0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 2 [3] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Şeyh Said Kıyamı  (Okunma Sayısı 1560 defa)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1145


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #20 : 11 Eylül 2009, 16:17:49 »

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
 


Göğsünü boydan boya kaplayan fişeklikler ve omuzundan aşağı mavzerle bir dağ gerillasını andıran Şeyh Abdurrahim, üstüne oturduğu yüksek kayadan aşağıya, geniş ovaya baktı. Öfkeli, kaygılı bakışlarını ovanın ta aşağılarında Silvan'a doğru uzanan toprak yola dikti. Birkaç dakika, gözleri yola dikili olduğu halde hareketsiz kaldı. Daha sonra sağ tarafında duran sert bakışlı, siyah sakallı, gür saçlı gence dönerek kaygıyla konuştu:

-Selman görünmedi... Başına bir şey gelmiş olmasın...

Sert bakışlı genç, omuzundan kayan mavzerini düzeltirken karşılık verdi:

- Silvan buradan en az dört saat çeker Şeyh'im... Dört saat'te dönüş, eder sekiz saat... Bu durumda Selman kardeşin gecikmesi doğaldır. Ayrıca gizlice buluşacağı müslümanlarla görüşmesi de uzun sürebilir.

Şeyh Abdurrahim, genç adama karşılık vermedi, sessizce başını önüne eğdi. Çatık kaşlarla mavzerinin kundağını okşamaya başladı.

Şeyh Abdurrahim'in üstünde oturduğu dik ve yüksek kaya; derin, içi karanlık bir mağaranın hemen yanı başındaydı. Mağara, sarı' ve irili ufaklı kayalıklarla, çalılıklarla dolu bir bayırın zirvesinde bulunuyordu. İnsan buradan istediği yeri rahatlıkla gözetleyebilirdi.

Kıyamcıların hareketi kanlı bir şekildeki bastırıldıktan son a, Şeyh Abdurrahim ve bir avuç mücahid, rejim güçleriyle çarpışa çarpışa dağlara çekilmiş; sonunda da bu mağaraya sığınmıştı.

Şeyh Abdurrahim ve arkadaşları günlerdir bu mağaradaydılar. Dünyayla irtibatları kesilmişti. Kıyamın bastırılmasından sonra olup bitenleri bilmiyorlardı. Ayrıca bütün dağ köyleri Kemalist güçlerin kontrolü altında olduğu için, yiyecek bulmak konusunda da büyük zorluk çekiyorlardı. Yiyeceklerinden arta kalan son kırıntılar dört gün önce bitmişti.

Sonunda Şeyh Abdurrahim dayanamamış: hem son durumları öğrenebilmesi, hem de yiyecek bir şeyler bulabilmesi için Selman adlı bir mücahidi Silvan'a göndermişti. Silvan, mağaraya en yakın ilçeydi.

Selman'ın gecikmesi uzadıkça, Şeyh' in kaygısı yavaş yavaş bütün mücahidlere geçti. Herkes tedirgin olmaya, Selman'ın dönüşünü sabırsızlıkla beklemeye başladı.

Şeyh yavaşça yerinden doğruldu. Gözleri etrafını saran mücahidlerin kaygılı bakışlarına takıldı. Tevekkül yüklü bir sesle:

- Selman gecikti, diye konuştu. Orta yaşlı, sarıklı, hafif sakallı bir mücahid:

- Yolunu şaşırmış olabilir, diye bir açıklamada bulundu.

Şeyh Abdurrahim’in dudaklarında hüzünlü bir tebessüm belirdi. Kısaca:

- İnşeAllah, dedi.

Daha sonra mavzerini mağaranın duvarına yasladı.

Kollarını sıvadı. Bir mücahidin getirdiği su dolu ibriği aldı. Besmele çekerek abdest almaya başladı. Abdest boyunca dua mırıldanmayı ihmal etmedi.

Şeyh ve arkadaşları mağarada namaz kılıp dışarı Çıkarlarken, Selman'ın yolunu şaşırmış olabileceğini ileri süren az önceki mücahid, sevinçle bağırarak Silvan yolunu gösterdi. Bir anda bütün gözler ova boyunca uzanan toprak yola çevrildi. Şeyh Abdurrahim heyecanla yola baktı ve gelenleri bir anda tanıdı. Bunlardan biri Selman öbürü ise Şeyh 'in yakından tanıdığı ve şehid olduğunu sandığı Hacı Ömer idi.

