0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Şeyh Said Kıyamı  (Okunma Sayısı 1560 defa)
vuslat
Site Yöneticisi
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« : 07 Eylül 2009, 19:23:35 »

Şeyh Said Kıyamı




Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639’da Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim’i katleder. 1639’da Kürdistan’ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.

Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said’in üzerine kalır. Şeyh Said’in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum’dan ta Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan’da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.

Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu’da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti’ne üye olur. Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said’in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.

Rêxistina Azadî, 1921’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said’in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit’in açtığı Aşiret Mektepleri’nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan’da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî’ye davet edilir.

Rêxistina Azadi’ye üye olduktan sonra çalışmalarını daha bir ilerletir. Köy köy gezer, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek mücadele bilicini insanlara ulaştırmaya çalışır.

Kürdistan’da büyük bir kıyam hazırlığına başlarlar.

Cemiyetin üyeleri kendi aralarında hepsinin bildiği bir şifre diliyle iletişim kuruyorlardı. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur ve Rêxistina Azadî’nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya 1924 yılının Ekim ayında tutuklanırlar. Bu olay üzerine başkanlık görevi Şeyh Said’e kalır.

Şeyh Said hazırlığını yapar ve evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:

“Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun”. Bu soru karşısında Şeyh Said tarihi cevabını şöyle verir:

- Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.

Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!

Kardeşi Bahaddin ise O’na şöyle der: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sen başaramazsın.”

Şeyh Said’in cevabı takdire şayandır.

- Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.

Bu arada Türk Hükümeti yetkilileri Şeyh Sait’e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs’tan ayrılıp Çapakçur’a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Şeyh Said’in fetvası şuydu: “Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı.”

Bu toplantıda alınan birinci karar şuydu: Şeyh Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani’nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik’e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak.

Şeyh Sait 12 Ocak’ta Çapakçur’da, 15 Ocak’ta Daraheni’de, 21 Ocak’ta Lice’de ve 25 Ocak’ta Hani’de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran’da kardeşi Abdurrahim’in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim’e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925′de başladı.

Kıyam 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan’ın bütün bölgelerinde birden başladı.

Hasanan aşireti reisi Albay Halit Bey derhal Muş’u kuşattı. Cibran Aşireti’nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs’ı, Şeyh Abdullah ise Varto’yu zaptettiler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildi. Şeyh Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran’ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini’yi tamamen ele geçirdi ve buraya Modan’lı Feqi Hesen’i vali olarak tayin etti. Darahini, Kürdistan’ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini’ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçirildi. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak derhal Amed üstüne yüründü.

Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış’taki 9., Erzurum’daki 8., Amed’deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa’daki 14.Süvari alaylarını, Van’daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler.

Silvan, Beşiri bölgeleri Türk Hükümetinden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık ele geçirildi. Daha sonra kıyamcılar; Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge’yi de kurtararak Çemişgezek’i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler.

Kıyam güçleri hemen ardından, Amed’e doğru ilerleyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçtiler. Her iki taaruz da başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk Hükümet birlikleri kaçarak İç kaleye sığındılar. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar.

T.C askerleri Amed’in etrafında başarı elde edilmemişti, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılmıştı bu durum karşısında çoğu zaman kaybetmişlerdi. Fransızlar, Türk Hükümeti askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açmışlardı. Bundan dolayı yollar Mücahitlere kapatılmıştı. Bazı aşiretler hükümet askerlerinin yanına gittiler. Şeyh Said çaresizce geri çekildi. Hükümet onların her anından haberdardı. Şeyh Said ve arkadaşları İran’a çekilmeye karar verdiler.

Şeyh Sait’in kuvvetleri Genç’in kuzeyinde zor durumdaydılar. İran’a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk Hükümetinin birliklerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk Hükümeti kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait’i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait yeni bir taarruz yaparak Türk kuvvetlerinden kurtulmak istediyse de başarılı olamadı. 15 Nisan’da Şeyh Sait Bacanağı Binbaşı Kasım’ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türk Hükümetinin eline esir düştü ve hep beraber Amed’e gönderildiler.

 Bu arada Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya asılmışlardı. Bu durum savaşçıların moralini bozmuştu.

Daha sonra anlaşıldı ki devlete ajanlık yapan kişi tam da yanlarındaydı. Bu kişi Şeyh Said’in bacanağı Kaso’ydu.

Şeyh Said’i arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed’e getirirler. Yargılandıkları zaman karar zaten belliydi. 28 Haziran’da Şeyh Said ile beraber 46 arkadaşı idam edildi.

Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazıyor: “ Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir.”

İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; “Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler.”

 Onların şehadeti yıllardır mazlumların maruz kaldığı zulmün katmerleşerek artmasına sebep oldu.

Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye döndü. 50.000 kişi göç ettiriliyor, yaklaşık 7.500 kişi zindanlara atılıyor 660 kişi idam ediliyor. 80.000 Kürt öldürülüyor.

T.C kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 200.000’di. Şeyh Said’in ordusu ise yaklaşık 20.000 idi. Bu zulüm 1927’ye kadar devam ediyor. Bir çok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakılıyorlar. Zalimler için çocuk, ihtiyar, kadın veya hayvan hiç fark etmiyor ve öldürülüyor..

Kıyam sırasında onlara destek veren insanlar da zulümden kurtulamadılar. Sistem bu şekilde kendilerini garantiye alıyordu.



jıbu zalimê xweyn xwari biji cehennem...zalimler için yaşasın cehennem

İSLAMİ HAREKETLER VE KIYAMLAR TARİHİ - MUSTAFA İSLAMOĞLU / 2 CİLT
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
seriyye
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1307


Allaha teslim olan eşyayı teslim alır.


« Yanıtla #1 : 07 Eylül 2009, 21:41:42 »

“ Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir.”

Moderatöre Bildir   Logged

HabiR
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 11 Eylül 2009, 14:22:57 »

Şeyh Said kıyamını doğru bulmadığımdan değil olması gereken bir kıyamdı. İT'lerin Atatürk'ün yapmış oldukları yenilikler! islama karşı olduklarının yok etmeye çalıştıklarının bir göstergesidir. kürt haklını cahil eğitimsiz bırakmaya çalışmaları büyük haksızlıktı. Said Nursi de medsetül zehra için istanbula gidişinde bunun fark etmişti. Bunların ülkeyi dinsizleştirmeye çalıştıklarını batıya özendiklerini iki Said de fark etmişlerdi.. bunun için kıyamın gerçekleşmesi meşruydu diyebiliriz..
Benim kafama takılan Sanki Şeyh Said ve Said Nursi birbirinden farklı düşünüyorlardı. Said Nursi bu kıyamı onaylamıyor muydu? Şeyh Said Said Nursiden Derstek istediğinde Said Nurs Osmanlı devleti içerisinde bir çok evliya vardır deyip kıyama destek vermemişmiydi. bir yerde bu konu hakkında bir yazı okumuştum.  Said Nursinin Osmanlı devletini kast etmişti T.C devletini  kast etmediğini söylüyordu. ama  T.C de Osmanlının devamıdır sadece isim değişikliği var. yani beni tatmin etmemişti. Bu  hala kafama takılan bir konu.

İslamda kardeş keşdeşi öldürmek var mıdır. Hz Ali'nin halifeliği yıllarında Müslümanların birbiriyle savaştığını biliyorum. Ebu Musa mısır valisiyken Hz Ali onun tarafını belli etmesi için elçi göndermişti. ama o halkın tarafsız kalmasını iki tarafı da tutmamalarını gerektiğini yerlerinde durmalarını söylemişti. başka bir komutana da elçi gönderildiğinde komutan ben lailaheillahllah denmeyinceye kadar insanlarla savaşmaya emrolundum. lailaheillAllah diyenin kanı bana haramdır deyip tarafsızlığını ilan etmişti. Hz Ali taraftarlarında da cennetle müjdelenen vardı Hz muaviye ve Hz Amr bin As tarafından da cennetle müjdelennenler vardı...  
ben bunları söylüyorum/soruyorum ama niyetim kötü değil sadece öğrenmek kafama takılanlara açıklık gelsin istiyorum.  
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #3 : 11 Eylül 2009, 15:51:25 »

BİRİNCİ BÖLÜM (Şeyh Said'in Tağutlara Karşı Tevhid Mücadelesi)

BİRİNCİ BÖLÜM
 
 

İnsanı iliklerine kadar titreten dondurucu bir rüzgârın hafif kar kümelerini birer toz bulutu gibi sağa sola savurduğu parlak bir aralık sabahıydı. Bakır bir tepsiyi andıran güneş, ısıtamayan donuk ışınlarını çekine çekine dünyamıza gönderiyordu sanki. Köpekler, kediler, kümes hayvanları soğuktan titreşerek sokak aralarından gidip geliyorlardı. Hınıs sokaklarında in cin top oynuyordu. Herkes evine, gürül gürül yanan sobasının ısıttığı sıcak odasına çekilmişti. Toprak damlı evlerin bacalarından yükselen duman bulutları birer mavi leke gibi gökyüzünün derinliklerinde kayboluyordu.

Yarım metre kalınlığı bulan kar, yüksek bir dağın eteğinde kurulmuş bulunan Hınıs kasabasını beyaz bir kefen gibi örtmüştü. Ağaçların çıplak dalları karın altında görünmez olmuştu. Kasabanın her tarafı derin bir sessizliğe gömülmüştü. Cuma günü olmasına rağmen ortalıkta herhangi bir hareketlilik görünmüyordu; bölgenin âlimi Şeyh Said'in, kasabanın kuzey batısındaki evi hariç... Diğer evlerin aksine, iki katlı olan bu çiftlik evinde yoğun bir hareketlilik yaşanmaktaydı. İnsanlar sağa sola koşuşturuyor, ateşli ateşli konuşuyor, birbirlerine "Şunu yap, bunu yapma" gibi tavsiyelerde bulunuyorlardı. Kasabanın ileri gelen bütün erkekleri Şeyh Said' in karla kaplı geniş avlusunda toplanmışlardı.

Şeyh 'in çiftliği kasabanın kenarında sayılırdı. Etrafı geniş ağıllar, saman ve yulaf ambarlarıyla sarılmıştı. Çiftliğin biraz ötesinde meşe, palamut, gürgen ve çam gibi ağaçlardan oluşan küçük korular vardı. Koruların hemen arkasında devedikeni, yarpuz, ayrıkotu ve kuzukulağı gibi otsu tarlalar, çalılıklar ve sonu görünmeyen büyük bir orman uzanıyordu. Sarp bir keçi yolu, korulardan başlıyor, ormanın derinliklerinden kayboluyordu. Özellikle bahar aylarında keçi yolunun üstünde sık sık Şeyh 'in hayvan sürülerine rastlanırdı

Saatler ilerledikçe Şeyh 'in çiftliği kalabalıklaşıyordu, Bu arada ahırlardan çıkarılan atılar kaşağılanıyor, yemlenip, sulanıyor, eyerlenip yolculuğa hazır hale getiriliyordu.

Saat on sıralarında evin avluya bakan büyük kapıdan görünen Şeyh Said, yavaş yavaş kalabalığa doğru yürüdü. Avluda bekleşenler hemen Şeyh’in etrafını sardılar. Hareketlilik birden durdu ve bürün gözler Şeyh Said’e yöneldi.

Şeyh Said uzun boylu, geniş omuzlu, altmış yaşlarında görünen bir adamdı. Göğsüne doğru sarkan bembeyaz ve uzun bir sakalı basık, küçük delikli bir burnu; derin manaları, gizemli sırları taşıyan bakışlara sahip çekik gözleri vardı, Fazla kırışmamış geniş alnının çizgilerinde sert secde izleri görünüyordu.

Şeyh, giydiği uzun, beyaz mintanına simsiyah ve geniş bir kuşak sarmıştı. Mintanın üzerine de koyunyününden yapılmış siyah, önü açık bir kürk geçirmişti,

 
 
 
 
 

Şeyh’in basındaki uzun beyaz sarık iki kürek kemiğinin arasında aşağıya doğru sarkıyordu. Şeyh cüsseliydi ama şişman sayılmazdı. Çevresini saran insanları bir müddet sakin bakışlarla süzen Şeyh daha, sonra tane tane konuşmaya başladı:

- Tağuti yönetim, mazlum ümmetin ümit kaynağı olan kıyamımızı devrim hareketimizi daha hazırlık safhasında iken yük etmek istiyor. Hareketimizin en değerli evlatlardan Miralay Halid Bey ve Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya'nın tutuklanıp Bitlis’e götürüldüklerini hepiniz biliyorsunuz, Bu kişiler hareketin organizatörlüğünü yapabilecek kudretteki kardeşlerdi. Zalimler için birer baş belasıydı onlar.

Birden göğsü öfkeyle kabaran Şeyh Said, hırslı ses tonuyla sözlerini sürdürdü:

- Şimdi de çeşitli bahanelerle beni tutuklayıp saf dışı etmek istiyorlar. Bu işi gerçekleştirmek için kasabaya doğru bir müfreze çıkarmışlar.

Kalabalığın içinden gür, siyah sakallı, uzun boylu cüsseli, kalpak giymiş bir adam, sakin bir sesle:

- Cuma namazından önce burada olmazlar. O zamana kadar vaktimiz var, diye konuştu.

Tekrar sükûnete kavuşmuş olan Şeyh Said:

-Haklısın, diye hafif bir sesle adamı doğruladı. Kasabaya yetişmeden biz buradan uzaklaşmış olacağız

Şeyh daha sonra, sessizce yapılan hazırlıklara baktı. Bakışları yavaş yavaş avluda bekleşen arkadaşlarını kaydı. Arkadaşlarının çehrelerini dalgın dalgın süzmeye başladı. Bir ara huzurlu bir gülümseme bütün yüzüne yayıldı şöyle mırıldandı:

- İnşeAllah başaracağız. Şeyh Said, kıyamın hedefleri, geleceği, bu yolda karşılaşacakları zorluklar hakkında etrafını saran arkadaşlarıyla sohbet etmeye başladı. Kendinden emin bir tavırla ellerini sallıyor, arkadaşlarına ümit cesaret aşılıyordu. Herkes gıpta ve sevgiyle ona bakıp onun sözlerinin tesirinde kalarak heyecanlanıyordu.

Şeyh, kendini unutup cihadın ve şehadetin yüceliğini anlatarak dostlarını şevklendirmeye çalışırken, birinin koluna girdiğini hissetti. Dönüp bakınca, küçük kardeşi den Bahaddin’le karşılaştı. Bahaddin, Şeyh'in kulağına eğilerek:

-Sana söyleyeceklerim var, benimle biraz içeri gelir misin? diye fısıldadı.

Şeyh Said, mütebessim ve vakur bir çehreyle Bahaddin’in peşine takıldı. Gözleri hafifçe içe çökük kaşlı, geniş omuzlu ve kısa boylu olan Bahaddin, Şeyh’in en küçük kardeşiydi. Yüz ifadesi sürekli endişe dolayı hep uzaklara bakar, dalar giderdi. Bir şeye öfkelendiği canı sıkıldığı zaman sert hareketlerle sakalını çekiştirir ve kızgınlıkla yere tükürürdü.

Şeyh ve kardeşi, geniş, aydınlık bir holden geçerek, pencereleri doğuya, küçük korulardan oluşan ağaç kümelerine bakan bir odaya girdiler. Oda kapısını kapatıp bir sedirin üzerinde karşılıklı oturdular. Her halinden heyecanlı lduğu belli olan Bahaddin, seyrek sakalını çekiştirip yutun maya başladı. Söylemek istediklerini bir türlü söyleyemeyen Bahaddin, sürekli yutkunup duruyordu.

Bahaddin'in kendisiyle çok ciddi bir konuda konuşmak istediğini anlayan Şeyh Said, daha fazla dayanamayarak ordu:

- Benimle neyi konuşmak istiyorsun?

- Şey ...

Şeyh hafifçe gülümsedi ve bir baba şefkatiyle Bahaddin'e baktı.

- İstediğini çekinmeden söyleyebilirsin, diye konuşmasını sürdürdü.

Titrek parmaklarla sakalını çekiştiren Bahaddin:

- Bu İslami kıyam hareketinin gerçekleştirilmesinin az senin kadar istediğimi biliyorsun, diye heyecanlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Ama başaracağımızdan ümitli değilim. Biz bu yolda her şeyi göze aldık. Eğer yenilirsek, her şey elimizden gider. Namusumuz, malımız, canımız, yuvalarımız kısacası bizim için önemli ne varsa eder olur gider. Memleketimiz ve ailelerimizin namusu tağut askerlerinin çizmeleri altında çiğnenir.

Kardeşini dinlerken içinde belli belirsiz bir huzursuzluk duyan Şeyh Said:

- Pekala, sence ne yapalım? diye sordu. Ne gibi bir çözüm öneriyorsun?

Bahaddin hafifçe öksürdü, boğazını temizledi. Daha sonra heyecanını yenmeye çalışarak konuşmasını sürdürdü.

- Senden küfre rıza göstermeni, tağuta boyun eğmeni e bu hareketten vazgeçmeni istemiyorum. Buna ne benim, ne de bir başkasının hakkı var. Ama halk bilinçleninceye, inkılap aşamasına gelinceye kadar hicret edebiliriz. Hayvancılığımızın sayesinde Suriye'de, Irak'ta, İran'da birçok dostumuz vardır. Onların yanına gidebiliriz.

Şeyh Said, üzüntülü bir gülümsemeyle başını salladı

- Hicret ha ünlem

-Evet, hem hicret kaçmak, davadan vazgeçmek demek değildir ki ... Kıyama hazırlık çalışmalarını yurtdışından da yönlendirebilirsin. Hatta orada tutuklanma gibi sorun olmadığı için daha rahat çalışabilirsin, hareketi da kolaylıkla yönetirsin.

Şeyh Said birden ayağa kalktı. Yerli kilimle döşenmiş, duvarlarında atalarının yadigârı, hat sanatın güzel örneklerini yansıtan tablolar bulunan odada gidip gelmeye başladı. Dolaşmaktan yorulunca gidip pencerenin önünde durdu. Dışarıdaki beyaz kar kümelerini, koruları, uzak ormanı, masmavi donuk gökyüzünü seyretmeye koyuldu. Bu arada dalgın dalgın düşünüyordu. Daha sonra kardeşine dönüp yumuşak, ama son derece ciddi ve sitem dolu bir sesle konuştu:

- Bütün bir müslüman halkın canı, malı ve namusu heder edilip ayaklar altında çiğnenirken, ben kendi can ve malımı düşünemem. Müslüman bir âlim olarak, sorumluluk sahibi bir alim olarak buna hakkım yok. Her gün yüzlerce müslüman acımazsızca katledilirken, dinsizlik cana medeniyet adına Islama ve onun yüce kanunlarına savaş açmışken, ben hicret bahanesiyle buraları terkedip kaçamam. Böyle bir girişim binlerce müslümanın umutla hayal kırıklığına dönüştürmek, şimdiye kadar ki faaliyet baltalamak demektir. Benden bunu bekleyemezsin.

Bahaddin:

-Ama bile bile ölüme gidiyoruz, diye itiraz etti.Halk desteği yetersiz bir hareket nasıl başarıya ulaşabilir…

-O desteği elde edeceğiz inşAllah. Yeter ki bıkmadan, usanmadan halkı bilinçlendirip aydınlatmaya çalışa Halkın duyarsızlığı bilinçsizliğinden kaynaklanmaktır. Bununla beraber, yine de halkın desteğini küçümseyen halktan binlerce insan kıyam etmek için bir işaretimizi beklemektedir.

Bahaddin ümitsiz bir sesle:

 - Ama nasıl halkı bilinçlendirip aydınlatacaksın. Tutuklanıp, öldürülmesi an meselesi olan senin gibi bir insan bu işi nasıl yapacak. Ama hicret edersen, İslami bilincin yaygınlaştırılmasını daha kolaylıkla başarabilirsin. Yüzlerce dostun ve takipçin var. Onların aracılığıyla mesajını her tarafa yayabilirsin. Ama tutuklanırsan veya öldürülürsen, bunca çaba boşa gider ve harekette yenilgiye uğrar.

