0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Operasyonel Meal Yazıcılığı  (Okunma Sayısı 871 defa)
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #10 : 17 Ağustos 2010, 16:01:09 »

Bu aktarımlarınızı alıntı yapabilirmiyim?

tabi..

****
****

9. Aynı ayete düşülen notta, "salat" kelimesiyle üç şeyin de kastedilmiş olabileceği söyleniyor ve bunların, şer´î manası olan "namaz", sözlük manası olan "dua", kök manası olan "dik duruş" olduğu belirtiliyor.

Bu ayette geçen "salat" kelimesinin bu anlamlardan hangisinin karşılığı olduğunun delili, karinesi nedir? sorusunun meal yazarında bir karşılığı var mıdır, bilemem; ama meale yansıyan "dik duruş" olduğuna göre, yazar nezdinde ağır basan ihtimal belli ki o. Ancak İmam et-Taberî´nin de vurguladığı gibi, sözden anlaşılan zahir anlamın, sıhhatine delil bulunmayan batın anlama feda edilmesi caiz değildir. Bunu yaptığınız zaman ortaya çıkan kaygan zeminde ne "huşu"yu, ne namazla ilişkisini, ne de Efendimiz (s.a.v)´in sıkıntılı durumlarda namaza koşmasını/iltica etmesini izah edebilirsiniz. Geriye, zihninizi yapı-bozumuna uğratmasına izin verdiğiniz meal yazarının yorumlarına/anlayışına teslim olmaktan başka bir seçeneğiniz kalmaz!

İşbu "salât"a "dik duruş" anlamını giydirebilmek için İslamoğl´nun özel bir çaba sar ettiği görülüyor. Söylediklerinden, kelimenin kök anlamında mevcut bir vurgunun öne çıkarılmasından ibaret bir tesbit olduğu izlenimi ediniliyor. Ancak gerek Kur´an´ın bu kelimeye verdiği anlamlarda, gerekse İslamoğlu´nun kelimenin kök anlamı için zikrettiği kaynaklarda böyle bir hususa rastlamak mümkün değildir. Burada "operasyon" şöyle yürüyor: Önce "salât" kelimesinin kökünü teşkil eden "salâ"nın anlam örgüsü içinde "dik durma"yı sağlayan "omurga"nın varlığı tesbit ediliyor. Arkasından, omurganın insanın dik tutmasına gönderme yapılarak, namazın da insanın dik durmasını sağlayan bir ibadet olduğu sonunca ulaşılıyor. Sonra "salât" kelimesinin geçtiği muhtelif yerlere, meal yazarının uygun gördüğü kök anlam unsurları yerleştiriliyor.

Bu "operasyon"un karakteristik özelliğini oluşturan "omurga-namaz-dik duruş" ilişkisinin izini sürmek üzere sözlüklere müracaat eden merak sahiplerini burada da enteresan "sipariş"ler bekliyor. Söz gelimi 20/Tâ-Hâ, 14´e düşülen 3 numaralı notta, bu ilişki için Lisânu´l-Arab ve Tâcu´l-Arûs´tan tesbit edilen kök anlam şöyle veriliyor: "Salât´ın türetildiği kök anlam olan es-salâ, insanın baş kökünden kuyruk sokumuna kadar dik durmasını ve oturmasını sağlayan omurgasına veya oyluklarına verilen isimdir."

Burada geçen ve "bacağın, dizden kalçaya kadar olan kısmı"nı anlatan oyluk/uyluk anlamı, "omurga"nın yanında ancak ikincil bir unsur olarak zikredilmiştir. Zira meal yazarının "salât" kelimesinin izahını yaptığı hemen her yerde önde olan "omurga" metaforu ve buradan elde edilen "dik duruş" kalıp-ifadesidir (Bkz. 20/Tâ-Hâ, 14´e düşülen 3 numaralı not; 87/el-A´lâ, 15´in 15 nolu notu).

Sözlüklere (İslamoğlu´nun zikrettiklerine ve diğerlerine) "durum nedir" diye baktığınızda, bu "operasyon" ile ilişkili olarak görebileceğiniz anlam şudur: "Salâ", insanın ve dört ayaklıların sırtının ortası; kalçadan aşağısı, hayvanın kuyruğu ile anüsü arasındaki bölge, kuyruğun sağında ve solunda bulunan bölgeler.[15]

Acaba "salat" kelimesinin kök anlamları arasında İslamoğlu niçin bunları "namaz" ve "salavat" kavramlarını buharlaştıracak tarzda öne çıkarır da diğer kök anlam unsurlarına hiç iltifat etmez? Yukarıdakilere ilaveten, ateşe atmak, ısıtıp şekil vermek, zarar vermek… gibi unsurlar da kelimenin kök anlamı içinde zikredilmektedir.

Görebildiğim kadarıyla İslamoğlu, kelimelerin kök anlamlarıyla iştigal etmeyi, onlardan yola çıkarak yeni anlamlara ulaşmayı eğlenceli buluyor. Bunun, okuyucu nezdinde meal yazarının "dile vukufiyeti" konusunda güçlü bir kanaat oluşturacağı açıktır ve meal yazarı da bunun farkındadır. Buna bir yere kadar tolerans gösterilebilir. Ancak iş gelip "kavramlarla oynama" sınırına dayandığında, bu "eğlence", hem meal yazarı, hem de okuyucular açısından "tehlike" alamı ifade etmeye başlar. İlk akla geliveren örnek, "salavat" kelimesidir. Sahih hadisler, "Allah ve melekleri Nebi´ye salat eder. Ey iman edenler! Siz de O´na teslimiyetle salat ve selam getirin"(33/el-Ahzâb, 56) ayeti nazil olduğunda Sahabe´nin, bu salatın nasıl yapılacağını sorduğunu, Efendimiz (s.a.v)´in de buna, "Şöyle deyin: Allâhümme salli alâ Muhammedin…" buyurarak mukabele ettiğini haber veriyor.[16]

Şimdi siz bu hadisleri görmezden gelerek "salavat"ın anlamlarından birisine abanırsanız, yaptığınız iş sadece bazı insanlara "meğer Peygamber´e salat-u selam getirmek diye birşey yokmuş" dedirtmekle yahut mü´minlerin, Peygamberlerinin adı anıldığında ona ta´zimle salat-u selam getirme hassasiyetini kaybettirmekle sınırlı kalmaz; Hz. Peygamber (s.a.v) ile ümmeti arasındaki ilişkinin mahiyetine, dolayısıyla "Peygamber algısı"na kadar uzanan bir süreci başlatır! Ümmet´in Peygamber´iyle ilişkisinde zaman içinde kimi arızalar vuku bulmuş olabilir, kimi hassasiyetler zamanla etkisinden bir şeyler yitirmiş olabilir. "Peygamber´e salat-u selam getirme" anlayışının içinde O´nun sünnetinin ihyası ve hassasiyetle yaşanması da vardır. Burada meydana gelmiş bir arıza söz konusuysa, bunun tamiri "Sünnet bilinci"nin temel unsurlarından birine ilişmekle kaim değildir. Salevatın kök anlamlarıyla ilişkisini kurarken, müsteşriklerin yapı-bozucu faaliyetleriyle paralel seyreden bir edayla terim anlamını berhava etmek yerine, bizzat Efendimiz (s.a.v) tarafından tesis edilmiş yapıyı tahkim etmek temel amaç olmalıdır…[/
b]
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #11 : 23 Ağustos 2010, 22:58:51 »

"Yakîn" mi, "kesin gözüyle bakmak" mı?

