suskunlar meclisi - Sükûtumuz'dan anlamayan, sohbetimizden bir şey anlamaz..!
30 Temmuz 2010, 13:17:02
Selamun Aleyküm,
Ziyaretçi
. Lütfen
giriş yapın
veya
üye olun
.
1 Saat
1 Gün
1 Hafta
1 Ay
Her zaman
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Ana Sayfa
Yardım
Ara
Takvim
Giriş Yap
Kayıt
suskunlar meclisi - Sükûtumuz'dan anlamayan, sohbetimizden bir şey anlamaz..!
>
>
Tassavvuf
>
Marifetullah
>
RİSÂLE-İ GAVSİYYE
Sayfa: [
1
]
2
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Yazdır
Gönderen
Konu: RİSÂLE-İ GAVSİYYE (Okunma Sayısı 510 defa)
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
:
06 Şubat 2009, 22:47:23 »
RİSÂLE-İ GAVSİYYE isimli eserinde Gavs-ı â'zam Abdülkâdir Geylânî, kendisine sırrından özünden şöyle hitab edildiğini anlatır:
"-Yâ Gavs-ı â'zâm, Allâh, gayrından münezzeh, Allâh'a yakındır!.."
Açıklaması;
Burada anlatılmak istenilen manâ şudur: Allâh, kendisinden gayrı bir varlığın mevcudiyetinin düşünülmesinden münezzehtir!.. Yani, O'ndan gayrının varlığının düşünülmesi muhaldir!.. O, bu münezzehiyeti dolayısıyla, ayrı bir varlık anlamına gelen tüm anlamlardan beridir, ötedir. Ancak bu berilik, ötelik mekânsal veya boyutsal değil, anlam olaraktır.
Kısacası, "Allâh", kendisinden ayrıca bir varlığın sözkonusu olması anlamından beridir!..Ve Allâh, ancak kendisine yakındır. Yani şayet bir yakınlık mefhumu, ona yakın olma kavramı düşünülecekse, ancak kendisinin kendisine olan yakınlığından sözedilebilir. Çünki varlığından ve vücudundan sözedilebilecek yegâne var olan kendisidir.
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #1 :
06 Şubat 2009, 22:49:15 »
"- Yâ Gavs-ı â'zâm!.. dedi Allâh.
- Lebbeyk Rabbi gavs. dedim.
- Nâsut ile melekût arasındaki her tavır şerîat; melekût ile ceberût arasındaki her tavır tarikât; ceberût ile lâhût arasındaki her tavır da hakikattır!.."
Nâsut âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitab eden madde âlemidir.
Melekût âlemi ise beş duyu ile algılayamadığımız soyut varlıklar âlemidir. Meleklerin çeşitli türleri, cennetler ehli hep bu sınıftır.
Ceberût âlemi ise esma ve sıfat âlemidir. Yani isimlerin ve sıfatların manâlarını teşkil eden âlemdir.
Lâhut ise Zât'ın âlemidir.
Bu hususta öncelikle bilmemiz gereken şey odur ki, bu anlatımlar hep mecazîdir. Gerçekte, mekân anlamında böyle ayrı ayrı âlemler mevcut değildir!..
Nâsut âlemi denen madde âlemi, bilindiği gibi, beş duyuya hitab eden bir âlemdir. Bu âlemde yer alan insanı düşünelim.insanın bir madde bedeni vardır. Madde bedenin ötesinde bir düşünce, şuur dünyası vardır. Ve dahi bu düşünceleri kapsamına alan benliği vardır...
Şimdi düşünelim... düşünce dünyanız madde bedeninizden ayrı olarak kabul edilebilir mi, yani madde bedenden ayrı bir yerde midir?. Elbette hayır!..işte aynı şekilde, madde âleminden tamamiyle ayrı bir yerde melekût ve ceberût âlemleri de düşünmemek gerekir.
Bu hususu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir misâl verelim...
İnsan bedeni itibariyle nâsut âleminde yaşar...
İnsan ruhu itibariyle melekût âleminde yaşar...
İnsan vasıfları itibariyle ceberût âleminde yaşar...
İnsan "zâtı" itibariyle lâhut âleminde yaşar...
"Allâh, ademi kendi sûreti üzere yaratmıştır", hadîs-i şerîfi işte bu yaradılış sırrına işaret eder... Elbette ki bu hadîste geçen "sûret" kelimesi maddî şekil anlamında değildir. Çünki Allâh, şekilden ve kayıttan münezzehtir.
