0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Muharrem Mesajı: Hüseyn'in Kanı ve Kudüs'ün Kurtuluşu [Tavsiye]  (Okunma Sayısı 159 defa)
Yusufé Zéman
Yusufé Zéman
kadim üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 104


Yusufé Zéman


« : 10 Aralık 2010, 15:57:13 »

Muharrem ayına girdiğimiz bu günde, 1 Muharrem’in hicri yılbaşı olması itibariyle öncelikle tüm İslam ümmmetine tebriklerimizi arzediyor, yeni yılımızın ilahi yardım ve zaferlerle dolu geçmesini, esaret zincirleri ve zillet perdelerinin parçalandığı özgür ve onurlu bir hayatın müjdesi olmasını Allah Tebareke ve Teala’dan niyaz ediyorum.

Muharrem ayı bizlere aynı zamanda Kerbela ve Aşura’yı, şehidlerin efendisi Hz. İmam Hüseyin’in pak kanlarıyla yazıp tüm çağlara ve nesillere ilettiği kutlu mesajı, Muhammedî İslam’ın dinmeyen tarihsel serenccamını ve İslam ümmetinin karşılaştığı ihanet, nifak ve cahiliyye sultalarının gerçek yüzünün ifşasını hatırlatır.

Hz Resul-i Ekrem (s.a.v)’in “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim; Hüseyn bir kurtuluş gemisi ve hidayet meşalesidir” diyerek tanıttığı bu önderi hatırlamak sadece tarihin bir evresinde yaşamış Peygamber torunu salih bir kişiyi hatırlamak değildir elbette.

Dr. Ali Şeriati’nin “Adem’in varisi” diye tanımladığı Hz. İmam Hüseyin, Habil ile Kabil’den beri sürgelen tevhid ve şirk, hak ve batıl, zalim ile mazlum mücadelesinin bir meşalesidir ki, onun kızıl kanlarından nübüvvetin risaletini okuyor ve öğreniyoruz. Yine Hüseyin Hatemi hocanın “Hüseyn’in kanı Kur’an’ın tefsiridir” sözünden hareketle, Kerbela ve Aşura’nın aslında, Kur’an’ın insanlığına sunduğu özgürlük, onur ve adalet değerlerinin nasıl yaşandığı ve nasıl yaşatılacağının bir menifestosu olduğunu görüyoruz.

Hüseyn’i anlamak; onunla birlikte ve onun yolunda yürüyüp hüseyni direnişte bir er olmak, Adem’in dünyaya iniş hikmetini, putkıran İbrahim’in sadakat ve teslimiyetini, tağut yıkan Musa’nın istikbar karşısında ayağa kalkışını, fesad ve dikatörlüğe karşı vahiy bayrağını kaldıran İsa’nın berraklığını, yeryüzünün tüm tağut ve putlarına karşı evrensel tevhid ve adalet nizamı kurmakla görevlendirilen Muhammed Mustafa’nın ölümsüz mesajını kuşanmak demektir.

Ancak bizler yanlış anlaşılan, yanlış tanıtılan, gerçek kimliği ve misyonu ile tanıtılmasına fırsat bırakılmayan bir Hüseyin gerçeği ile karşı karşıyayız. Hüseyin bazen bulutların arkasında duran bir güneş, bazen gecelerin ötesinde parıldayan bir yıldız, bazen fırtınalı deryaların ortasında yüzen bir gemidir. Tarih boyu zulüm ve nifak iktidarları, midelerini saltanatların zer’leri ile dolduran kapıkulu saray mollaları, taassub, gaflet ve cehaletin süslü pazarlayıcıları bizleri bu Hüseyn’den hep mahrum bıraktı.

Birilerine göre Hüseyin tarihte kalıp mazlum bir kahraman olarak yaşamalı, birilerine göre verdiği mücadelenin amacı kavranmamalı, birilerine göre hüseyni kıyam ve mücadelelerin ateşi tutuşmasın diye hiç konuşulmalalı ve anlatılmamalı.

Biz bu ihanet ve gaflete, taassup ve cehalete, komplo ve ertrikalara karşın, Muhammedî İslam’ın tevhid ve özgürlük mücadelesinin sönmeyen bu ilahi meşalesini her zaman hatırlayacak ve yaşadıkça damarlarımızdaki kanın, Hüseyni bir kana dönüşmesi için azim ve kararlılığımızı koruyacağız.