10. Bir sonraki ayetin, bu ayete "Ama" ile bağlanmasındaki sırr-u hikmeti ben anlamadım, anlayan varsa izah ediversin: "Direnerek ve dik durarak yardım isteyin! Ancak bu, Allah´a saygı duyanlardan başkasına ağır gelir. Ama (Allah´a saygı duyanlar), Rablerine kavuşacaklarına ve sonunda O´na döneceklerine kesin gözüyle bakarlar."

Son cümleye dikkat ettiniz mi? "Allah´a saygı duyanlar, Rablerine kavuşacaklarına ve sonunda O´na döneceklerine kesin gözüyle bakarlar." İnsan hangi durumlarda bir işe kesin gözüyle bakar? Elimizde "delil/hüccet değil de, sadece "karine"lerin bulunduğu durumlara, mesela hastanın iyileşeceğine, yağmurun yağacağına, beklenen otobüsün falan saatte geleceğine… kesin gözüyle bakarız. İncelik şurada ki, ne hastanın iyileşeceğinden, ne yağmurun yağacağından ne de otobüsün beklediğimiz saatte geleceğinden yüzde yüz nisbetinde emin olamadığımız için, beklentimizin gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakarız.

"Kesin gözüyle bakma" cümlesi, hakkında kullanıldığı her işte bir "beklenti"nin olduğunu, ama küçük de olsa bir yanılma/aksama payı bulunduğunu ve bundan kaynaklanan "emin olamama" durumunu anlatır. Bunun sebebi, sonuç hakkında önceden yapılmış bir açıklamanın, duyurunun ve verilmiş bir garantinin bulunmamasıdır.

Dolayısıyla Allah´a saygı duyanların O´na döneceklerine kesin gözüyle bakmaları ile, huşu sahibi mü´minlerin ahirete yakînen iman etmeleri arasında en az iman ile şüphe arasındaki kadar fark vardır!..
[/color]
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #12 : 30 Ağustos 2010, 16:58:20 »

Bataklık meselesi

11. 2/el-Bakara, 50: "Bir zaman da suyu sizin için açmış…" İslamoğlu bu ayete düştüğü notta şöyle diyor: "Kur´an´da İsrailoğulları´nın geçip Firavun´un boğulduğu bu su "bahr" ve "yemm" olarak anılır. Arapça olan "bahr" Arapça olmayan "yemm" ile birlikte düşünülmelidir. Eski Ahid´in İbranice metninde bu su "Yem Suf" olarak geçer. "Saz Denizi" anlamına gelen bu ibareyi Kutsal Kitap yorumcuları Kızıldeniz olarak yorumlar. Fakat "saz" bitkisi yalnız tatlısu bataklıklarında yetişir. Sonraki yorumculara göre bu yerin Mısır´ın kuzeydoğusunda sığ bir göl ya da Kızıldeniz´in hemen kuzey ucu ile daha kuzeydeki göller arasında o dönemde var olan su yolu üzerinde bir saz bataklığı olduğu sanılır. Olay Eski Ahid´de anlatılırken Musa´nın elini denizin üzerine uzatması üzerine bütün gece çok güçlü bir biçimde esen batı rüzgârının denizi kara hâline getirdiği ifade edilir. Boğulma olayının "saz denizi" adı verilen tatlısu bataklığında gerçekleştiğini Tâhâ 78 zımnen teyit eder."

Burada gördüğümüz "gerekçe"yi İslamoğlu´nun "Yahudileşme temayülü" olarak ifade ettiği durumun şümulüne sokabilir miyiz? Kararı siz verin:

A. Burada bir Kur´an ayeti, Tevrat esas alınarak, hatta Tevrat´ın kendisi değil, kimi "yorumları" esas alınarak yorumlanıyor; üstelik bu, Kur´an´ın izin verdiği/mümkün kıldığı bir zemin üzerinden değil, tamamen "bahr" ve "yemm" kelimelerine bir kısım Tevrat yorumcularından bulunan karşılık temel alınarak yapılıyor.

B. Söz konusu yorumları "kesinliği ispatlanmış veriler" olarak görebilir miyiz? Konu üzerindeki tartışmaların sonuçlandırılamamış olması bu soruya olumlu cevap verilmesini imkânsızlaştırıyor. (Aradan geçen binlerce yıllık zaman, bu tartışmaların sonuçlandırılmasının önündeki en büyük engeldir.) Yem Suf (Yam Suph) ifadesinin ne anlattığının kesin biçimde tesbit edilememesi bu problemin merkezini oluşturuyor. Bu ifadenin "Kızıl Denizi" mi (Red Sea), yoksa herhangi bir "saz denizi"ni mi (Sea of reeds) anlattığı, yahut bunların hiç biri olmayıp, sadece bir bölge adı mı olduğu hala tartışılmaktadır. Hatta tartışılan sadece bu da değil. Yem Suf´un yeri üzerinde de sonuç alınması mümkün görünmeyen spekülasyonlar bulunduğunu biliyoruz.

Bu ayeti Tevrat yorumlarını esas alarak anlamlandırmak zorundaysak işin içinden çıkmamız mümkün değil. Zira o yorumlar içinde İsrailoğulları´nın Hz. Musa (a.s) liderliğindeki göçte izlediği güzergâhının Akdeniz kıyısı olduğunu söyleyenlerden, denizin geçildiği yerin bugünkü Akabe Körfezi olduğunu söyleyenlere kadar birbiriyle uzlaştırılması mümkün olmayan bir yığın yorum ve tahmin var. [17]

Burada gözden kaçan daha önemli bir husus var: İslamoğlu´nun da parantez içi ifadelerle kabul ettiği gibi, İsrailoğulları´nın Hz. Musa (a.s) önderliğinde Mısır´dan ayrıldıktan sonra Filistin toprağına gitmek üzere izledikleri rota üzerinde Sina Dağı da bulunmaktadır. Taşkınlık yaptıkları için "üzerlerine kaldırılan" dağ budur.[18] 7/el-A´râf, 163, İsrailoğulları´na konan Cumartesi yasağını anlatırken, onların bir sahil şehrinde bulunduğuna dikkatimizi çeker. Burası Kızıldeniz´i geçtikten sonra konakladıkları bir yer olması hasebiyle Sina Dağının, Kızıldeniz´in batı çatalına bakan tarafında bir yer olmalıdır. İsrailoğulları´nın izlediği güzergâh Kızıldeniz değil de İslamoğlu´nun iddia ettiği gibi Kızıldeniz´in kuzeyi olsaydı, İsrailoğulları´nın Sina Dağı´nın eteğine gelmek için anlamsız biçimde rotayı güneye çevirip oldukça derin bir kavis çizmeleri gerekirdi. Zira Sina Dağı´nın bulunduğu yer, Sina yarımadasının güney ucudur. İslamoğlu´nun öngörüsü ise İsrailoğulları´nın rotasının çok daha kuzeyden geçmesini gerekli kılmaktadır. Üstelik Cumartesi yasağı meselesinin geçtiği "deniz"in neresi olduğu sorusunun cevabı da burada havada kalmaktadır…

"Yemm" meselesine gelince, İslamoğlu bu kelimenin Arapça olmadığını söylemekte ve buradan hareketle "Yam Suph" meselesini gündeme getirerek bataklığa saplanmaktadır. Bu kelimenin Süryanice´den Arapça´ya geçtiği şeklinde bir görüş mevcuttur.[19] Bu görüş doğru olsun ya da olmasın, bunun meselemize herhangi bir etkisi yoktur. Yapılacak iş, Kur´an´ın onu nasıl bir anlam yükleyerek kullanıma soktuğunun tesbitidir.

