0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) VAKARI VE SÜKUTU  (Okunma Sayısı 484 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
*****
Online Online

Mesaj Sayısı: 5328


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 20 Mayıs 2009, 11:19:49 »

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) VAKARI VE SÜKUTU
Vakar; ağırbaşlılık, temkinli davranmak, ciddi, haysiyet sahibi olmak anlamına gelir ki, kibir, gurur ve bencillik gibi kötü huylardan farklıdır.

Vakar, imandan gelen bir ciddiyet ve ağırbaşlılık iken, gurur, imandaki zaafın bir neticesi olarak görülür. Mesela bir idarecinin makamındaki ciddi olması vakar sayılırken, aynı ciddiyeti evinde sürdürmesi şefkata, merhamete, samimiyet ve içtenliğe aykırı düşer.

Peygamberimiz son derece vakarlı, ciddi ve izzet sahibi idi. Onun peygamberlik vakarı, görene önce bir ürperti ve korku verir, fakat daha sonra onun ne kadar şefkatli bir insan olduğunun farkına varırdı. Peygamberlik gibi yüce bir görevi omuzlayan insanın, etrafında bulunan binlerce Müslümana hak ve hakikat dersi veren bir insanın ciddi ve vakarlı olması kadar tabii bir şey yoktur. Zaten vakar, peygamberliğin en önemli özelliklerinden birisi olarak belirtilmektedir.

Peygamberimiz ciddiyete zarar veren hareketlerde bulunmazdı. Onun konuşması hikmetle doluydu. Boş ve lüzumsuz sözler söylemezdi. Dedikodu yapmaz; kimsenin aleyhinde bulunmadığı gibi, başkalarını o halde görürse de engel olurdu.

Gülmesi sadece tebessümdü. Sadece gülümserdi. Gözlerinin içi gülerdi, yüzü ışıl ışıl olurdu, Tatlı ve şirin bir durum alırdı. Sesli olarak gülmez, kahkaha atmazdı. Hoşuna giden bir şey olur veya sevindirici bir haber duyarsa, sadece dişleri görünür ve inci gibi parlardı.

Peygamberimizin oturuşu da gayet vakarlı idi. Oturduğu zaman cübbesiyle ayaklarını ve dizlerini örter, elleriyle kendisine çekidüzen verirdi. Başkalarını rahatsız edecek veya üzecek hareketlerde hiçbir zaman bulunmazdı. Çoğunlukla bağdaş kurarak veya dizüstü otururdu. Sağa sola yayılmaz, ayaklarım uzatmazdı. Özellikle kıbleye hiç uzatmazdı.

Peygamberimizin yürümesi de vakurdu. Sağa sola bakışlarını salmaz, karşıya bakarak sert, fakat mütevazı adımlarla yürürdü. Yürüyüşü yüksekten akan suyu andırırdı.

Kısaca, Peygamberimiz konuşmasında, susmasında, oturmasında, yürümesinde, ibadetinde ve bütün yaşayışında vakur bir insandı.

Peygamberimizin halinde sükût, yani sessizlik hakimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel konuşmayan veya konuşurken edep ve terbiyeye uymayan kişiden yüzünü çevirirdi.

Sahabîlere, "Resulullahla sohbet eder miydiniz?" diye sorduklarında, onlar, "Evet, fakat o çok az konuşurdu" şeklinde cevap verirlerdi.

Peygamberimiz konuşsa dahi az ve öz konuşur, lüzumsuz lakırdı yapmazdı.

Ebû Mâlik, babasından Peygamberimizin konuşması ve susması ile ilgili gördüklerini şöyle anlatıyor:

"Biz çocukken Resulullahın (a.s.m) meclisinde otururduk. Ben ondan daha az konuşan hiçbir kimse görmedim. Bazı Sahabîler konuşup da sözü uzattıkları zaman tebessüm ederdi."

Peygamberimizin üvey evladı Hind ise, Peygamberimizin sükûtunu şu şekilde anlatır:

"Onun sükûtu dört şekilde olurdu:

"Söylenenlere karşı tahammül ve sabrederek, başkalarına sataşmaktan kaçınmak için, başkalarından hoşuna giden bir hareket görürse takdir manasında ve tefekkür için susardı."

Sükûtu, bedene kolay ve hafif gelen bir ibadet olarak vasıflandıran Peygamberimiz, bir meselenin mahiyetini bilmeden peşin fikirle konuşan kimseleri de ikaz ederdi.

Yine Peygamberimiz, Sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirerek, şöyle buyuruyordu: "Susmak, konuşunca da hayır konuşmak." Muaz bin Cebel'in, "Dilimizin söylediklerinden mes'ul olur muyuz?" demesi üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:

"insanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun, faydalanın, kötü konuşmayın ki, selâmette olasınız."

Yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini her fırsatta Peygamberimiz bildirmektedir. Bazen de Sahabîlerin sorusu üzerine bu meseleye dikkatimizi çekmektedir.

Ubade bin Samit anlatıyor:

Bir gün Peygamber Efendimiz bineğine binerek Sahabîleri ile birlikte bir yolculuğa çıktı. Sahabîlerden hiçbiri onun önüne geçmiyor, hep sağında ve solunda yürüyorlardı. Muaz bin Cebel sordu:

"Yâ ResulAllah! Allah'tan bizim günümüzü sizin gününüzden önce getirmesini dilerim. Allah o günü bize göstermesin. Şayet size bir şey olursa sizden sonra hangi amelleri yapmamızı tavsiye edersiniz?"

Peygamber Efendimiz:

"Allah yolunda cihada devam ediniz."

Muaz:

"Anam babam size feda olsun."

Peygamber Efendimiz:

"Allah yolunda cihad çok iyi bir şeydir. Fakat bugünkü insanlar için ondan daha önemli bir şey vardır."

Muaz:

"Ondan daha önemli şey herhalde oruç tutmak ve sadaka vermektir."

Peygamber Efendimiz:

"Oruçla sadaka elbette iyi şeylerdir. Fakat onlardan daha önemli bir şey vardır."

Bunun üzerine Muaz iyi bildiği bütün şeyleri sırasıyla söyledi. Peygamberimiz hepsine de:

"Daha önemli bir şey vardır" diye cevap verdi.

Sonunda Muaz:

"Öyleyse yâ ResulAllah açıklayın bize. O önemli olan şey nedir?"

Peygamber Efendimiz dilini göstererek:

"Bununla, iyilikten başka hiçbir şey söylememektir" buyurdular.

Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
_uMuT_
Mir Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4511


seven sevilene tabi olur.


« Yanıtla #1 : 20 Mayıs 2009, 21:26:03 »

Âyet-i kerîmede; “Size ne oluyor ki Allâh'a vakârı (büyüklüğü) yakıştıramıyorsunuz?” (Nûh 71/13) buyrularak vakârın en kâmil mânâda Cenâb-ı Hakk'a âit bir vasıf olduğu ifâde edilmektedir. Cenâb-ı Hak, insanları Zât-ı Ulûhiyeti'nden korkmaya, hilmiyle beraber azametinin de bulunduğuna inanmaya ve kendisine saygısızlıktan sakınmaya çağırmaktadır. Böyle yaptıkları takdirde Yüce Allâh onlara bir vakâr ve onur lütfedip değer verecek, neticede büyük mertebelere erdirecektir.

Vakârın bir diğer anlamı, Allâh ve Resûlü'ne lâyık oldukları ta'zîm ve saygıyı göstermektir. Peygamberimiz'in bir vazifesi de insanların, Allâh ve Resûlü'ne karşı nasıl bir vakâr içerisinde olmaları gerektiğini öğretmektir. Âyet-i kerîme bunu şöyle dile getirir:

“ (Ey Resûlüm!) Şüphesiz biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik ki (ey insanlar) Allâh'a ve Resûlü'ne inanasınız, (dînine) yardımcı olasınız, O'na saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allâh'ı tesbih edesiniz!” (el-Feth 48/8-9)

Burada Allâh ve Resûlü'ne îmân ve yardımdan sonra, onlara karşı büyük bir vakâr hissiyâtı içinde bulunmak, yani saygı ve hürmet üzere davranmak emredilmektedir. İnsanlar arasında vakûr olabilmek de ancak bu sâyede mümkündür. Bunun dışında kalan bütün hareket ve davranışlar hafif kalmaya mahkumdur.

Vakâr, herkes tarafından sevilen ve sâhibine hürmet duyguları kazandıran bir fazîlettir. Vakârlı kimselerin söz, davranış ve hâllerinde kibre düşmemeleri, bilakis son derece mütevâzî olmaları gerekmektedir. Bu iki huy birlikte bulunduğu zaman tam bir erdem meydâna gelir. Âyet-i kerîme, Müslümanda olması gereken bu vakârı şöyle ifâde etmektedir:

“Rahmân'ın has kulları, yeryüzünde vakâr ve tevâzû ile yürürler. Câhiller kendilerine (hoşa gitmeyecek) lâflar atıp sataştıkları zaman, «selâmetle» deyip (geçerler) .” (el-Furkan 25/63)