Şeyh Said:

-Aziz İslam davası kullara bağlı bir dava değildir, dedi

Kullar ölümlüdür, ama o kıyamete kadar yaşamaya devam edecektir. Benim gibi nice insanlar bu dava uğruna öldürüldüler. Ben İmam Ali' den Ammar’dan ve Seyyidüşşuheda İmam Hüseyin’den daha üstün, daha hayırlı değilim. Ümmetin mücadeleci evlatlarına önderlik edecek Said’ler her zaman için var olacaklardır. Bu konuda hiç bir şüphen olmasın.

- Ama hicret edersen daha çok yararlı olursun.

Şeyh üzüntüyle basını salladı. İnsan kalbinin derinliklerinden geçenleri okuyormuş gibi bakan çekik ve güzel gözleri sitem, acı yüklü bir parıltı gelip oturdu. Derin derin içini çekerek:

- Hicret ha! diye konuştu. Aziz dostlarımı, mücadele arkadaşlarımı düşmanın acımasız pençelerine terk ederek kaçmak... Mazlum halkımı, her türlü insani haktan yoksun, çilekeş, yoksul, acılı ve zavallı halkımı kendi kendileri ile . başa bırakarak şahsi çıkarlarımın, şahsi güvenliğimin koşuşturmak... Sen buna hicret diyorsun ha! Sence bu kadar alçalabilir miyim? Ben bu kadar korkak ve çıkarcı mıyım?

Bahaddin, derin bir keder içinde yutkunarak, adeta yalvaran bir sesle:

- Neden böyle konuşuyorsun? dedi. Ben… ben ayaklar altında çiğnenecek namusumuzun ...

Şeyh Said, adeta bağırarak Bahaddin'in sözlerini keserek:

 - Bizim en büyük namusumuz dinimizdir! Dinimi her şeyimizdir; namusumuz,  özgürlüğümüz, şerefimiz ve he şeyimiz... Dinimiz ayaklar altında çiğnenirken Kemalistlerin oyuncağı haline gelirken sen hangi namustan bahsediyorsun?ünlem .. Benim namusum, çoluk çocuğum, hayatını, İs lam'ın en ufak bir ilkesine, en ufak bir kuralına kurban ol sun!

Bahaddin, yavaşça başını önüne eğdi. Dolu dolu olan gözlerinin ıslaklığını gizlemeye çalışarak:

- Haklısın, diye mırıldandı. .

Şeyh Said, gelip Bahaddin'in yanına oturdu. Sağ elini şefkatle onun omuzuna koydu ve yumuşak gönül okşayıcı bir sesle konuştu:

- Ahiretlerini dünyevi çıkarlar karşılığında tağutlar satan sahtekar şeyhlerin ve zalim toprak ağalarının kontrolündeki bir toplumda başarmamızın çok zayıf olduğun ben de biliyorum. Kıyam başladığı zaman, devletten öne bu şeyh ve ağalar bize karşı koyacaklar. Çünkü İslami hareketin zaferi, imtiyazlı1ar sınıfının yok olması demektir Sahtekar şeyhleri, zorba ağaların hakimiyetlerine son vermek demektir.

-Ama ne yapabiliriz? Halkımızın ezilmesine, dinimizin ortadan kaldırılmasına, küfrün ve zulmün bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasına göz mü yumalım? Dinimizin düşmanlarına boyun mu eğelim? Elbette ki hayır...

Hem bu kadar ümitsiz olmak bize yaraşır mı? Halktan ümidini kesmen yanlıştır. Halk zayıf bırakılmış, cahil bırakılmış, doğru.. İki asırdır halkın her türlü zorbalıkla sindirildiği de doğru. Ama bu halk müslümandır. Kalbi ve sevgisi İslam'dan yanadır.

-Kardeşim! Bu halk bizim dostumuzdur. Köylere, kasabalara gittiğimiz zaman bize gösterilen olağanüstü ilgiyi hiç görmedin mi?

-Eğer yenilirsek, bu, halkın suçu değildir. Eli kolu bağlı zavallı bir halktan büyük beklentiler içinde olmamız yanlıştır.

- Biz, tarih boyunca hiç bir zaman zalimlere, despot yönetimlere boyun eğmemiş, ölümleri pahasına onlara baş kaldırmış kahramanların takipçileriyiz. Biz, ölüme meydan okuyan Hüseyn'lerin, Said İbni Cübeyr'lerin ve İmam Azam'ların çocuklarıyız. Canlarımızı ve mallarımızı cennet karşılığında Allah'a satmışız. Mücadeleden kaçmamız, korkaklar gibi köşeye çekilmemiz, söz konusu olamaz.

Bu arada birisi hafifçe kapıyı çaldı. Her ikisi de toparlandılar. Şeyh Said, sakin ve vakur bir sesle:

- Buyur girin, dedi.

Odanın kapısı yavaşça açıldı. Mavi gözlü, yanakları çökük, sakalsız, güleç yüzlü, elli yaşlarında görünen bir adam içeri girdi. Şeyh'e bakarak konuştu:

 

- Hazırlıklar tamamlandı Şeyh'im! Yola çıkacak atlılar dışarıda seni bekliyorlar. Şuşar yolu uzun, askerler de her an kasabaya ulaşabilirler. Bir an önce gitseniz iyi olur.

Şeyh Said:

- Pekala İdris kardeş, diye konuştu. Çocuklarla vedalaşayım, birazdan yola çıkarız.

İdris müsaade isteyip geri gitti. Şeyh Said, kardeşinin elini sıkıp onunla kucaklaştı. Bahaddin, bütün gücüyle ağabeyine sarıldı. Titrek bir sesle özür dileyerek :

- Beni affet ağabey! dedi. Yolun açık olsun. Aileni gözüm gibi koruyacağıma söz veriyorum.

Şeyh Said, kardeşi Bahaddin'le vedalaştıktan sonra hanımıyla çocuklarının kaldığı odaya gitti. Onu gören aile fertleri üzüntüyle ağlamaya başladılar. Göz yaşlarını kurulamaya çalışarak yaşlı, nurani yüzlü ve vakur hanımı soğukkanlı olmaya çalışarak :

- Yola çıkma vakti geldi mi ? diye mırıldandı. Şeyh Said hüzünle gülümsedi:

- Allah'ın izniyle yolcuyuz.

Şeyh 'in hanımı başını önüne eğdi. Kısık ve acılı bir sesle:

-Allah yardımcınız olsun! dedi.

Şeyh hüzünlü tebessümünü yüzünden eksik etmemeye çalışarak bütün çocuklarıyla, aile fertleriyle vedalaştı. Daha sonra hanımını bir köşeye çekip son derece ciddi bir sesle konuşmaya başladı:

- Her türlü acıya ve sıkıntıya hazır olmalısınız. Zayıflık göstererek Allah düşmanlarını sevindirmeyin. Diğer Müslüman kadınlara örnek olunuz. Eğer sabrederseniz, Allah umulur ki size cennetini bahşeder!

Şeyh Said, hanımının ve aile fertlerinin yaşlı gözlerini ve dualarını arkasında bırakarak avluya çıktı. Bir müddet salon kapısının önündeki merdivenlerde durarak, sabırla kendisini bekleyen dostlarını seyretti. Tepeden tırnağa silahlanan, kışlık elbiselere bürünen arkadaşları sağrılarından geniş delikli burunlarından ince buhar şeritleri çıkan atlanın yularından tutmuşlar, birbirleriyle sohbet ediyorlar Çeşitli cinslere sahip doru veya yağız atlar, toynakları karları çiğneyip yerde karmakarışık ayak izleri bırakıyorlardı.

Şeyh Said, sabırla ve metanetle her türlü fedakarlı acıyı, mahrumiyeti göze alarak peşinden gelen bu kahraman insanlara gıpta ile baktı. Birçok ilde, ilçede ve köyde bunun gibi yüzlerce korkusuz mücahit vardı. Hepsi de Şeyh'in işaretiyle meydanlara dökülmeye, can almaya ve can vermeye hazırdı. Kıyam anının gelmesini büyük bir şevkle bekliyorlardı... Kalpleri şehadet aşkıyla çarpıyordu.

 

Şeyh Said, gözleri dolarak:

-Ya ilahi! diye dua etti. Senin aziz dinin için bütün varlıklarını ortaya koymuş olan bu değerli mücahidlerin umutlarını boşa çıkarma. Onları amaçlarına kavuştur. On iki iyilikten, iki güzellikten birini nasip et.

Şeyh Said daha sonra yavaş adımlarla merdiven basamaklarından indi. Ilık güneş işınları altında etrafa donuk parıltılar saçan karlı avlunun ortasına doğru yürüdü. Kendisi için hazırlanan beyaz tenli, uzun kuyruklu, zayıf karnı ve sırık gibi ince, uzun ayaklarıyla tam bir koşu aygırını andıran Arap atının yanına gelip dizgininden tuttu ve çevik bir hareketle sırtına atladı. Avludaki bütün mücahidler aynı çeviklikle atlarına bindiler.

Rahvan adımlarla köyün içinden geçen atlılar; çocuklar, kadınlar ve yaşlılar tarafından gözyaşlarıyla uğurlanıyor, her yerden tekbirler ve salâvatlar işitiliyordu. Birkaç saat önceki mezar sessizliği gitmiş, kasaba bir arı kovanı gibi uğuldamaya başlamıştı Kasabalılar sokaklara dökülmüş, belki de bir daha göremeyecekleri sevgili Şeyh'lerini, evlatlarını, dost ve akrabalarını uğurluyorlardı.

Şeyh Said ve beraberindeki atlılar, kasabayı ve kasabalıları geride bırakarak karlı, sarp dağlara doğru at koşturmaya başladılar. Beyaz kefenlere bürünmüş bayırları geçip tepelere ulaşınca, Şeyh Said atını durdurdu. Başını geriye, dağın yamacındaki Hınıs'a çevirdi ve dalgın bakışlarla kasabayı seyretti. Şeyh' in arkadaşları da aynı şeyi yaparak atlarını durdurmuşlar, kederli bakışlarla Hınıs'ı baba ocaklarını, sevdiklerini ve anılarını içinde barındıran memleketlerini seyrediyorlardı.

Şeyh Said, buruk bir gülümsemeyle:

- Hınıs! diye mırıldandı. Sevdiklerimizi sana emanet ediyoruz!..

Donuk bakışlarla kasabayı seyreden yaşlı bir mücahid, duygulu bir sesle konuştu:

- Her şey din için, her şey Allah için... Mademki cihadımız Allah yolundadır, öyleyse ailelerimizden, yuvalarımızdan uzaklaşmak bizi üzmemelidir. Elhamdülillah, akıbetimizden korkmuyoruz. Bizim için iki iyilikten biri olacak muhakkak; ya zafer, ya da şehadet!

Şeyh Said, başını sallayarak yaşlı mücahidi tasdik edip:

- Haklısın dostum, dedi. Zalimlerin bize yapabilecekleri en büyük şey, bizi öldürmeleridir, yani şehid etmeleridir. Bunun ötesi yok. Şehadete kavuşmak ise kayıp değildir; musibet de değildir. Dünyada yapabileceğimiz en yüce amel, en kutsal eylem şehadete kavuşmaktır.

 Bakın Peygamberi Ekrem bu konuda ne buyuruyor:

 " Her iyilikten üstün bir iyilik bulunabilir, ama bir kişi Allah yolunda şehid oldu mu, artık ondan daha üstün bir iyilik bulunamaz."

Şeyh Said birden silkindi. Atını tırısa kaldırdı ve "Allah-u Ekber!" diye bağırarak hızla ileri atıldı. Arkadaşları da tekbir getirerek onu takip ettiler. Atlar, ayaklarının altındaki karları buz bulutçuklar halinde göğe savurarak Şusar'a doğru gözden kayboldular. .
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #4 : 11 Eylül 2009, 15:53:19 »

İKİNCİ BÖLÜM
 


Yüksek tepelerin yamacında kurulmuş bulunan Kırıkhan Köyü, sis ve kar yığınlarının içinde kaybolmuştu. Üç gündür aralıksız yağan kar, köyün damlarını, dar sokakları, çıplak ağaç dallarını tamamıyla örtmüştü. Dondurucu ocak soğuğuna rağmen, külahlı, gocuklu çocuklar sokaklarda koşuyor, karın içinde yuvarlanıyor, gülüşerek kartopu oynuyorlardı. Alçak damlarda yer yer, kürek biçimindeki geniş tahta aletlerle karları temizleyen, damlardan aşağı atan genç erkekler görünüyordu. Kalın kışlık elbiselere sarılmış olan bu gençler ikide bir çalışmayı bırakıp ellerini oğuşturuyor, dudaklarına götürüp nefesleriyle ısıtmaya çalışıyorlardı.

Dondurucu soğuğa, sise, insanın dizlerine kadar yükselen kara rağmen köyde yoğun bir hareketlilik yaşanıyordu. Rengârenk örtülere bürünmüş genç kız ve kadınlar su getirmek, genç çocuklar ise yularından tuttukları binek atlarını sulamak için, köyün aşağısındaki çeşmeye gidip geliyorlardı. Her evde insanlar sağa sola koşuşturuyor, misafir odalarında hareketli erkek konuşmaları duyuluyordu. Ev sahiplerinin heyecanlı koşuşturmalarına, ocakların üstünden düşmeyen tencere ve çaydanlıklara bakıldığı zaman, köyün misafirlerle, hem de çok değerli misafirlerle dolu olduğu anlaşılıyordu.

Sivri minaresi bir roket gibi gökyüzüne yükselen mescid, köyün tam ortasında, geniş bir alan üstünde inşa edilmişti. Mescidin taştan örülü yüksek duvarları vardı. Mescidi çevreleyen geniş avlunun mescid kapısına bakan sağ kenarında, etrafında demir ibrikler bulunan bir kuyu göze çarpıyordu. Cami cemaati bu kuyudan abdest alırdı.

 

Öğle ezanını okuyan müezzinin sesi sema ya yükselip köyün üstünde dalgalanırken evlerden çıkan insanlar birer birer, ikişer ikişer mescide doğru gelmeye başladılar. Bu arada güzel yüzü, tatlı bakışlı derin gözleri, bembeyaz sakalı kırpık bıyıkları ile hemen ilgi çeken Şeyh Said de etrafını saran bir gurupla beraber köydeki evlerden birinden çıkıp mescide geldi. Beraberindeki gurubun içinde oğlu Ali Rıza, Albay Hasananlı Halit, Muş çevresi komutanı Maksur Paşa, Huytulu Hacı Musa Bey, Nurşinli Şeyh Masum ve bölgenin birçok tanınmış siması vardı.

 

Aralık ayının ortalarında, rejim güçlerince tutuklanma riskinden kurtulmak için Hınıs’ı terkeden Şeyh Said, bazı yerleşim birimlerini ziyaret ettikten sonra, ocak ayının başında Kırıkhan Köyüne gelmişti. Kırıkhan’a geldiğinin duyulması üzerine, etraftaki kasaba ve köylerden birçok inkılapçı alim, aşiret reisi ve askeri komutanlar Şeyh 'i ziyaret edip onunla istişare etmek için köye gelmişlerdi. Şeyh Said'le istişare etmek, kıyam hareketi hakkında görüş alışverişinde bulunmak için çok uzaklardan gelen misafirler de vardı. Kıyam hareketinin iki önemli liderinin tutuklanıp Bitlis'te zindana atılmaları, Şeyh Said'e yönelik sinsi komploların tezgâhlanması, bölgedeki gayretli ulemayı harekete geçirmişti. Bir araya gelip durum değerlendirmesi yapmaları ve hareketle ilgili stratejiler tayin etmeleri kaçınılmaz olmuştu.

 
 
 
 

Kırıkhan köyüne gelen kişi ve aşiret temsilcilerinden bazıları şunlardı: Zirkanlı Miralay Selim, Cibranlı Baba Kamil, Albay Hassananlı Halit, Muş Bölgesi eski komutanı Maksud Paşa, Huytutlu Hacı Musa Bey, Nurşinli Şeyh Masum, Şeyh Said'in bacanağı Binbaşı Kasım Bey, Hotto Oğulları aşiretinin temsilcileri, Çapakçukur aşiretinin temsilcileri, Çanlı Şeyhleri vs ...

Şeyh Said ve bölgedeki devrimci müslümanların temsilcileri konumundaki misafirler namazdan sonra camiyi terketmediler. Minbere yakın kurulmuş bulunan odun sobasının etrafında oturdular. Bir müddet sonra köylüler tarafından hazırlanıp mescide yapışık medrese hücrelerine taşınan öğlen yemeğine davet edildiler. Etli pilav ve turşudan oluşan yemek sakin bir hava içinde yenildi. Daha sonra çaylar içildi. Şeyh Said'in bir işareti üzerine yine aynı sükûnetle mescide, odun sobasının etrafına döndüler.

 

Yüzlerce kişiyi alabilecek genişlikte olan caminin tavanı, altı beton sütun üzerine duruyordu. Yerler, elle dokunmuş dikdörtgen biçimindeki uzun, yerli kilimler ve çeşitli şekillerdeki seccadelerle döşenmişti. Caminin yüksek, hafif çukurumsu ve son derece geniş pencereleri vardı. Pencere, kapı kenarları güzel hatlarla işlenmişti. Kısacası tipik bir köy mescidiydi burası; basit yapılı, sade döşenmiş ve ihtişamdan yoksun ...

Tekrar mescide dönen Şeyh Said, cübbesini ve sarığını çıkarıp minber basamaklarının üstüne indirdikten sonra oturdu. Çevresine dizilip kendisini dinlemeye hazırlanan arkadaşlarını sakin bakışlarla süzmeye başladı. Gözleri, süt gibi beyaz sakallı, altmış beş yaşlarında gösteren, kısa boylu ve sevecen yüzlü Nurşin'li Şeyh Masuma takılınca,

 Ona:

- Burada bulunuşumuzun sebebini kardeşlerimize anlatır mısın? diye ricada bulundu.

Şeyh Masum, birkaç sefer yutkunduktan sonra camideki misafirlere döndü. Sakin, vakur, heyecansız bir sesle konuşmaya başladı:

- Aziz kardeşlerim! Her biriniz kasabanızdaki müslümanların temsilcisi, sözcüsü olarak burada bulunmaktasınız. Hepinizin, daha doğrusu hepimizin arzusu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yürürlükten kaldırdığı ilahi kanunları, Kur'an'ın yüce hükümlerini tekrar hayata hâkim kılmaktır. Biz bugün bunun için buradayız. Neler yapabileceğimizi kararlaştırmak ve strateji belirlemek için...

Tağuti rejim bu faaliyetlerimizden haberdar olduğu için, çeşitli komplolar peşindedir. Bu komplolardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Hareketimizin liderlerini tutuklamak, Kürtçülük suçlamasıyla halkı bizden uzaklaştırmak, çeşitli yalan ve iftiralarla islami kimliklerinizi zedelemeye çalışmak ve üzerimizdeki baskıyı arttırarak, hareketimiz daha olgunlaşmadan kıyaına kışkırtmak ... Rejimin bu komplolarını nasıl etkisiz hale getirebiliriz? Bu oyunlarla nasıl başa çıkabiliriz? Bunları da konuşmamız ve tedbir almamız gerekmektedir.

Şeyh Masum, fazla konuşmayı gerekli görmeden sustu. Herkesin bakışları, dalgın dalgın önüne bakan Şeyh Said'e yöneldi. Birkaç dakika süren bir suskunluk oldu. Şeyh, daha sonra yavaş yavaş başını kaldırdı. Besmele çekti ve sakin, ama gayet ciddi bir ses tonuyla:

 

- Dostlar! dedi. Şunu bilmelisiniz ki, bir ülkedeki toplumsal sapkınlıkların, cinayetlerin kaynağı, o ülke halkına egemen olan tağuti yönetimdir. Bu kötü yönetim, insani yönetimler dcğiştirilmedikçe, halkın ıslahına çalışmak boş bir uğraştır.

İşte bizler, mustaz'af müslüman halkın İslami ve insani kurtuluşunu sağlamak ve kötülüklerin kökünü kurutmakla sorumlu olan âlimler ve önderler olarak, ilk önee kötülüğün kaynağını kurutmalı ve ondan sonra halkın ıslahına çalışmalıyız. Bataklığı kurutmadan sineklerle mücadeleye girmek, akılsız insanların yapabilecekleri bir iştir. Bizim ilk hedefimiz, tağuti rejime karşı ayaklanmak ve onun sultasına son vermek olmalıdır.