Selman ve Hacı Ömer kan ter içinde bayırı tırmanarak mağaraya vardılar. İkisi de yere düşecek kadar yorgun perişandı. Elbiseleri tozdan, topraktan görünmüyordu.

Selman, bıyıkları kaytan gibi ince, sakalsız, gür , yağız bir delikanlıydı. İnce ve zarif boyluydu. Yorgunluktan buğulanmış öfkeli bakışları etrafa kıvılcımlar saçıyordu. Sevimli yüzü üzüntüyle çarpılmıştı.

Hacı Ömer ise hafif dolgun, kır sakallı, başında yeşil bir sarık bulunan orta yaşlı bir mücahiddi. O da Selman’da üzüntülüydü. Ama bakışları, tavırları sakin ve soğukkanlıcaydı.

Şeyh Abdurrahim, Hacı Ömer'le selamlaştıktan sonra şaşkın bir tavırla sordu:

- Daha gurubundaki mücahidlerle beraber kıstırdığını ve hepinizin şehid edildiğini söylemişlerdi.

Mağaranın önündeki alçak bir tümseğe oturan Ömer, kendisine sunulan matarayı alıp bir kaç yudum içtikten sonra derin bir nefes aldı. Basını hüzünle salladı üç nefes yutkundu ve:

- Pusuya düşürüldüğümüz doğru diye acıyla gülümsedi. •

Benim dışımda herkes şehid oldu. Ben yaralı ol kaçmayı basardım. Bir köye sığındım ve günlerce tedavi gördüm. Biraz iyileşir iyileşmez de gizlice Silvan'a gittim. Bir dostumun evinde saklanmaya başladım.

Şeyh Abdurrahim:

- Selman'la nasıl buluştunuz? diye tekrar sordu:

Hacı Ömer'in yerine Selman cevap verdi:

- Silvan'da kendisiyle buluştuğumuz kardeş o bahsetti. Saklandığı yeri bildiğini söyledi. Bunun üzerine kendisini çağırdım. Senin burada olduğunu öğrenince benimle gelmek istedi.

Şeyh Abdurrahim, daha fazla soru sormadan dikkatli bakışlarla yeni gelenleri süzdü. Hacı Ömer Selman da son derece tedirgin ve üzüntülüydüler, Selman’ın alt dudağı heyecandan hafifçe titriyordu.

Habercilerin psikolojik durumlarından önemli bir şeylerin olduğunu hisseden Şeyh Abdurrahim'in yüreği acıyla burkuldu. Nurani çehresini, birden kuruyan dudaklarını sitem yüklü bir gülümseme kapladı. Dolu dolu olan gözlerini Selman'a dikti. Boğuk bir sesle, yavaşça:

- Şeyh Hazretleri ve dostlarından bir haber alabildin mi Selman? diye sordu.

Yüzü, dudakları acıyla çarpılmış olan Selman:

-Şeyh'im!.. Şeyh'im ... diye ağlamaklı bir sesle konuşmaya çalıştı.

Selman'ın konuşamadığını gören Şeyh Abdurrahim, bakışlarını Hacı Ömer'e çevirdi.

Hacı Ömer üzüntüyle gülümsedi. Soğukkanlılığını kaybetmemeye çalışarak, kadere boyun eğmiş bir tavırla konuşmaya başladı:

- Şeyh Said hazretleri ve tutsak edilen bütün kıyam önderleri şimdi Cennet'i A'la'da rızıklanmaktadırlar! Rabbleri onları yanına çağırdı, onlar da bu davete icabet ettiler...

Şeyh Abdurrahim kederle sordu:

- Şehid oldular ha?ünlem

- Evet...

- Nerede, ne zaman?.

- Diyarbakır'da, üç hafta önce...