Kur´an´da, Hz. Musa (a.s)´ın annesinin onu bir sandığın içine koyarak suya bıraktığını, sonra da suyun onu kıyıya taşıdığını anlatan ayette işbu "yemm" kelimesi geçmektedir.[20] İslamoğlu kendisini bataklığa sürükleyen temayüle kapılmadan önce bu ayeti dikkate almış olsaydı belki sahil-i selamete çıkma şansını yakalayacaktı. Hz. Musa (a.s)´ın içine konulduğu sandığın bataklığa bırakılması ve bataklığın da onu kıyıya taşıması söz konusu olmayacağına göre, İslamoğu´nun "yemm" kelimesi hakkındaki yorumunun da yine sadece "farklılık arayışı" olduğunu söylemek gerekiyor.
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #13 : 13 Ekim 2010, 23:39:17 »

"Kendinizi öldürün!"

12. 2/el-Bakara, 54: "Hani Musa kavmine demişti ki: "Ey kavmim! İyi bilin ki siz buzağıyı peydahlamakla kendi kendinize kötülük ettiniz. Sizi yoktan eşsiz örneksiz vareden Yaratıcınıza yönelerek af dileyin ve böylece içinizdeki kötülükleri öldürün." (Esed: "Yaratıcınıza yönelin ve nefsinizi yok edin." Esed bu ayetle ilgili açıklama notunda, buradaki "nefsinizi öldürün" emrini Kadı Abdülcebbâr´ın mecazî manada anladığını, kendisinin de bu anlama şeklini tercih ettiğini belirtir.)

Bu ayette geçen "fa´ktulû enfusekum" emrini İslamoğlu "içinizdeki kötülükleri öldürün" diye çevirmesini şöyle gerekçelendirmiş: "Lafzen: "Kendinizi öldürün!" Bu konuda hepsi de birbirine benzeyen ve İsrailiyyata dayanan rivayetlere göre herkes o gün silahını alarak en yakınını öldürmüştür. Tek bir günde yetmiş bin kişi bu şekilde öldürülmüştür. Önce tevbe etmeleri emredildiği ve onlar da tevbe ettiği halde niçin böyle dönüşsüz bir ceza verildiğini anlamakta zorlanan Zemahşerî, bu problemi gidermek için birkaç ihtimal sayar. Râzî bu âyetin tefsirinde görüş birliği olmadığını söyler. Kadı Abdülcebbâr´a göre bu âyetteki "öldürün" emri mecazîdir. Bütün bunlar bir yana, âyeti eğer lafzî anlamda alacak olursak emir, "kendinizi öldürün" yani "intihar edin" şeklindedir. Oysa ki bunu hiçbir rivayet söylemez. Aksine onları hep başkalarının öldürdüğü rivayet edilmektedir. Bu ise çelişkidir. Çünkü Yahudilere kan dökmek, birbirlerini öldürmek vahiyle yasaklanmıştır (Bkz: Âyet 84/85). Bu iki sebep bu ifadenin mecâzî olduğun sonucunu verir."

Ayeti zikrettiğim şekilde meallendirmesi, arkasından zikrettiği gerekçede yer verdiği hususlar İslamoğlu´nun, bu mesele hakkında kendi söylemek istediğini ez-Zemahşerî, er-Râzî ve Kadı Abdülcebbâr´a söylettiğini ortaya koyuyor. Şöyle ki;

A. ez-Zemahşerî, buradaki "nefislerinizi öldürün" emrinin nasıl anlaşılacağı konusunda –İslamoğlu´nun iddiasının aksine– herhangi bir zorluk yaşamamış ve "bu problemi gidermek için birkaç ihtimal say"mamıştır! O, "nefislerinizi öldürün" emrinin zahir anlamına, yani "intihar" anlamına hamledildiğini söyledikten sonra, "denmiştir ki" diyerek bu emir üzerine İsrailoğulları´nın birbirlerini öldürdüğünün söylendiğini aktarır; arkasından da bunu açıklar tarzda, buzağıya tapınmayanlara, tapınanları öldürmelerinin emredildiğinin söylendiğini nakleder ve bu anlatımın ayrıntılarını verir. Onun bu ayetin ne ifade ettiği konusunda İslamoğlu´nun kendisine isnad ettiği türden herhangi bir sıkıntı çekmediğinin en açık delili bundan sonraki ifadeleridir. O, rivayetlerle ilgili anlatımı yukarıda kısaca naklettiğim minval üzere tamamladıktan sonra muhtemel bir soru olarak, "Eğer dersen ki: Bu ayette yer alan "fâ" harfleri arasında ne fark var " der ve arkasından şu cevabı verir: "İlk ("fe tûbû ilâ bâriikum"daki) "fâ", başka değil, sebebiyet ifade eder. Çünkü zulüm tevbe etmeyi gerektiren bir sebeptir. İkinci ("fa´ktulû enfusekum"daki) "fâ", ta´kib içindir. Çünkü anlam, "tevbeye azmedin ve hemen nefislerinizi öldürün" şeklindedir. Şu bakımdan ki: Allah Teala onların tevbesini, nefislerinin öldürülmesi olarak belirlemiştir. Nefislerini öldürmelerinin, onların tevbesinin tamamlayıcı bir unsuru olması da mümkündür. Bu durumda anlam şöyle olur: "Tevbe edin ve hemen arkasından tevbenizin tamamlayıcı unsuru olarak nefislerinizi öldürün." Üçüncü "fâ", mahzuf bir ifadeye mütealliktir…"[21]

B. Fahruddîn er-Râzî´nin bu ayetin tefsirinde görüş birliği olmadığını söylediğinin ileri sürülmesi, Kadı Abdülcebbâr´ın biraz sonra üzerinde duracağım yaklaşımına değinmesine dayanıyorsa, er-Râzî bunu, Abdülcebbâr´ın görüşünü red ve nakzetmek için yapmıştır. Değilse o da "nefislerinizi öldürün" emrinin mecaz olarak değil, doğrudan "hayata son vermek" olarak anlaşılması gerektiği görüşündedir. Bunun nasıl yapıldığı noktasında ileri sürdüğü iki ihtimal vardır: a) Tevbe edenlerin birbirlerini öldürmesi, b) Onların dışındaki bir grubun onları öldürmesi. er-Râzî bu ikinci ihtimali daha kuvvetli bulur.[22] Dolayısıyla er-Râzî´ye göre ayetin tefsirindeki ihtilaf, "öldürün" emrinin mecaz olup olmadığı noktasında değil, bu emirle "herkes kendisini öldürsün" anlamının mı, yoksa "bir kısmınız diğerini öldürsün" anlamının mı tercih edilmesi gerektiği noktasındadır.