Evet, burayı böylece anladıktan sonra şimdi yukarıdaki ifadeyi biraz daha açalım...
Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha şeriâttır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi hakikata yönelmeye sevkeder.işte bu merhalede kişi şeriât safhasından tarikat safhasına geçer...
Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların, fiillerin ardındaki sır ve sebebleri keşfetmeye geçiş safhasıdır. Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar... Buradaki manâsıyla tarikatı, meselâ; nakşibendîlik, kâdirilik rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen tarikat, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.
Nitekim melekût, melekler âlemi olmanın ötesinde manânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir. Ceberût âlemi ise manâlar âlemidir. Ceberût yani salt manâlar âlemine ait manevi suretler, melekût âleminin soyut varlıkları ile madde âleminde ortaya çıkarlar.
Bir diğer ifade ile, yani günümüz ilmiyle izah etmek gerekirse, kozmikaltı bilinç âlemine ait manâlar, kozmik ışınlar aracılığıyla madde âleminin maddi suretleri şeklinde dönüşürler. Bu evrensel manâda da böyledir, bireysel yani insanî manâda da böyledir.
Biraz daha açalım.
Madde bedeninizle ortaya koyduğunuz fiilleriniz vardır ki, bu boyuta tasavvufta "ef'âl âlemi" ya da nâsut veya şehadet âlemi denilir.
Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut ise melekût âlemi olarak anlatılır.
Cesaret, cömertlik, titizlik, merhamet, hükmedicilik gibi özelliklerin olduğu boyut ise benlik duygusu, ilim, irade, kudret gibi vasıflarla birlikte kişinin ceberût âlemini meydana getirir.
Her manâ ve özellikten arı bir halde sadece "ben" varım bilinci kişinin lâhut boyutunu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta "ZAT" âlemi de denilir.
-"Allah'ın ZATI hakkında tefekkür etmeyiniz" hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.
Hazreti Resûlullah aleyhisselâmın, "Allâh'ın zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz" buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla zât'a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir. Zira sıfattan meydana gelen şeyin zâtı ihatası imkânsızdır.
Gene bu bölümde çok iyi anlamamız gereken son derece önemli bir husus daha var. O da şu.
Ayrı ayrı isimlerle anlatılan bu "âlemler", gerçekte birbirinden kopuk, belirli sınırları olan birbirinden bağımsız katmanlar asla değildirler. Hepsi de herhangi bir kopukluk ya da bağımsız bölümler hali sözkonusu olmaksızın birbirinin içi ya da dışı şeklindedir, bizim şu andaki görme veya algılama kapasitemize göre.
Gerçekte ise, âlemlerin farklılığı, bizim algılama kapasitemizin son derece sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.ind-iilâhîde bunların hepsi tek bir âlemdir!..Bu hususu daha değişik bir anlatımla şöyle de açıklayabiliriz.
Kesret âlemi denen çokluk görüntüsünün yeraldığı âlemde birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tesbit edilmektedir.
Oysa bu sayısız varlık "göz" adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.
Gerçekte, çok yok, tek vardır!..
İnsan bedenini düşünelim. Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!.. Adeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.
Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım. Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.
Eğer biraz daha derine inersek, evrende bulunan milyarlarca türün sayısız anlamlar taşıyan dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.
İşte bu noktada kesret yani çokluk tekliğe dönüşmüş olacaktır. Pekçok fikir ve hayal sahibi tek bir şuur gibi!..
İşte melekût âlemi diye anlatılan, sayısız manâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem; ceberût âlemi diye anlatılan da o sayısız manâları havi TEK bir KOZMİK BİLİNÇTİR!..
Bu Kozmik Bilincin tasavvuftaki karşılığıiNSAN-I KAMİL veya Hakikatı Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u â'zamdır!.. Alemi ise ceberût'tur!..
Ceberût âleminde kesrete yer yoktur!.. Burada tek bir bilinç ve bu bilincin kendi özünde bulduğu sayısız manâlar sözkonusudur!..
İşte bu sebeble, kesret âleminde yer alan ikilemlerin hiç birinin varlığından ve vücudundan bu âlemde sözedilemez.
Madde dünyasında, fiiller boyutunda, yapılması gereken çalışmaları yaptıktan sonra bir kişi, kendisinde meydana gelen uyanıklık ile konunun derinliklerini araştırma gereğini duyar.