Şeyh Said, derin bir nefes aldı ve sözlerine kaldığı yerden sürdürdü:

- Bu rejimin ömrü ne kadar uzarsa, mücadelemiz de o kadar zorlaşacaktır. Müslüman halk, daha Islama olan bağlılığını ve bilincini tam olarak yitirmemiş, zorla rejime boyun eğdirilmiştir: Rejim tam yerleşmeden, müslüman halk tamamıyla tutsak edilmeden kıyam hareketi başlatılmalıdır. Halkı tağutların ellerinden kurtarmanın tek yolu silahlı mücadeledir. Çünkü tağutlar nasihatten anlamazlar. Kurşuna kursunla karşılık vermekten başka çare yoktur.

 

Bunu nasıl yapacağız? Başarıyı nasıl elde edeceği Halkımızın din, namus, can, mal ve nesil emniyetini tehdit eden bu zorba rejimi nasıl yıkacağız? Her şeyden ün örgütlenmek, cemaatleşmek ve emir komuta zinciri çerçevesinde hareket etmek zorundayız. Örgütlenmeden etkin bir güç olmamız mümkün değildir.

Şeyh Said, konuşmasının burasında koynundan Ar alfabesiyle yazılmış bir gazete çıkardı. Bu, Türkiye'nin ba sında ve Trakya Bölgesinde yaşayan mücadeleci müslümanların çıkardıkları "Sebillur Reşat Gazetesi’ydi." Şey gazeteyi öfkeyle elinde sallayarak adeta bağırdı:

- Bu gazeteyi görüyor musunuz? Bu gazeteyi okuyup laik ve Kemalistlerin İslama ve müslüman halka karşı işledikleri cinayetleri, yaptıkları ihanetleri öğrendiğiniz tüyleriniz diken diken olur. İnanıyorum ki hepiniz bu gazeteyi okumuş ve yapılan ihanetlerden az çok haberdar olmuşsunuzdur.

 Kardeşler! Çok ciddi bir felaketle karşı karşıya Bu öyle büyük bir felaket ki, tedbir alıp gereken ciddiyet göstermezsek, Allah korusun, İslam bir daha geri gelmem üzere aramızdan çekilip gider. Bu mesele, ölüm kalım r selesidir. Elimizi çabuk tutmalıyız.

Şeyh Said bir müddet sustu. Kendini toparlamış olarak sakin sakin arkadaşlarına baktı. Hepsi de yüzleri kararlılık ve öfkeyle gerginleşmiş bir halde, sabit bakışlarla önle ne bakıyorlardı. Birçoğu derin düşüncelere dalmıştı. Manzara Şeyh Said'i duygulandırdı. Kederli bir tebessüm başını salladı. Daha sonra, büyük oğlu Şeyh Ali Rıza' dönerek:

- Oğlum, dedi. Bize gazeteden bazı başlık veya mesajları oku.

Babası gibi uzun boylu, geniş omuzlu kır saka beyaz sarıklı olan Ali Rıza, yavaşça gazeteyi babasının elden aldı. Dolgun elmacık kemiklerinin üstünde çukura kaçmış gibi duran gözlerini, sakin bir el devinimiyle çevirdiği gazete sayfalarında gezdirdi. Toplantıdaki arkadaşı'nın dikkatli ve sabırlı bakışlarını üstünde hissedince sadece başlıkları okumaya başladı. Gazetedeki başlıklardan bazıları şöyleydi:

"Yönetim tarafından korunan ve desteklenen gazete yazarları dini küçümsemeye, müslümanlara küfretmeye başladılar. "

 

"Rejimin boy hedefi: Rabbani alimler ve İslami Eğilim kurumları."

 

"Şeriatı savunmak, adam öldürmekten daha büyük bir suç!"

 

"Mustafa Kemal açıkladı: ilerlemenin önündeki en büyük engel, dini düşüncedir."

 

"Mustafa Kemal ve arkadaşları dine savaş açtılar." İsmet İnönü, meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalarıyla Müslüman alimlere ateş püskürüyor!"

 

"Mustafa Kemal: Türk milletinin gökten ilham almaya ihtiyacı yoktur."

 

"Dindarlara yönelik baskı ve şiddet olayları yoğunlaşıyor."

 

"Mustafa Kemal'in önderliğinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, İslam Anayasasını savunan alimleri gericiliğin ve bölücülüğün kaynağı ilan etti."vs.

 

Şeyh Said, hafifçe sakalını sıvazlayarak oğlunu dinliyordu. Ali Rıza Efendi okumasını bitirince,

 Şeyh Said:

-İşte gerçek! diye mırıldandı.

Birden sesini yükselterek, adeta heyecanla:

- Ama bizi korkutamaz! diye sözlerini sürdürdü.

Gerçekler ne kadar acı olursa olsun bizim için yılgınlık ve ümitsizlik söz konusu olamaz. Çünkü biz Allah'a dayamışız ve kınamalar, baskılar, işkenceler, ölümler bize vız gelir!

Muş bölgesi eski komutanlarından Maksut Paşa, hafifçe öksürerek:

- Şeyh Hazretleri doğru söylüyor, dedi. Bizim mücadelemiz Allah içindir. Biz mal ve mülk peşinde koşmuyoruz; dünyevi çıkarlar için çırpınmıyoruz. Bizim hedefimiz bütün Müslüman halkların desteği ile evrensel bir İslam devleti kurmaktır. Bu mesele, sadece Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil; Kürt, Türk, Arap, Fars, bütün Müslüman halktır ortak bir meselesidir. Kürdistan'ın kurtarılması sadece bir başlangıçtır. Ancak...

Maksut Paşa sözünün burasında biraz durakladı..

Yaşlı alnı derin kaygılarla kırıştı.

-Ancak, diye sözlerini sürdürdü. Önümüzde iki büyük engel var; Muhammedi İslam anlayışından yoksu halkın cehaleti ve halkın başını çeken çıkarcı şeyhler, hain toprak ağaları, feodaller ... Bunlarla nasıl başa çıkacağız Şey Hazretleri? Halkı nasıl kıyama ikna edeceğiz? En önemli si, halkı kandırabilen şeyh bozuntularının, aşiret reislerinin feodallerin rejimle işbirliğine nasıl engel olacağız?

Şeyh Said:

- Ne yazık ki küçümsenemeyecek sorunlarla karşı karşıya bulunmaktayız, diye Maksut Paşa'nın kaygıların paylaştığını belirtti.

 - O halde ne yapmalıyız? Özellikle, Şii olduğunu iddia eden Hormek aşiretinin T.c. Hükümetiyle işbirliği kurması kesin gibi görünüyor. Şimdiden aleyhimize kampanya başlattı. Bu aşiretin Varto, Solhan, Malazgirt, Muş Kiği ve Çapakçukur dolaylarında büyük etkinliği var.

Şeyh Said acı acı gülümsedi. Sitem dolu bir sesle:

- Gerçek Şiiler tarih boyunca küfre ve zulme kıyamın, İslami direnişin öncüleri oldular, dedi. Bunlar Şiilik adına Ehli Beyt taraftarlığı adına kafirlerle işbirliği yapıyorlar, İslami harekete düşmanlık yapıyorlar. Ne büyü bir ihanet, ne büyük bir alçaklık! ...

Tunç yüzlü, sert ve soğuk bakışlı, tavırlarından büyük bir kararlılık okunan, subay üniformasının içinde askerce bir duruşu olan orta yaşlı Zirkanlı Miralay Selim:

- Hz. Ali’ye karşı savaşıp Medine İslam Devleti'ni yıkılmasına neden olanları Peygamber (SAV) 'in sahabe olduklarını iddia edenler değiller miydi? diye öfkeyle konuştu. Ben aşikâr düşmandan korkmuyorum. İslam maske altında düşmanlık yapanlardan korkuyorum.

Şeyh Masum:

- Bu ihaneti yapanlar bir avuç alim ve şeyh bozuntusu! diye mırıldandı. Onların peşine takılanların çoğu İslami gerçeklerden habersiz cahil kitlelerdir. Bu insanlar aldatıldıklarının farkında değiller. Saray mollalarının peşine takılmakla Islama hizmet ettiklerini sanıyorlar.

Şeyh Said, birkaç sefer öksürüp boğazını temizledikten sonra:

- İlk önce halkı aydınlatmalıyız, dedi. Bu merhaleyi aşmadan silahlı mücadeleye kalkışmamız başarısızlıkla sonuçlanabilir. Bununla beraber hızlı bir örgütlenme sürecine girmek zorundayız da ... Çünkü düşman bizi her an yok etmek isteyebilir. Buna hazırlıklı olmak gerekmektedir.

Kırıkhan mescidindeki toplantı ikindi namazına kadar aralıksız sürdü. Toplantıdaki kişiler çeşitli konulardaki görüşlerini belirtiyor; sorunların çözümü hakkında istişarede bulunuyorlardı. İkindi ezanı okununca toplantıya ara verildi. Şeyh Said'in imametinde ikindi namazına başlandı.

Bütün rabbani âlimler gibi, Şeyh Said de irfana çok önem verirdi. Arifane bir namaz kılışı ve dua edişi vardı. Rabbinin huzurunda durunca çevresinde olup bitenlerden tamamen habersiz hale gelir, kendini unuturdu. Daima şöyle derdi:

"Huzur ve mutluluğun kaynağı huşu içerisinde kılınan namaz ve yapılan duadır."

Namazdan sonra görüşmeler yeniden başladı. Çeşitli teklifler öne sürüldü, bunların üzerinde tartışmalar oldu. Şeyh Said, Bir müddet sakin sakin konuşulanları dinledi. Görüşler beyan edilip te bütün bakışlar ona yönelince hafifçe öksürdü. Oğlunu göstererek:

- Ali Rıza bir müddet önce Suriye'deydi, diye konuştu. Şimdi onun izlenimlerini dinleyelim.

Kır sakalını sakin bir hareketle sıvazlayan Ali Rıza, babasının arzusu üzerine vakur bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

- Suriye'nin çeşitli kent ve kasabalarında Hizbullahi âlimlerle görüştüm. Onların kıyam hareketimi ilgili düşüncerini sordum. Bu girişimimize çok sevindi! Her türlü maddi ve manevi yardımda bulunmaya söz veriler.

Ali Rıza, çevresindeki mücadele arkadaşlarının kışlarındaki parıltılardan şevke gelerek heyecanla konuşmasını sürdürdü:

- Kardeşlerim! Ortadoğu'daki mazlum Müslüman halkların gözleri üzerimizdedir. Kıyam hareketimize umut' bakmaktadırlar. Suriye'de kiminle konuştuysam, büyük beklentilerinin bize yönelmiş olduğunu gördüm. Suriye'de müslümanlar bizim için dua ediyorlar. Eğer kıyam harekemiz başarı ya ulaşırsa, müslüman halklar için büyük bir moral kaynağı olur. Bu kıyamı başarmalıyız, başarmak zorundayız.

Ali Rıza uzun bir müddet konuştu. Suriye ulemanın tavsiyelerini anlattı. Ali Rıza'nın konuşmasında sonra Şeyh Said söz aldı. Suriye'li âlimlerin tavsiyeleriyle ilgili bazı yorumlarda bulundu. Kırıkhan köyündeki topla üç günden fazla sürdü. Çeşitli görüşmeler beyan edici Stratejiler belirlendi. Halkın, aşiret reislerinin ve şeyhler kıyam konusunda bilgilendirilmeleri kararlaştırdı.

Toplantıda kısaca şu kararlara varılmıştı:

1-Kıyamın başlatılması konusunda acele edilmeyecek. Kıyamın başarısı için zemin hazırlanacak ve belli zaman zarfında halk gruplarının aydınlanıp bilinçlenmeleri iç kültürel faaliyetlere ağırlık verilecek.

2- Tebliğ çalışmalarının yaygınlaşması için alim, h tip ve aydınlardan oluşturulacak guruplar kasabaları, köyleri dolaşmaya çıkacak.

3-Şehir, kasaba ve köylerdeki yandaşlar teşkilatlandırılacak, silahlandırılacak; Rabbani ulemanın önderliğin kıyam hareketine hazır hale getirilecek.

4-Rejimle uzlaşmaya meyilli olan çeşitli aşiret reislerine, kamuoyunda tanınıp sevilmiş şeyh ve mollalara mektuplar yazılacak ve bu insanlar kıyama katılmaya davet edilecek.

 

Üçüncü günün sonunda, toplantıya katılan ülemanın görüş birliğiyle, rejimi mahkum edip gayri meşruluğunu ilan eden bir fetva hazırlandı. Daha sonraları kuryeler ve mektuplar vasıtasıyla bütün halka duyurulan fetva şöyleydi:

"Bismillahirrahmanirrahim,

"Kurulduğu günden beri Şeriatı Muhammedi'ye düşmanlık eden, Kur'an esaslarına muhalefette bulunan Türkiye Cumhuriyeti 'ne karşı ayaklanmak onunla cihada tutuşmak şer’i bir farizadır.

"Kürdistan Alimler Birliği Reisi Muhammed Said Palevi

 

 

Gerekli bütün kararlar verilip, stratejiler belirlenip konuşulacak bir şey kalmayınca, Şeyh Said yavaşça yerinden kalktı. Son derece ciddi ve kararlı bakışlarla oturanları süzdü. Cami derin bir sessizliğe gömülmüş, herkes şeyhin son konuşmasını bekliyordu.

Şeyh Said tam konuşacakken gözleri, topluluğun ortasındaki sobaya, sobanın deliklerinden fışkıran alev yalımlarına takıldı. Birden, kıyam hareketi başarısızlığa uğrarsa doğabilecek kötü sonuçları hatırladı. Gözlerinin önünde yakılan köyler, öldürülen kadın ve çocuklar, yağmalanan mallar, tecavüze uğrayan savunmasız genç kızlar canlandı. Yüzü bir mermer parçası gibi donuklaştı. Belki de bir çoğu idam edilecek, işkenceyle öldürülecek veya karanlık hücrelerde ömür tüketecek fedakâr arkadaşlarına buruk buruk baktı. Hepsine karşı içinde büyük bir sevgi, büyük bir acıma hisseti. Üzgün ama kararlı, cesur bir sesle konuştu:

 

-Fedakar kardeşlerim belki bazılarınızla bir daha hiç karşılaşmayacağım; sadece mektuplar ve kuryeler vasıtasıyla görüşebileceğim. Bundan dolayı bazı önemli hatırlatmalarda bulunmak istiyorum. Her şeyden önce başarıya ulaşamayabiliriz. Kıyamımız yenilgiyle sonuçlanabilir. Bu mücadele sırasında büyük acılarla karsılaşabilir, özgürlüğümüzü yitirebilir, yakınlarımızı kaybedebilir ve hatta canımızdan bile olabiliriz. Bizler ilahi sorumluluğumuzu yerine getirmek için bu mücadeleye giriştik. Bunun dışında hiçbir amacımız ve idealimiz yoktur. Biz bu uğurda her şeyi göze almışızdır. Sabır, bizim en büyük silahımızdır. Sabır gibi bir silahtan yoksun olanlar Hizbullahi olamazlar, Allah'la taraftarlık iddiasında bulunamazlar. Bizim şiarımız, "Ya zafer. ya şehadet ünlem" sloganıdır. Bu sloganı kabul etmeyenleri, dünyevi çıkarılar peşinde koşanları, ulusalcılık taslayanları kendimizden saymıyoruz. Bu insanlardan bir hayır da beklemiyoruz. Böyleleri varsa, aramızdan çıksınlar. Çünkü onlara acı dan, gözyaşından başka bir şey veremeyiz.

 

Şeyh Said derin bir nefes aldı. Sağ kolunu kaldırarak, şehadet parmağıyla, kendisini heyecanla dinleyenler doğru bir yarım daire çizdi.

 

-Bu sözleri… Bu sözleri sizler için söylemiyorum Hepinizin, fedakâr, kahraman ve samimi kardeşler olduğunuzu bütün içtenliğimle inanıyorum. Amacım, dünyevi çıkarcılar için içinize sızmaya çalışacak ve yenikliğinizde sizi yüzüstü bırakıp düşmanlarımızla birleşecek hainlere; özellikle de materyalist zihniyetli şeyh ve ağalara karşı sizi uyarmaktır. Bu insanlara güvenmemelisiniz. Onlardan uza durmalısınız. Bunlar birkaç altın karşılığında hemen ruhlarını satabilecek karakterdedirler.

 

Bunları kendinize muhatap almayın, onlara bel bağlamayın. Sizin asıl muhatabınız ve asıl yardımcınız, mahrumiyetler ve zulümlerle hayatından bezdirilmiş mustaz'af halktır. Müslüman halkı küçümsemeyin, ona değer veri Halk kitlelerinin desteğinden yoksun bir hareketin hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağını aklınızdan çıkarmayı Çekirdek bir kadroyla, seçkin bir kesimle kıyamımızı başarıya ulaştıramayız.

 

Kendinizi halka tanıtın, halk sizi ve amaçlarınızı bilsin. Eğer halk sizi tanırsa; kendi özgürlüğü, kurtuluşu, insanca yaşaması için çalıştığımızı anlarsa seve seve sizi destekler. Başarınız işçin hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz.

 

Son olarak size şunu hatırlatmak istiyorum: Bu kıyamımız ilahi bir kıyamdır. Meselemiz iman küfür meselesidir. Cihad hareketimizin tek hedefi; Muhammed’i İslam’ın hayata hâkim kılınmasıdır. Peygamber ve arkadaşları ne için savaşmışlarsa biz de aynı gaye için savaşacağız.

Bu sözlerden sonra Şeyh Said ellerini gökyüzüne kaldırdı ve kıyam hareketinin başarısı için yüksek sesle dua etmeye başladı. Toplantıya katılan Müslümanlar, Şeyh’in yanık kalbinden yükselen bu içten duaya bütün samimiyetleriyle “amin” diyerek iştirak ettiler.

 

Şeyh Said minberden indikten sonra hazin vedalaşma töreni başladı. Şeyh’le vedalaşan temsilcilerden bazıları şafakta hareket etmek için hemen yol hazırlığına başlıyorlardı. Köy gece karanlığı içinde kaybolmasına rağmen sokaklarda insan bağırtıları koşuşturmalar, nal şakırtıları eksik olmuyordu. Köy sakinleri misafirlere yol azığı hazırlamak, atlarını tımar edip pınarda sulamak için durup dinlemeden koşuşturuyorlardı.

 

Şeyh Said, misafir olduğu evde akşam yemeğini yedikten sonra oğlu Ali Rıza ile beraber günün yorgunluğunu üzerinden atmak için bir odaya çekildi. İşli bir gaz lambasının ışığıyla aydınlanan sessiz odayı tenekeden yapılmış odun sobası ısıtıyordu. Toprak zemini, koyun yününden yapılmış dikdörtgen şeklinde yerli kilimler örtüyordu. Kilimlerin üstüne kalın şilteler serilmişti. Şeyh Said fazla elbiselerini çıkartıp rahat bir tavırla sobaya yakın şiltelerden birinin üzerine otururken, ev sahibi adam elinde bir çay tepsisiyle içeri girdi. Tepsiyi bırakıp yine onları yalnız bıraktı. Ali Rıza çayları doldurdu. Şeyh Said bir taraftan sakin sakin çayını yudumlarken bir taratan da bakışlarını harıl harıl yanan sobaya dikip derin düşüncelere daldı. Uzun bir müddet kıpırdamadan böylece kaldı. Ali Rıza çıt çıkarmaktan çekinerek sessizce babasını seyretmeye koyuldu. Babasının nurani çehresinin kaygılarla gölgelendiğini görünce, kalbi derin bir acıyla burkuldu. Şefkatli bir sesle:

 

- Baba, diye fısıldadı.

Şeyh Said başını çevirip dalgın dalgın oğluna baktı.

Ali Rıza:

- Baba, diye tekrarladı. Lütfen kendini yıpratma.

Allah ne takdir etmişse o olur.