Peygamber Efendimiz'in vakârı, karşısındakilerin hürmet hislerini uyandırmakta, tevâzuu ise insanların sevgisini celbetmekteydi. Zîra Efendimiz insanların en güzel ahlâklısı idi. Her zaman sükûnet ve vakârla hareket eder, aslâ yüksek sesle konuşmaz ve kötülüğe kötülükle mukâbelede bulunmazdı. Bilâkis, affeder ve bağışlardı. (Dârimî, Mukaddime, 2) E n mühim bir ibâdet olan namaza giderken dahi, sükûnet ve vakârın muhâfaza edilmesini emrederek şöyle buyururdu:

“Kâmet getirildiği zaman namaza koşarak değil, ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek geliniz. Yetişebildiğiniz kadarını imamla birlikte kılınız; yetişemediğiniz rekâtları da kendiniz tamamlayınız.” (Buhârî, Ezan, 20-21)

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-'dan rivâyet edildiğine göre, Arefe günü Arafat'tan Müzdelife'ye dönerken Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- arka tarafta bazı kimselerin bağırıp çağırdığını, develerine vurduğunu duyunca, kamçısıyla işâret ederek onları sükûnete davet etmiş ve:

“Ey insanlar! Sükûnetle hareket edin! Acelece etmekle sevap kazanılamaz…” buyurmuştur . (Buhârî, Hac, 94)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- insanları en çok kızdıran ve tehevvüre sevkeden anlarda dahî sükûnet ve vakârını bozmazdı. İ nsanların nezâketsizlik ve kabalıklarına tahammül gösterir ve kendilerine mülâyemetle muâmele ederdi. Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış, kenarları sert ve kalın bir hırka vardı. Bir bedevî Resûl-i Ekrem'e yetişerek hırkasını sertçe çekti. Hırka, Efendimiz'in boynunda iz bıraktı. Daha sonra bedevî:

– Ey Muhammed! Senin yanında bulunan Allâh'ın mallarından bana da verilmesini emret, dedi. Allâh Resûlü bedevîye dönüp tebessüm etti. Sonra da ona bir şeyler verilmesini emretti. (Buhârî, Humus, 19 )

Peygamber Efendimiz, ne bir kadın ne de bir hizmetçi, hiç kimseye vurmamıştır. Ancak Allâh yolunda savaştığı zamanlar müstesnâ. Kendisine fenâlık yapan kimseden intikam almaya da kalkmazdı. Yalnız Allâh'ın yasak ettiği şeyler çiğnenince, o yasağı çiğneyen kimseye Allâh için cezasını verirdi. (Müslim, Fedâil, 79)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bulunduğu meclislerde son derece derli toplu oturur, vakâra yakışmayacak herhangi bir durumu görülmezdi. Çoğu zaman sükût hâlinde bulunur, gereksiz hiçbir söz sarfetmezdi. Ebû Mâlik el-Eşcaî babasının şöyle dediğini rivâyet eder; “Bizler delikanlı iken sık sık Resûlullâh'ın huzurunda otururduk. Allâh Resûlü'nden daha uzun süre sükût hâlinde duran birini görmedim. Sahâbeleri konuşup lâfa daldıklarında kendisi tebessüm ederdi.” (Heysemî, X, 298)
Moderatöre Bildir   Logged

                                                                 (dualar sana filistin)
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
PEYGAMBERİMİZİN ÖZLÜ BİR HUTBESİ Hadis-i Şerifler intifada 2 269 Son Mesaj 29 Ekim 2010, 12:27:10
Gönderen: Âl-i İmran
Hz.peygamberİmİzİn (s.a.v) Mektubu Hz.Muhammed (S.a.v) Xerip 1 180 Son Mesaj 06 Mart 2008, 12:12:40
Gönderen: garip
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) GENÇLİĞİ Peygamber Efendimizin Hayatı vuslat 0 200 Son Mesaj 20 Mayıs 2009, 11:13:33
Gönderen: vuslat
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) TEBLİĞİ Peygamber Efendimizin Hayatı vuslat 0 223 Son Mesaj 20 Mayıs 2009, 11:16:18
Gönderen: vuslat
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) HAYASI Peygamber Efendimizin Hayatı vuslat 0 215 Son Mesaj 20 Mayıs 2009, 11:17:18
Gönderen: vuslat
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) NEZAKETİ Peygamber Efendimizin Hayatı vuslat 0 210 Son Mesaj 20 Mayıs 2009, 11:18:27
Gönderen: vuslat
PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) ADALETİ Peygamber Efendimizin Hayatı vuslat 0 223 Son Mesaj 20 Mayıs 2009, 11:19:11
Gönderen: vuslat