Varlığın aslını, özünü, hakikatı, kendisinin ve gördüklerinin neden, nasıl ve hangi gaye ile meydana geldiğini araştırarak yukarıda bahsedildiği üzere tarikat çalışmalarına başlar. Ve böylece melekût âleminin inceliklerine sırlarına nüfuz eder.
Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK'tir!.. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O'nun irade ve kudretiyle kaim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yoktur!..
İşte bu seyre târikat seyri denilir ve nihayeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK'in irfanı başlar!.. Kişi bu durumda Nefs mertebeleri diye anlatılan sıralamada 3. basamakta yer alan "Mülhime nefs" seviyesindedir!..
Eğer "Mülhime nefs" mertebesi iyi tanınmazsa, kişi yanlış değerlendirmesi yüzünden "küfr"e veya "gizli şirke" çok rahatlıkla düşebilir!..
Kişi kendisini görürken, vehmî benliği ortadan kalkmamışken, Hak'kın dışında varlıklar görme hali devam ederken ben Hak'kım" demesi "küfr"ü yani hakikatı inkârı, gerçeği örtme halini meydana getirdiği gibi; Tek'lik yanısıra, çokluk isbatı dolayısıyla gizli şirke düşme halini dahi yaşayabilir.
"Mülhime", ilhâm alan anlamınadır. Yani bu düzeye gelen kişi kendisinin üstünde olan çeşitli mertebelerden gelen ilhâmları almağa başlar; arınması, nefsini tezkiye etmesi nisbetinde. Bu sebeble de ilhâmın geldiği mertebenin özelliğine göre haller yaşamaya başlar!..
Kâh, mutmainneden ilhâm alır, kâh razıyeden, kâh mardiyye'den!.. ve bu ilhâmlar onda yaşandığı süreç içinde, o kendini sanki o mertebeleri yaşıyormuş, o mertebelerin ehliymiş gibi hisseder. Oysa gerçekte "mülhime" nefs durumunun tabiî neticelerini yaşamaktadır!..
Buranın en büyük özelliği, kişinin kendisini, zaman zaman bir vücud sahibi birim olarak görmesine rağmen, zaman zaman da varlığın TEK'liğini algılama ve hissetme yönünden "ÖZÜNDEKİ" Hak'kı müşahede etmesi; ve bu yüzden de "Ben Hak'kım" diyebilmesidir.
Şayed tahkik neticesinde kendisinden bu ifade çıkıyorsa, elbette ki bu halinden dolayı suçlanamaz. Mâzurdur!..
Ancak buralardan geçmiş, bu mertebenin inceliklerini iyi bilen bir aydınlatıcısı var ise ve kendisi de o kişiye gerçekten inanıp teslim olmuş ise, burada meydana gelecek yanılgılardan ve ayak kaymalarından dolayı kolayca kurtularak bir yukarı mertebeye terakki edebilir.
Tevhid-i ef'âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zât ve bunların neticesi olarak fenâ-i ef'âl, fenâ-i esmâ, fenâ-i sıfat ve fenâ-i zât bu makamda yerini bulur ve neticede Fenâfillah başlar!..
Bu seyir tasavvufta bir diğer tanımlama ile iki türlü sıralama şeklinde anlatılır
1- Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat.
2- Şerîat - tarîkat - hakîkat - Mârifet.
Bu iki sıralamada dikkat edilirse marifet ile hakikatın yer değişmesi söz konusudur.
Gerçekte ise bu iki sıralama birbirinden ayrı değildir.
Şöyle ki.
Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat - Mârifeti billah!..
Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede "ilahî ikram" yollu kulda hâsıl olan marifeti ilahîdir. Özellikle "Rufaî" sisteminde hasıl olur ve yaşanır.
Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hasıl olan marifet ise "mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu marifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7'ler, 4'ler, 3'ler ve "müferridun" gibi çok sayılı sınırı vardır.
Bu konudaki daha detaylı bilgi "NEFS" isimli söyleşi kasetimizde mevcuttur. Kısmetse bu konuda çıkacak kitabımızda da yeterli bilgi açıklanacaktır.
Evet, Hakikat, mutmainnede yaşanmağa başlar. Yani, Ceberût âlemine nüfuz Mutmainneden itibaren başlar... tam kemâli ise Mardiye mertebesinde yaşanır!..