Varsın birileri bu Hüseyn’i tarihin karanlıklarına gömmeye kalksın, varsın birileri bu Hüseyn’in önüne duvarlar ve perdeler örmeye çalışsın, varsın birileri bu Hüseyn’i bize unutturmak için her türlü entrikaya başvursun, her zaman en yüksek tepelere çıkıp tüm avazımızla “Lebbeyk ya Hüseyn!” diye haykırmaya devam edeceğiz…

Bu ümmet Bedir’leri, Uhud’ları, Hayber’leri yaşadığı gibi Kerbela’ları da yaşadı; düşman hakkın karşısına bazen Ebu Cehil, bazen Ebu Leheb olarak çıkarken bazen de Yezid ve ibn-i Ziyad olarak çıktı.

Birileri Muhammedî İslam’ın bayrağını indirmeye, birileri de Muhammedî İslam’ın ruhunu öldürmeye kalktı; birileri Hamza’ları vurdu, birileri de Hüseyn’leri.

Birileri puthanelerini korumaya, birileri saraylarını sağlamlaştırmaya uğraştı. Birileri küfr ve putperestlik bayraklarını dagalandırırken birileri İslam’ın varlığını nifak ve ihanetlerine kalkan yaptı.

Birileri Muhammed’in karşısındaydı, birileri de Hüseyn’in. Aslında bu Habil ile Kabil idi. İbrahim ile Nemrud, Musa ile Firavun.

Ve biz ümmet denizlerin dalgaları, gecelerin karanlıkları ile hep boğuştuk. Ne güneşimize erişebildik ne gemimize binebildik. Batılın zulmeti ve zorbalığın kasırgası kuşattı her bir yanımızı. Aldı elimizden izzet ve şerefimizi. Zillet libasların giydirdiler üzerimize, esaret parangalarını taktılar ayaklarımıza. İşgal ettiler yurtlarımızı, viran ettiler mukaddsatımızı. Katliam ve cinayetler hep alın yazgımız olageldi.

Bizler Hüseyn’in hakkaniyet mizanında, şirk ve nifakın üzerine kalın bir butlan çizgisi çekerek, sönmeyen bu hidayet meşalesinin hayat bahşeden ışıltılarıyla yola koyuluyoruz.

Düşürüldüğümüz yerden Hüseyin'le birlikte doğrulup Hüseyin'le birlikte haykırıyoruz.

Firavun ve Nemrud’ların alnımıza çizmeye kalktığı kara yazgıyı silmek, Yezid ve İbn-i ziyad’ların üzerimize giydirdiği zillet elbiselerini yırtıp atmak için.

Muhammedi İslam’ın hidayet ve kurtuluş sancağını yeryüzünün her tepesinde dalgalandırıncaya kadar, “hayat iman ve cihaddır” hakikatini nesillerimizin yüreklerine kazımak için.

İslam ümmetini zulüm ve zorbalığın kıskaçları altında aşağılayan küresel haydutların, dünyevi saltanat ve çıkarları uğruna beyazsaray’ların eşiklerini yalayan kukla şarlatanların yüzlerine karşı “zillet bizden uzaktır” şiarını haykırmak için..

Bizler Hüseyn’le beraberiz; çünkü, Kur’an ehli ve Muhammedî’yiz.

...

Yıllar öncesinde cezaevinde iken yazdığım bir şiiri, çok basit de olsa, duygu ve düşüncelerimizi yansıtmak için buraya aktarmak istiyorum:

Ben yaveri Hüseyn'em, beraderi Zeyneb'em, İmam'ımın yolunda savaşırım dönmezem, zillet bizden uzaktır, heyhat minnezzilleh

Kerbela'lar bir değil, daha nice olacak, vurulsa da bir Hüseyn milyon milyon doğacak, zillet bizden uzaktır, heyhat minnezzilleh

Zindanlardan korkmayız, namlulardan kaçmayız, parçalansın göğüsler, biz bu yoldan sapmayız, zillet bizden uzaktır, heyhat minnezzilleh

Şiarımız Hüseyin, iftihardır şehadet, rehberimiz en önde, tanımayız esaret, zillet bizden uzaktır, heyhat minnezzilleh

Şafak vakti doğuyor şehidlerin kanından, yıkılacak İsrail, çıktı kılıç kınından, zillet bizden uzaktır, heyhat minnezzilleh...

...

Selam olsun sana ey Hüseyn!

Tarihin Büyük Kurban’ına

Selam olsun sana ey Hüseyn!

Kanına ve mesajına.