C. Kadı Abdülcebbâr´a göre bu ayetteki "öldürün" emrinin mecazî olduğu iddiasına gelince; burada, biri "yanlış anlama"dan, diğeri "tahrif"ten oluşan, İslamoğlu imzalı ikili bir arıza var.

Yanlış anlama:

er-Râzî "nefislerinizi öldürün" emrinin tefsirine şöyle başlar: "Bu emirden murad, ifadenin zahirinin gerektirdiği gibi, herkesin kendisini öldürmesi midir, yoksa başka bir şey midir Cevap: İnsanlar (alimler) bu konuda ihtilaf etmiştir. Müfessirlerden bir grup, "Tevbe edenlerden her birinin kendisini öldürmekle emrolunmasının murad edilmiş olması caiz değildir" demiştir. Bu, Kadı Abdülcebbâr´ın da tercih ettiği görüştür. Bu görüşü benimseyenler, delil olarak iki husus ileri sürmüştür. Birinci –ve ehl-i tefsirin dayandığı– delil şudur: Müfessirler, onların kendilerini kendi elleriyle öldürmediğinde icma etmiştir. Şayet onlar bununla emrolunmuş olsalardı, bu emri terk etmekle asi durumuna düşerlerdi. İkinci –ve Kadı Abdülcebbâr´ın dayandığı– delil de şudur: "Katl", insan bünyesini o anda diri olmaktan çıkması gerekecek ölçüde tahrip etmektir. Bunun dışında insanın yakın ya da uzak bir zamanda ölümünü sağlayacak fiillerin "katl" olarak isimlendirilmesi mecazdır. Şimdi katlin hakiki anlamını bildikten sonra deriz ki; Yüce Allah’ın insanın kendi kendini öldürmesini emretmesi düşünülemez. Zira şer’î ibadetler, ancak söz konusu mükellef için maslahat sağladığı için güzeldir. Maslahat ise ancak gelecek zamanda meydana gelir. Oysa katlden sonra artık teklif hali yoktur ki katl maslahat olsun. Ancak Allah’ın bir kulu öldürmesi/imatesi böyle değildir. Çünkü bu Allah’ın fiilidir ve bir başka kul için maslahat olması durumunda da Allah´ın o fiili işlemesi güzel olur. Öldürülen kul da büyük bir mükâfatla mükafâtlandırılmış olur. Allah’ın bir kula kendini yaralamasını ya da uzuvlarından birini kesmesini emredip de, bunların hemen ardından ölümün vuku bulmaması hali de böyle değildir. Çünkü kul henüz ölmediğinden kendini yaralama ya da uzvunu kesme fiili, gelecek zamandaki fiilleri itibarıyla hala onun için maslahat olabilir."

Görüldüğü gibi Kadı Abdülcebbâr´ın üzerinde durduğu nokta, "nefislerinizi öldürün" emrinin, "intihar edin" anlamında olamayacağıdır. Bu alıntının ardından er-Râzî´nin sadece bu yaklaşımın çürüklüğünü ortaya koymayı hedeflemesi de bunu açık biçimde göstermektedir. Meselenin bundan ibaret olduğunu gösteren bir başka nokta da şudur: er-Râzî, Abdülcebbâr´ın görüşünü çürüttükten sonra şöyle der: "Bu ihtimaller mümkün olduğuna göre, Kadı´nın söyledikleri sakıt olur. Onun görüşünün aksine, müfessirlerin dayandığı ilk delil daha kuvvetlidir. Bu durumda ayetin zahirî anlamından başka bir anlama hamledilmesi gerekir. Burada da iki ihtimal vardır: Birincisi, tevbe edenlerin birbirlerini öldürmekle emrolunduğunun söylenmesidir. Binaenaleyh "nefislerinizi öldürün" emrinin anlamı, "bir kısmınız diğerlerini öldürsün"dür. (…) İkincisi ise Allah Teala´nın, (o günahı işleyip de) tevbe edenler dışındakilere, tevbe edenleri öldürmelerini emir buyurmuş olmasıdır. Bu durumda da "nefislerinizi öldürün"ün anlamı, "öldürülmeye hazır olun"dur…"

er-Râzî´nin ayetin "intihar edin" şeklinde anlaşılmayacağı konusunda Kadı Abdülcebbâr´ın istidlal tarzına değil de müfessirlerin icma etmiş olmasına dayanmanın daha kuvvetli olduğunu söylemesi ancak bu durumda anlamlı olmaktadır.

Tahrif

er-Râzî´nin naklettiği kadarıyla Abdülcebbâr, ayetteki emrin "herkes kendisini öldürsün" (yani "intihar etsin") anlamına gelmediğini söylemekte ve buna dair deliller sıralamaktadır. Abdülcebbâr, "nefislerinizi öldürün" emrinin intihar anlamında olduğunda "mecaz" olacağını ifade ederek, fiile hakiki manasını verebilmek için,–er-Râzî´nin de çıkardığı sonuca göre– ayetin "birbirinizi öldürün" anlamında olduğunu savunmuştur. Ayetin Abdülcebbâr´a göre "nefis ıslahı" yönünde bir mecâzi anlam taşıdığı düşüncesi tamamen İslamoğlu´nun Esed´in etkisinde kalarak –ki o da aynı iddiayı ileri sürmüştür– ortaya attığı bir "isnad"dır ve herhangi bir esasa dayanmamaktadır. Tekraren söyleyelim: "Nefislerinizi öldürün" emrinin "intihar edin" tarzında anlaşılmasına itiraz etmek başka şeydir; bu emrin nefislerinizi ıslah edin, içinizdeki kötülükleri öldürün… gibi bir anlama geldiğini ileri sürmek daha başka bir şeydir. Kadı Abdülcebbâr bunların ikisini de söylememiştir. er-Razî´nin naklettiklerinden çıkan sonuç, onun bu ayetin "birbirinizi öldürün" şeklinde anlaşılması gerektiğini söylediğidir.

Bütün bunlar, Kadı Abdülcebbâr´ın konu hakkında Fahruddîn er-Râzî tarafından nakledilen ifadelerinin arz ettiği durumdur. Mesele herhangi bir itiraza mahal bırakmayacak kadar net olmasına rağmen, yine de spekülasyona başvurup "yanlış anlama"da ve "tahrif"te ısrar gösterilebileceği ihtimaline binaen, meseleyi Kadı Abdülcebbâr´ın bir başka eserinden naklen verelim: "Nefislerinizi öldürün ayeti hakkında, "nefsi öldürme" nasıl olur da "tevbe"ye girer " diyebilirler. Buna cevabımız şudur: Öldürmenin, tevbenin şartlarından olması dolayısıyla değil, Allah Teala onların salahına olduğunu bildiği için onlara birbirlerini öldürmelerini vacip (farz) kılmıştır. Çünkü tevbe, başka bir şey (şart) bulunmaksızın sahih olduğunda makbuldür."[23]

D. Ayetteki emrin "intihar edin" şeklinde olduğu, ama hiçbir rivayetin bunu desteklemediği, dolayısıyla burada bir çelişki bulunduğu şeklindeki yaklaşım, itiraf edelim ki "tecahül" kokuyor. Zira mesela 24/en-Nûr, 12, 61 ve 49/el-Hucurât, 11. ayetlerinde de benzer bir anlatım söz konusu olduğu halde, oralarda geçen "enfusihim/enfusikum" kelimesine "birbiriniz…" anlamı vermesi de gösteriyor ki, buradaki "fa´ktulû enfusekum"u "intihar edin" şeklinde anlamak zorunda değiliz.