Mardiye başlangıç itibariyle sıfat mertebesi, kemâli itibariyle zât mertebesidir. Esasen, yeryüzünde üç - beş kişiye takdir edilmiş bulunan bu mertebelerden sözetmek elbette ki pek bize düşmez.
Biz gelelim üzerinde düşünüp anlamamız gereken hususlara.
Ceberût âlemi mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp mardiyede zirvesine çıkılır; ki bu âleme de hakikat âlemi denilir. Ki bunun da neticesi lâhut âlemidir.
Lâhut âlemi ise "ZAT" âlemidir ki bu âlemin ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Ne anlatabilmek mümkündür, ne de bilgi edinerek yaşıyabilmek!..
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #2 :
07 Şubat 2009, 21:12:42 »
"- Ya Gavs-ı â'zâm, hiç bir şeyde zâhir olmadım, insandaki zâhir oluşum gibi!.."
Niye hiç bir şeyde zâhir olmadı "insan"da zâhir oluşu gibi?..
Çünki, her bir varlık, belli sayıda Allah'ın isimlerinin manâlarından meydana gelmiş, sayılı esma terkibidir.
İnsan ise "Câmi" isminin manâsı itibariyle tüm isimlerin zuhur mahalli olabilecek kabiliyet ve istidatta YARADILMIŞTIR!..
"İNSAN" kelimesini iki manâda anlamak gerekir.
1- İnsân-ı Kâmil.
2- İnsan... Bildiğimiz manâda, her birimiz!..
Yukarıdaki beyitte ifade edilen manâ öncelikle "İnsân-ı Kâmil" için geçerli olan husustur.
Bugünkü modern bilim neticesinde oluşan düşünce sisteminin eriştiği gerçek olarak "KOZMİK BİLİNÇ" adıyla tanımlanan evrensel TEK şuur tasavvuf çalışmalarıyla asırlardır tanınan "İNSAN-I KÂMİL"den başka bir şey değildir.
Ne var ki, hakikatın modern bilimle deşifre edilmesinden önceki dönemde, Evrensel sırlar ve Evrensel gerçek mecazî, benzetme yollu tanımlamalar ile anlatılmaya çalışılmış ve bundan da farklı isimlendirmeler doğmuştur.
İşte tasavvufta, "İnsân-ı Kâmil" modern düşüncede ise "Kozmik Bilinç" adıyla tanınan Evrensel Öz, "Allâh"ın bütün isimlerinin işaret ettiği manâların ortaya çıkış mahallinden başka bir şey değildir.
"Allâh" isminin bütün manâlarının "İnsân"da zuhurundan birinci manâ, Evrende ilâhî isimlerin zuhurudur. Evren, varoluş kabiliyet ve istidat itibariyle Allâh'ın dilediği, takdir ettiği bütün manâları aşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar bu durumu; Allâh, ilmine ayna olmak üzere "İnsân-ı Kâmil"i yaratmıştır; diye tarif etmişlerdir.
Dolayısıyla, insân-ı Kâmil, "Allâh"ın tüm isimlerinin bizatihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiç bir zuhur mahalli mevcut olamaz.
Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.
Birim insan anlamında değerlendirirsek aynı cümleyi.
Bütün insanlar, tek tek zât, sıfat, isimler ve fiiller mertebelerini cami varlıklardır.
Her insan, zât-ı itibariyle Zât-ıilâhî'ye, vasıfları itibariyle sıfat-ıilâhîye, özellikleri itibariyle Esmâ-ıilâhîye ve nihayet fiilleri itibariyle de murad-ı ilâhîye aynadır.
Kendini ve aslını ve aradaki irtibatı idrâk hali varlıktaki, yani yeryüzündeki tüm canlılar arasında sadece insana hastır.
Ve bu yüzden de insan "Yeryüzündeki Halife" olmuştur!..
Şuur ya da yeni ifade şekliyle bilinç, iki yönlüdür... Afâka ve enfüse.... Yani, dışa ve öze!..
Melek ve cin sınıfında afâka yani dışa, çevreye dönük şuur olmasına karşılık; öze dönük, hakikatını bilme istikâmetinde bir şuur kapasitesi mevcut değildir. Ki bu yüzden insan "yeryüzü halifesi" olmuştur.