Şeyh cevap vermedi. Yavaşça yerinden kalkıp pencereye yöneldi. Perdeleri araladı ve dalgın bakışlarını dışarıdaki zifiri karanlığa, pencereden dışarıya yansıyan lambanın loş ışığıyla saydam bir cisim gibi görünen kar birikintilerine dikti.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #5 : 11 Eylül 2009, 15:54:21 »

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
 

Kahverengi kumaştan yapılma, ceket tipindeki uzun bir cübbe giymiş olan Şeyh Abdurrahim; kaygılı bakışlarla karlı ovaya, ufukta batmak üzere olan kızıl güneşe baktı. Ateşten bir tepsi şeklindeki güneş ufukta kıpkızıl parıltılar saçıyor: ortalık yavaş yavaş a1acakaranlığa bürünüyordu Piran köyünün sokaklarında başıboş dolaşan aceleci horozlar tiz sesleriyle akşamın gelişini haber veriyorlar.

Yerinde duramaz hale gelen Şeyh Abdurrahim kaygıyla güneşin batışına ve karlı ovaya baktı. Şeyh Abdurrahim’in yanı başında duran orta yaşlı, sivri çeneli, basık burunlu bir adam:

- Çok geç kaldılar, diye konuştu.

Şeyh Abdurrahim potinlerinin sivri uçlarıyla kara tekmeler vurarak:

-Evet, diye konuştu

Şeyh Abdurrahim. Şeyh Said’in Piran’da oturan kardeşiydi. Yıllardır, insanları kadar doğa yapısı da sevimli olan bu dağ köyünde oturuyordu. Köyün hem reisi hem de mürşidiydi. Köylülerin dini veya dünyevi bir sorunları olduğu zaman hep o çözüme bağlardı; tabii Kur’an ve Sünnet’e uygun olarak; onların ışığında…

Şeyh Abdurrahim geniş omuzlu, heybetli bir insandı. Ama uzun boylu sayılmazdı. Kürek kemikleri hafifçe sıkıktı. Yüzü daima ciddiydi. Çok az gülerdi. İnsanın içini bir burgu gibi delen sert ve keskin bakışları vardı. Kısa kesilmiş siyah sakalına kır düşmüştü. Sağ omzundan göğsüne doğru sarkan beyaz sarığı ona özel bir saygınlık ir tür soyluluk kazandırıyordu.

Şeyh Abdurrahim, köyün ileri gelenlerinden birinin düğününü bahane ederek Şeyh Said’i köye davet etmişti. Asıl hedef ise kıyamın başarısıyla ilgili bazı istişareler yapmaktı.

Şeyh Abdurrahim ve köylüler, köyün dışına çıkmışlar, Şeyh Said’i bekliyorlardı. Şeyh Said ve adamlarını ikindi dolaylarında Piran'da olmaları gerekiyordu. Ama ortalık karardığı halde hiç kimse görünmüyordu. Heyecanlı köylülerin sabırsızlıkları giderek artıyordu.

Tam akşam ezanı okunmaya başlıyordu ki, uzaktan atlı bir gurup göründü. Atlılar, sürekli yağan yağmurun sonucunda yarı çamur karı şapırdatarak, etrafa sıçratarak ilerliyorlardı. Kafilenin önünde beyaz bir ata binmiş heybetli bir adam, atını rahvan bir yürüyüşle sakin sakin sürüyordu. Kafile yaklaşınca, beyaz atın üstündeki heybetli adamın Şeyh Said olduğu anlaşıldı. Köylüler Şeyh Said"i görünce heyecanla tekbir getirmeye başladılar. Atlılar da tekbir getirmeye başlayınca heyecan birden arttı. Bazı köylüler heyecandan ve sevinçten ağlıyorlardı.

Atlılar, sevinç gösterileri eşliğinde Pirana girdiler.

Bu görkemli karşılamadan bu sevgi gösterilerinden son derece duygulanan Şeyh Said:

-Ya Rabbi, yüzümüzü kara çıkarma; bu mazlum halkın ümitlerini gerçek kıl! diye mırıldandı. Yüzden fazla allı vardı. Misafirperver köylüler atlıları ağırlamak için birbirleriyle yarıştılar adeta. Kısa bir süre içerisinde evlere dağılan misafirler dinlenmeye başladılar. Bu arada yorgunluktan körük gibi soluyan ve soğuk bir tere batmış oları atlar dereye götürülüp sulanıyor, sıcak ahırlarda yemleniyorlardı. Şeyh Said'in kazasız belasız gelişiyle rahat bir soluk alan Şeyh Abdurrahim ağabeyiyle kendi evine doğru yürürken ilgiyle sordu:

-Neden bu kadar geç kaldınız ağabey? Doğrusu bizi çok kaygılandırdınız. Biraz daha gecikseydiniz, silahlarımızı kuşanıp sizi karşılamaya çıkardık.

Uzun bir süre at sırtında yolculuk yapmaktan yorgun düşmüş olan Şeyh Said hafifçe gülümseyerek:

-Mustafa Kemal'in adamları aç kurtlar gibi peşimdeler, dedi. Beni tutuklamak için bahane arıyorlar. Ben de göze batmamak için mecburen işlek olmayan yolları tercih ediyorum. Böylece iki saatte katedebileceğim yolu beş saatte katediyorum. Tabii bu arada yol boyunca önümüze çıkan bataklıkları da saymak lazım.

Şeyh Abdurrahim:

-Son günlerde yağan yağmurlar karları eritince her taraf bataklık doldu, diye ağabeyini doğruladı.

 

Şeyh Said ve yanındakiler, geniş avlusu yüksek duvarlarla çevrili bir eve girdiler, Mütevazı bir bahçesi olan bu tek katlı ama, çok odalı ev, Şeyh Abdurrahim'in eviydi. Evin arkasındaki avluda yaprakları dökülmüş, dalları karla kaplı büyük bir ceviz ağacı ve gökyüzüne birer minare gibi yükselen beşon kavak ağacı vardı. Yarı aydınlık bir holda eve giriliyordu. Evin odaları son derece sade döşenmişti Köy ağalarının evlerinde bulunan masraflı lüksten eser yoktu. Şeyh Abdurrahim'in sade, mütevazi bir yaşantıya sahip olduğu anlaşılıyordu.

O akşam Şeyh Said erkenden odasına kapandı. Yorgunluktan bitkin düştüğü için kimse onu rahatsız etmeden Yatsı namazını kıldıktan hemen sonra yattı.

Ertesi sabah, yani 6 Şubat 1925 gününün sabah Şeyh Said'in müsaadesiyle düğün başladı. Şeyh Said'in kafilesinden başka, çevre köylerin ileri gelenleri düğün bahanesiyle Piran'a gelmişlerdi. Piran sokakları omuzları fişeklilerle dolu silahlı adamlardan geçilmez olmuştu. Köy bir panayırı andırıyordu adeta.

Halk düğünle uğraşırken, ileri gelen kişiler guruplar halinde Şeyh Said'i ziyaret ediyor, ona bağlılıklarını bildiri yor, bazı konularda istişare ediyorlardı. Şeyh Said, misafirlerini Şeyh Abdurrahim' in evinde kabul ediyordu. Bu geniş ve sade ev, akşama kadar misafirlerle dolup taştı. Bir grup gidiyor, başka bir gurup geliyordu.

Dün akşam ki yorgunluğu biraz da olsa üzerinden atmış olan Şeyh Said, sabırla misafirleri aydınlanmaya, endişeleri olanları ikna etmeye çalışıyordu. Misafirlerin büyük bir çoğunluğu ikna olmuş, kalpleri şehadet aşkıyla dolu olarak Şeyh'in yanından ayrılıyorlardı. .

Cuma günü köydeki kalabalık giderek arttı. Öğlene doğru düğün dağılmış, insanlar camiye doluşmaya başlamışlardı. Bazıları saatlerdir cami avlusunda geziniyor, Şeyh Said'i bekliyorlardı.

O gün Piran için bambaşka bir gündü, Kadınlar, hatta çocuklar bile heyecanlıydılar. Sağanak halinde yağan yağmurun karları eritmesiyle sokaklar çamur ve su birikintileriyle dolmuştu. Buna rağmen çocuklar evden eve koşuşturuyor su ve çamur birikintilerine aldırmıyorlardı.

Hutbe vakti geldiği zaman, caminin içi ve avlusu insanlarla tıklım tıklım dolmuştu. Her taraftan anlaşılmayan uğultular yükseliyordu. Karşılıklı fısıltılar oluyor, kıyam meselesiyle ilgili sorunlar tartışılıyordu.

Şeyh Said geniş cübbesiyle, beyaz sarığıyla, derin bakışlarıyla cami kapısından görününce ilk önce büyük bir sessizlik oldu. Bazıları heyecanla kıpırdadı. Daha sonra birden camii duvarları "Allah-u Ekber” feryatları haykırışları ile inlemeye başladı. İnsanlar coşmuş, büyük bir şevkle tekbir getiriyorlardı. Şeyh Said bu karşılamadan çok duygulanmıştı. Ama soğukkanlılığını korudu. Sakın adımlarla minbere yöneldi. Basamakları yavaşça cıktı. Kararlı bakışları, tekrar sessizliğe gömülmüş kalabalığa çevirdi. Parmaklarıyla ağarmış şakaklarını oğuşturdu.

Dudaklarından hafif bir gülümseme belirdi. Coşkun bir sesle:

- Bu cesaretiniz bu kahramanlığınız, bu samimiyetimiz bizi umutlandırıyor, dedi. Gittiğimiz her yerde sizin gibi kardeşler bizleri aynı sevinçle aynı heyecanla ve aynı cesaretle karşıladılar. Hınıs’tan çıkalı aylar oldu. Kar, yağmur, çamur, bataklık demeden; dondurucu soğuklara aldırmadan kasaba kasaba, köy köy dolaştık. Can, Çapakçukur, Darahini, Kırıkhan, Lice ve Hani gibi bir çok yerin halkı ile görüştük.

Hepsi tek bir ağızdan şunu söylüyorlar: 

"Din elden gidiyor. Dini korumanın tek yolu düşmanla savaşmaktır. "

Aziz kardeşlerim! Zalim düşmanlar dinimizin kökünü kurutmak için bıkıp usanmadan ve her yola başvurarak çalışıyorlar. Dinimiz konusunda bizi aydınlatan, bilgilendiren eğitim kurumları, medreseler kapatıldı. Bunların yerine laik öğrenime dayalı, dinsizliği yaygınlaştıran okullar açıldı. Gazeteler, dergiler dine hakaret kaynağı haline getirildi. Sanat adı altında, edebiyat adı altında en kutsal değerlerimiz küçümseniyor, hakarete uğruyor...

Sadece hakaretle yetindiklerini sanmayın. Onlar dini yok etmek istedikleri gibi, dinin taraftarlarını da yok etmek istiyorlar.

Bu gün âlimlerimiz, aydınlarımız, mücadeleci Müslüman kardeşlerimiz acımasızca katlediliyorlar. Yalnız onlar değil, hepimiz bu tehlikeyle karşı karşıyayız. Tağuti rejimin eliyle biz Müslümanların, din, namus, can ve mal emniyeti ortadan kaldırılmıştır. Özgürlüğümüz elimizden alınmıştır. Bundan sonra içkiciler, kumarbazlar ve zinakarlar bizi yöneteceklerdir. Hayatımız bu zcvkperestlerin elinde olacaktır. İstedikleri gibi bize davranabileceklerdir ve biz hiçbir şey yapamayacağız. Çünkü kanun koyucu onlar olacaklardır; ordu, silahlı güçler onların emrinde bulunacaktır; sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal ve askeri bütün imtiyazlar onların tekelinde bulunacaktır.

Şeyh Said birden durdu. Ciddi bakışlarını, kendisini pürdikkat dinleyen kalabalık üzerinde gezdirdi. Dişlerini kızgınlıkla sıktı ve sağ elini yumruk yaparak tehditvari bir sesle bağırdı:

- Biz bunun için kıyama karar verdik! Bunun için cihada, savaşa karar verdik! Bazı ahmakların sandığı gibi biz maceracı değiliz; belamızı da aramıyoruz... Dinimizi, namusumuzu, özgürlüğümüzü elimizden alırlarken biz ne yapalım; oturup ağlayalım nu?' Böyle bir tavır Müslümanlara yakışır mı'? Bu, acziyetin, zavallılığın, şereflizliğin ifadesi olmaz mı?

Düşman karşısında bizi yalnız bırakan, komik mazeretlerle cihadımıza katılmayan, bize yardımcı olmayan sözde Müslümanlar Allah'ın emrine muhalefet etmektedirler. Böyle kişilerle aramızda hiçbir bağ kalmamıştır; Onlar kardeşlerimiz de değildirler ..

 
 
 
 

Şeyh Said, elini ön saflarda oturan sarıklı, cübbeli, vakur mollalara doğru uzatarak daha sakin bir sesle konuşmasını sürdürdü:

-Bu değerli alim kardeşlerimin de bildiği gibi, ben heva ve hevesime göre konuşmuyorum. Konuyla ilgili İslam şeriatının hükmü aynen şöyledir:

Eğer Müslümanlardan önemli bir kesimi, Allah'ın dinini koruyup yüceltmek ve İslam şeriatını egemen kılmak için şeytani bir güçle savaşa tutuşursa, gücü yeten bütün Müslümanların onlara yardımcı olmaları farzdır. Eğer Müslüman olduklarını ileri süren bu şahıslar korkudan, dünyevi çıkarcılardan ve bunlara benzer nedenlerden ötürü mücadeleci Müslümanların yardımına koşmazlarsa, hakiki Müslümanlara karşı ihanet içerisindedirler ve Müslümanlarla kardeşlik bağları resmen sona erer.

Bu İslam tarihinde sık sık uygulanmış bir hükümdür. Peygamberi Ekrem efendimizin döneminde de böyle olaylar olmuştur. Rasulullah Mekke'de kalıp Medine'ye hicret etmeyen Müslümanlara karşı çok sert tavır takınmıştır. Mücadele saflarından kaçan bu korkaklarla resmen ilişkisini kesen Rasulullah, onların kendilerinden olmadıklarını ilan etmiştir.

Peygamber efendimizin, "Mü'min kardeşinin sorunlarıyla ilgilenmeyen bizden değildir. " hadisi, konuyu yeterince aydınlatmaktadır sanırım.

Zalimlere karşı başkaldırmak, tağuti yönetimleri kabullenmemek inancımızın, imanımızın bir gereğidir. İmanın ilk şartı, yani kelime-i tevhid tağutları reddetmeye dayanmaktadır. Bir insan, Allah'ın hâkimiyeti dışındaki tüm hakimiyetleri reddetmedikçe, Allah'ı ilah olarak kabul etmemiş demektir. Böyle bir durumda o insan İslam’a girmiş sayılmaz.

Kısacası bu günkü rejimi tanımak, onu benimsemek, kelime-i tevhidi yalanlamak demektir.

Şeyh Said bir müddet sustu. Sabit bakışlarını karşısındaki yüksek, beyaz ve nakışsız sütuna dikti. Daha sonra yavaş yavaş kalabalığa döndü.

 

- Hem bize ve hem de dinimize düşman olan bu rejimi asla tanımayacağız! diye tane tane sözlerini sürdürdü. Kanlarımızdan dereler oluşsa bile... Cesetlerimiz dağ gibi üst üste yığılsa, hendekleri doldursa bile... Kadınlarımız, çocuklarımız ahırlara doldurulup yakılsa; evlerimiz, köy ve kasabalarımız ateşe verilse bile... Ne olursa olsun; bencil, zalim, egoist, çıkarcı hükümetleri asla kabul etmeyeceğiz! Ve Kur'an devletini kurmak için, ilahi yönetime kavuşmak için her acıya göğüs gereceğiz.

Rabbimiz, Ali İmran suresinin 146. ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Nice peygamberler, beraberlerinde Rabb'e kul olanlardan bir çoğu savaş ettiler de Allah yolunda başlarına gelen acılardan, felaketlerden, mahrumiyetlerden dolayı ümitsizliğe düşmediler; yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, şükredenleri sever. "

Biz, ülkemizin fuhuş yuvası haline getirilmesini istemiyoruz. Laik beyinli, din düşmanı insanlar tarafından yönetilmek istemiyoruz. Bu arzularımıza kavuşmak için mücadele etmeliyiz.

Şeyh Said'in halkı mücadeleye çağıran haykırışları camii duvarlarını sarsarcasına yankılandı. Daha sonra derin bir çöl sessizliği ortalığı kapladı. Bir müddet hiç kimse kıpırdamadı. Herkes düşünüyordu; Şeyh' in gözler önüne serdiği acı gerçeklerin korkunç tablosuyla beyinler uğulduyordu.

Şeyh Said, hayatın bütün acı cilvelerini göğüslemeye hazır bir insanı kamilin, bir ilahi arifin vakur, sakin bakışlarıyla uzun bir müddet halkı seyretti. Onların renkten renge giren çehrelerini süzdü.

Konuşmadan sonra Arapça hutbeye geçen Şeyh, hutbenin akabinde yanık bir sesle dua etmeye başladı. Duayı o kadar yanık bir sesle okuyordu ki, cemaatin içinde yoğun bir duygusal atmosfer olmuştu. Duanın sonlarında bir çok kişinin gözleri dolarken, bazıları da hafif hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı.

Hutbenin bitiminde, hala Şeyh 'in konuşmasını sarsıcı etkisinden kurtulamamış insanlar, küçük guruplar halinde sessizce dağıldılar. Şeyh Said ve hareketin başını çeken yakın arkadaşları camide yalnız kaldılar.

Arkadaşları kendi aralarında ateşli ateşli tartışıp durum değerlendirmesi yaparlarken, Şeyh Said dalgın dalgın camide tur atmaya koyuldu. Daha sonra yavaşça ayakkabılarını giyip avluya çıktı. Temiz ve serin havayı içine çekip derin bir nefes aldı. Bir müddet yalnız kalmak arzusuyla, köyün aşağısındaki ağaç kümelerine doğru yürüdü. Bir taraftan da dalgın dalgın düşünüyor, doğayı seyrediyordu.

Şeyh Said yürümekten yorulunca, koyun postundan yapılma, basit, ama sıcak kürküne iyice sarınıp bir taşın üstüne oturdu. Çenesini avuçlarının içine aldı. Gözlerini berrak, bulutsuz, titrek gökyüzüne çevirdi ve yine derin düşüncelerin içinde kayboldu. .

- Doğayla baş başa kalmak çok güzel!

Bu ani sesle Şeyh hafifçe irkildi, düşüncelerinden sıyrıldı ve konuşanı görmek için başını çevirdi. Yeşil bir sarı k takmış, kır sakallı, nurani yüzlü Faki Hasan; bu sadık ve fedakar dostu, gülümseyerek ona bakıyordu. Fakı Hasan, tatlı bir sesle sözlerini sürdürdü:

- Ben iki şeyden çok hoşlanırını: Doğayla başbaşa kalmak ve huşu içerisinde namaz kılmak ... Çünkü bu ikisi kadar insanı Allah 'a yaklaştıran başka bir şey yoktur.

Şeyh Said:

- Haklısın Hasan kardeş, diye onu tasdik etti. Namaz, müminin miracıdır. Aşıkı maşuk’uyla buluşturan bir köprüdür. Dünyada, insanı Allah'a yaklaştıran en büyük vesile namazdır. Ama ariflerin, velilerin namazı; bizim gibi zavallıların kuru, cansız namazı değil... Bizim namazımız, ruhu çekilmiş cansız bir ceset gibidir. Bizi Allah'a yaklaştırması şöyle dursun, bilakis bizi ondan uzaklaştırıyor. Bedenimizle namazdayız ama ruhumuzla, kalbimizle kim bilir nelerle meşgul oluyoruz.

Faki Hasan hüzünle boynunu büktü.

- Doğru, bizim namazımız namaz değil. Allah bizim ruhlarımızı da ilahi irfan feyziyle bereketlendirsin...

- Amin!

Elli yaşlarında olmasına rağmen hala dipdiri, hareketli ve atmaca kadar kıvrak olan Faki Hasan, tatlı bakışlarını Şeyh’e dikerek konuyu değiştirdi:

- Şeyh' im, sizi derin derin düşündüren şeyi sorabilir miyim'?