E. Yahudilere kan dökmenin ve birbirlerini öldürmelerinin vahiyle yasaklanmış olması da –sanki "hiç yoktan iyidir" düşüncesiyle ve "yer doldursun" diye kotarılmış– hayli zayıf bir argüman. Zira zikredilen hususlar, Musa (a.s) şeriatinde şirke düşenlerin öldürülmesinin adem-i cevazına delalet etmez. Mü´minlere de kan dökmek ve birbirlerini –haksız yere– öldürmek yasaklanmıştır. Ama mesela "kısas" söz konusu olduğunda bu yasak gündeme getirilip karşı çıkılması söz konusu değildir! Üstelik bu emir onlara, şirke düşmelerinin cezası olarak Yüce Allah tarafından verilmişse, İslamoğlu´nun tutumu, Allah Teala´nın emirleri arasında çelişki aramak gibi "abes"ten de öte bir durum ifade eder!..

Sonuç olarak bu ayetin, İsrailoğulları´nın buzağıya tapanlarının ölümüne hükmedildiğini anlatmadığını isbatlamak için İslamoğlu´nun zikrettiği hususların "delil" olma özelliği yoktur; dolayısıyla ayetin "içinizdeki kötülükleri öldürün" tarzında meallendirilmesi –Modernitenin inşa ettiği algı dünyasını okşasa da– kabul edilebilir hiçbir gerekçesi olmayan, tamamen "keyfî" bir tasarruftur; ayete anlam ithalidir!

Geriye, izah edilmesi gereken bir nokta kalıyor: İsrailoğulları´na bu ayette hem tevbe etmelerinin, hem de birbirlerini öldürmelerinin emredilmiş olması nasıl izah edilmelidir Her ne kadar Kadı Abdülcebbâr´dan yaptığım son nakil bu hususu bir nebze açıklıyor ise de, meseleyi daha anlaşılır kılmak için kısaca şunu söyleyebiliriz: Burada bu iki hususun zikredilmesi iki anlam ifade edebilir: A) Şirk cürmünü işlemiş olanlar tevbe etsin ve tevbelerinin tamamlayıcı bir unsuru olarak birbirini öldürsün. B) Daha kuvvetli ve tercih edilen görüş; Şirk cürmünü işlemiş olanların tevbesi, bu cürmü işlememiş olanlar tarafından öldürülmeleridir.

Son bir not: İsrailoğulları´nın Hz. Musa (a.s) liderliğinde geçtikleri "su"yun Kızıldeniz değil de daha kuzeydeki bataklık bir bölge olduğu görüşünü, Tevrat´ın birtakım yorumlarını esas alarak savunan İslamoğlu için bu ayetin anlaşılması bağlamında belki yardımcı olur: Tevrat, buzağıya tapan İsrailoğulları´nın nasıl cezalandırıldıklarını anlatırken şöyle der: "Ve Musa ordugâhın kapısında durup dedi: Rab tarafında olan bana gelsin. Ve bütün Levioğulları onun yanında toplandılar. Ve onlara dedi: İsrail´in Allahı Rab şöyle diyor: Herkes kılıcını beline kuşansın, ve ordugâhta kapıdan kapıya dolaşsın, ve herkes kendi kardeşini, ve herkes kendi arkadaşını, ve herkes kendi komşusunu öldürsün. Ve Levioğulları Musa´nın söylediği gibi yaptılar; ve o gün kavmdan üç bin adam kadar düştü. Ve Musa dedi: Bugün size bereket versin diye kendinizi Rabbe tahsis edin, çünkü herkes oğluna karşı ve kardeşine karşı kalktı. Ve ertesi gün vaki oldu ki, Musa kavma dedi: Siz büyük suç yaptınız; şimdi ben Rabbin önüne çıkacağım; belki suçunuz için kefaret ederim…"[24]

Son bir soru: 7/el-A´râf, 152 ne anlatıyor
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #14 : 26 Ekim 2010, 00:34:53 »

Çarpılmak, çarpılmışa dönmek

13. 2/el-Bakara, 55: "Bir zaman da demiştiniz ki: Ey Mûsâ! Allah´ı açıkça görünceye dek sana kesinlikle inanmayacağız. Ve ardından siz bön bön bakarken yıldırım çarpmışa dönmüştünüz."

Bu meal İslamoğlu´nun içine gerçekten sinmiş midir, meraka değer: "… bön bön bakarken yıldırım çarpmışa dönmüştünüz." Bu çevirinin anlattığı şu: İsrailoğulları Hz. Musa (a.s)´dan o "uçuk" talepte bulunduktan sonra ne olacak diye "bön bön" bakarak beklemeye başlamış; sonra da yıldırım çarpmışa dönmüş! Peki sonra ne olmuş: "Daha sonra belki teşekkür edersiniz diye ölümünüzün ardından sizi bir daha diriltmiştik." Ve sorular:

İsrailoğulları o talepten sonra niye bön bön bakıyormuş

Onlar öyle bön bön bakarken ne olmuş da yıldırım çarpmışa dönmüşler

Yıldırım çarpmışa dönmüşler de ne olmuş

Yıldırım çarpmışa dönmüş olanların "dirilmesi" ne ola ki

Bu soruların bir kısmı İslamoğlu cevaplandırana kadar orada öylece duracak; diğer kısmının cevabını ise bir sonraki ayetin mealine düşülen notta şöyle buluyoruz: "55. âyette olduğu gibi 56. âyetteki ölümü de mecazî anlamda alıp, Kur´an´ın toplumsal sapmayı sosyal ölüm olarak nitelediği sonucuna varabiliriz."

Bu sefer de başka sorular:

Bu sapma niçin itikadî ve dinî değil de "toplumsal"dır

55. ayetin mealinde ölümden hiçbir şekilde söz edilmiyorken, yukarıdaki açıklama onu niçin "mecazî ölüm" olarak niteliyor ..

Acaba İslamoğlu´nu, burada bu kadar probleme yol açmak yerine İsrailoğulları´nın "sâ´ika"ya yakalandığını söylemekten alıkoyan ne olabilir Bu ayete düştüğü notta bu soruya cevap aramak beyhude. Çünkü o bunun izahını yapmaktansa, ayetin lafzî anlamını verdikten sonra, "Böyle uçuk bir talep ancak çarpılmış bir aklın ürünü olabilirdi" demekle yetinmeyi tercih ediyor. "Peki ya tercih etmediğiniz! Onu neden tercih etmediniz! Okurun bunu bilme hakkı yok mu!"