İnsanların hepsinin, temel yapıları, itibariyle sahip oldukları bir kemâlat vardır ki o da beyinleridir. Esasen beyin kâbiliyeti olarak bütün insanlar, bütün özellikleri ortaya çıkartabilecek özelliklere sahiptirler...
Ancak, her biri değişik kozmik tesirlere ya da orijinal ifadesiyle melekî programlamaya mâruz kaldıkları için; ve de farklı bilgi genetiğine sahip oldukları için birbirlerinden ayrılırlar. Ama buna rağmen, neticede hepsi de belirli ilahî isimler bileşimidirler.
Netice olarak diyelim ki, isterinsân-ı Kâmil, ister birimsel manâda insan olsun hepsi de ilahî isimlerin zuhur mahalli olarak vücud sahibidirler; ki dolayısıyla, Allâh onlardan daha câmi manada hiç bir varlıkta zuhur etmemiştir!.
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Hannâne
Yeni Üye
Puan: 41
Offline
Mesaj Sayısı: 78
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #3 :
07 Şubat 2009, 21:51:46 »
"Sonra sordum Rabbime; dedim ki:
- Hiç mekânın olur mu?.. dedi ki:
- Yâ Gavs-ı â'zâm, ben mekânın mekânıyım!.. Benim mekânım olmaz!.. Ben insanın sırrıyım!.."
"Ben mekânın mekânıyım" yani mekân diye bildiğin şey benim varlığım ile kâimdir. Dolayısıyla senin mekân diye gördüğün şey; özü, gerçeği itibariyle benim!..
Senin göz dediğin algılama aracının kapasitesi dolayısıyla mekân diye bir şey görüyorsun. Eğer gözündeki perdeden kurtulursan, mekân diye bir şeyin varolmadığını görürsün.işte bu sebeble gerçekte "mekân" diye bir şey yoktur!..
"Ben insanın sırrıyım" beyanına gelince... Burada işaret edilmek istenen anladığımız kadarıyla şudur: "İnsan kelimesiyle tanımlanan varlığın aslı özü hakikatı benim."
Buzdan yapılmış heykeli sudan ayrı bir şeymiş gibi kabul edebilirsin ama işin aslına vâkıfsan bilirsin ki, gerçekte var olan, buzdan heykel değil, sudur.
Bunun gibi, ilâhi isimlerin mazharı olarak varolmuş ve isimlerin manâları ile kaim varlık olan insan, vücud itibariyle hiç bir zaman mevcud olmamıştır. Var olan yegâne mevcud Allâh'tır!..
Bu anlaşılır ise, görülür ki, insanın sırrı gerçekten Gavs-ı â'zâm Abdülkâdir Geylânî tarafından bize nakledildiği üzere, Allâh'tır!..
Moderatöre Bildir
Logged
Em xafil û atil û gunehkar
Mayîne di qeydê nefsê emmar
Nînin me di qelbê fikr û zikrek
Nakin bi zimanê hemd û şikrek
Xanî ku nehîn bi qelbê zakir
Barî! bide wî zimanê şakır!
seriyye
Onur Üye
Puan: 90
Offline
Mesaj Sayısı: 1243
Allaha teslim olan eşyayı teslim alır.
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #4 :
07 Şubat 2009, 23:07:13 »
tecelliyatı hakikattır cümle alem,sır sırrın perdesi,bulmaktır kendini zerrede,semah eder esrarın peşinden
Moderatöre Bildir
Logged
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #5 :
07 Şubat 2009, 23:26:51 »
"Sordum tekrar; dedim ki:
- Ya rabbi hiç içer misin, yer misin?..
dedi ki:
- Yemem, fakîrin yemesidir; içmem de fakîrin içmesidir!.."
Bu beyanı anlıyabilmek için "FAKİR" kelimesinin anlamını iyi bilmek gerekir.
"Fakîr", parası - pulu, malı - mülkü, evi - barkı olmayan anlamında kullanılmaz tasavvufta.
"FAKR" hali "Yokluk" halidir!.. Fakîr de, "yokluk" halini yaşayan kişidir.
Fakr'in üç mertebesi vardır... Fakr; fakrın fakrı; fakrın fakrının fakrı!..
"Fakrımle iftihar ederim" anlamındaki hadîs-i Resûlullah aleyhisselâmın burada işaret etmek istediği manâ işte yukarıdaki beyânın da açıklamasıdır... Bu demektir ki.