Şeyh Said, dalgın bakışlarla ufka baktı ve yavaşça :

- Halkımı ... dedi. Halkımın geleceğini, mutluluğunu, özgürlüğünü...

Bu cevap karşısında duygulananları Faki Hasan bir şeyler söylemek istedi, fakat yutkunarak sustu. Bu arada birinin onlara doğru geldiğini gördüler. Şeyh Said, geleni hemen tanıdı. Cübbesinin ereği rüzgârda hafifçe dalgalanan bu heybetli adam, Şeyh Abdurrahim’den başkası değildi. Şeyh Abdurrahim onlara yeterince yaklaşınca:

- Kardeşlerimiz sizi bekliyorlar, diye konuştu, Buyurun yemeğe gidelim.

Şeyh Said ve beraberindekiler, konuşa konuşa köye doğru yürümeye başladılar.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #6 : 11 Eylül 2009, 15:55:47 »

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 


Cuma namazından sonra, yöredeki kasaba ve köylerden gelen insanlar dağılmadılar. Çoğu namazdan sonra tekrar başlayan düğüne katıldı. Bazıları da, Şeyh Said'in sohbetine katılmak için Şeyh Abdurrahim 'in evine gittiler. Şeyh Abdurrahim’in evi yine dolup taşmaya başlamıştı.

Saat üç civarında, düğünü kontrol etmek için evden ayrılmış olan Şeyh Abdurrahim, kaygılı bir yüzle geri döndü. Şeyh Said'in oturduğu odaya girdiği zaman, dudakları öfkeden titriyordu.

Şeyh Said, kardeşinin yüzüne bakınca, hemen önemli bir sorunla karşı karşıya olduklarını anladı. Kaygıyla sordu:

- Ne oldu"

- Özel timler...

- Ne işleri var köyde?

Şeyh Abdurrahim sinirlerine hakim olmaya çalışarak:

- Güya, Ahmet ismindeki birisinin evinde mahkûmlar kalıyormuş, diye cevap verdi. Bu mahkumları almak için gelmişler ve onları götürmeden gitmeyeceklermiş.

Şeyh Said sıkıntıyla:

- Bu Mürsel Paşa'nın bir hilesi, diye mırıldandı. Beni tuzağa düşürmek istiyor.

Hemen sonra ayağa kalktı, Şeyh Abdurrahim'le beraber boş bir odaya girdi. Kapıyı kapattı ve alçak bir ses tonuyla:

- Bu tuzağa düşmemeliyiz, dedi. Hazırlıklarımızı tamamlamak için zamana ihtiyacımız var. Bundan dolayı alttan almalıyız; onları oyalamalıyız ..

 
 
 
 

Şeyh Abdurrahim, kaygı ve düşüncelerini açığa vurmaktan çekinmedi:

-  İkna olacaklarını sanmıyorum. Olay çıkarmak için kesin emir verilmiş onlara.

- Onlara yumuşak davran, belki ikna olurlar.

-  Mahkumları götürmeden ikna olmazlar.

Şeyh Said, başını üzüntüyle salladı: ...

- Çok kurnazca tertip edilmiş bir oyun. Bizi dinlemek için, bizi desteklemek için köye gelmiş müslüman mahkumları tağutun askerlerine teslim etmeyeceğimizi çok iyi biliyorlar.

Şeyh Said, sessizce odada dolaşmaya başladı. Bu şeytani oyunu bozmak, bu belayı defetmek için sürekli düşünüyor, ama bir türlü çözüm bulamıyordu. Sonunda, davranışlarını dikkatle takip eden kardeşine dönerek sordu:

- Kaç kişidirler?

- On iki kişilik bir müfreze ve müfrezeye Hasan Hüsnü adında bir üsteğmen komuta ediyor. Ayrıca müfrezenin içinde Mustafa Asım isimli bir teğmen de bulunuyor. Hepsi de özel yetiştirilmiş askerler...

Şeyh Said bir müddet sakalım sıvazlayıp dalgınca durduktan sonra, sakince konuşmasını sürdürdü:

- Onları etkisiz hale getirmek işten bile değil; ancak bu çözüm değil, Zaten onlar da böyle bir şey istiyorlar. En iyisi şu: Askerlere, yarın Bingöl’e, Hınıs'a doğru çıkacağımı söyle. Ben gidinceye kadar beklesinler. Ondan sonra mahkûmları alıp götürebilirler. Ama ben burada olduğum müddetçe mahkûmları onlara teslim edemeyiz. Bu, inançlarımıza, hem de geleneklerimize aykırı... .

Yaradılıştan öfkeli ve sinirli olan Şeyh Abdurrahim bu iğrenç komplo karşısında küplere binmişti, Ama yine de sakın ve soğukkanlı bir tavır takınarak mahkûmların askerler tarafından ımıhasara altına alındıkları eve doğru yöneldi. Bu arada silahlanmış bazı müslüman gençler de onun peşine takıldılar. Şeyh Abdurrahim, heyecan içindeki bu gençlere dönüp:

- Sizin durumunuz onları tahrik edebilir, dedi. Siz dönün, ben yalnız gidip onlarla konuşacağım.

Siyah kalpak giymiş ince bıyıklı bir genç, yüzü heyecandan kızararak:

- Allah yolunda savaşmaya hazırız Şeyh'im! diye konuştu. Şehid olmak için sabırsızlanıyoruz!

Şeyh Abdurrahim, gülümseyerek:

- Sabredin, o günler de gelecek, diye gençleri dizginlemeye çalıştı. Sizin cihada ve şehadete olan aşkınıza inancım tamdır. Ama bu askerlerle çatışmaya girersek, davamız zarar görür. Sabretmek zorundayız. Haydi, şimdi sakin sakin dağılın.

Silahlı gençler istemeye istemeye Şeyh Abdurrahim'in peşinden ayrıldılar. Ancak dağılmadılar; askerlere görünmeden muhasara altındaki evin etrafında bulunan evlerde ve kayaların arkasında mevzilendiler.

Jandarma kıyafetine bürünmüş timler, köyün kenarındaki kayalıklara sırtını dayamış olan iki katlı toprak evin etrafını çember gibi sarmışlar, ablukaya aldıkları eve giriş ve çıkışları engelliyorlardı.

Ev, dar ve yağan yağmurların etkisiyle çamur içinde kalan bir sokağın sonlarındaydı. Evin kapı ve pencereleri sokağa bakıyordu. Evin sağındaysa, kayalıklarla dolu geniş ve uzun bir kır uzanıyordu.

Evin ön cephesinde mevzilenmiş Üsteğmen Hasan Hüsnü, ikide bir kızgın ve boğuk bir sesle:

- Derhal teslim olun, sizi götürmeden kesinlikle buradan gitmeyeceğiz! diye bağırıyordu.

Kapı ve pencerelerin arkasında savunma vaziyeti alıp askerleri kontrol eden, onları gözetleyen mahkûmlar her seferinde olumsuz cevap veriyorlardı. Her iki taraf da tetikteydi. Çatışmanın patlak vermesi an meselesiydi. Mahkûmlar, çatışmaya taraf olmamaya karar vermişlerdi.

Düğün çoktan bozulmuştu. Öğleden önceki heyecanlı sevinç, yerini kaygılı bir öfkeye bırakmıştı. Herkesin yüzünden nefret okunuyordu. İnsanlar, küçük gruplar halinde damlarda Sokak başlarında birikmişler, huzurlarını bozan askerlere düşmanca bakıyorlardı. Çoğu silahlıydı. En küçük bir işaret üzerine askerlere saldırmaya ve onları linç etmeye hazırdılar. Kısacası ortalık çok gergindi ve her an olay patlak verebilir, kan gövdeyi götürebilirdi.

Askerler de bunun farkındaydılar. Bundan ötürü mahkûmlara saldırmayı bir türlü göze alamıyorlardı. Sürekli, "Teslim olun" çağrısında bulunuyorlardı.

Üsteğmen Hasan Hüsnü, Şeyh Abdurrahim’in kendilerine doğru geldiğini görünce, elindeki mavzeri yanındaki askere verdi. Şeyh Abdurrahim'i öfkeli bir çehreyle karşıladı ve sert sert:

- Şeyh Efendi! diye homurdandı. Bu haydutlara söyle, hemen teslim olsunlar. Yoksa çok kötü olur ve ben olacaklardan sorumlu olmam.

Şeyh Abdurrahim, kadın gibi traş olmuş, etleri aşağı sarkan şişman yüzünde kıl bırakmamış bu çirkin adama acıyarak baktı. Üsteğmen gerçekten bir... benziyordu. Şişman göbeği, kısa bacakların üstünde bir davul gibi sarkıyordu. Kafası keldi ve silik güneş ışınlarının altında kirli bir ayna yüzeyini andırıyordu.

Üsteğmen tekrar homurdandı:

- Teslim olmalarını söyle onlara...

Şeyh Abdurrahim, Ağabeyinin direktiflerine uymaya çalışarak yumuşak bir ses tonuyla:

- Bakın Hasan Hüsnü Efendi, diye konuştu. Ben bu adamları sana teslim olmaya zorlayamam. Her şeyden önce özgür insanlardır ve kendi arzularıyla bize misafir gelmişlerdir. Sen, düğünümüze katılmak için köyümüze gelen özgür misafirlerimizi sana teslim etmemizi istiyorsun. Bunu hiç bir vicdan kabul etmez.

Hem iş bununla bitmiyor; halkımızın çok değer verdiği bir gelenek var; Bu geleneğe göre, büyük bir insanın ziyaret ettiği bir yerde herkesin canı ve malı güvendedir. Düşmanlar bile birbirlerine dokunamazlar. O büyük zat gidinceye kadar kimse kimseye zarar veremez, kavga ve çatışma yasaktır.

Üsteğmen, sabırsızlıkla Şeyh Abdurrahim 'in sözlerini kesti:

- Ne demek istiyorsun yani?

- Söylemek istediklerim gayet basit ve anlaşılır şeyler. Şeyh Said Hazretleri yarın buradan ayrılıp memleketlerine dönecekler. O zamana kadar sabredin. Zaten mahkûmlar kaçamazlar; ablukanızı yarıp kaçmaları mümkün değil. Şeyh Hazretleri ve misafirler gittikten sonra istediğinizi yapabilirsiniz, Hatta belki teslim olmaları için onları ikna da edebiliriz.

Biz onları teslim etmek istesek bile, halk buna razı olmaz. Bak, etrafa biriken halkın öfke ve heyecanını sen de görüyorsun. Onları zorla durduruyoruz. Şeyh Said gitmedikçe, halk onları götürmenize razı olmaz.

Bu sırada, mevzilendiği yerden çıkıp gelen çil yüzlü, fasulye sırığı kadar uzun boylu, etrafta birikmiş halkın nefret dolu bakışlarından ürkmüş olan Teğmen Mustafa Asım, dudakları hafifçe titreyerek:

- Fakat Şeyh efendi, bizim emir kulu olduğumuzu unutuyorsun, diye söze karıştı. Mahkûmları hemen tutuklamamız emredildi. Yarın veya öbürsü güne kadar bekleyemeyiz.

Kalbi öfkeyle kabaran Şeyh Abdurrahim, içindeki fırtınaları frenlemeye çalışarak:

- Siz gerçekleri anlamak istemiyorsunuz, diye aynı yumuşaklıkla konuştu. Halk mahkûmları götürmenize izin vermez.

Üsteğmen Hasan Hüsnü, yılan ıslığını andıran bir sesle bağırdı:

- Biz kanunlara göre hareket ederiz, cahil halka göre Şeyh Abdurrahim daha fazla dayanamayarak sert - Siz kasıtlı olarak olay çıkarmak istiyorsunuz! dedi.

-Bu sizin yararınıza olmaz.

Teğmen Mustafa Asım:

- Biz ... biz sadece görevimizi yapmak istiyoruz, diye kekeleyerek Şeyh'e itiraz etti.

Şeyh Abdurrahim, tekrar kendini toparlayarak:

- Şeyh Said gidinceye kadar beklerseniz, mahkumları teslim olmaları için ikna etmeye çalışacağıma söz veriyorum, dedi.

Üsteğmen, dişlerini sıkıp dudaklarını çarpıtarak bir müddet düşündü. Daha sonra muhasara altındaki eve ve öfkeli kalabalığa baktı. Silahlı kalabalığın öfkeli ve sabırsız tavırlarını görünce birden içine bir korku düştü. Sonunu görür gibi oldu. Ama Mürsel Paşa'nın kati emirlerini ve parlak vaadlerini hatırlayınca, cesaretini kaybetmemek için kendini toparladı. Bir taraftan da, 'Hepimizi öldürmeye cesaret edeceklerini sanmıyorum.' diye düşünüyordu. 'Zaten bizim görevimiz olay çıkarmaktır iki askerimiz yaralanınca hemen geri çekiliriz. Silahlar patladıktan sonra Şeyh Said'i asi ilan edip onu tutuklamak veya isyanı başlatmak zorunda bırakmak gayet kolaylaşır.'

Bu düşüncelerle kendini cesaretlendiren Üsteğmen Hasan Hüsnü, pişkin bir tavır takınarak:

- Beni Şeyh Said Efendi 'ye götürün, dedi. Bu konuyu bizzat onunla konuşacağım,

Teğmen Mustafa Asım:

- Evet, bizi Şeyh'e götür, diye atıldı.

Şeyh Abdurrahim, subaylara ters ters baktı. İçinden bir "Ya sabır" çekerek derin bir soluk aldı. Daha sonra tek bir sözcük konuşmadan subayların önüne düştü. Onları öfkeli kalabalığın içinden geçirerek Şeyh Said'in kaldığı eve, yani kendi evine götürdü.

Şeyh Said, subayları gayet sakin, vakur mütebessüm bir edayla karşıladı. Onlara iltifat etti, hal hatırlarını sordu.

Şeyh Said'in vakar ve sükûnetinden etkilenen subaylar, ona karşı saygılı bir tavır takınmak zorunda kaldılar. Ama yine de mahkûmları istemekten geri durmadılar. şeyh Said, onların asıl gayelerinden haberdar olduğu için, meseleyi alttan almaya çalışarak:

-  Kuşkusuz mahkumları alıp götürmek, tutuklamak sizin göreviniz, dedi . Bu görevi bir an önce başarıyla sonuçlandırma isteğinde haklısınız.

Üsteğmen, Şeyh 'in sözlerini keserek sabırsızlıkla:

 - Öyleyse hemen mahkumları teslim edin lütfen, diye konuştu.

Şeyh Said, hafifçe öksürerek sözlerini sürdürdü:

- Lakin öyle bir ortamda köye geldiniz ki mahkumları teslim etmek imkansız. Halk, mahkûmları alıp götürmenize asla razı olmaz.

Üsteğmen Hasan Hüsnü, sinirlice homurdanarak:

- Mahkumları getirmeye kesin kararlıyız! dedi.

- Ama öfkeli halkla karşı karşıya gelirsiniz; böyle bir durumda çok nahoş şeyler olabilir.

Teymen Mustafa Asım, somurtkan bir ciddiyetle:

- Şeyh Hazretleri, siz isterseniz, olay çıkarmadan mahkumları alıp götürebiliriz.

Şeyh Said:

- İnsaflı olun biraz, dedi. Bu mutlu günde, mutluluğumuza iştirak etmek için gelip bize katılmış insanları size nasıl teslim ederim? Bunu hangi vicdan kabul eder?

Subaylar sıkıntıyla sustular. Şeyh'e hak veriyorlardı.

 Şeyh son derece mantıklı konuşuyordu. Fakat ne pahasına olursa olsun olay çıkarmak zorundaydılar. Bu konuda kesin emir almışlardı. Olay çıkarmamaları halinde, terfi ve ödül bir yana, mesleklerinden de olabilirlerdi. Şeyh Said ile konuşmaları, kamuoyunu yanıltabilecek bahaneleri bulma içindi. Şeyh Said'in mahkûmları kesinlikle teslim etmeyeceğini biliyorlardı.

Ölüm korkusu içinde bocalayan Teğmen Mustafa Asım-

- Mahkûmları teslim edin, bitsin bu iş Şeyh Efendi, diye ısrar etti.

Şeyh Said, kaygılı bakışlarla bu inatçı ve sinsi subayları süzdü. Daha sonra Üsteğmen'e yönelerek yumuşak bir ses tonuyla:

- Dinleyin komutan efendi, dedi. Düğün bitene kadar misafirim olun. Sizi ağırlamaktan şeref duyarım. Düğün bitip de ben ve misafirler köyden ayrıldıktan ve tabii kalabalık dağılıp köy sakinleştikten sonra, onları rahatlıkla alıp götürebilirsiniz. Hatta köylüler özellikle de kardeşim size yardımcı olmaya çalışacaklar.

Şeyh Said biraz soluk alıp tekrar konuşmaya başlayacakken, birden Üsteğmen Hasan Hüsnü hışımla ayağa fırladı.

- Yeterince konuştuk! diye bağırdı. Kurşunlarla işi halletmekten başka çare kalmadı. Olacaklardan biz sorumlu değiliz!

Bu iğrenç küstahlık karşısında soğukkanlılığını koruyan Şeyh Said, üzüntüyle:

 

- Siz komplo peşindesiniz, dedi. Aslında birer piyonsunuz. Bir avuç zalimin arzusu uğrunda sizi harcıyorlar. Siz, öfkeli halk tarafından linç edilirken, sizi emellerine alet edenler keyif içinde koltuklarına kurulacaklar. Eğer birazcık aklınız varsa, onlar için kendinizi harcatmazsınız.

Üsteğmen, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilerek homurdandı:

- Devlet düşmanlarından vatan hainlerinden akıl almaya ihtiyacımız yok bizim!

Şeyh Said ilk defa kızdı; dudaklarını öfkeyle sıktı.

Yine de kendine hâkim olarak vakur ve sert bir sesle:

— Halkı ezen sömürgecilere hizmet etmeyi fazilet, vatanseverlik sanıyorsun, sen, hak ve halk düşmanlarına hizmet eden bir zavallısın! Sana ve senin gibilere acıyorum. Git, ne halin varsa gör!..

Subaylar hışımla Şeyh Said'in yanından ayrıldılar.

Muhasara altındaki eve vardıklarında Üsteğmen Hasan Hüsnü, şişman yüzünün üstünde iki siyah çizgi gibi duran kaşlarını komikçe çatarak, karanlık bakışlarını eve dikti ve müfrezeye çatışma kararını bildirdi. Askerler hemen çatışma vaziyeti aldılar. Kurşunlar namlulara sürüldü. Horozlar kaldırıldı ve "ateş" emri için bekleyiş başladı.

Üsteğmen Hasan Hüsnü saklandığı duvarın arkasından tüm gücüyle haykırdı:

- Bu, size son ihtarımızdır! Teslim olmazsanız orası sizin için bir mezar olacak ...

Askerlerin son hazırlıklarını pencereden gören esmer yüzlü, şişkin dudaklı, gözlerinin içi cesur bir ışıkla parıldayan genç ve heybetli bir mahkum, sert bir sesle karşılık verdi:

-Belanızı istemiyorsanız defolun buradan tağutun askerleri! Kanınıza mı susadınız?

Bu cevap karşısında küplere binen Üsteğmen:

- Kim kanına susamış, şimdi anlarsın pis asi! Diye bağırdı.

Hemen sonra askerlere "ateş" emrini verdi. Piran silah sesleri ile sarsılırken, kurşunlar sağanak halinde mahkûmların içinde bulunduğu ev'in üstüne yağdı. Bir andı camlar tuzla buz oldu. Her taraf barut dumanları içinde kaldı.

Hazırlıklı olan mahkûmlar. Askerlerin ateşine çok sert karşılık verdiler. Ve şiddetli bir çatışma başladı.

Durumdan haberdar olan Şeyh Abdurrahim, mavzerini kaptığı gibi olay yerine koştu. Daha önce kayalıklar arkasında mevzilenmiş silahlı gençler, Şeyh Abdurrahim görür görmez:

-Ne yapalım Şeyh hazretleri"ünlem Diye heyecanla bağırdılar.