- Onları Dağ Kapı meydanında asarak şehid ettiler. Şeyh Abdurrahim'in başı önüne düştü. Gözleri doldu. Ağlamak için içinde müthiş bir istek oluştu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Bir müddet gözleri kapalı, boynu bükük, öylece kaldı. Daha sonra başını yavaşça kaldırdı. Nemli gözlerle etrafındaki mücahidlere baktı. Hacı Ömer dahil, bütün mücahidler ağlıyorlardı. Acıyla, kederle, kalpleri intikam duygularıyla kabararak ve özlemle ağlıyorlardı ...

Kardeşlerinin ıslak yanakları, kızarmış gözleri ve titrek dudakları karşısında daha fazla dayanamayan Şeyh Abdurrahim de gözyaşlarını tutamadı. Gözyaşı tan Şeyh'in yanaklarından kır sakalına doğru akmaya başladı

Şeyh Abdurrahim yavaş adımlarla, sessizce ağla mücahidlerden uzaklaştı. Bir ağaç gövdesinin yanına g çömeldi. Yüzünü avuçlarının arasına aldı. Şeyh Said kıyam önderleriyle beraber geçen anlarını düşündü. Kıy halkın kıyamına karşı tutumunu düşündü. Şehadeti düşü Ve dakikalarca öyle kaldı; anılarının içinde kaybolup git bir halde ...

Şeyh Abdurrahim yavaş yavaş kendini toparladı. Islak yanaklarını ve sakalını sarığın ucuyla kuruladı. Çöktüğü yerden kalktı. Vakur ve soğukkanlı bir tavı: mücahidlerin yanına döndü. Şeyh'in toparlandığını gören mücahidler onun etrafını sardılar. Şeyh, sakin ve duygulu bir sesle şu ayeti Ol maya başladı:

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir kadın ve erkeğe o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelip apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."

Ayeti okuyup bitiren Şeyh Abdurrahim, aynı duygulu sesle sözlerini sürdürdü:

- Kardeşlerim! Allah, bizden dinini korumamızı küfre ve zülme baş kaldırmamızı istedi. Canlarımızla mallarımızla kendi uğrunda savaşmamızı arzuladı. Biz Allah'ın bu buyruğuna uyduk. İnanmış kullar olarak itiraz etmedik. O'nun uğrunda savaştık. Ve bu savaş sonucunda bir çoğumuz malından, evinden, ailesinden, canın oldu.

Şeyh Said ve kıyam eden diğer kardeşlerimiz, Allah ve Resulünün buyruklarına itirazsız uydukları için şehid edildiler. Onların tek suçu, Allah ve Resulünün buyrukla itirazsız uymaktı. Tağuti yönetim bundan dolayı onları idam etti, bundan dolayı onları öldürdü.

Bu durum bizim için zillet değildir. Allah için çekmek, O'nun uğrunda öldürülmek zillet değildir...

Şunu bilin ki, Allah, canlarımızı ve mallarımızı cennet karşılığında bizden satın almıştır. Yeryüzünde fitne kalkıp din, hükümranlık, hükümet Allah'ın oluncaya kadar, tağuti yönetimler teker teker yıkılıncaya kadar savaşmaktan, cihad ve şehadet yolundan vazgeçmeyeceğiz...

Şeyh Abdurrahim derin bir nefes aldı. Bakışlarını ufkun derinliklerine dikerek:

- Biliyorum, diye konuşmasına devam etti. Nefislerimizin bizi rahat bırakmadığını biliyorum. Sadece şimdi değil, kıyam boyunca nefislerimizle uğraşmak zorunda kaldık. Bazılarımız nefislerinin oyununa geldiler, kıyam hareketinden döküldüler. Binbaşı Kasım gibi, kıyama ihanet edenler bile çıktı.

Kardeşler! Nefislerimiz, yaptıklarımızdan dolayı bize pişmanlık telkin ediyor. Bize sıcak ve rahat yuvalarımızı, kadın ve çocuklarımızı hatırlatıyor. Biz nefislerimize uysaydık, Allah korusun, belki de şimdi tağutun saflarında olurduk. Bugün, nefislerine uyan birçok şeyh ve aşiret reisleri, mü'min kardeşlerine karşı tağuti yönetimin saflarında çarpışmaktadırlar. '" 

Boyunlarını bükmüş, önlerine bakan üzgün mücahidler sessizce Şeyh Abdurrahim' i dinliyorlardı. Hepsi de acılıydı, kalpleri buruktu. Sadece önderlerini kaybetmemişlerdi. Onlar için aileleri de yoktu artık. Bunu biliyorlardı. Önlerinde iki yol vardı; ya hicret ya da şehadet.

