıp daha geniş bir tabana yayılması, şahsî ve ailevî ihtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunları yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde toplumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.

(devam edeceğim)
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #4 : 15 Kasım 2010, 13:32:19 »

Meşru olan servet / Hayrettin Karaman

Aşağıda mealini ve tefsirini vereceğim ayet, kişilerin ihtiyaçlarından fazla mallarını derhal ona muhtaç olan yoksullara dağıtmalarını ve herkesin eşit derecede mal sahibi veya yoksul olmasını hedeflemiyor. Ekonomi çevrimine sokularak herkesin istifade edebileceği serveti, yoksullar veya toplum ona muhtaç iken "atıl bırakarak stoklamanın" meşru olmadığını ifade ediyor. Elbette elinde ihtiyacından fazlası olan, buna muhtaç olana verecek, ama bu vecibe, yoksulların ihtiyaçları karşılandıktan sonra da fazla mal sahibi olmayı yasaklamıyor.

Bir de "ihtiyaç" kelimesini açmak gerekiyor. Elinde şahsi ve ailevi ihtiyacından fazla malı olan kimseler eğer bununla, "toplumun muhtaç olduğu" ticaret, yatırım ve üretim yapıyorsa, bu fazlayı "ihtiyaç fazlası" olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aksi halde dağıtma, herkesin eşit derecede yoksul olmasına, sonunda toplumun bağımsızlığını kaybetmesine sebep olabilir.

Allah teâlâ buyuruyor:

"Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı" (Tevbe: 9/34-35)

34-35. İlk âyette önce, Yahudi din âlimlerinden ve Hıristiyan din adamlarından birçoğunun, dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiklerine ve bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah'ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olduklarına dikkat çekilmiştir. Bu kimselerin din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak, verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynaklar oluşturmaları gibi izahlar yapılmıştır. Allah yolundan alıkoymanın şekli ile ilgili olarak da tefsirlerde, zaman ve mekâna göre değişik çabaların sarfedildiğine dair açıklamalar yer alır (Taberî, X, 117; Reşîd Rızâ, X, 395-402). Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, -özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah'ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber'e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Aşûr tefsirinde, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177).
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Islam'da Düsünce Özgürlügü Düşünce yazıları/Makaleler seriyye 0 142 Son Mesaj 22 Mart 2009, 22:40:32
Gönderen: seriyye
(Anne-Baba Hakkı) İslam'da Aile Hayatı MERXAS 0 138 Son Mesaj 27 Mayıs 2009, 09:42:58
Gönderen: MERXAS
Islam'da Sehid ve Sehadet Düşünce yazıları/Makaleler musabbinumeyr29 2 280 Son Mesaj 25 Şubat 2010, 23:58:55
Gönderen: hamza01
Kul Hakkı Beş Türlüdür İslami Hayat Tarzı kilimce 2 259 Son Mesaj 05 Mayıs 2010, 18:24:37
Gönderen: cürmümile
Haram Kazanç Sahibi İle Ekonomik İlişkilerin Sınırları Fıkıh Köşesi têkoşîn 4 326 Son Mesaj 11 Haziran 2010, 22:25:06
Gönderen: Âl-i İmran
Kul Hakkı Kur'an-ı Kerim Genel ÂmâK-ı HâYâL 0 141 Son Mesaj 14 Eylül 2010, 12:35:26
Gönderen: ÂmâK-ı HâYâL
Ahlâkın Sınırları Kişisel Gelişim hamza01 0 82 Son Mesaj 10 Temmuz 2011, 13:29:57
Gönderen: hamza01