"Yokluğum ile iftihar ederim!.." Yanlış anlamıyalım, yoksulluğum ile değil!.. Yani, Allâh'ın varlığı ve vücudu yanında, benim de bir varlığım ve vücudum var değil. Sadece, Allah var ve ben aslım hakikatim itibariyle yokum.
Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse, görür ki kendisi yoktur, sadece Allâh vücud sahibidir!..
Nitekim, bu yokluğunu idrak etme sadedinde de "fenâfillah" deyimi kullanılır. Bunun manâsı, Allâh'ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama halidir.
İşte, bu yokluğunu idrak etmiş, yani fakr'e ermiş anlamında kullanılan, fakîrin yemesi ve içmesi benzetme yollu hakkın yemesi ve içmesi olarak tavsif edilmiştir.
Benzetmenin ötesinde zâtı ve benliği itibariyle elbette ki Allâh bu gibi kavramlardan münezzehtir.
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #6 :
12 Şubat 2009, 13:39:59 »
"Ve dahi sordum.
- Ya Rabbî, melâikeyi hangi şeyden halkettin?.. dedi ki Hak Teâlâ:
- İnsanın nurundan halkettim; ve insanı da nurumun zuhurundan halkettim"
Önce şu hususu iyi anlamalıyız.
Yukarıda anlatılan "İNSAN" birimsel manâda insan değil, daha önce tafsilatlı bir şekilde anlattığımız "İNSAN-I KAMİL"dir. Yani, Evrensel insan. Esasen "İnsân-ı Kâmil" ismini ingilizceye çevirenler hep "Üniversal man" diye çevirmişlerdir. Yani evrensel insan!..
İNSAN-I KAMİL'in ne olduğunu anlatmak üzere yazılmış en tafsilâtlı ve ehliyetli eser, Abdülkerim El Ceyli veya Geylâni ismiyle maruf Abdülkadir Geylanî'nin torunlarından olan zatın kaleme aldığı "İnsân-ı Kâmil" isimli eserdir.
Bugün Kozmik Bilinç diye ifade edilen evrensel insan esası itibariyle, madde bir varlık değildir!..
Tasavvufta, İnsân-ı Kâmil'in bir diğer adı da RUH-U AZAM'dır!.. Yani, tüm boyutlarıyla evrenin kendisinden meydana geldiği öz cevher.
Hayatiyet vasfı, "CAN'lılık kaynağı oluşu itibariyle RUH-U AZAM; ilmi itibariyle, AKL-I EVVEL; benliği itibariyle Hakikat-ı Muhammedî ismini alan bu İNSAN, kainatın özü, cevheri, ana hammaddesidir.
Kâinatta her ne var ise, hepsi de O'nun cevherinden, O'nun varlığı ile, O'nun istek ve iradesiyle meydana gelmiştir... Elbette ki O'ndan meydana gelen her şey de Allâh'ın ilmi, iradesi ve kudretiyle ortaya çıkmaktadır...
İşte bu sebebledir ki, elbette melâike,insân'ın nurundan meydana gelmiştir!..
İnsan ise, Rabbin nurunun zuhurundan meydana gelmiştir. Yani, İnsân-ı Kâmil, Rabbin nurunun zuhurundan başka bir şey değildir. Rabbin nuru ise elbette ki kendisinden gayrı bir şey değildir. Öyle ise İNSAN, rabbanî zuhurdan meydana gelmiş NUR'dur!.. Ki, evrenin aslı, orijini de gene bu nurdur!.. Evrenin boyutlarında varolan bütün canlılar, melekler de hep bu nurdan meydana gelmiş varlıklardır.
Bir diğer izah şekli ile, İNSAN, Allahû Teâlâ'nın kendisindeki sonsuz - sınırsız manâları seyretmek üzere meydana getirdiği isimlerinin terkibi olarak yaradılmış varlıktır!..
Ancak fark ve idrak edilmelidir ki, burada yaradılmış olan gerçekte "insan" ismidir!.. Bu ismin müsemması ise, Zâtıyla, isim ve vasıfları ile hep HAKK teâlâdır!..
İlahi isimlerin manâlarının zuhûr mahalli olan evren, tüm boyutları ile Hak'ka ayna olmakta ve onun yüzünde seyredilen hep ilâhi manâlar olmaktadır.
Bu sebeble basîreti örten perdeler kalktığında görülür ki, her türlü şekil ve kayıttan münezzeh varlık, her an, her yerde yalnızca kendisi olarak mevcuttur!..