Kır sakallı, kalpaklı, yuvarlak omuzlu, esmer bir mücahid, buruk bir tebessümle başını sallayarak: - Bir şair şöyle diyor, diye söze karıştı:

"Hangi güzel yüz ki toprak olmadı. Hangi güzel göz ki toprağa akmadı."

Şeyh Abdurrahim:

- Doğru, dedi. Ölüm her insan için kaçınılmaz bir sondur. Ne mutlu, nefislerinin değil, ruhlarının sesine kulak verenlere...

Bir müddet hiç kimse konuşmadı. Herkes önüne bakıp düşünüyordu. Neden sonra. Şeyh Abdurrahim konuyu Hınıs’a Hacı Ömer’e dönüp sordu:

- Hınıs’tan ne haber?

Hacı Ömer bu soru karşısında sarsıldı. Kahır dolu bir öfke yüzünü kapladı. Birkaç sefer yutkunduktan sonra:

-Şeyh’im! diye mırıldandı. En iyisi o konuyu konuşmamak…

Şeyh Abdurrahim birden büyük bir öfkeye kapıldı. Öfkeden titreyen parmaklarını hınçla dıktı. Kaşlarını çatarak sert sert:

-Hayır, anlat! dedi…

Hacı Ömer boğuk ve titrek bir sesle;

-Neyi anlatayım Şeyh’im diye konuşmaya başladı. Neyi anlatayım? Hınıs’ın yerle bir edildiğini, bütün evlerin yakılıp yıkıldığını mı anlatayım?  Bütün erkeklerin öldürüldüklerini; kadınların, kızların kirletildiklerini, tecavüze uğradıklarını mı anlatayım? Şeyh Said’in bütün akrabalarının küçük, büyük gözetilmeksizin yük vagonlarına doldurulup bilinmeyen bir yere götürüldüklerini mi anlatayım? Evet… Neyi anlatayım?

Hacı Ömer uzun bir müddet, Hınıs’ta olup bitenleri anlattı. Anlatılanlar tüyler ürperticiydi. Bu vahşet, bu acımasızlık karşısından insanın kanı donuyordu.

Şeyh Abdurrahim, Hacı Ömer’in anlattıklarını hayalinde canlandırmaya çalıştı. Hınıs’ın sokakları, Ağabeyinin geniş avlulu evi gözlerinin önünde canlandı. İşte, askerler Şeyh Said’in evini sarmışlar, içeri girmeye hazırlanıyorlar. Evde kadın ve çocuklardan başka kimse yok. Evin sağ kalan erkekleri daha önce tutuklanmışlar. İçerdeki korumasız kadın ve çocuklar korkuyla ağlaşıyorlar.

Askerler dipçik ve tekme darbeleriyle kapıları kırıyorlar. Önlerine gelen eşyaları devirerek, kırarak, sağa sola fırlatarak, içeri giriyorlar. İşte, suratsız bir asker. Şeyh Said’in yaşlı hanımının saçlarından tutmuş onu peşinden sürüklüyor, dışarıya çıkaramaya  çalışıyor.. Bir başka asker Şeyh 'in kızlarından birinin kolundan tutmuş, onu tekmeliyor. Evin içi kadın feryadlarıyla, çocuk ağlamalarıyla, askerlerin öfkeli haykırmalarıyla dolmuş,

Ve işte Şeyh Said'in evi yanıyor; cayır, cayır yanıyor… Diğer evlerden de ateşler yükseliyor. Hınıs’ın göğünü simsiyah bulutlar kaplıyor. Evler yanıyor, ağırlar yanıyor, ahırlar yanıyor ve her şey ile Hınıs yanıyor...

Küçük bir tren istasyonu... Rayların üstünde, hayvan taşımacılığında kullanılan bir yük treni duruyor. Vagonların kapısı açık, içlerinden dışarıya pis, ekşi bir gübre kokusu yayılıyor.