Burada kendisini, "gerekçe" kısmında ayetin lafzî anlamını verdiğini söyleyerek savunabilir mi Hayır. Zira bu, onun tercihe şayan bulmadığı anlam olarak, "gerekçe" kısmında zikredilmekten fazlasını hak etmediğini gösteriyor. Okurun bunun "niçin"ini bilmeye hakkı yok mu

İsrailoğulları geçtikten sonra Firavun ve ordusu da peşlerinden Kızıldeniz´e girdiklerinde sular tekrar kavuşmuş ve onları içine alıp yutuvermişti. Kur´an bu olayın İsrailoğulları´nın gözleri önünde cereyan ettiğini vurgulamak için "ve entum tenzurûn" (bakıp duruyordunuz) ifadesini kullanıyor. İlginçtir, aynı ifade burada da mevcut. Yani "sâ´ika sizi yakalayıverdi; bakıp duruyordunuz." Acaba İslamoğlu, oradaki ifadeyi "gözlerinizin önünde" diye çevirmişken buradaki ifade hangi gerekçeyle "bön bön bakıyordunuz"a dönüşmüştür Açıktır ki bu, İslamoğlu´nun "ayete anlam sipariş etmesi"nin doğurduğu, "sipariş anlamı vurgulu hale getirme" arayışından başka bir şey değildir.

Burada, "Aynı anda hem "sâ´ika"ya yakalanmak, hem de bakıp durmak nasıl olur " diye sorulacak olursa, yukarıdan beri niçin "yıldırım" değil de "sâ´ika" demeyi tercih ettiğimi izah imkânı da açılmış olur: Müfessirler bu kelimenin ne anlattığı konusunda birkaç görüş ileri sürmüştür: Gökten gelen bir ateş, gökten gelen korkunç bir ses, gökten gelen (meleklerden müteşekkil) bir ordunun korkunç gürültüsü, korkunç bir sarsıntı… Bunlardan hangisi kabul edilirse edilsin –ki İmam el-Mâturîdî, "helak edici özellikteki her azap" diyerek kapsamlı bir tarif yapmıştır–, isabet ettiği kimsenin ölümüne yol açmışsa, bu ölüm aniden değil, belli bir süre içinde olur. Dolayısıyla İsrailoğulları da ölüm sürecini bilinçleri açık bir şekilde yaşamışlardır.

Diyelim ki onlar o esnada gerçekten ölmediler; Elmalılı merhumun "müfessirlerin muhakkikleri"nden naklettiği gibi[25] buradaki "ölüm"ü mecaz manasıyla anlasak bile, o muhakkikler orada İsrailoğullarının tutulduğu hakiki bir azabın varlığını inkâr etmemişlerdir. Zira Ebû Hayyân da "müfessirlerin muhakkikleri"nden, ayette geçen "sâ´ika"nın "ölüm" değil, "ölüm sebebi" olduğunu söylemiştir.[26]

Hasılı, Fahruddîn er-Râzî´nin bu ayet bağlamında görüşlerini naklettiği mu´tezilîler dahi İsrailoğulları´nın "sâ´ika"ya tutulması hadisesinin gerçekten vuku bulduğu görüşünde oldukları halde[27] –ez-Zemahşerî´nin tutumu da farklı değildir[28]–, İslamoğlu´nu onların durdukları noktada durmayıp ileriye geçmeye zorlayan nedir Hatta İslamoğlu´nun iştahla kullandığı kaynaklar arasında bulunan Tefsîru´l-Menâr, Muhammed Esed vd. dahi bu noktada onu yalnız bırakmış durumda! Bu durumu nasıl izah etmeliyiz ünlem

Haydi diyelim bütün kaynaklar buradaki "sâ´ikaya tutulma"yı mecaz değil de hakikat olarak anlamakla yanıldı; 7/el-A´râf155´te anlatılan "sarsıntı" –ki başındaki harf-i ta´riften, "bilinen/malum bir sarsıntı" olduğu açıkça belli– neyin nesidir Mealinde çapraz atıflar kullanma noktasında hayli cömert davranan İslamoğlu´nun buradaki suskunluğu sizce de garip değil mi ..
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #15 : 29 Ekim 2010, 22:18:34 »

Allah Teala "blöf" yapar mı

14. 2/el-Bakara, 63: "Bir zaman da (Sina) Dağı´nı başınıza dikip (sizden) şöyle söz almıştık:…" (Esed: "İşte o zaman Sina Dağı´nı üzerinize şahit tutarak ciddî ve samimî (görünen) taahhüdünüzü kabul etmiş ve…"

İslamoğlu bu ayete düştüğü notta şöyle diyor: "… Dağın yükseltilmesinin "havaya kaldırma" anlamı taşımadığı için bkz: 7:171 ve not 1."

Burada okuyucunun, meal yazarının tercih etmediği anlama muttali olma şansı elinden alınarak Sina Dağı´nın yukarıya kaldırılmadığı hükmü peşinen veriliyor, sonra da 7/el-A´râf, 171´e şu meal uygun görülüyor: "Ve Biz (Sina) Dağı´nı bir gölgelik gibi tepelerine dikip, onların dağın üzerlerine yıkılacağını zannettikleri o zaman da (demiştik):…" İslamoğlu işi garantiye almak için buraya da bir not düşmüş ve şöyle demiş: "Dağın havaya kaldırıldığının sanılmaması için özellikle "bir gölgelik gibi" ve "zannettikleri" kaydı düşülmüştür."

Operasyon böylece tamamlanıyor ve okuyucu, Sina Dağı´nın yerinden oynatılıp İsrailoğulları´nın üstüne kaldırılmadığına ikna edilmiş oluyor!

İşin ilgi çekici yanı, 2/el-Bakara, 63´te "dağın kaldırılması" mücmel olarak ifade buyurulmuş ve bu icmal, 7/el-A´râf, 171´de tafsil edilmişken, buradaki tafsil de dikkate alınmamış ve ayet mecaza kurban edilmiş!

Aklı modern algı ve değerlendirme tarzları ekseninde işleyen okuyucu için burada herhangi bir problem bulunmayabilir; ama bir "meal yazarı" olarak İslamoğlu´nun kendisine şu soruyu sorması gerekmiyor mu: Madem burada "olağan dışı" bir durum yok; acaba Yüce Allah bu sıradan durumu ne maksatla iki ayrı yerde zikretmiş olabilir

Mu´tezilî müfessir ez-Zemahşerî, bu ayeti memzuc tarzda şöyle tefsir eder: "Bir zaman, Tevrat´ın içindekilerle amel edeceğiniz konusunda misakınızı almış ve siz kabul edip misak verene kadar Tur´u üzerinize kaldırmıştık. Bu şöyle olmuştur: Musa aleyihisselam (Tur dağındayken aldığı Tevrat ayetlerini muhtevi) levhalarla geldiğinde, içindeki ağır hükümleri ve meşakkatli teklifleri görünce bu onlara zor geldi; kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Allah Teala Cibril´e emretti; o da dağı kökünden kavrayıp üzerlerine bir gölgelik gibi kaldırdı. Musa onlara şöyle seslendi: Ya bu hükümleri kabul edersiniz, ya da dağ üzerinize atılacak! Bunun üzerine kabul ettiler."