Netice,
İNSAN, Allâh'ın Nur'unun zuhurudur!..
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #7 :
18 Mart 2009, 23:29:21 »
"Ve daha sordum.
- Ya Rabb-i Gavs, hiç seni hamil bulunur mu?.. dedi:
- Yâ Gavs-ı â'zâm. İNSANI meydana getirdim beni hâmil olması için. Ve kâinatı da, İNSANI hâmil olması için meydana getirdim!.."
"Beni hâmil olması" beyânından murad, maddi ya da fiziki taşıma değildir elbette ki. "varlığında barındıran" anlamında.
Ancak unutmayalım ki, bir insan var, bir de ondan ayrı bir mekânda veya boyutta mevcut Tanrı var da; birincisi ikincisini bünyesinde barındırıyor, değil!..
Bir fiilin, o fiilli oluşturan manâyı hamil olması gibi bir taşımadır burada kastedilen manâ. Yani
manâ fiilin içinde nasıl mevcut ise, İNSAN'ın da rabbini hâmil olması öylecedir.
Yoksa, olayı mekân ve madde boyutları içinde anlamak son derece ilkel ve yetersiz bir düşünce şekildir.İnsanın, ilahî isimlerin zuhûr mahâlli olması, yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir, mecazî bir anlatım ile.
Veya şöyle de bunu ifade edebiliriz...
İnsanı meydana getirdim beni taşıyan olması için. Yani, benim vasıflarımla meydana getirdim insanı ki, benim isimlerimin manâlarını taşıyıp onları zahire çıkartması için.Ve tüm boyutlarıyla evreni de insanı taşıması için meydana getirdi!..
Günümüzde
Kozmik Bilinç
diye tanımlanan
İNSAN-I KAMİL'in
tüm özelliklerinin, her an değişik bir şekilde ortaya çıkışıyla, varlığını devam ettiren kâinat dahi, bu özelliğiyle
İNSANI
taşıyan olarak mevcuttur!..
İnsân-ı Kâmil'in sahip olduğu özelliklerin ve manâların kuvveden fiile dönüş mahalli olan kâinat, bu yönüyle elbette ki, insanı taşımak üzere meydana getirilmiş olarak târif edilmiştir.
Bunu daha değişik bir ifade ile şöyle de dile getirebiliriz.
İNSAN'
ın sayısız vasıf ve özelliklerinin ortaya çıkması için meydana getirilmiş yapıdır kâinat. Sanki, bedenin kendisi kâinattır, özü ruhu da
İNSAN-I KAMİL
ya da bugünün deyimiyle
Kozmik Bilinç!..
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #8 :
23 Kasım 2009, 22:21:23 »
“Yâ Gavs. Tövbeyi istersen, önce nefsinden günahı çıkarmalısın. Sonra kalbinden hâtırasını çıkarmalısın... İşte o zaman bana vâsıl olursun!. Aksi halde müstehzîlerden olursun!.
Avâm’ın “nefsinden günahı çıkartması”, günah olan fiilleri terketmesidir.
Havâs’ın “nefs”inden günahı çıkarması, benliğine dönük fiilleri terketmesidir.
Has-ül havâs’ın günahı çıkartması ise, “nefs”inin varolmayıp, sadece mutlak “NEFS”in varoluşunu seyr hâli içinde “günahın çıkmış” olmasıdır..
Elbette ki mutlak NEFS için “günah” kavramı geçerli olmaz!.
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Seccâd
Dermanê dilan
Site Yöneticisi
Puan: 290
Offline
Mesaj Sayısı: 1207
"Dilimden düğümü çöz"
Ynt: RİSÂLE-İ GAVSİYYE
«
Yanıtla #9 :
23 Aralık 2009, 01:27:45 »
-Ya gavs!
Kim benden gayriyle meşgul olursa,
Kıyamette sahibi ateş olur.
Kurb ehli gurbiyetinden dolayı yakınır,
Buurd ehlinin uzaklıktan yakındığı gibi.
Kimse benden uzak olamaz masiyetiyle
Kimse de taatıyla yakınlığımı elde edemez
Moderatöre Bildir
Logged
"...Bu da bir şıkşıkıyyeydi geldi ve geçti."