Vagonların önünde elleri zincirli, perişan kılıklı insanlar bekleşiyorlar. İçlerinde Şeyh Said'in hanımı ve kızları da var. Saçları açık, elbiseleri yırtık; utançla, kahırla önlerine bakıyorlar.

Vagonlardan birinde bir adam var. Elleri zincirli...

Kahredici bakışlarla etrafını süzüyor Bu adam, Bahaddin'den başkası değil.

Şeyh Abdurrahim birden silkindi. İçi kinle kabardı. Dudaklarını öfkeyle ısırarak:

- Bahaddin'e ne olduğunu biliyor musun Hacı? diye sordu.

Hacı Ömer:

- Sürgün esnasında şehid mi edildi, yoksa hala tutsak mı, bilmiyorum Şeyh'im diye cevap verdi. Hiç kimse de bilmiyor.

Şeyh Abdurrahim, Hacı Ömer’e ve Salman'a başka bir şey sormadı. Etrafını saran mücahidlere bakmadan, sessizce mağaraya girdi. Bir köşeye oturup düşünmeye başladı.

İkindi namazından sonra, Şeyh Abdurrahim, mücahidleri etrafında topladı. Hüzünlü bir sesle onlara, aldığı kararı bildirdi.

-Ben, Hacı Ömer ve Hüseyin, İran’a gitmeye çalışacağız. Allah izin verirse Ali Rıza Efendi'yi bulup ona katılacağız. .

Hacı Ömer, saygılı bir sesle:

- Ama Ali Rıza’nın İran’da nelerle karşılaştığını bilmiyoruz ki Şeyh’im, diye itiraz etti. Belki de o ve arkadaşları Şah’ın zindanlarında şimdi tutsaktır Şah yönetiminin rejimle işbirliği yaptığını bilmeyen yok…

Şeyh Abdurrahim;

Başka çaremiz yok, dedi. Tekrar toparlanmak ve halkı örgütlemek uzun bir zaman alacak. Bu faaliyetlerimizi burada yürütemeyiz. Yıllarca dağ başlarında yaşamamızda mümkün değil. İran ulemasının bize yardımcı olacağına inanıyorum.

Hacı Ömer boynunu bükerek:

- İnşeAllah! Diye mırıldadı.

Orta yaşlı, vakur, sakin mizaçlı, kır saçlı, uzun boylu ve hafif dolgun olan Hüseyin:

- Allah’ın takdiri ne ise o olur, diye söze karıştı. Fazla düşünmeye, kaygılar içinde bocalamaya gerek yoktur.

Selman önüne bakarak üzüntüyle sordu:

Biz ne yapacağız Şeyh’im. Dağ başlarında çürüyüp gidecek miyiz? Neden biz de bu yolculuğa katılmıyoruz?

Şeyh Abdurrahim, Selman’ın omzunu okşayarak gülümsedi:

-Bu yolculuk çok uzun, zor ve tehlikelerle dolu, dedi. Kalabalık olursak sınırı geçme konusunda başarı oranı azalır. Siz köylerinize, kasabalarınıza dönün. Halkın dini duygularını diri tutmaya çalışın. İnşeAllah tekrar buluşacağız…

Tam o arada bir patlama sesi duyuldu. Mücahidler şaşkınlıkla birbirine baktılar. Hemen sonra, kayalıkların arasında nöbet tutan mücahidin haykırışı duyuldu:

-Askerler… Askerler geliyor…ünlem

Selman, kızgınlıkla ayağını yere vurdu. Şeyh Abdurrahim soğukkanlı bir ifadeyle Selman’a bakarak:

- Sizi takip etmişler herhalde, dedi.

Hacı Ömer:

- Halbuki görünmemek için ne büyük bir çaba harcadık, diye üzüntüyle başını salladı.

Mücahidler hemen kayalıkların arasında sipere yattılar. Mücahidlerin tuttuğu kayalıklar sarp ve yüksek bir bayırdaydılar. Askerler ise bayırın aşağısında mevkisindelerdi. Yukarı çıkmaları çok zordu. Ancak sayıca fazlaydılar ve cephaneleri boldu.

