0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 3 ... 5 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: şia kardeşler ve onların görüşünü savunanlar okusun  (Okunma Sayısı 1347 defa)
muhakemat
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« : 01 Aralık 2009, 09:33:06 »

Dördüncü Lem'a lemalar 4. lema



"Minhac-üs Sünne" bu risaleye lâyık görülmüştür.

("Mes'ele-i İmamet" bir mes'ele-i fer'iye olduğu halde, ziyade ehemmiyet verildiğinden bir mesail-i imaniye sırasına girip, İlm-i Kelâm'da ve usûl-üd dinde medar-ı nazar olduğu cihetle, Kur'ana ve imana ait hizmet-i esasiyemize münasebeti bulunduğundan cüz'î bahsedildi.)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ { فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ { قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى

Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki hakikatına "İki Makam" ile işaret edeceğiz.

Birinci Makam

"Dört Nükte"dir.

BİRİNCİ NÜKTE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı kemal-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet rivayet-i sahiha ile mahşerin dehşetinden herkes hattâ enbiya dahi "nefsî, nefsî" dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "ümmetî, ümmetî" diye re'fet ve şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdikiyle validesi onun münacatından "ümmetî, ümmetî" işitmiş. Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârane mekârim-i ahlâk, kemal-i şefkat ve re'fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavatına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemal-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş. İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine müraat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.

İKİNCİ NÜKTE: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî, cüz'î maddelere karşı azîm

(Orjinal Sayfa:18)

bir şefkat göstermiştir. Zâhir hale göre o azîm şefkati, o hususî cüz'î maddelere sarfetmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatta o cüz'î madde, küllî umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş. Meselâ: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin'e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karabetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve veraset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan'ı (R.A.) kemal-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle; Hazret-i Hasan'dan (R.A.) teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden Gavs-ı Azam olan Şah-ı Geylanî gibi çok mehdi-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zâtların hesabına Hazret-i Hasan'ın (R.A.) başını öpmüş ve o zâtların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan'ın (R.A.) başını öpmüş. Hem Hazret-i Hüseyin'e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin'in (R.A.) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlîşan ve hakikî verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdi-misal zevat-ı nuraniyenin namına ve Din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş, kemal-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir. Evet Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) gayb-aşina kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafında olan meydan-ı haşri temaşa eden ve yerden Cennet'i gören ve zeminden gökteki melaikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdem'den beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı gören, hattâ Zât-ı Zülcelal'in rü'yetine mazhar olan nazar-ı nuranîsi, çeşm-i istikbal-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in arkalarında teselsül eden aktab ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına başlarını öpmüş. Evet Hazret-i Hasan'ın (R.A.) başını öpmesinden, Şah-ı Geylanî'nin hisse-i azîmesi var.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى âyetinin bir kavle göre manası: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu manaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّهِ اَتْقَيكُمْ

(Orjinal Sayfa:19)

sırrına binaen karabet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlahiye noktasında vazife-i risalet cereyan ediyor?

Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-aşina nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki,

اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى اِبْرَاهِيمَ وَ عَلَى آلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasılki millet-i İbrahimiye'de ekseriyet-i mutlaka ile nuranî rehberler Hazret-i İbrahim'in (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesalikinde Enbiya-i Benî-İsrail gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı teyid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim." Çünki Sünnet-i Seniyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyttir.

İşte bu sırra binaendir ki; Kitab ve Sünnete ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı: Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyeye ittibaı terkeden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.

Hem ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlahî ile bilmiş ve İslâmiyet za'fa düşeceğini anlamış. O halde gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-ı mütesanide lâzım ki, Âlem-i İslâmın terakkiyat-ı maneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlahî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş. Evet Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünki İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdardırlar. Cibillî tarafdarlık zaîf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatlı, gayet şanlı, bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikata tarafdarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedahe hisseden bir zât, hiç tarafdarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şid

(Orjinal Sayfa:20)

det-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle Din-i İslâm lehinde edna bir emareyi, kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünki fıtrî tarafdardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizaı, hattâ akaid-i imaniye kitablarına ve esasat-ı imaniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes'eleye kısaca bir işaret edeceğiz. Mes'ele şudur:

Ehl-i Sünnet Ve Cemaat der ki: "Hazret-i Ali (R.A.), Hülefa-i Erbaa'nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (R.A.) daha efdaldir ve hilafete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti." Şîalar derler ki: "Hak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali'dir. (R.A.)" Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki: Hazret-i Ali (R.A.) hakkında varid ehadîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) "Şah-ı Velayet" ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tarîklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki; en efdal odur, daima hilafet onun hakkı idi, ondan gasbedildi.