Selam olsun sana ey Hüseyn!

Yoluna ve yoldaşlarına...ünlem


Nureddin Şirin
Moderatöre Bildir   Logged

Boş Sloganlara LA
Yusufé Zéman
Yusufé Zéman
kadim üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 104


Yusufé Zéman


« Yanıtla #1 : 10 Aralık 2010, 16:00:51 »

Hz. Seyyidüşşüheda İmam Hüseyn, bir avuç dosta ile birlikte Kerbela’ya doğru yürürken, nasıl bir yolculuğa çıktığının farkındaydı. İki şık vardı önünde; eğer Kufeliler sözünde durur ve kendisiyle birlikte gayri meşru gasıp Yezid düzenine başkaldırırsa, yeni baştan adil bir İslami hükümetin kurulmasının yolu açılacak; ya da, Muhammedi İslam’a yapılan alçakça ihanetin kökünün kurutulması için damarlardaki kan Kerbela’nın kızıl çölüne savrulacaktı.

Her iki yol da bir zaferdi İmam Hüseyn için. Zira, İslam’a fatiha okunmaktansa, parçalanmış bedeninin üzerinde eza tutulması, İslam’ın Muhammedi çehresine kara çalınmaktansa, bedenlerin kızıla boyanmasını daha evlaydı onun için.

İmam Hüseyn’in misyonunun amacı, geleneksel ve bağnaz bir takım sınırlamaların ötesinde, tüm çağlara ve nesillere tevhid, özgürlük, adalet mücadelesinin sönmeyen bir meşalesini tutuşturmaktı. Yeryüzünün her neresinde bir zulüm, her neresinde bir haksızlık, her neresinde bir zorbalık varsa, orada hak ve adalet adına verilecek bir mücadelenin yol işaretlerini çizmişti o.

Bizler sadece tarihin karanlıklarında kaybolup gitmiş zalim ve gasıp diktatörlerin adını anıp onları lanetleme durumunda değiliz.

Yezid, yani; zulüm, ihanet, gasp, zorbalık, cinayet ve katliamların simgesi. En mukaddes değerleri bile çıkar ve saltanatları uğruna çiğneyebilecek aşağılık bir karakter. Batıl ve gayri meşru iktidarını korumak için İslam ümmetine tarihin en ağır darbesini indiren bir lider.

Peki, bizler tarihin bu aşağılık karakterinin adını lanetlemekle mi Hüseyin’in yanında, onun mücadelesini kendimize bayrak edinmiş oluyoruz. “Her yer Kerbela, Her Gün Aşura” şiarını yükselten bizler, günlerimizi nasıl “Aşura” yapıyoruz?

Yaşadığımız dünyanın nasıl zulüm ve zorbalıkla dolup taşıdığını gören bizler, acaba zamanın bu kan içici, sömürücü, işgalci, soykırımcı zorbalarının karşısında, İslam’ın ahkam ve mukaddesatına karşı sürdürülen kesintisiz hakaret ve saldırılar karşısında, dünyanın dört bir yanında Müslümanların çiğnenen namus ve ırzları, gasp edilen hak ve hürriyetleri, aşağılanan onur ve haysiyetleri karşısında nasıl bir kavgayı kuşanıyor, hangi fedakarlıklarda bulunuyor, nelerimizden vaz geçebiliyor ve neleri göze alabiliyoruz?

Hz. İmam Hüseyin “Ben makam ve mevki için değil, ceddim Muhammed’in ve babam Ali bin Ebu Talib’in yolunu sürdürmek, marufu emr ve münkerden nehyetmek için kıyam ettim” diyor.

Ne diyordu İmam Hüseyin’in ceddi Hz. Resulüllah:

“Müslümanların dertleriyle ilgilenmeden sabahlayan; yardım edin ey Müslümanlar diye feryad eden kardeşinin çağrısına koşmayan benden değildir.”

Acaba kulaklarımız, zulüm, işgal, katliam, ambargo, yıkım ve ihanetin dayanılmaz acıları altında “Ya lel müslimin” “yardım edin ey Müslümanlar!” diye feryad eden kardeşlerimizin çığlıklarını duymuyor mu?

Acaba gözlerimiz kan denizi dönen İslam beldelerini, viran edilen kutsallarımızı, ölüm, barut ve duman kokan şehirlerimizi görmüyor mu?