Askerler, "Teslim ol”  gerek görmeden kayalıklara, mağaranın etrafına ateş etmeye başladılar. Mücahidlerin bu ateşe sert bir şekilde karşılık vermeleri üzerine, her iki taraf ta kendini çetin bir çatışmanın ortasında bulmuştu.

Her yer kurşun sesleriyle, barut dumanlarıyla dolmuştu. Kayalara, taşlara çarpan kurşunlar vınlayarak sağa sola düşüyorlardı. Yerler, kaya yarıkları boş kurşun kovanlarıyla dolmuştu. Kimse yerinden kımıldayamıyordu. Kimin ne kadar kaybı olduğu belli değildi.

Aksam karanlığı çökerken çatışma biraz hafifledi. Askerler hem yorulmuşlar, hem de kayıplarını tespit etmek istiyorlardı. Aynı durum mücahidler için de geçerliydi.

Hacı Ömer çatışmanın hafiflemesini fırsat bilerek, saklandığı yerden çıktı. Sürüne sürüne Şeyh Abdurrahim’in yanına gitti.

Şeyh Abdurrahim mağaranın hemen önündeki yüksek kayaları arkasında mevzilenmişti. Başı açıktı Sarığıyla kulunu sarmıştı. Elbiseleri, sol kolu ve mavzeri sıkıca tutan eli kan icindcydı.

Hacı Ömer, Şeyh’in bu durumunu görünce gayrı ihtiyari:

- Yaralandın mı Şeyh’im diye bağırdı.

Şeyh Abdurrahim konuşmadan eliyle mağaranın içini gösterdi. Hacı Ömer durmadı, mağaraya koştu. Ve gördüğü manzara karşısında acıyla yutkundu. Başını kederle salladı.

Mağaranın bir kenarında beş mücahidin kanlı cesedi yan yana dizilmişti. İçlerinde Selman da vardı. Selman kurşunu alnından yemişti, alnının ortasında kanlı bir delik vardı. Hacı Ömer gıpta, acı, hüzün karışımı duygular şehidlere bakarken:

- Gözleri ne kadar da ışıltılı, ne kadar da aydınlık bakıyorlar ya Rabbi! diye mırıldandı. Yüzleri ne kadar güzel: dudakları sanki gülüyor…

Hacı Ömer yavaşça Selman’ın yanına diz çöktü. Onun kandan kıpkızıl olmuş alnını öptü.

-Seninle dostluğumuz kısa sürdü kardeşim! dedi. İnşeAllah öbür dünyadan buluşuruz.

Hacı Ömer, Şeyh Abdurrahim’in yanına döndüğü zaman, Şeyh dalgın dalgın düşünüyordu.

Hacı Ömer:

- Buradan kurtulmak zorundayız Şeyh’im, diye konuştu. Sayıca bizden çok fazladırlar… Onlara karşı direnemeyiz.

Şeyh Abdurrahim biraz düşündükten sonra:

-Haklısın, dedi. Zaten topu topu otuz kişiydik. Şimdi yirmi beş kişi kaldık. Bu kadar adamla yüzlerce askere karşı savaşamayız. Kardeşlere bildir, hava tam karardıktan sonra firar etsinler. Eğer kurtulurlarsa kendi köy ve kasabalarına dönsünler.

Bir müddet sonra çatışmalar tekrar sertleşti. Kurşunlar karanlıkta birer kor parçası gibi vınlıyordu.

Hacı Ömer sürüne süren Şeyh’in kaldığı sipere döndü. Duygulu bir sesle:

- Bütün kardeşlerimizi teker teker şehid veriyoruz! diye konuştu. Hüseyin, Osman ve Hacı Ali şehid oldular.

Şeyh Abdurrahim, Hacı Ömer’in ellerini avucuna aldı, oldukça dostça sıktı.

- Sıra bize de gelecek kardeşim! diye burukça gülümsedi. Şehid olmak güzel bir şey… Rabbimizin bize verdiği bir lütuf şehadet…

Daha sonra:

-Onlara firar etmelerini söyledin mi? diye sordu.

- Evet Şeyh’im…

-O zaman biz de harekete geçelim.

Hacı Ömer, Şeyh'in kanlı koluna bakarak:

-Kanı durdurdun mu Şeyh'im? dedi. Bu yaralı kolla hızlı koşabilecek misin?