7/el-A´râf, 171´de dağın kaldırılması, İsrailoğulları´nın, dağın üzerlerine düşeceğini zannedeceği şekilde ve "gölgelik" benzetmesi eşliğinde ifade buyurulduğu halde, bütün bu vurguları buharlaştıracak şekilde hareket etmenin anlamı ne ola ki ünlem Meal yazarı okuyucusunu şu noktada ikna etmeli değil midir: Burada bir olağan dışılık yoksa, her seferinde İsrailoğulları´nın bir kısmının isyanı ve cezalandırılması, kalanların affedilmesi şeklinde cereyan eden olayların anlatıldığı geniş bağlam içinde bu ayeti nereye oturtacağız

Okuyucuya tavsiyem, 2/el-Bakara, 63´ü, bağlamını ve 7/el-A´râf, 171´deki vurgulu anlatımı dikkate alarak tekrar okumasıdır. O zaman 7/el-A´râf, 171´in, dağın "kaldırılmadığını" anlatmaya mı, yoksa "kaldırıldığını" anlatmaya mı daha uygun düştüğünü daha kolay anlayacaktır.
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Qum_Feenzır
Tecrubeli üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 451


Ya eyyühel müddessir! Qum feenzir!!


« Yanıtla #16 : 02 Kasım 2010, 02:13:15 »

Beter olun!

15. 2/el-Bakara, 65: "Nitekim içinizden Yasak Günü´nde haddi aşan kimseleri siz de biliyorsunuz. Onlara, "Maymunlardan beter olun" demiştik." (Esed: "Nitekim içinizde Sebt Günü´nün kutsallığını ihlal edenleri biliyorsunuz; bu davranışlarından ötürü onlara: "Aşağılık maymunlar gibi olun" dedik.")

Bu da mealin gerekçesi: "Lafzen: "Alçak maymunlar olun". Alçaklık vasfının maymuna değil bu sözü hak edenlere olması daha münasiptir. [29] Burada yapılan lanet makamında bir tazirdir ve bunun dilimizdeki en güzel karşılığı da budur. Müfessir Âlûsî´nin "olunuz" ifadesini bir "emir" olarak değil de "dışlama, terk ve rahmetten mahrum etme" olarak nitelemesi anılmaya değer."

Aynı konuya değinen 7/el-A´râf, 166 ayetini "Ve sonunda, kendilerine yasaklanan şeyleri işlemekteki inatçı tutumları yüzünden onlara dedik ki: "Maymundan beter olun!" şeklinde meallendirdikten sonra da "gerekçe"sinde şöyle diyor: "Lafzen: Alçak maymunlar olun!" Doğaldır ki, kaynak dildeki söyleyiş vurgusu çeviriye yansıttığımız vurgudur. Düşmanının putlarına tapacak kadar ona aşık bir toplum ancak böyle tanımlanabilirdi. Mücâhid, İsrailoğulları´nın düşmanını taklit hastalığını kastederek "ahlâken maymunlaştılar" der.

2/el-Bakara suresinin, İsrailoğulları´nın Mısır´dan çıkıştan sonraki macerasını anlatan ayetleri, biraz yukarıda da geçtiği gibi hep onlardan bir kısmının isyanı, cezalandırılması ve kalanların affedilmesi hadisesinin değişik şekillerde sürekli tekrarlandığını ifade ediyor. 7/el-A´râf 103. ayetten itibaren de aynı durum söz konusu. Ancak her iki surede de bağlam teması, "nankörlük-ceza" gerilimi üzerine kuruluyken İslamoğlu, her isyanında İsrailoğulları´na Allah Teala´nın verdiği cezayı –ne hikmetse– her seferinde muhtelif operasyonlarla ve ısrarla "ceza" olmaktan çıkarıyor!

Onun bu ısrarlı tavrının altında nelerin yattığını araştırmakla iştigal edecek değilim. Burada dikkat çekilmesini zaruri gördüğüm husus, bu "operasyon"un düpedüz "tahrif" olduğu ve İslamoğlu tarafından daha önce de muhtelif bağlamlarda yapıldığıdır.

Söz gelimi İslamoğlu, 2/el-Bakara, 61´e düştüğü 7 numaralı notta şöyle diyor: "Hz. Peygamber, "lanetli kavim" algısıyla sorulan bir soruyu "Allah kesinlikle herhangi bir kavmi lanetlemedi" diye cevaplar (İbn Hanbel)."

Aynı mesele Yahudileşme Temayülü´nde de geçiyor: "Rasulullah´a maymun ve domuzlar hakkında "Onlar Yahudi soyundan mı " diye sorduk. Rasulullah (sav) de dedi ki: "Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi." (Seelnâ Resulallâhi (s.a.v) ani´l-kıredeti ve´l-hanâzîr e hiye min nesli´l-yehûd Fe kâle Resulullah (s.a.v): İnnellâhe lem yel´an kavmen kattu.) Dipnotta bu metnin Arapçasını da orijinal ibaresiyle zikreden İslamoğlu, referans olarak yine Ahmed b. Hanbel´in Müsned´ini veriyor.[30]

Müsned´in ilgili yerlerini açıp bakanın dudağının uçuklamaması mümkün değil. Zira oralarda hadis, burada bittiği yerde bitmiyor ve şöyle devam ediyor: "fe mesehahum fe kâne lehum neslun hîne yühlikuhum; velâkin hâzâ halkun kâne; felemmâ ğadiballâhu ale´l-yehûd mesehahum ve ce´alehum mislehum." Bu durumda anlam (İslamoğlu´nun cümlesini devam ettirerek verirsek) şöyle olur: Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi ve şekillerini değiştirmedi ki, kendilerini helak ettiği zaman nesilleri devam etsin. Fakat bunlar (maymun ve domuzlar) daha önceden mevcut bulunan mahluklar idiler. Allah Yahudilere gazap edince suretlerini değiştirdi ve onlara (maymun ve domuzlara) benzetti."[31]

Efendimiz (s.a.v), İsrailoğulları´ndan bir kısmının, –üzerinde durduğumuz ayetlerin de ifadeye koyduğu gibi– maymuna ve domuza çevrildiğini açık bir şekilde haber verdiği ve İslamoğlu da bu hadise, Arapça orijinalini dipnota koyacak kadar yakından muttali olduğu halde hadisi, anlamı tam tersi istikamete çevirecek şekilde tercüme etmesi ancak iki şekilde açıklanabilir:

A. İslamoğlu bu hadisin tamamını tercüme edecek kadar Arapça bilmemektedir. Bu sebeple hadisin devamının, anlamı herhangi bir şekilde etkilemeyeceğini "tahmin ederek" böyle bir operasyon yapmıştır.

B. İslamoğlu aslında neyin ne olduğunun çok iyi farkındadır. Ancak kafasındaki kurguyu Efendimiz (s.a.v)´e "tescil ettirmek" düşüncesiyle, O´na, "söylemediği bir sözü söyletme" cüretini göstermiştir! Bu şıklardan hangisi doğru olursa olsun, İslamoğlu için gerçekten büyük bir sıkıntı söz konusudur.