 Bu sinsi komplo karşısında deliye dönmüş olan Şeyh Abdurrahim:

- Bu Allah düşmanlarına karşı, bu kafirlere karşı kardeşlerinizi koruyun! diye karşılık verdi.

Hemen akabinde o da bir kayanın arkasına saklanarak askerlere kurşun sıkmaya başladı. Gençler de ona eşlik edince, askerler neye uğradıklarını şaşırdılar. Ve panik başladı.

İki ateş arasında kalan askerlerin mukavemeti çok kısa sürdü.

Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmış olan Teğmen Mustafa Asım, içinde bulundukları durumun vehametini anlayınca, Üsteğmen'e yalvardı:

- Komutanım, lütfen çatışmayı durduralım! Bu adamlara karşı tutunamayız, hepimizi öldürürler.

Etrafı avcılar tarafından sarılmış yırtıcı bir hayvan gibi homurdanıp soluyan Üsteğmen Hasan Hüsnü tehdit edercesine arkadaşına baktı.

- Ne demek istiyorsun Teğmen! Cesur ol birazı Zaten biz buraya olay çıkarmak için gelmedik mi?

- Ama hepimiz öleceğiz!

Üsteğmen, kendisine de inandırıcı gelmeyen bir sesle bağırdı:

-Buna cesaret edemezler! Sadece...

Ama Sözünü bitiremedi. Teğmen Mustafa Asım korku dolu bir çığlık kopararak sağ omuzunu tuttu. Bir anlık gaflet sonucunda kendini unutarak ayağa kalkmış ve kurşunu omuzundan yemişti.

Bu arada iki çığlık daha koptu ve iki asker cansız bir şekilde yere yığıldı. Kurşun acısıyla yüzü allak bullak olan Teğmen Mustafa Asım, sürünerek askerlerin yanına yaklaştı. Bir kurşunu kafasından yemiş ve hemen ölmüş, öbürü ise kalçalarından ağır yaralanmıştı. Teğmen, umutsuzluk içinde:

 -Askerlerden biri öldü komutanım ünlem diye bağırdı.

Teslim olmazsak hepimiz cehennemi boylayacağız!

Teğmenin haykırışını duyan Şeyh Abdurrahim, ateşi kesmeleri için adamlarına işaret verdi. Şeyh tarafının ateşi kestiğini gören mahkûmlar da silahlarını susturdular. Şeyh Abdurrahim ellerini ağzının önünde boru gibi yaparak askerlere seslendi:

- Teslim olursanız, size dokunmayacağız!

İlk önce bir sessizlik oldu; Şeyh Abdurrahim'in çağrısına kimse karşılık vermedi. Daha sonra askerlerde bir kıpırdanma oldu. Hiç biri pisi pisine ölmek istemiyordu. Üsteğmen de askerlerdeki huzursuzluğu anladı. Kafası parçalanmış, göz çukurları kanla dolmuş ölüye sıkıntı ile baktı. "Şeyh Said'in asi ilan edilip tutuklanması veya öldürülmesi için bu kadarı yeter." diye düşündü. "Bu olay bahane edilerek Şeyhin taraftarları rahatlıkla katledilebilirler. Hiç kimsede buna karşı çıkamaz. Çünkü devletin askerini öldürüp, subayını yaraladılar."

Şeyh Abdurrahim tekrar seslendi:

- Teslim olacak mısınız?

Teğmen Mustafa Asım, Üsteğmen'e bakıp yalvaran bir sesle:

- Başka çaremiz yok komutanım! dedi. Üsteğmen:

- Haklısın Mustafa, diye cevap verdi. Teslim olacağımızı söyle. Kendisi, "teslim oluyoruz!" demeyi gururuna yediremiyordu,

Teğmen Mustafa Asım, saklandığı yerden bağırdı:

- Tamam Şeyh efendi, teslim olmayı kabul ediyoruz. Askerler bir kaç dakika içerisinde etkisi, hale getirildiler. Üzerlerindeki bütün silahlar alındı ve daha sonra bir odaya kapatıldılar. Bu sırada, cerrahlık işinden anlayan bir köylü, teğmen ve askerlerin yaralarını sardı. Kan kaybından her ikisi de halsiz düşmüşlerdi.

Askerlerden birinin öldüğünü, öbürlerinin de teslim olduklarını öğrenen Şeyh Said, büyük bir kaygıyla olay yerine geldi. Cesedi bir kenara çekilmiş ölü askere acıyarak baktı. Daha sonra olay yerinde toplanmış heyecan içerisindeki halkı süzdü. Üzüntüyle başını salladı.

- Sonunda başardılar diye söylendi.

Elindeki mavzeriyle bir köşede durmuş ve önüne bakıp dalgın dalgın düşünen kardeşini görünce:

- Abdurrahim! diye onu yanına çağırdı. Yanına yaklaşan Şeyh Abdurrahim :

- Kaç yaralı var? diye sordu.

- iki... bir asker ve bir subay.

- Cerrah çağırdınız mı?

- Evet, az önce yaralarını sardık.

- Pekala, onlara iyi davranın. Yaralarının iyileşmesi için özen gösterin.

Ölü askeri parmaklarıyla göstererek:

- Şu cesedi de gömün, diye sözlerini sürdürdü.

Bu arada köylüler ve misafirler, kısacası köyde bulunan herkes olayın geçtiği meydanda toplanmış, Şeyh Said'in konuşmasını bekliyordu. Bütün gözler ondaydı. Kuşkusuz Şeyh Said nasıl hareket ederse, onlarda öyle hareket edeceklerdi.

Bu durumu sezen orta yaşlı sakin bakışlı âlimlerden biri, Şeyh'e yaklaştı ve yavaşça:

- Herkes direktiflerinizi bekliyor Şeyh'im, dedi. Şeyh Said cevap vermedi. Bir kaç adını ötesinde bulunan yüksek bir, taşın' üstüne çıktı. Sakin bir hareketle sağ kolunu havaya kaldırarak uğultuların durmasını istedi. Birden ortalık bir mezargah gibi sessizleşti. Heyecan içindeki yüzler dikkatle Şeyhe yöneldi, bakışlar ona dikildi.

Şeyh Said'in yüzü ciddiyetle gerilmiş, bakışları meydan okurcasına sertleşmişti. Durumun vehametini idrak eden âlim ve öbür ileri gelenler de aynı haldeydiler. Şeyh Said soğukkanlı, heyecansız ama son derece ciddi ve kararlı bir sesle konuşmaya başladı:

- Düşmanlarımız hazırlıklarımızı tamamlamamıza fırsat vermediler. Ne yazık ki komplolarını başarıya ulaştırdılar. Şimdi bize düşen görev, onlardan önce hareket etmek ve kahramanca savaşarak onlara göz açtırmamaktır.

Evet, beklediğimiz gün geldi! Bugün cihad ve şehadet günüdür... Bugün kahramanlık, fedakârlık ve cesaret günüdür... Bugün Allah'a verdiğimiz sözü yerine getirme ve O'nun dinini koruma günüdür... Fazla söze gerek yok. Şimdi evlerinize gidin ve soğukkanlılıkla cihad'la hazırlanın; İslami özgürlük için silahlanın!..

Şeyh Said ve ileri gelen arkadaşları hemen geçici bir şura oluşturdular. Kıyam hareketinin başlatıldığının ilan edilmesi oybirliği ile kabul edildi. Birkaç saat içinde onlarca haberci, kıyamın hareketinin başladığını bildirmek için bölgenin dört bir tarafına dağıldılar.

Şeyh Said, ilk olarak Genç ilinin merkezi Darahini 'ye saldırmayı ve orayı ele geçinmeyi önerdi. Öneri kabul edildi ve Darahine'ye hareket etmek için hazırlıklar başladı.

Şeyh Said, yakın köylerden kendisine katılan silahlı adamlarla bayağı kalabalıklaşan mücahidlerin başında Piran 'dan Darahini'ye doğru yola çıkarken şöyle düşünüyordu:

“İnşAllah başarırız. Ama yenilsek de bir şey olmaz; Biz görevimizi yerine getireceğiz. Başarı da, hezimet de Allah'tandır. Ya Rabbi, yüzümüzü kara çıkarma” Gaybi yardımlarınla bizi destekle ve bizi düşmanlarımıza karşı muzaffer et..."
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #7 : 11 Eylül 2009, 15:56:44 »


BEŞİNCİ BÖLÜM
 


Ufukta beliren kızıllık şafağın doğuşunu haber verirken, Şeyh Said’in komutasındaki mücahidler Genç ilinin merkezi Darahini'ye girdiler. Ezanların okunması ve horozların ötüşü ile uyanmaya alışmış şehir halkı; bu sefer toynaklarıyla kar kümelerini savuran atların kızgın kişnemeleri mücahidlerin tekbirleriyle yataklarından sıçradılar. Bu arada, mucahidler şehre girerken aynı anda bütün minarelerde ezan sesleri işittirildi. Darahini’yi daha önce kontrol altına alan yerli milisler ve öncü kuvvetler, gökyüzüne kurşunlar yağdırarak şeyh Said’i karşıladılar.

Aradan bir saat geçmeden bütün halk sokaklardaydı. Her tarafta şenlik havası yaşanıyordu. Sevinç içinde birbirine sarılanlar, şükür secdesine varanlar, tekbir getirenler… Darahini bir panayır yerine dönmüştü adeta…

Aslında Şeyh Said, ta akşamdan beri Darahini'ye varmıştı. Ama geceyi Darahini’ye yarım saatlik mesafede olan Kupar köyünde geçirmeye Kupar köyünde geçirmeye karar vermiş ve askerleriyle orada konaklamıştı. O Kupar köyünde iken üncü kuvvetler, şehirdeki müslüman milislerin yardımıyla şehri almışlar devlet güçlerini etkisiz hale getirmişlerdi. Kısa bır süre içerisinde şehir hapishanesini basıp boşaltmış, postahane ve bankalardaki paralara el koymuşlardı, Vali, emniyet müdürü ve tabur komutanı gibi resmi yetkilileri ise gözetim altına almışlardı.

Bu ani baskın sırasında yer yer küçük çatışmalar da olmamış değildi. Ama zayiat çok azdı ve önemli bir direnişle karşılaşmamıştı. Rejim güçleri, etkisiz hale getirildikten sonra asayişi sağlamak için sokaklara devriyeler çıkarılmıştı.

Şeyh Said, yanındaki mücadele arkadaşı âlimlerle beraber doğruca şehrin merkez camisine yöneldi. Önünü kesip onu evlerine davet eden Darahini'nin ileri gelenlerine: “İlk önce namazımızı kılalım, ondan sonra Allah kerim,” diye gülümseyerek cevap verdi,

Şeyh Said, siyah tüylü, küçük başlı, uzun ve zayıf karınlı bir ata binmişti. Alaca karanlıkta heybetli bir görünüşü vardı. Beyaz sarığı şehri bir örtü gibi kaplayan kardan bir parçaydı sanki; uzaktan bakılınca sarık olduğu fark edilmiyordu. Şeyh arada bir, çevresinde bulunan silahlı atlılarla bir şeyler konuşuyor, daha sonra düşünceli bakışlarla etrafına bakıyordu.

Şeyh Said, halkın sevinç gösterilerinden duygulanmış bir halde merkez camiye vardı. Caminin içini tıklım tıklım doldurmuş, hatta avluya w sokaklara ı.ısmış halkın önünde sabah namazını kıldı, namazdan sonra minbere çıktı. Ciddi bakışlarla, loş caminin içinde soğuktanan titreşen ancak yüzleri mutluluk ve heyecanla ışıldayan kalabalığı süzdü. Bir müddet kalabalığı süzdükten sonra, birden sesinin bütün gücüyle bağırdı:

- Haberiniz olsun ki biz serseri değiliz, kötü bir amaç için yola çıkmadık! Zalim veya bozguncu da değiliz! Bilakis biz serseriliğin zulmün ve bozgunculuğun kökünü kurutmak için ayaklandık, bu aziz kıyam hareketini başlattık. Bizim amacımız bellidir. Biz mazlum İslam ümmetini zalimlerin pençelerinden kurtarmak istiyoruz. Küfür kanunlarını kaldırıp yüce İslam Şeriatının hükümlerini getirmek istiyoruz...

Derin bir nefes alan Şeyh Said, sesini biraz alçaltarak sözlerini sürdürdü:

- Bu bir adalet savaşıdır; iyilerle kötülerin savaşı...

Tevhid yanlıları ile şirk yanlılarının savaşı... Hiç kimse bu savaşa, bu kıyam hareketine karşı ilgisiz kalamaz, İyilerden yana tavır takınmamak, kötülerle beraber olmak demektir

Siz ey mustaz'aflar! Adalet, özgürlük, İslami kurtuluş için ayaklanan kardeşlerinize yardım e din, onlara katılın. Kafirlerden, hainlerden korkmayın. Bilin ki bu uğurda ölmek şehadettir.

Şehadet ne demektir biliyor musunuz? Şehadet sonsuz saadet ve kurtuluşa ermenin kapısıdır. Sorgusuz sualsiz cennetin nimetlerine kavuşmanın garantisidir...

Şehadete koşun!.. Cennete koşun!..

Ne zamana kadar bu dinsizlere karşı sabredeceksiniz? Dininize, namusunuza ve özgürlüğünüze sahip çıkmanızın vakti gelmedi mi? Evet, hayatınıza sahip çıkın. Kaderinize sahip çıkın...

Şeyh Said’in, cihada çağrı niteliğindeki bu konuşmasından sonra, güvenilir bir müslüman olan Yusuf Ağa'n mütevazı evine misafir oldu. Bir müddet dinlendi, Öğlene doğru, kıyam hareketinin ileri gelenleriyle Yusuf Ağa'nı evinde bir toplantı yaptı. Toplantıya birçok alım ve aşiret reisi katıldı. Bunlar şunlardı: Şeyh Said'in kardeşleri Şeyh Mehdi ve Şeyh Tahir, oğlu Ömer, Botan aşireti reisi Faki Hasan, Faki Hasan’ın oğlu Abdulhamid, Silvan aşiret reislerinden Molla Ahmed, Dalberli Hacı İlyas, Molla Hüsnü Şeyh Şerif, Çan'lı Şeyh Hasan, Şeyh Abdullah, Hasananlı Halid vs.

Toplantı odası, iki katlı evin ikinci katında, uzun geniş holün sağ köşesinde bulunuyordu. Oda, son dere sade, ama gözleri okşayan tek parça bir halıyla döşenmişti Oldukça geniş olan bu halının üstünde duvarlar boyunca sıralanmış küçük yün yastıklardan başka bir şey yoktu. Davarlarda, birkaç elyazması levhanın dışında çıplak denilecek kadar boştu. Odanın ortasındaki sobada sadece ateş korları vardı. Soba bir defa yakılmış ve odunlar tazelenmediği için sönmeye yüz tutmuştu, Bundan ötürü içerdeki ha, insanı hafifçe titretecek kadar soğuktu.

Şeyh Said, önüne konulan çayı yavaşça yudumlayarak sessizce oturuyordu. Dalgın ve düşünceli bir hali vardı Toplantıya katılan kişilerden birkaçının fısıltı ile yaptıkları karşılıklı konuşmalar dışında odada çıt yoktu. Herkes şeyi Said'in konuşmasını bekliyordu.

 

Şeyh Said daha sonra konuşanları sakin bir el hareketiyle susturdu. Başını toplantıdaki en saygın kişilerden olan ve yan yana oturmuş bulunan Şeyh Şerif ile Şeyh Abdullah'a çevirdi.

- Değerli dostlarım... dedi. Sizinde bildiğiniz gibi, kıyam hareketini en az bir yıl sonra başlatacaktık. Fakat ne yazık ki, rejimin komploları sonucu hazırlıklarımızı tamamlamadan kendimizi kıyamın eşiğinde bulduk. Bundan ötürü çok zor, çok çetin bir savaşa hazır olmak ve bütün olumsuz şartlar karşısında direnmek zorundayız.

-Kuşkusuz basarı Allah’ın elindedir. Mücadelemiz zaferle sonuçlanabileceği gibi yenilgiyle de sonuçlanabilir Bize düşen görev Müslüman olma sorumluluğunu yüklenerek Allah rızası için kanımızın son damlasına kadar mücadele etmektir.

Şeyh Said, hafifçe öksürerek boğazını temizledikten sonra, etkileyici bakışlarını arkadaşlarının üstünde gezdirerek sözlerini sürdürdü:

- Ancak... Ancak şu önemli noktayı unutmamak gerekmektedir: Örgütlenmek... Örgütlenmek, evet örgütlenmek... Örgütlükten yoksun bir hareket, başıboş bir hareket başarıya ulaşamaz. Yapabileceğimiz her şeyi yaptıktan sonra işi Allah’a havale etmeliyiz. Bunu bizzat o bizden istiyor.

Olgun bir örgütlenmeye sahip olmak zorundayız. Bunu başarmalıyız.

Bu arada Şeyh Abdulllah, Şeyh Said’in bir anlık suskunluğundan yararlanarak;

- Bunun için bir rehbere ihtiyacımız vardır. Diye söze karıştı. Kamil bir örgütlenmenin birinci şartı; Salih ve ehil bir imanın varlığıdır. Emir komuta zincirinden uzak bir örgütlenmeden söz edilemez. Emir komuta zinciri ise ancak önder veya imamla mümkün olur.

 
 
 
 

Kalın, iri dudakları, gür sakalının orasında şişkin bir et parçası dura, geniş alınlı Şeyh Şerif:

- Doğru söylüyorsunuz hocam, diye Şeyh Abdullah'ın sözlerini tasdik etti. Lakin zaten doğal bir liderimiz vardır ve herkes bunu kabul etmektedir.

Şeyh Abdullah:

- Elbette doğal bir liderimiz vardır ve bu da Şeyh Said hazretleridir. Fakat buna resmiyet kazandırmak lazımdır.

Şeyh Said, yüzünde en ufak bir değişiklik olmadan, sakin bir ciddiyetle konuşulanları dinliyordu.

Şeyh Said'in resmen önder seçilip ilan edilmesi kısa sürdü. Bu konuda hemen herkes bir şeyler söyledi. Daha sonra görüş birliğiyle Şeyh Said imam tayin edildi. Ona, "Emirül Mücahidin" lakabı verildi.

Daha sonra Şeyh Said tekrar söz aldı. Sakin bir ses tunuyla:

- Omuzuma ağır bir yük yüklediniz, dedi. Bu yükün altından kalkabilmeyi Rabbimden temenni ediyorum.

Şimdi ilk işimiz, kendimize geçici bir merkez seçmektir. Coğrafik ve toplumsal konumu itibariyle Darahini bu işe uygundur bence. Hem halkı bizden yana, hem de rejimin kolayca ele geçiremeyeceği dağlık bir yerde kurulmuştur,

Kısa bir istişareden sonra Darahini, kıyam merkezi seçildi. Bununla ilgili bir kanun hazırlandı. Bu kanuna göre, Darahini, kıyam hareketinin merkezi durumundaydı. Vergiler, zekat bedelleri ve savaş esirleri Darahini'ye gönderilecekti.

Darahini, merkez seçildikten sonra, sıra görev dağılımına geldi. Hareketin güçlü olduğu öncelikli yerlerde kıyamı başlatacak liderler tespit edildi. Kıyam hareketi dört ana cepheye ayrıldı. Bu cepheler ve liderleri şunlardı:

1- Diyarbakır cephesi (Merkez cephe): Şeyh Said...

2- Elazığ cephesi: Şeyh Şerif Yado ...

3-Kıği Çapakçukur cephesi: Çanlı Şeyh Hasan efendi…

4-Varto Muş güzergahı cephesi: Melekanlı Şeyh Abdullah…

Bütün bu cephelerin komutanları, Şeyh Said'ten emir alacaklar ve bu direktifler doğrultusunda hareket edeceklerdi.

Şeyh Said bütün bu kararları bir kâğıda yazdırdı ve altına “Emirül Mücahidin” imzasını attı.

Yusuf ağanın evinde bunlar olup biterken, Darahini bir arı kovanı gibi kaynıyordu. Darahini’nin çevresindeki onlarca köy ve mezradan yüzlerce silahlı insan, Şeyh Said’in saflarına kıyama katılmak için Darahini’ye geliyorlardı. Darahini’nin karlı sokakları silahlı insanlarla dolup taşıyordu. Heyecan doruktaydı.