Şeyh Abdurrahim başarabileceğini söylemek ister gibi başını salladı. Daha sonra sağ eliyle mavzerini kaldırdı. Sürüne sürüne çatışma alanından uzaklaşmaya başladı. Hacı Ömer'de unu takip etti.'

Şeyh Abdurrahim ve Hacı Ömer, çatışma yerinden beş yüz metre uzaklaştıktan sonra ayağa kalktılar ve koşmaya başladılar. Fakat bir grup asker onları gördü. Daha birkaç metre koşmamışlardı ki, Hacı Ömer "Allahu ekber!" diye bağırarak yere düştü. Şeyh Abdurrahim hemen döndü. Hacı Ömer'in üzerine eğildi. Ama Hacı Ömer şehid olmuştu. Şeyh Abdurrahim bekleyemezdi, tekrar koşmaya başladı.

Şeyh Abdurrahim dakikalarca koştu. Önüne çıkan hiçbir şeye aldırmıyordu. Ayakları, taşlara, kayalara, dikenlere çarpa çarpa kan içinde kalmıştı. Yaralı kolu da kanamaya başlamıştı. .

Şeyh Abdurrahim bir tarlanın kenarına gelinceye kadar koştu. Koşacak gücü kalmamıştı. Yorgun düşmüştü. Bunun üzerine tarlanın içine girdi. Bu bir buğday tarlasıydı. Şeyh, tarlanın ortasına gelince durdu. Mavzerini yere bıraktı. Kendisi de oturdu.

Ancak Şeyh 'in peşine takılan askerler, onun tarlaya girdiğini görmüşlerdi. Ay ışığından yararlanan askerler tarlanın etrafını sardılar ve tarlaya doğru rastgele ateş etmeye başladılar. Başakların arasında yüzüstü yere uzanan Şeyh Abdurrahim, askerlerin ateşine karşılık vermedi. Karşılık verdiği takdirde, yerinin tespit edileceğini biliyordu. Bu yaralı ve yorgun haliyle onlara karşı koyamazdı.

Şeyh Abdurrahim'den karşılık gelmediğini gören askerler, bir süre sonra tarlaya rastgele ateş açmanın faydasızlığını anladılar. Boşuna kurşun harcamaktan vazgeçtiler.

Şeyh Abdurrahim, uzun bir müddet uzandığı yerden basını kaldırmadı. Kulağını toprağa dayamış, askerlerin ona doğru gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordu. Bir ara burnuna yanık buğday kokusu geldi. Yavaşça yerinden doğruldu. Başını kaldırıp etrafına baktı. Gördüğü manzara korkunçtu.

Tarla dört bir taraftan ateş almış, yangın hızla ona yaklaşıyordu. Askerler, yangın yoluyla onu imha etmeyi düşünmüşlerdi. Bu onlara göre hem kolay hem de risksiz bir yoldu.

Şeyh Abdurrahim, gece karanlığında gökyüzünü kızıla boyayan ateş yalımlarına bakarak hüzünle mırıldandı:

- Demek ki kaderimde yanarak şehit olmak varmış Ya Rabbi! Ruhumu kabzedinceye kadar bana dayanma, sabretme gücü ver!..

Şeyh Abdurrahim, sakin bir tavırla diz çöktü. Gözlerini kapattı. Hafif bir sesle Kur'an okumaya başladı. Birkaç dakika sonra, vücudunun dayanılmaz bir sıcaklıkla eridiğini, nefesinin tıkandığını hissetti. Tam bu sırada gözlerinin önünde Şeyh Said'in mütebessüm, mülayim, ışıltılı, nurlu yüzü canlandı. Şeyh Said, ona bakıp gülümsüyor ve sanki onu yanına çağırıyordu.