2/el-Bakara´nın, "Ve onları hem ilk kuşaklar hem de sonraki nesiller için bir ibret vesikası, (taklitten) sakınanlar için de uyarıcı bir örnek kıldık" diyen bir sonraki ayeti burada bir problem olduğunu ihtar ediyor: Şayet söz konusu hitabın muhatapları maymuna çevrilmediyse, buradaki "ibretlik" ve "uyarıcı örneklik" ifadelerinden ne anlamamız lazım

İslamoğlu´nun, 2/el-Bakara, 65´in "gerekçe"sinde, bunun "lanet makamında bir tazir" olduğunu söyleme ihtiyacı hissettiğini görmüştük. Hissetmiş hissetmesine, ama bu, işleri daha da karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramamış. Zira eğer onlar laneti mucip bir iş yaptıysa, niçin doğrudan "lanet" değil de, onun makamında bir "tazir"le mukabele görmüş olabilirler Sonra işbu lanet makamlı tazir nasıl bir netice hasıl etmiştir Buradaki tazir, lanet makamına kaim olduğuna göre, sonuçta onlar lanetlenmiş olmalıdır. Bu kez de bunun nasıl bir şey olduğu sorusu gündeme gelecektir. Bunun onlara "Beter olun" demekten daha farklı bir sonucu olmalıdır. Ama ...

Gelelim müfessir el-Âlûsî´den yapılan nakle: el-Âlûsî, ilgili ayetin tefsirinde önce "kırede" kelimesi üzerinde durur. Arkasından "hâsiîn"in açıklamasına geçer; burada, "Ayetin zahiri, onların hakiki anlamda maymuna çevrildiğini göstermektedir. Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Sahih olan da budur" der ve nihayet "kûnû" (olun!) emrine gelir. Orada söylediği şudur: "İlk görüşe (onların gerçekten maymuna çevrildiğini kabul edenlerin görüşüne) göre bu emir hakiki anlamda bir emir değildir. Zira onların maymuna çevrilmesi kendi iradeleriyle olmamıştır. (Yani onlara " maymun olun" denmiş, onlar da iradelerini kullanarak kendilerini maymuna çevirmiş değillerdir.) Çünkü onlar varlıklarının mahiyetini değiştirmeye kadir değillerdir. Tam tersine, buradaki "olun" emrinden maksat, tekvinin sür´atini ifadedir. Yani onlar bu emir üzerine, herhangi bir imtina veya gecikme/bekleme söz konusu olmaksızın anında Allah Teala´nın murad ettiği gibi oldular. İkinci görüşe (onların suretlerinin değil, sadece kalplerinin maymuna çevrildiğini söyleyen Mücâhid´in görüşü), göre "olun" emri, onları kendi başlarına ve yardımsız bırakıp terk etmekten mecazdır…"[32]

Görüldüğü gibi el-Âlûsî, müfessirlerin çoğunluğunun görüşünü, yani onların gerçek anlamda maymuna çevrildikleri anlamını tercih eder. İslamoğlu´nun kendisine isnad ve izafe ettiği gibi buradaki "olunuz" ifadesini "emir" olarak değil de "dışlama, terk ve rahmetten mahrum etme" olarak değerlendirmesi sadece benimsemediği ikinci/şazz görüşü izah sadedindedir. Dolayısıyla böyle bir kompozisyon içerisinde zikredilmesi onun sözünü çarpıtmaktan öte bir anlam taşımaz. Bu sadece, İslamoğlu´nun Kur´an´a anlam ithal etme operasyonunda el-Âlûsî´nin payına düşen sipariştir! Yoksa o büyük allamenin gerek burada, gerekse 7/el-A´râf, 166 ayetinin tefsiri esnasında söyledikleri[33] ortadadır!..

Ve konuyla ilgili olarak Mücâhid´in tavrı… İsrailoğulları´ndan bir grubun maymuna çevrildiği, sahih hadislerle sabittir. 2/el-Bakara, 61´in notuyla Yahudileşme Temayülü´ndeki "operasyon"dan bahsederken dipnotta verdiğim kaynakların zikrettikleri dışında, konuyla ilgili farklı bağlamlarda gelmiş daha başka rivayetler de mevcuttur.[34] Bütün bu hadisler, Sahabe´den gelen rivayetler ve Mücâhid dışındaki Tabiun´un akvali İslamoğlu´nu ikna edememiş. Bunlar bir yanda, Mücâhid´in şazz görüşü bir yanda… Ne diyelim; li külli sâkıta lâkıta!...

Buraya kadar Kur´an´ın ilk 65 ayetinin meallendirilişindeki problemleri söz konusu ettik. Bu faslı burada kesip, diğer başlıklardaki notları da kısaca arz etmek istiyorum.

....
Moderatöre Bildir   Logged

Her gün Aşura bize!
Her yer Kerbela bize!
Şehadet iftixardır..
Hüseyin Rehber bize..ünlem!
Âl-i İmran
Yardımcı Yönetici
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2261


“Batın-ı kalp ayine-i sameddir ve ona mahsustur”


« Yanıtla #17 : 29 Eylül 2011, 10:48:51 »

Bu konu devam etseydi, hep bekledim...
Moderatöre Bildir   Logged

İntizarınla çöller deli divaneydi, Firkatin bir kor idi, Alev idi dile ey YAR …
Sayfa: 1 [2] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
16 Türkçe Meal + 7 değişik hafızdan Kuran-i Kerim İslami Programlar HÜSEYİN 0 440 Son Mesaj 07 Ağustos 2007, 00:41:00
Gönderen: HÜSEYİN
HATİM VE MEAL BİR ARADA Tavsiye Siteler özgür 0 377 Son Mesaj 07 Kasım 2008, 18:08:51
Gönderen: özgür
Kuran-i Kerim Sesli Meal - Yusuf Ziya özkan Kur'an-ı Kerim video ve ses Dosyaları HÜSEYİN 0 835 Son Mesaj 10 Ocak 2009, 07:20:48
Gönderen: HÜSEYİN
Sesli Meal 30 cüz dowloand Kur'an-ı Kerim video ve ses Dosyaları MuSLiM 0 757 Son Mesaj 28 Şubat 2009, 16:06:25
Gönderen: MuSLiM
KUR'AN-I KERİM MEAL HATMİ... Kur'an-ı Kerim Genel « 1 2 ... 73 74 » ÂmâK-ı HâYâL 736 29851 Son Mesaj 23 Mayıs 2012, 12:50:17
Gönderen: ebudüccane
KURAN’A YAKLAŞIMDA MEAL Mİ TEFSİR Mİ ? Düşünce yazıları/Makaleler Vuslata_Ozlem 2 417 Son Mesaj 25 Ekim 2011, 11:24:43
Gönderen: MERXAS
Ödüllü Kur'an-ı Kerim Meal Bilgi Yarışması Yurttan haberler musabbinumeyr29 0 194 Son Mesaj 21 Ocak 2010, 17:23:16
Gönderen: musabbinumeyr29