Sayfa: [
1
]
2
Yukarı git
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
-----------------------------
=> Yönetici Duyuruları
=> Üye Haber ve Duyuruları
===> Yurttan haberler
===> Dünyadan Haberler
===> Düğün-Konferans-Konser-Miting...
===> Filistin Özel
-----------------------------
Kuran-ı Kerim
-----------------------------
=> Kuran-ı Kerim Genel
===> Tefsir Dersleri
===> Tecvid dersleri
=> Kuran-ı Kerim video ve ses Dosyaları
-----------------------------
İslam Tarihi
-----------------------------
=> Hz.Muhammed (S.a.v)
===> Peygamber Efendimizin Hayatı
===> Hadis-i Şerifler
===> Ehl-i Beyt
=> Peygamberlerin Hayatı
=> Sahabeler'in Hayatından Tablolar
=> İslam Alimleri ve öncüleri
-----------------------------
-----------------------------
=> Tevhid Ve Akaid
=> Risale-i Nur'dan Damlalar
=> Dua penceresi
=> Tassavvuf
===> Marifetullah
===> Esmâ-ül-Hüsnâ
=> Fıkıh Köşesi
=> İslami Hayat Tarzı
===> İslamda Kadın ve Tesettür
===> İslam'da Aile Hayatı
===> Mümin'in Miracı: Namaz
===> Kuran-ı kerimde mümin
-----------------------------
-----------------------------
=> Özel Gün ve Geceler
=> Ramazan-ı Şerif
-----------------------------
-----------------------------
=> Kendi kalemizinden yazılarınız
===> vuslatsevdasi
===> Seccâd
===> kuranehli
===> selvi
===> ÂmâK-ı HâYâL
===> têkoşîn
===> HÂ-MÎM
===> hattab_72
===> Şehid Renginde
===> cürmümile
=> Düşünce yazıları/Makaleler
===> röportajlar
=> Öykü - Hikaye ve Kıssalar
===> Roman Kuşağı
=> Şiir Pınarı
=> Güzel ve ibretli Sözler
=> Kişisel Gelişim
=> Serbest Bölüm
===> Anketler
=> Tarihten Notlar
=> Kitap-kaset ve Dergi
-----------------------------
-----------------------------
=> Kelime ve Kavramlar
=> Arabic/Arapça
===> Maksud Dersleri
===> Izzi Dersleri
===> Bina Dersleri
===> Emsile Dersleri
=> Kurdi / Kürtçe
===> Zazaki (Zazaca)
=====> Zazaca Dersler
=====> Zazaca Şiirler / Zazaca Marşlar
=====> Zazaki/Zazaca
===> fêrgeha kurdî ( Kürtçe Dersler )
===> Helbest u Marşên Kurdî
=> English/İngilizce
===> Genel ingilizce
===> ingilizce Tensler (zamanlar)
===> Dini Yazılar
===> Eğitici Videolar
-----------------------------
-----------------------------
=> Sohbetler/Seslendirme
=> Ezgi ve ilahiler
===> Farsça Eserler
===> Türkçe Eserler
===> Kürtçe Eserler
===> Arapça Eserler
===> Diğer Diller
===> istek parçaları
=> sesli Şiir&Fon Müzikler
=> Film-Klip ve Belgeseller
===> Klipler
===> Flim - Tiyatro
===> Belgeseller
=> Resimler ve flashlar
===> karikatür/komik resimler
-----------------------------
PROĞRAMLAR
-----------------------------
=> ARAÇLAR
===> Güvenlik-İnternet
===> Eğitim-Okul
===> Ses / Resim / Video
===> Ekran-Masaüstü
===> İslami Programlar
===> Pc Soru/Cevap ve Faydalı Bilgiler
=> Bilim Ve Teknoloji
-----------------------------
-----------------------------
=> Tıp/ Sağlık/Şifa
===> Çocuk Sağlığı
===> Acil Durum İlk Yardım Bilgisi
=> Yemek Tarifleri
-----------------------------
-----------------------------
=> Çocuk Eğitimi
===> Çocuk Hikayeleri
===> Çocuk Dersleri
===> Çocuk için Oyun ve Resimler
===> Çocuk İlahileri
===> çocuk Video ve Klipleri
=> Mizah
===> fıkralar
-----------------------------
-----------------------------
=> Tavsiye Siteler
=> İstek, Öneri ve Şikayetleriniz
=> Vuslat Sevdalılar (tanişma)
Yükleniyor...