Üstad Şehid Mutahhari “Hüseyni Hamaset” adıyla kitaplaşan Muharrem konuşmalarında “eğer gerçekten Hüseyn’e değer veriyor ve onun yolunu izlemek istiyorsanız, o bu zamanda yaşasaydı ne yapardı, onu düşünün ve ona göre hareket edin. Eğer Hüseyn bugün yaşasaydı, onun şiarı Filistin olurdu” diyor.

Onun içindir ki Seyyid Hasan Nasrullah “günümüzün Kerbelası Filistin’dir” diyor.

İmam Hüseyn’in emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’inin günümüzdeki karşılığı nedir? Bunu düşünüp, buna göre hareket etmemiz gerekmez mi? Bizlerin de günlerimizi “Aşura” yapmanın, Hüseyn’e gerçek anlamda dost ve yoldaş olmanın yolu sadece budur.

Eğer günümüz zorbalığının başı büyük şeytan Amerika ve onun müttefikleri, gasıp Siyonist İsrail ve bu kanser mikrobunun destekçileri, tüm yeryüzünde İslam ve Müslümanlara karşı amansız bir saldırı içindeyse, “Hüseyn” “hüseyn” diyenlerin yeri haçlı Amerikan emperyalizmi ve Siyonist rejime karşı direniş cephelerinde buluşmak değil midir? Düşman İslam’a karşı “küresel bir savaş” sürdürdüğünü her defasında söyleyip dururken, bizlerin bu düşman karşısındaki direnişimizin, mücadelemizin, kavgamızın, adanmışlığımızın, fedakarlığımızın, azim ve kararlılığımızın karşılığı nedir? Sözlerimiz, amellerimiz, çabalarımız, anlımızdan akan terler, ayaklarımıza gelen yorgunluk neyin karşılığıdır?

İstanbul’da bir grup muhlis ve gayretli bacılarımızın öncülüğünde faaliyet sürdüren Ayışığı Derneği, İmam Hüseyin’i anma dolayısıyla bir program düzenliyor. Programın afişi, İmam Hüseyn’in misyonunu, onun pak ve kızıl kanlarını en güzel bir şekilde yansıtıyor. Afişteki tasvirde, Kerbela Şehidlerinin kanları, Mavi Marmara şehidleri’ne dönüşüyor.

İşte Kerbela, işte Aşura ve işte Hüseyn budur.

Çünkü onlar, Hz. İmam Hüseyn’in kanlarıyla dirilttiği Muhammedi Risaletin ”yardım edin ey Müslümanlar" diye feryad eden kardeşinin yardımına koşmayan benden değildir” fermanına “Lebbeyk ya Gazze” diyerek yola çıkmışlar, Akdeniz’in sularını kendilerine Kerbela bilip 31 Mayıs’ı Aşuralaştırarak pak kanlarını Allah’a kurban sunmuşlardı.

Hermele’nin okları ve Şimr’in hançeri bugün Bush’ların, Obama’ların, Olmert, Netenyahu ve Barak’ların elinde, peki Hüseyn’in yaranı, onun yoldaşları nerede?

14 asır öncesinin Kerbela’sında dökülen kanlar bugün Filistin’de, Afganistan’da, Pakistan’da, Keşmir’de, Kafkasya’da dökülürken, “heyhat minnezzilleh” diye haykıran Hüseyn dostları nerede?

İmam Hüseyn 73 kişiyle Kerbela’ya vardığında, dostlarının sadakatine, ihlas ve samimiyetine şehadette bulunduktan sonra, kendilerinden razı olarak onlardan geri dönmelerine izin vermiş, ama onlar İmam Hüseyn’e “Ey Hüseyn! Bu hayat ebedi olsa, bizler de bu hayatta ebedi yaşayacak olsak, seninle bir dakika bulunmayı o ebedi hayata tercih ederiz” “Bin kere öldürülsek ve yeniden doğsak ve yeniden bin defa öldürülsek seni asla terketmeyeceğiz” şeklinde karşılık vermişlerdi.

Onlar İmam’larına olan sadakatlerini ölüm kusan kılıçların altında tekbir sesleriyle, yiğitlik ve mertlikleriyle, parçalanan ve kızıla boyanan bedenleriyle ispat etmişlerdi.