Az sonra her şey olup bitmişti. Şeyh Abdurrahim'in diz çöktüğü yerde şimdi kırmızı alevlerden başka bir şey görünmüyordu. Şeyh Abdurrahim de rabbine "Lebbeyk!" demiş ve meleklerin eşliğinde Cennete uçmuştu. Onun da ruhu Şeyh Said'in, Şeyh Şerif in, Faki Hasan'ın ve bütün şehitlerin ruhlarıyla beraber cennet bahçelerinde dolaşıyordu artık. Ruhları şad olsun.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
HabiR
Ziyaretçi
« Yanıtla #21 : 10 Ekim 2009, 13:54:32 »

  kardeş bu kitap sadullah aydının  pirandan yükselen feryat adlı kitabı mı?
Moderatöre Bildir   Logged
vuslat
Site Yöneticisi
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5352


Sözüm tükendi, manayı sessizliğe yükleyip sustum


« Yanıtla #22 : 01 Temmuz 2010, 11:19:05 »

Şeyh Said Parti Kurabilir Miydi?


--------------------------------------------------------------------------------

Hakan ALBAYRAK
 
Şeyh Said ve arkadaşları, devletin gidişatını legal yollarla etkileme imkânına sahipler miydi? Hiç değilse prensipte, potansiyel olarak var mıydı bu imkân?

Bir siyasi parti kurup halkın oylarına talip olabilirler miydi mesela?

Yahut Halk Fırkası'nın milletvekili aday listelerinde kendilerine yer bulabilirler miydi?

Devletin bazı uygulamalarına itirazlarını Meclis çatısı altında özgürce -'Bazı kelleler gidecektir' diye tehdit edilmeden- dile getirebilirler miydi?

Tabii ki hayır.

Bırakın siyasi parti kurmayı, Meclis'te temsil edilmeyi...

Fikirleri doğrultusunda bir gazete, bir dergi bile çıkaramazlardı 1925'in Türkiye'sinde.

Hatta bir kitap bile basamazlardı.

Basarlardı, ama onun bedelini de başlarıyla öderlerdi.

Şapka İnkılabı'ndan iki yıl önce yazdığı bir risalede Şapka Kanunu'na muhalefet ettiği gerekçesiyle idam edilen İskilipli Atıf Hoca gibi...

* * *

"Devlete başkaldırmış olan Şeyh Said ve arkadaşları için nasıl anma töreni düzenlenir?" diye soruyorlar.

Halbuki şöyle sormaları gerekirdi:

"Tek parti diktatörlüğünde başkaldırıdan başka seçeneğe sahip olmayan Şeyh Said ve arkadaşlarına yapıştırdığımız hain yaftasının günümüz demokrasi ortamında gözden geçirilmesinden daha tabii ne olabilir?"

* * *

Diyarbakır'da idam edilişlerinin 85. yıldönümünde Şeyh Said ve 47 arkadaşını rahmetle anıyorum.

Mekânları cennettir inşaAllah.
Moderatöre Bildir   Logged

Ya Rebbî! ez Ji bela û zehmetîya, arîkarî te dêxwazîm. Ez xwe davim te...
Sayfa: 1 2 [3] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
xort rabune kıyamı Şiir Pınarı YÜKSEKOVA 1 257 Son Mesaj 02 Eylül 2008, 12:45:20
Gönderen: Nar-ı Zehra
Şeyh Usame Bin Ladin,in Biyografisi İslam Alimleri ve öncüleri EBU_HUZEYFA 0 358 Son Mesaj 11 Eylül 2009, 23:57:44
Gönderen: EBU_HUZEYFA
İsrail, Şeyh Salah'ı Neden Cezalandırdı? Filistin Özel musabbinumeyr29 0 126 Son Mesaj 14 Ocak 2010, 10:14:22
Gönderen: musabbinumeyr29
Fotoğraflarla Şeyh Said Resimler ve flashlar vuslat 6 570 Son Mesaj 27 Aralık 2010, 13:17:04
Gönderen: bymusab
Şeyh Said Resimler ve flashlar cürmümile 1 296 Son Mesaj 10 Şubat 2010, 12:49:43
Gönderen: cürmümile
Şeyh Esad Erbili (1847-1931) İslam Alimleri ve öncüleri vuslat 0 302 Son Mesaj 05 Mart 2010, 22:27:17
Gönderen: vuslat
Halepçe Kıyamı Düşünce yazıları/Makaleler Sehidan 2 260 Son Mesaj 15 Mayıs 2012, 16:41:50
Gönderen: Sehidan