Darahini’deki bu heyecan kısa bir süre içinde başka yerlere de sıçradı ve bütün bölge de kıyam ateşi hızla tutuştu.

Evet, her şey büyük bir hızla gelişti. Olaylar bir çığ gibi büyüdü, on binlerce insan bir anda kendini kıyamın içinde buldu. Bu bir öfke yanardağının patlamasıydı.  Yıllardır sineye çekilen acıların, zulümlerin, eziyetlerin şiddetli bir şekilde dışa yansımasıydı. Normal yaşam bir anda altüst olmuştu.

Şeyh Said’in kuryeleri, Şeyh’in “Emirül Mucahidin” unvanıyla verdiği emirleri bölgenin dört bir tarafına, Şeyhin taraftarlarına ulaştırırken, Türkiye halkı için yeni bir dönem başlıyordu artık. Kan ve gözyaşlarından derelerin oluşacağı bir dönem… İslam’i hareket yanlılarıyla rejim güçlerinin kanlı hesaplaşmalarına sahne olacak bir dönem…

Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #8 : 11 Eylül 2009, 15:58:15 »

ALTINCI BÖLÜM

 


2 Mart 1925 günü sona ermek üzereydi. Diyarbakır'ı koyu bir duman gibi sararı ıslak sis perdesi, alacakaranlık çöktükçe yavaş yavaş kalkıyordu. Şehrin cadde ve sokakları, bir gün önce yağan şiddetli yağmurun etkisiyle hala ıpıslaktı; su ye çamur birikimleriyle doluydu. Diyarbakır'ın doğu yakasına bambaşka bir güzellik katan Dicle nehri, her ilkbaharda görüldüğü gibi gürül gürül akıyordu. Vadi ve ovalardaki karların erimesiyle, tarlaları su altında bırakan yağmurların bitip tükenmeyen yağışıyla kabaran nehir, taşacak noktaya gelmişti.

 Bir müddet sonra hava tamamıyla kanırmasına rağmen şehrin ışıkları yanmadı. Hatta akşam ezanı bile okunmadı. Her taraf derin bir ölüm sessizliğine ve koyu bir karanlığa gömülmüştü. Sokak ve caddelerde tek bir insana rastlamak bile mümkün değildi. Dikkatli bir göz, şehirde sessizlik ye karanlıkla beraber kaygı yerici, tedirgin bir bekleyişleri hüküm sürdüğünü hemen anlardı

 Gerçekten damlarda, avlularda her an saldırıya hazır yüzlerce silahlı adam mevzilenmişti. Koyu karanlıkta bulundukları mevziler, saklandıkları yerler tam seçilemiyordu. Çoğu sakallı, şalvarlı ve külahlı olan bu milis tipli insanlar silahlarını şehri bir ahtapot gibi şehri çepe çevre saran surlara yöneltmişlerdi. .

Bu silahlı kişiler şehri muhasara altında bulunduran Şeyh Said'ten saldırı emrini bekleyen müslüman gruplardan oluşmaktaydılar. Şeyh Said dışarıdan saldırınca, onlarda içerden şehri almaya çalışacaklardı. Silahları son derece yetersizdi ve ellerinde bulunanlarda eskimiş demode olmuş küçük, etkisiz silahlardı. Bu imkânsızlıklarına rağmen, rejim kuvvetleriyle çatışmaya girmek için sabırsızlanıyorlardı.

Surların dışında ise, Şeyh Said komutasındaki müslüman kuvvetler son hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. Bu kuvvetler, özellikle Diyarbakır'ın stratejik öneme sahip noktalarında, mesela Mardin Kapı, 63. Alay ve Makinalı Tüfek Bölüğü benzeri, rejimin kentteki en güçlü birlikleri tarafından korunuyordu.

Şeyh Said'e bağlı müslüman savaşçılar, surlarla çevrili kentten iki kilometre ötede çadırlardan oluşan bir karargâh kurmuşlardı. Bu beyaz çadırların ortasında yeşil ve hepsinden yüksek, geniş bir çadır duruyordu. Karargâhın merkez: olarak kullanıldığı ilk bakışta anlaşılan çadırın tepesinde "La İlahe İllAllah" amblemine sahip yeşil bir bayrak dalgalanıyordu.

 Gece yarısına doğru, mücahid komutanları toplanarak büyük çadıra girdiler. Çadırın içinde Şeyh Said ve hareketin bazı ileri gelenleri ayaküstü konuşuyorlardı. Komutanları görünce sustular.

Şeyh Said'in bakışlarında, tavırlarında ve duruşunda her şeyi göze almış bir insanın kararlı ve kendinden emin hali okunuyordu. Gayet rahat bir şekilde konuşuyor, sakin bir ses tonuyla direktifler veriyordu. Onun bu kendinden emin, sakin ve soğukkanlı davranışları kıyam liderlerine, komutanlara ve mücahidlere moral kaynağı oluyordu adeta.

Şeyh Said başına yeşil bir sarık sarmıştı. Birkaç portatif masa ve sandalyenin dışında hemen hemen çıplak sayılan loş çadırların içini hafifçe aydınlatan çıranın silik ışığında bembeyaz mintanı kül rengi görünüyordu. Mintanın göğüs kısmı, fişekliklerden görünmez olmuştu. Ayaklarına da deriden yapılmış, tabanı çabuk örselenmeyen uzun bir potini geçirmişti. Şeyh Said bu giyinişiyle şeyhlerden medreselerde dirsek çürütmüş alimlerden çok, ömrünü savaş meydanlarında geçiren bir gerilla liderine benziyordu. Derin bakışlı gözlerindeki parıltılı ışık bu intibaı daha da güçlendiriyordu. Zayıf, kısa boylu, esmer tenli, hafif karga burunlu ve köse bir adam olan mücahit komutan Hacı Sadık, saygılı bir tavırla Şeyh Said'in yanına yaklaştı. Şehadet parmağıyla öbür komutan arkadaşlarını göstererek:

- Hepimiz hazırlıklarımızı tamamladık Şeyh'im diye konuşmaya başladı. Bütün mücahitler saldırıya hazır halde bekliyorlar.

Şeyh Said düşünceli bakışlarla arkadaşlarına baktı.

Daha sonra yavaşça:

- En güçlü birliğimiz, Silvanlı aşiretlerden oluşan birliğimiz değil mi? diye sordu.

Hacı Sadık:

- Evet Şeyh'im dedi.

- Pekala, söylediğim yere, yani Mardin Kapı'nın karşısına mevzilendiler mi?

Bu sefer genç komutanlardan: olan Salih bey:

- Bütün direktifleriniz yerine getirildi Şeyh Hazretleri, diye söze karıştı. Urfa Kapı'nın dışında, kentin bütün kapılarını ve stratejik noktalarını kuşattık. Urfa Kapı'nın bulunduğu semt ise zaten rejim güçlerinin kontrolünden çıkmış durumda. Orasını bize bağlı milis güçler denetlemektedirler.

Şeyh Said tekrar Hacı Sadık 'a dönerek:

-Şehrin Dicle'ye bakan tarafında kimler mevzlendiler? diye sordu.

- Botan aşiretine mensup mücahitler... Surların kuzeyinde ise Salih ve Ömer Faro Beylere bağlı mücahitler mevzilenmiş durumdalar.

Bu sırada bir atlı kurye, kan ter içinde karargâha girdi. Dinlenmeden hemen Şeyh'in huzuruna çıktı.

Şeyh Said yanık, buğday tenli, güzel ve saf yüzlü bir delikanlı olan kuryeyi:

- Hoş geldin evladım, diye gülümseyerek karşıladı.

Yorgunluktan konuşacak halin kalmamış. İstersen biraz dinlen, daha sonra görüşürüz.

Heyecandan ve yorgunluktan gerginleşmiş güzel yüzü, Şeyh Said'in gülümsemesi karşısında birden yumuşayan kurye, hızlı hızlı konuşmaya başladı:

- Elazığ mücahidlerin eline geçti Şeyhim! Fazla zaiat vermeden kenti ele geçirdik. Sadece otuz şehidimiz var. Şeyh Şerif Yado Hazretleri yeni emirlerinizi belemektedir...

Bu haber karşısında da Şeyh Said'in kalbi heyecanla titredi. Gözleri dolu dolu oldu. Ama dişlerini sıkarak kendini tuttu ve hemen secdeye kapandı. Çadırdakiler de aynı şeyi yaptılar.

Şeyh Said başını secdeden kaldırmadan, duygulu bir şekilde;

- Ey güzel Allah'ım! Sana şükürler olsun! diye mırıldandı. Daha önce Darahini, Genç, Hani, şimdi de Elazığ ...

Şeyh Said, Darahini 'yi geçici merkez ilan ettikten bir müddet orada kalarak taraftarlarını artırmaya çalışmıştı. Daha sonra Botan Aşireti Reisi Faki Hasan'ı yerine temsilci atayarak Genç’e gelmişti. Genç'te Hacı Sadık, Ömer Faro, Çapakçur'un Mıstan ve Botan aşiretleriyle birleşek gücüne güç katarak Hani üzerine yürümüştü, Hani'yi ele geçirip Salih Bey'e bağlı kuvvetleri de kendine katarak Diyarbakır'a doğru yola çıkmıştı. Sadece Hani geçidinde ciddi direnişle karşılaşmış, fakat birkaç saat içerisinde bu direnci kırarak yoluna devam etmişti. Diyarbakır yakınlarında Silvan ve Sarkın kuvvetlerinin de ona katılmasıyla beş binden fazla askeri olmuştu.

Şeyh Said, Diyarbakır’a çok önem veriyordu. Diyarbakır'ın bölgesel konumunun ve stratejik öneminin farkındaydı. Kıyanı hareketi başarıya ulaşırsa Diyarbakır'ı başkent yapmayı düşünüyordu.

Şeyh Said, secdeden kalkıp toparlandıktan sonra ciddi bir yüz ifadesiyle kuryeye sordu:

- Kazım Bey kuvvetlerine ne oldu?

- Onları kent dışına püskürttük. Kenti geri alabilmek saldırıya hazırlanıyorlar.

Şeyh Said öfke ile başını salladı.

- O inatçı adam çabuk çabuk pes etmez.ünlem Şeyh Şemseddin ciddi bir sesle:

- Toparlanmalarına fırsat verilmemeli, dedi.

 

Şeyh Said, başını düşünceli düşünceli sallayarak Şeyh Şemseddinin sözlerine katıldığını belirtti. Daha sonra güzel yüzlü kuryeye döndü. Gayet soğukkanlı bir tavırla:

- Bak delikanlı, diye konuştu. Düşmanın kuvvetleri dağılmadıkça toparlanamayacak kadar beli kırılmadıkça, onu yenmiş sayılmazsınız. Toparlanır toparlanmaz tekrar size saldıracak ve başınıza bela olacaktır. Biraderim Şeyh Şerif Efendi, hemen Kazım Bey kuvvetlerinin üstüne gitsin. Onlara toparlanma ve karşı saldırı başlatma fırsatı vermesin. Düşman askerleri Elazığ'ın çevresindeki ilçe ve köylerden de temizlenmedikçe. Elazığ tam kurtulmuş sayılmaz.

Şeyh Said daha sonra büyük çadırdaki portatif masalardan birine oturdu. Eline kağıt kalem alarak Şeyh Şerif Yado'ya, onun zaferini kutlayan ve ona yeni direktifler veren bir mektup yazdı. Mektubu mühürleyerek kuryeye verdi.

Genç kurye hemen kalkıp gitmek isteyince, Şeyh onu durdurdu. Gülümseyerek:

- Adın ne senin, diye sordu.

Kurye, Şeyh'in ilgi ve iltifatından mahcup olmuş bir yüzle kekeledi:

- Hü ... Hüseyin Şeyhim!

- Pekala Hüseyin kardeş, yorgun değil misin?

- Allah'ın askerleri yorulmak nedir bilmez Şeyh'im.

- Yine de yorgunsun. Bana kalsa sen ve atın bir kaç saat dinlendikten sonra yola çıkarsın.

Kurye itiraz edecek gibi oldu, fakat Şeyh'e olan saygısından yine de sesini çıkarmadı.

Kurye gittikten sonra, Şeyh Said çadırın önüne çıktı. Düşünceli bakışlarla, ayın silik ışıkları altında gizemli bir havaya bürünen kentin surlarını seyretti.

İnsanı iliklerine kadar ürperten gizemli, ürkütücü bir sessizlik her tarafı kaplamıştı. İlkbaharın müjdeleyicisi olan yuvarlak, parlak ay, küstah ve umursamaz bir tavırla silik ışıklarını dünya yüzeyi üzerine serpiştiriyordu. Bu buz gibi donuk ışınların dışında, hiçbir yerde en ufak bir ışık kırıntısı bile yoktu. Surların yakınlarında kazdıkları hendeklerde sipere yatan mücahidlerin gölgeleri bu silik aydınlıkta zar zor fark ediliyordu.

Bakışlarını surlardan çeviren Şeyh Said gözlerini sessizlik içindeki ovaya dikti. Kimsenin duyamayacağı bir fısıltıyla:

- Bu derin sessizliğe gömülü ova, birkaç saat sonra tarihi bir savaşa sahne olacak, dedi. Müslümanların geleceğini belirleyen bir savaş ... Allah 'ım, gaybi yardımlarını bizden esirgeme!

Şeyh Said bir müddet etrafını seyrettikten sonra kendisini çadırda bekleyen komutanların yanına döndü. Ayakta yorulduğu için portatif bir sandalyeye yavaşça oturdu.

Gözü pek ve hareketli bir komutan olduğu duruşun~an ve tavırlarından belli olan orta yaşlı, gür ve siyah sakallı Ömer Faruk:

- Çatışmayı başlatmayalım mı Şeyh 'im?ünlem diye sordu. Şeyh Said sakin, heyecansız bir tavırla konuştu:

- Acele etmemize gerek yok. Onlar gevşeyip uyukladıkları zaman, yani sabah namazına doğru onlara saldıralım.

Salih Bey:

- Gerçekten güzel bir taktik, diye araya girdi. Bu arada Şeyh Said birden doğruldu. Aklına parlak bir fikir gelmiş gibi gülümsedi. İlgiyle kendisine bakan arkadaşlarına:

- Ateş yakalım, diye aklına gelen düşünceyi söyledi.

-Sayısız çoban ateşi yakalım. Bu yolla hem sayımız: çok gösteririz, hem de heybetli bir görüntü yaratarak düşmanı ürkütürüz.

Bu  fikir hemen benimsendi ve uygulanmaya konuldu. Kısa bir surede herkes tarafından duyulan Elazığ zaferinin kazanılmasından dolayı maneviyatları hayli yüksek olan mücahidler sevinç ve heyecan içinde çoban ateşi yakmaya başladılar. Bu cesur, fedakâr ve şehadet aşığı insanların hemen hepsi, şafakla beraber başlayacak oları savaşı sabırsızlıkla bekliyorlardı.: Çünkü onlar, Allah yolunda öldürülmeyi bu dünyada elde edebilecekleri en yüce makam, en karlı kazanç şeklinde algılıyorlardı.

Aceleci kent horozları şafağı haber verirken ilk kurşun patladı. Hemen ardından, "Allah 'u Ekber!" haykırışlarıyla ortalığı inleten mücahidler düşman mevzilerine kurşun yağdırmaya başladılar. Kentin içinde özellikle evlerin damlarında avlularda sokak başlarında mevzilenmiş müslüman milisler, silah seslerini duyar duymaz, onlar da çatışmayı başlattılar.

Ama ne yazık ki Mürsel Paşanın komutasındaki rejim güçleri uyumuyorlardı ve her an olabilecek saldırılara karşı tetikteydiler. Böylece gafil avlanmadılar. Kısacası Mürsel Paşa Müslümanların sandığından da kurnazdı. Paşa Şeyh Said'in böyle bir şey yapabileceğini düşünmüş ve tedbiri elden bırakmamıştı.

Ve çok şiddetli, kanlı, her iki taraf için de hayati önem taşıyan bir savaş başladı.

Cemil Paşazadelerin komutasındaki müslüman Zaza milisler ilk saatlerde birçok karakolu ele geçirdiler. Özellikle yoksul halkın büyük desteği sayesinde, surlara yakın baz: kenar semtleri kontrol altına aldılar.

Ancak bu başarı uzun sürmedi, Kentin merkezinde ve stratejik noktalarında askerlerini mevzilendirmiş olan Mürsel Paşa, milislerin üzerine düzenli iki bölük gönderdi Modern silahlarla donatılmış ve sayıca çok olan askerlere karşı tutunamayacaklarını anlayan milisler, işi vur kaç taktiğine döktüler.

Düzenli birliklerle Müslüman halk arasındaki çatışma bir anda bütün Diyarbakır’a yayıldı. Sokaklar ve caddeler birbirlerine kurşun sıkan insanlarla adeta birer cehenneme dönüştü.

Şehrin içinde her taraf cesetlerle dolup taşarken barut dumanları gökyüzünü koyu bir sis gibi örterken, surların dışında da şiddetli çatışmalar oluyordu,

Şeyh Said'e bağlı mücahidler aslanlar gibi savaşıyorlardı. Ama bir türlü surlara sokulamıyorlardı. Çoğu yarı yolda, göz açtırmayan makinalı tüfeklerin yayılım ateşi altında cansız bir şekilde yere serilip şehid oluyordu.

Kuşkusuz Şeyh Said kuvvetleri yeterli bir organizeye sahip değillerdi. Evet, cesurdular; ölümden korkuları yoktu, hatta ölümü saadet biliyorlardı. Ancak askeri disiplinden uzaktılar. Dağ köylerinde serbestlik, özgürlük içinde yaşamışlardı. Kabile reislerinden başka kimseden emir almaya alışmamışlardı.

Şeyh Said bu zaafın farkındaydı ve bunu tedavi etmek için çok çaba sarfetmişti. Ama ne yazık ki kıyam hareketinin erken patlak vermesi bu çabayı yarı da bıraktı.

Sabah oldu. Sakin sakin doğan güneş sanki hiçbir şey olmamış gibi dünyayı aydınlatıp ısıtma işlevini sürdürdü. Daha sonra öğlen oldu. Fakat çatışmanın şiddetinden en ufak bir azalma olmamıştı. Her iki taraf ta, ne olursa olsun kazanmak istiyordu.

Diyarbakır'ın sokakları kan ve barut kokularıyla dolup taşıyordu... Yerler cesetlerden geçilmiyordu. Evlerin kapıları ve pencereleri sıkıca kapatılmış, insanlar bodrumlarda, ahırlarda gizlenmişlerdi. Bazı sokaklarda çocuk cesetlerine de rastlanıyordu. Bu, rejim askerlerinin rastgele etrafı kurşun yağmuruna tutmalarından kaynaklanıyordu.

 
 

 
 

Bu arada bazı milisler kentin kuzeyindeki surlarda küçük gedikler açmayı başarmışlardı. Bu gediklerden kentin içine sızan gözüpek mücahidler hemen milislerin yardımına koştular. Mücahidlerin katılımıyla güçlenen ve moralleri artan milisler daha bir gayretle düşmana saldırdılar. Böylece kentin içindeki çatışmalar daha da şiddetlendi.

Akşam serinliği ortalığı kaplarken, her iki taraf ta büyük kayıplar vermiş, yorgun düşmüştü. Surlarda çok zeki bir şekilde mevzilenmiş askerleri bir adım bile gerilemeyen mücahidler yavaş yavaş zaferden umutlarını kesiyorlardı. Zafere kesin inancı olan birçok kimsenin kalbi, hayal kırıklığının verdiği acıyla sızıyordu.

Yerinde duramayan siperden sipere koşup mücahidlerin imanını coşturmaya çalışan Şeyh Said, bu hayal kırıklığını sezince derin bir üzüntüye kapıldı. Tehlikeye aldırmadan hemen yüksek bir yere çıktı. Kırgın ve heyecanlı bir yüz ifadesiyle bağırmaya başladı.