İki oğlunu alıp Kerbela’ya gelen Hz. Zeyneb oğullarının kanlı naşı önüne geldiğinde sükünetini koruyor, ama Hz. Hüseyin’in oğlu Ekber’in kanlı bedenini görünce kendini kaybedercesine ağlıyordu. Acaba bu ananın oğullarının acısı sinesini yakmamış, ciğerlerini dağlamamış mıydı? Mihrab şehidi Destigayb Hz. Zeyneb’in bu tavrını “Zeyneb’in zühdü” şeklinde tanımlıyor. Yani Hz. Zeyneb “iki oğlum şehid oldu” diye minnetten kaçınıyor; oğullarını feda etmiş olmanın Allah katında bir minneti olabilir miydi?

Bizim “minnet” etmeyeceğimiz neyimiz var; verdiğimiz hangi kurbanlar, çektiğimiz hangi acılar, katlandığımız hangi zorluklar? Göğsümüze saplanan kurşunlar, sırtımızda şakırdayan kırbaçlar, açlıktan büzülmüş mideler, uykusuz kalmış gözler, kelepçelenmiş bilekler, tekme ve dipçiklerle morartılmış sineler mi?

Hz. Hüseyn altı aylık yavrusu Ali Asgar’ın boğazından süzülen kanları göğe doğru savurup “Ya Rabbi, bu kurbanımı da kabul et; Asgar’ın kanı arşına ziynet olsun!” diyordu.

Ya bizim sunduğumuz kurbanlar? Dünyalık üç kuruşa bile tamah edebilirken, hakkın müdafaası için en küçük zorlukları bile göze alamayıp sürekli mücadele sahnesinin dışına kaçarken, neyimizle Allah’ın arşını tezyin edeceğiz? Evlerimiz, arabalarımız, koltuklarımız, makamlarımız, ünvanlarımız, para dolu kasalarımız, lüks ve konfora olan tamahlarımızla mı?

Susuzluktan dilleri kavrulan Hz. Rukeyye şehid yetimlerini yanına alıp amcası Hz. Abbas’ın yanına gelerek “Kendim için değil, bu yetim çocuklar için senden su istiyorum” dediğinde, Hz. Abbas gayretinden ölecek gibi oluyordu; onun için hayatının en mutlu anı, Hz. İmam Hüseyin’in kendisine izin vererek cepheye gitmesiydi. Artık bu yetim çocuklara hemen yanı başlarında şarıl şarıl akmakta olan Fırat nehrinden biraz olsun su getirme fırsatı vardı.

O atını Fırat’a doğru sürdüğünde önüne çıkan düşman askerlerini kolaylıkla savuşturmuş, nehrin kenarına geldiğinde susuzluğunu gidermek için avucuna doldurduğu suyu, boğazına götürmeden bırakmıştı; gözlerinin önünde canlanan susuz yetimlere su götürmeden kendisi su içmeyecekti.

Su tulumunu doldurup hızlıca geri dönmeye çalışırken etrafı onlarca düşman askeri tarafından sarılmıştı, Hz Abbas sağ eliyle tuttuğu kılıcıyla her taraftan gelen kılıç darbelerini savuşturmaya ve bir an önce suyu yetimlere yetiştirmeye çalışıyordu. Diğer elinde de su tulumu vardı. Bir kılıç darbesi sağ kolunu kopardığında, su tulumunu boynuna alarak diğer eliyle savaşmayı sürdürmüş, ancak o kolunu da kaybetmişti.

Hz. Abbas iki kolunu kaybetmesine karşın saldırılara teslim olmuyor, direniyordu. Tek arzusu vardı, o, misyonunu başarıyla tamamlamak istiyordu. Kesilen kollarının acısını duymayan Hz. Abbas, su tulumunun oklanıp boşalmaya başladığını gördüğünde dünyanın en ağır acısını hissetmişti tüm benliğinde. Artık önüne gelip de “su” “su” diye inleyen yavruların içi boş taslarına su dolduramayacaktı…

Bugün İslam Ümmeti’nin yetimleri, garipleri, açları, susuzları, ambargo altında kavrulanları, acaba “bu ümmetin Abbas’ları nerede, bize bir tas su, bir somun ekmek getirecek yiğitleri nerede?” diye sorup dururlarken, ümmetin hangi yetimlerinin iniltileri karşısında bütün benliğimizle yakıp kavrulduk? Onların imdadına koşmak için hangi Fırat’ın kenarına atımızı sürdük?

Mavi Marmara gemisiyle Akdeniz’e seyir alanlar, karşılarına Siyonist rejimin kan ve ölüm kusan savaş gemilerinin çıkacağını çok iyi biliyorlardı; acaba onların çektiği acı, alınlarına ve göğüslerine saplanan Siyonist kurşunların acısı mı, yoksa Gazze’nin sahillerinde Özgürlük filosunun yolunu gözleyen yetimlerin umutlarının sönmesi mi?