- İslam'ın Aziz Evlatları! Kahramanca düşmanın üstüne gidin! Siz Hizbullah'sınız, Allah'ın taraftarlarısınız. Hizbuşşeytan’dan korkmanız, ondan kaçmanız size yakışmaz…

Zafer sadece savaşı kazanmak demek değildir! Allah yolunda öldürülmek, şehid olup cennete gitmek de zaferdir. Hatta zaferlerin en büyüğü budur...

Dininiz, özgürlüğünüz ve mazlum halkınız için savaşın! .. Ölüme atılmaktan çekinmeyiniz. Biliniz ki kahramanca savaşarak izzet içinde ölmek, zelil ve hakir olmuş olarak zülme teslim olmaktan çok daha üstündür.

Şeyh Said'in bu sözleri üzerine birden imanları kabaran mücahidler bütün güçlerini sarfederek savaşı sürdürdüler. Mücahidler, kabaran imanlarının etkisiyle bir ara siperlerinden çıkarak surlara doğru hamle yaptılar. Adeta ölüme koştular. Ama acımasız top güllelerinin ölümcül darbelerine daha fazla dayanamayarak tekrar mevzilerine çekildiler.

Savaş tüm vahşetiyle devam ederken, Şeyh Said, kulakları sağır eden silah gürültülerinin içinde mevziden mevziye dolaşıyor, mücahidlerin morallerini diri tutmaya çalışıyordu. .

Şeyh Said sürekli haykırıyor, mücahidleri savaşa teşvik ediyordu.

- Bizler herhangi dünyevi bir çıkar için, ganimet için savaşmıyoruz. Davamız, aziz İslam şeriatını ayaklar altından çıkarmak ve halkın hayatına hâkim kılmaktır. Bunu böyle bilmelisiniz!

Biz din ve Allah dışında, hiçbir şeyi, uğrunda ölünecek kadar değerli görmüyoruz.

Şeyh Said bir ara büyük çadırın doruğunda dalgalanan "La İlahe İllAllah" amblemli sancağı göstererek:

- İşte biz bu sancak için savaşıyoruz, bu sancak uğruna katlediliyoruz, diye haykırdı. Özgürlüğün, insani kurtuluşun, saadet ve mutluluğun sembolü olan sancağımızı küffara çiğnetmeyelim. Haydi, kardeşler gayret edelim' Sabır ve direniş yoluyla düşmanı kahredelim!

"La İlahe İllAllah" bayrağının gölgesi altında yaşamak istiyorsak, savaşmalıyız.

Zalimlerin, zorbaların, tağutların tuğyanından kurtulmak istiyorsak, savaşmalıyız! Savaşmaktan ve direnmekten başka çaremiz yok… Mücahidleri gayretlendirmek için didinen sadece Şeyh Said değildi. Tepeden tırnağa silahlanmış olan âlimler de, bir taraftan mücahidleri galeyana getiren şiirler okuyorlar, bir taraftan da kahramanca ve en ön saflarda savaşıyorlardı.

Şeyh Said'in ve diğer mücahid âlimlerin gayretleri sonucunda savaş bir daha kızıştı. Özellikle milislerin surlarda açtıkları gediklerden kentin içine sızan mücahidler de arkadan saldırınca, rejim kuvvetleri iki ateş arasında kaldılar.

Güneş, kızıl bir buluta dönüşüp ufukta battığı ve dünya koyu bir karanlığa büründüğü halde, kentin kuzey ve güney cephelerindeki çatışmalar aralıksız sürdü. Şeyh Said 'in komutasındaki beş bin mücahid, hükümet birliklerini kuşatma altına alıp mukavemetlerini kırmak için delicesine çarpışıyordu. Çatışmalar daha çok, kentin güney tarafında bulunan Mardin Kapı tarafında yoğunlaşmış bulunmaktaydı. Mardin Kapı'yı savunan hükümet birlikleri, mücahidlerin iki taraftan yaptıkları kahramanca saldırılar sonucu çözülme noktasına gelmişlerdi. Ama Ali pınar'dan gönderilen süvari alayı durumu değiştirdi.

 Süvari alayı, Mardin Kapı önünde bulunan mücahidlere yandan saldırdı. Bu sefer mücahidler iki ateş arasında kaldılar.

Mücahid komutanlarından Şeyh İsmail, müslümanların örgütlü hükümet kuvvetlerinin karşısında tutunamayacaklarını anlayınca, diğer komutan arkadaşlarına geri çekilmenin daha uygun olacağını bildirdi. Mardin Kapı'nın çevresindeki Silvan'lı Sarkın'lı kuvvetlere komuta eden Şeyh Şemseddin de bu acı gerçeğin farkına vardı. Bir pusulayla Şeyh Said'i durumdan haberdar etti.

Çaresizlik içinde kıvranan Şeyh Said, ne yapacağını bilemez bir halde çadırların önünde durmuş, düşünüyordu. Bir çözüm arıyor ama bulamıyordu. Bu kadar kahramanca çarpışmalarına ve korkusuzca ölüme atılmalarına rağmen neden başarılı olamıyorlardı. Nasıl oluyor da korkak, imansız hükümet birlikleri karşısında geri çekilmek zorunda kalıyorlardı.

Şeyh Said'e göre bütün bunların nedeni kâmil bir örgütlenmeden yoksun olmalarıydı. Mücahitler dağınık savaşıyorlardı ve tek bir yerden yönetilmeye alışık değildiler. Bu konuda zorlanıyorlardı. Çünkü hiçbir askeri eğitim görmemiştiler ve askeri disiplinden yoksundular. Düzenli ve örgütlü hükümet kuvvetleri karşısında bu kadar dayanmaları bile bir başarıydı.

Ama mücahidlerin örgütlülükten yoksun olmaları onun sucu değildi. Çünkü daha hazırlıkların başındayken, daha örgütlenme süreci tamamlanmadan kıyam hareketi patlak vermişti. Kıyam, bir bakıma oldu bittiye getirilmişti. Ve Şeyh Said de istemeden kendini olayların içinde bulmuştu. Kıyamı baltalamaktan başka çaresi kalmamıştı. Şeyh'in taraftarları, kıyamın beklenmedik bir anda patlak vermesi üzerine apar topar bir araya gelip derme çatma birlikler kurmuşlardı.

Şeyh Said gözlerini yummuş, derin, hüzünlü düşüncelere dalmıştı. Bir ruh kırgınlığı yavaş yavaş benliğini sarıyor, yüz ifadesi giderek acılaşıyordu. O kadar dalmıştı ki, top gümbürtüleri, kurşun vızıltıları ve insan haykırışları çok uzaktan geliyordu sanki.

Şeyh Şemseddin 'den gelen bir haberci Şeyh Said'in dalgınlıktan sıyrılıp kendini toparlamasına neden oldu. Kan ter içinde kalmış olan atlı haberci derin soluklar alarak kesik kesik konuştu:

- Şeyh'im durum vahim! düşman bizi çembere almaya çalışıyor... Mukavemetimiz giderek kırılıyor.

Şeyh Said, habercinin konuşmasını yarıda keserek :

-Biraderim Şeyh Şemseddin ne diyor?

Haberci gözlerine dolan tuzlu terini elinin tersiyle silerken:

- Çekilmekten başka çarenin olmadığını söylüyor, dedi

- Yaa ...

Tam bu sırada Şeyh İsmail ve Salih bey'in habercileri de büyük bir hızla çadırların içine daldılar. Gelen habercilerde aynı karanlık tabloyu çizdiler.

Gerçekten durum vahimdi! Çekilmek zorundaydılar. Her şey bitmeden çekilmeliydiler. Çekilip öbür mücahid güçlerle birleşmeli, toparlanmalı ve tekrar saldırıya geçmeliydiler.

Şeyh Said basım yavaşça kaldırdı. Gecenin derin sessizliğini gümbürtüleriyle yırtan silahların namlularından fışkıran lavlara dalgın dalgın baktı. Daha sonra, sabırsızlık ve üzüntü içerisinde onun vereceği direktifi bekleyen yakın arkadaşlarına, habercilere döndü. Gayet soğukkanlı, ciddi ve kararlı bir sesle:

Komutanlara söyleyin, mücahidleri alıp Darahini'ye doğru çekilsinler, dedi. Vuruşa vuruşa çekilsinler ki düşman arkadan saldırmasın. Ergani yolunda kuvvetlerimizi birleştireceğiz...

Haberciler hemen gittiler. Şeyh Said bir müddet yerinden kıpırdamadı. Tek sözcük söylemeden gözlerini karalığı dikti. Fakat birden bakışları sertleşti. Dudaklarında acılı bir tebessüm belirdi. Başını sağa sola sallayarak:

" Daha her şey bitmedi!" diye düşündü. "Ben ölmeyinceye kadar da bitmeyecek. .. "

Birkaç dakika sonra merkez karargâhı oluşturan çadırlar söküldü. Mücahidler, içleri kan ağlayarak Diyarbakır çevresinden çekilmeye başladılar. Yerli milislerin büyük çoğunluğu da Diyarbakır da kalmayı tehlikeli görerek mücahidlere katıldı. Mücahidler, şehid ve yaralı arkadaşlarını beraberlerinde götürmeyi unutmadılar. Çünkü imanı olmayan Kemalist düşmanın insafı da olamazdı. Dedelerinin Uhud harbinde müslüman şehidlere yaptıkları iğrenç muameleyi onlar da, Kemalist imansızlar da yapabilirdi.

Ergani yolunda birleşen müslüman kuvvetler Darahini 'ye doğru geri çekilmeye başladılar. Mürsel Paşanın komutasındaki hükümet güçleri onları takip etmekten çekindiler. Çünkü şehirde hala milisler vardı ve yer yer çatışmalar sürüyordu. Ama asıl neden bu değildi. Şehirdeki askerlerin azalması durumunda halk, üzerindeki korku örtüsünü bir kenara atabilir ve olası bir isyan patlak verebilirdi.

Mürsel paşa Diyarbakır'ı boşaltmayı, askerleriyle beraber Şeyh Said'i takip etmeyi göze alamadığı için, Şeyh'in kuvvetlerini top ateşine tutmakla yetindi. Müslümanlar atış menzilinden çıkıncaya kadar top ateşi sürdü.

Burada, okuyucumun hoşgörüsüne sığınarak önemli bir noktayı belirtmek istiyorum. Halkın arasında şöyle bir söylenti dolaşır: Güya Şeyh Said'in askerleri Diyarbakır'a girdikleri zaman çapulculuğa başlamışlar; dükkânları, mağazaları, kuyumcuları yağmalamışlar.

Bu, büyük bir iftiradır! Şeyh Said kıyamının İslami boyutunu gölgelemek, kıyamın halk nezdinde ki meşruiyetini baltalamak, halkın Şeyh Said ve dostlarından nefret etmesini sağlamak için devlet tarafından uydurulmuş bir masaldır bu...

Her şeyden önce, Şeyh Said ve mücahidler Diyarbakır’ı ele geçirememişler ki, orayı yağmalayabilsinler.'Ele geçirilemeyen bir şehir nasıl yağmalanabilir.

Eğer denilse ki, içerdeki milisler şehri yağmalamış olabilirler; biz bu iddiayı da tutarsız ve saçma buluruz. Neden mi? Rejim kuvvetleriyle bir ölüm kalını savasına girişmiş ve çatışmanın yoğunluğundan başlarını kaşıyacak zamanları olmayan milisler nasıl şehri yağmalayabilirler?

Konu buraya gelmişken bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Bir öğretmen arkadaşımın babası yıllar önce hapishane anılarını anlatırken başından geçen şöyle bir olayı aktarmıştı bana:

Benim koğuşumda herkes tarafından sevilen, ak sakallı, nurani yüzlü, namazına çok düşkün, sessiz, hüzünlü, yaşlı bir adam vardı. Sürekli düşünceli durur, bazen hayallere dalar, hüzünle basını sallardı. Hiçbir zaman güldüğüne şahid olmazdım.

Bazen etrafını sarar, anılarını dinlerdik. Böyle anlardı ak sakalını hüzünle sıvazlar, nurani çehresine donuk bir anlam yayılır. Kederli kederli anılarını anlatırdı. Şeyh Said kıyamı esnasında Doğu'da askerliğini yaptığı için, hep o günleri anlatırdı.

Bir sabah, büyük bir üzüntüyle uyardı. Herhalde onu çok etkileyen bir rüya görmüştü. Hepimizin şaşkın bakışlarının arasında, son derece kızgın ve bir o kadar da yalvarıcı bir sesle bağırdı:

- Hepiniz tek tek gelip bana tüküreceksiniz!..

Bu sözler karşısında donup kalmıştık. Şaşkın şaşkın ona bakıyorduk. Ama o, arzusunda ısrar ediyor, teker teker kollarımızdan tutup kendine doğru çekiyor, bize bu fiili yaptırmaya çalışıyordu.

Burada anlatamayacağım kadar ağlatıcı olan sahnelerden sonra, bu garip arzusunun nedenini şöyle anlattı:

- Ben, Şeyh Said kıyamı esnasında Diyarbakır’da askerdim. Mürsel Paşanın komutasındaki ordumuzla, şehri muhasara eden kıyamcılar arasında şiddetli çatışmaların olduğu bir esnada komutanımız, benim de aralarında bulunduğum özel yetiştirilmiş yüzlerce askeri bir araya topladı. Bize kıyamcıların giydiği giysiden giydirip, esnafı yağmalamamız emrini verdi. Bu isteğin Ankara'dan, bizzat İsmet İnönü'den geldiğini de ayrıca belirtti.

Biz yüzlerce asker, mücahidlerin kılığına bürünmüş olarak şehre dağıldık. Aldığımız özel emir gereği, tekbirler getirerek, Şeyh Said'i övücü sözler haykırarak dükkânları vahşice yağmalamaya, rastladığımız kadınlara sarkıntılık etmeye başladık. O gün yaptığımız iğrençlikleri asla unutmayacağım...

Şimdi söyleyin, ben tükürülmeyi hakketmiş bir adam mıyım, değil miyim”?

Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #9 : 11 Eylül 2009, 16:00:32 »

YEDİNCİ BÖLÜM
 
 

Rejimin subay ve generalleri, hareket olgunlaşmadan Şeyh Said' i ayaklandırmak ve böylece onu rahatlıkla ortadan kaldırmak istemişlerdi. Ama kıyamın bölgeyi etki alanına aldığını ve geniş halk kitleleri arasında hızla yayıldığını görünce, büyük bir paniğe kapıldılar. Adeta elleri ayakları birbirine dolaştı.

Ankara'da üslenmiş Kemalist rejim bu durum karşısında alarma geçti. Şeyh Said kıyamı ne pahasına olursa olsun derhal bastırılmalıydı. Aksi takdirde silah gücüyle ve terör estirilerek halka benimsettirilmeye çalışılan genç cumhuriyetin temelleri sarsılabilir ve hatta yıkılabilirdi.

Olağanüstü toplanan hükümet veya devlet yetkilileri, çok önemli kararlar aldılar.

Bu kararların en önemlisi bütün ülkede sıkıyönetim halinin uygulanması ve istiklal mahkemelerinin kurulması idi. Böylece rejim Şeyh Said kıyamını bahane ederek ülkedeki bütün muhaliflerini sindirebilecek, tehlikeli gördüğü kişileri tutuklayıp katledebilecekti.

Daha sonraları on binlerce masum insanın hunharca katledilmesine, yüzlerce yuvanın yıkılmasına, düşünce ve inanç hürriyetinin tamamen yok edilmesine neden olan bu maddenin mimarı zorbalığıyla nam salmış İsmet İnönü'ydü. Bazı hükümet yetkilileri ve milletvekillerinin birçoğu bu maddeye karşı çıktılar. Kıyamın bastırılması için bu maddeye gerek olmadığını öne sürdüler. Ama nafile... İnönü ve adamları bu maddede ısrarlıydılar. Çünkü bu madde onlar için önemli bir fırsattı ve bir daha ele geçmeyebilirdi.

Zamanın başbakanı Fethi Okyar, bu maddenin uygulanması halinde ülkede büyük bir kargaşanın meydana geleceğini, yönetimi olumsuz yönde etkileyecek sayısız olayların yaşanacağını ileri sürdü. Böyle bir durumda olacak olan hadiselerin sorumluluğunu üstlenemeyeceğini belirterek istifa etti.

Mustafa Kemal, İsmet İnönü'yü yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi. İsmet İnönü; bu işi seve seve kabul etti. İsmet İnönü, hükümeti kurduktan Sonra Kürdistan bölgesinde etkinliği bulunan bazı Şeyh ve aşiret reisleriyle ilişkiye geçti. Bu kişileri, ya para karşılığında veya silah zoruyla kendi tarafına çekti.

Kuşkusuz, rejime en büyük desteği Hormek aşireti verdi. Hem de seve seve, hiç bir karşılık beklemeden... Varto, Solhan. Malazgirt ve Van gibi birçok yerleşim biriminde müslümanların rejim güçleri karşısında yenilgiye uğramalarına Hormek aşireti neden oldu.

Rejimden yana tavır takınan, Şeyh Said hareketine ve müslüman halka ihanet eden sadece Hormek aşireti değildi tabii ki. Lolan, Celali, Zeylan, Balli, Dekorikiki Halcan, Ömerkan, Hobigar ve Hayderarı aşiretleri de aynı ihanete katkıda bulunmuşlardı.

Şeyh Said'in Diyarbakır'da yenilgiye uğramasının en büyük nedenlerinden biri de bu aşiretlerin münafıklık yapmaları ve Şeyh ·Said'i arkadan vurmalarıydı. Şeyh Said'e yardım vaadinde bulunan şeyhler ve aşiret ağaları, rejimin para teklifleri karşısında Şeyh Said'i yalnız bırakmışlar, Ankara'ya telgraf üstüne telgraf göndererek, rejime bağlılıklarını bildirmişlerdi. Bununla da yetinmemişler, rejimin saflarında Şeyh Said'e karşı savaşmaya başlamışlardı.

İsmet İnönü başkanlığındaki hükümet, bir taraftan aşiret reisleriyle ilişkiye geçip onları satın alırken, öbür taranan da on binlerce askeri Kürdistan’a sevketmeye başladı. Askerler; girdikleri köy ve kasabaları yakıp yıkıyorlar, her tarafı viraneye çeviriyorlardı. Mustazaf halk, korkunç bir zulüm ve tecavüz altında inim inim inliyordu.

Aynı terörist uygulamalardan batıdaki müslümanlar da nasiplerini alıyorlardı. Bu müslümanlar keyfi olarak tutuklanıyor, dergi ve gazeteleri kapatılıyor, memleketlerinden sürgün ediliyor ve her türlü tecavüze maruz kalıyorlardı.

Şeyh Said'in Diyarbakır yenilgisi ve savunma pozisyonuna girip geri çekilmeye başlaması, rejimin cesaretini arttırdı. Askerler daha çok zulüm yapmaya, ele geçirdikleri yerleri harabeye çevirmeye, insanları topluca katletmeye başladılar.

Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
Sayfa: [1] 2 3 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
xort rabune kıyamı Şiir Pınarı YÜKSEKOVA 1 257 Son Mesaj 02 Eylül 2008, 12:45:20
Gönderen: Nar-ı Zehra
Şeyh Usame Bin Ladin,in Biyografisi İslam Alimleri ve öncüleri EBU_HUZEYFA 0 358 Son Mesaj 11 Eylül 2009, 23:57:44
Gönderen: EBU_HUZEYFA
İsrail, Şeyh Salah'ı Neden Cezalandırdı? Filistin Özel musabbinumeyr29 0 126 Son Mesaj 14 Ocak 2010, 10:14:22
Gönderen: musabbinumeyr29
Fotoğraflarla Şeyh Said Resimler ve flashlar vuslat 6 570 Son Mesaj 27 Aralık 2010, 13:17:04
Gönderen: bymusab
Şeyh Said Resimler ve flashlar cürmümile 1 296 Son Mesaj 10 Şubat 2010, 12:49:43
Gönderen: cürmümile
Şeyh Esad Erbili (1847-1931) İslam Alimleri ve öncüleri vuslat 0 302 Son Mesaj 05 Mart 2010, 22:27:17
Gönderen: vuslat
Halepçe Kıyamı Düşünce yazıları/Makaleler Sehidan 2 260 Son Mesaj 15 Mayıs 2012, 16:41:50
Gönderen: Sehidan