Biz bugün matem meclislerinde Hz. Abbas’ı anıp gözyaşı dökeceğiz de, insanlık dışı kuşatmayı kırmak için yüzünü Gazze’ye çevirip Siyonist katillerin namlularına göğüslerini açan Abbas’larımızı unutacak mıyız?

Kerbela’da Hz. Abbas’ın kollarını koparıp zehirli oklarını sinesine yağdıran düşmanların kemikleri toprak oldu; ama Akdeniz Kerbela’sında kardeşlerimizin alın ve göğüslerine kurşun yağdıran Siyonist katiller hala hayattalar ve hatta yaptıklarından dolayı övünüyor ve ödül alıyorlar.

Peki, yerden bir taş alıp bu katillerin üzerine atacak yiğitlik, dürüstlük ve cesaret var mı bizde? Eğer içimizden birileri onların örümcek yuvalarının camlarından birini kıracak olursa, o kişiden kaçıp durmayacak mıyız? O kişilerin adını “terörist”e çıkardıklarında biz de arkamızı dönüp gitmeyecek miyiz?

Aylarımız ne kadar “Muharrem”, günlerimiz ne kadar “Aşura”?

Bizlerin bu muharrem ayında tam bir içtenlikle bunun muhasebesini yapmamızdan, görev ve sorumluluklarımızı güçlü bir azim ve irade ile kuşanıp Hüseyince ayağa kalkmamızdan, saldırıya uğrayan İslam ve Müslümanların yardımına koşmak için cihad ve direniş meydanlarına atılmamızdan başka bir yolumuz ve seçeneğimiz var mı?

Ya günlerimiz gerçekten "Aşura" olacak, ya da bir taraftan Kufeli kaçkınların libaslarına bürünürken, diğer taraftan da Hz. Hüseyn’e olan sevgimizi sözde dile getirmeye devam edeceğiz; Onlar Muharrem’de sınandılar ve kazandılar; biz ise Muharrem’lerde kaybedip duruyoruz...

Ben bu ifadeleri birilerini suçlamak için değil, üzerimize çöken ağır utancın acısından dolayı yazıyorum; çünkü aynı oklar, aynı kılıçlar saplanıp dururken pak bedenlere, aynı ihanetler yapılıp dururken mukaddesatımıza, aynı acı ve çığlıklar sararken her bir yanı; bizler sadece izliyor ve çoğuna da gözlerimizi kapatıyoruz.

Mağrib’den Maşrik’e ümmetin yiğitlerine selam olsun

Amerika, İngiltere, İsrail şeytan eksenine karşı göğüslerini siper edinen mücahidlere selam olsun.

Cevdet’lerden, Furkan’larımıza, Hz. Abbas misali yetimlerin yardımına koşan şehidlerimize selam olsun.

Onların kanlarını alınlarına sürüp bu kanın hesabını sormak için yola düşenlere selam olsun.


Devam edecek

Nureddin Şirin
Moderatöre Bildir   Logged

Boş Sloganlara LA
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Filistin Kurtuluşu için ! Çocuk için Oyun ve Resimler vuslat 7 607 Son Mesaj 06 Mayıs 2008, 10:20:28
Gönderen: verda naz
GRUP AKSA-KANİ MUHAMMED MUSTAFA Kürtçe Eserler byleoger 3 627 Son Mesaj 23 Ekim 2008, 13:24:34
Gönderen: MuSLiM
Hamdan: Gazze Filistin'in Kurtuluşu İçin Merkezi Üs Olacak Filistin Özel __YaZ_yAğMuRu__ 2 166 Son Mesaj 02 Mart 2009, 13:51:15
Gönderen: __YaZ_yAğMuRu__
Kayserili kanı fıkralar MERXAS 4 219 Son Mesaj 03 Haziran 2009, 13:01:49
Gönderen: MERXAS
Kudüs'ün Özgürlük Savaşçıları (video) Filistin Özel vuslat 0 305 Son Mesaj 06 Mart 2010, 11:32:20
Gönderen: vuslat
Allah'ın kanı Hüseyn Farsça Eserler Qum_Feenzır 4 520 Son Mesaj 25 Haziran 2010, 00:14:44
Gönderen: Qum_Feenzır
yahudi kanı fıkralar MERXAS 3 193 Son Mesaj 27 Kasım 2010, 11:38:44
Gönderen: kördüğüm