Elcevab: Hazret-i Ali (R.A.) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hülefa-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerhediyor. Hem hülefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a'da hâdiseleri ve Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerhediyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır.

Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; şîa-i velayettir, diğeri; şîa-i hilafettir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki şîa-i velayet, şîa-i hilafete iltihak etmiş, yani; ehl-i turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali'yi (R.A.) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan şîa-i hilafetin davalarını tasdik ediyorlar.

Elcevab: Hazret-i Ali'ye (R.A.) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet: Âl-i Beytin şahs-ı manevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı manevîsi ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir nevi mahiyetini gösteriyor. İşte birinci nokta itibariyle Hazret-i Ali (R.A.) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer'i (R.A.) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyette ve kurbiyet-i İlahiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (R.A.) şahs-ı manevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-ı

(Orjinal Sayfa:21)

Muhammediyeyi (A.S.M.) temsil ettiği cihetle, müvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (R.A.) hakkında fevkalâde senakârane ehadîs-i Nebeviye, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikatı teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her Nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali'nin (R.A.) neslidir."

Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsı hakkında sair hülefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayatı çok neşrettiler. Sair Hülefa-i Raşidîn ise, öyle tenkid ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (R.A.) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (R.A.) me'yusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû'-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِىٌّ مَوْلاَهُ gibi mühim hadîslerle Ali'yi (R.A.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.

Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı şîa-i velayetin ifratkârane muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini şîa-i hilafet derecesinde mes'ul etmez. Çünki ehl-i velayet meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hülefa-i Raşidîn'in zemmine ve adavetine gitmemek şartıyla ve usûl-i İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; ağraz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ لاَ لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَcümlesine mâsadak olarak Hazret-i Ömer'in (R.A.) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için, intikamlarını hubb-u Ali suretinde gösterdikleri gibi, Amr İbn-ül Âs'ın Hazret-i Ali'ye (R.A.) karşı hurucu ve Ömer İbn-i Sa'dın Hazret-i Hüseyin'e (R.A.) karşı feci muharebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adaveti Şîalara vermiş. Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı şîa-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünki Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkis etmedikleri gibi ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîası hakkındaki sena-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (R.A.) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasara için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (R.A.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.

Şîa-i velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali'nin (R.A.) kemalât-ı fevkalâ

(Orjinal Sayfa:22)

desi kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddık'ı (R.A.) ona tercih etmek kabil olmuyor.

Elcevab: Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in ve Faruk-u Azam'ın (R.A.) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilafetteki kemalâtı ile beraber bir mizanın kefesine, Hazret-i Ali'nin (R.A.) şahsî kemalât-ı hârikasıyla, hilafet zamanındaki dâhilî bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû'-i zanlara maruz olan hilafet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık'ın (R.A.) veyahut Faruk'un (R.A.) veyahut Zinnureyn'in (R.A.) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş. Hem Onikinci ve Yirmidördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi: Nübüvvet, velayete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki; nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in (R.A.) ve Faruk-u Azam'ın (R.A.) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlahîden ziyade verildiğine, hilafetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali'nin (R.A.) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden iskat edemediği için, Hazret-i Ali (R.A.) Şeyheyn-i Mükerremeyn'in zaman-ı hilafetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali'yi (R.A.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali'nin (R.A.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikatı bir misal ile izah edelim. Meselâ: Gayet zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse; elbette âhirdeki ikisi çendan kemmiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar. İşte bu misal gibi Şeyheynin veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinden tecelli eden hakikat-ı akrebiyet-i İlahiye altunundan hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş'et eden kurbiyet-i İlahiyenin ve kemalât-ı velayetin ve kurbiyetin çoğuna galib gelir. Müvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecaatı ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile müvazene edilse, hakikatın sureti değişir. Hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) zâtında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) noktasında müvazene edilmez. Çünki orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sırr-ı azîmi var. Amma şîa-i hilafet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünki bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû'-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünki diyor

(Orjinal Sayfa:23)

lar ki: "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (R.A.) teberri eder. İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkis etmez, sû'-i ahlâk ile ittiham etmez. Öyle bir hârika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: "Hazret-i Ali (R.A.), Hülefa-i Raşidîn'i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih gördüğü için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş."

Elhasıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali'yi (R.A.) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor belki aksini isbat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali'nin (R.A.) tarafdarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (R.A.) lâyık olduğu senaile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar. Alevîler, hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnetin adavetine istihkak kesbeden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terkediyorlar. Her ne ise bu mes'elede fazla söyledik. Çünki ülemanın beyninde ziyade medar-ı bahsolmuştur.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zendeka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir.

* * *
Moderatöre Bildir   Logged

Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelîye elyaktır ki, bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Bişnev
"Nalîna agirî..."
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 196


"Dilimden düğümü çöz"


WWW
« Yanıtla #1 : 01 Aralık 2009, 10:18:32 »

Esselâmu âleyküm

Kürt-türk konusu bitti sıra şia-sünni sataşmasına geldi sanırım. Sizin bu tutumunuzla taassub ehli şialar arasında fark göremiyorum. Tıpkı mhp ile dtp arasında fark olmadığı gibi...

Evet isteğiniz üzerine yazınızı okuduk gardaş. Keşke sizde idrak ederek okusaydınız.

"Haksızlığı hak dava edinenlere karşı hak dava etmek‚ hakka haksızlıktır. "
Moderatöre Bildir   Logged

muhakemat
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #2 : 01 Aralık 2009, 10:43:25 »

Esselâmu âleyküm

Kürt-türk konusu bitti sıra şia-sünni sataşmasına geldi sanırım. Sizin bu tutumunuzla taassub ehli şialar arasında fark göremiyorum. Tıpkı mhp ile dtp arasında fark olmadığı gibi...

Evet isteğiniz üzerine yazınızı okuduk gardaş. Keşke sizde idrak ederek okusaydınız.

"Haksızlığı hak dava edinenlere karşı hak dava etmek‚ hakka haksızlıktır. "
la hawle kardeş burdan nasıl bunu çıkardın bilmiyom ama seni tebrik ediyorum bakış açına hayranım benim başlıktan hariç birtek yorumum varmı orda tamamı üstada ait şimdi hali hazırda durum böyleyken üstadın mektubuyla ilgili yorumunuz gerekirken sizin yaptığınız yoruma bakın. hem bu konuyu açmamın sebebi malesef bazı ehlisünnet welcemaat kardeşlerin şia fikriyle beslenip bazı sahabelere laf söylemelerine binaen açılan bir konudur bunu idrak edemiyorsanız benim diyeceğim birşey yok...
Moderatöre Bildir   Logged

Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelîye elyaktır ki, bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Murtazaali
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 132


« Yanıtla #3 : 01 Aralık 2009, 12:30:46 »

Muhakemat kardeş! Şimdi Ehl-i Sünnet ne yapmalıdır? Şiilere nasıl davranmalıdır?

Size göre Şiiler Kafir midir?

Sahabelerden sadece bazılarını sevmedikleri için Şii Müslümanlar Kafir olur mu? Şayet evet ise buna Kuran'dan ve Hadislerden delil sunmanız mümkün mü?

Şiiler Namaz kılmaz mı? Allah'a inanmaz mı? Kıbleye yönelmez mi? 30 gün Farz orucu tutmaz mı? Abdesti, Guslü, Namazı, zekatı, Haccı, Kelime-i Şehadeti inkar mı eder?

Şayet deseniz ki, Sahabelerden bazılarını sevmediği için kafir olmuşlardır. O zaman Tarihe kısaca bir dalış yapıp, gerek irtidat olaylarında gerekse cemel, sıffin ve nehrevan gibi savaşlarda bir çok Sahabeyi kafir etmemiz gerekecek. Şayet desenizki, onlar ayrı, onlarla biz bir olamayız. O zaman Allah'ın adaleti sorgulanmaz mı?

Evet şimdi size, karşısına soru işareti bıraktığım sorularıma kısa ve öz olarak cevap vermenizi rica ediyorum.

Not: lütfen farklı sitelerden uzun kopilere baş vurmayınız. El emeğiniz göz nurunuzu yazınız inş.
Moderatöre Bildir   Logged
muhakemat
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #4 : 01 Aralık 2009, 12:41:49 »

Muhakemat kardeş! Şimdi Ehl-i Sünnet ne yapmalıdır? Şiilere nasıl davranmalıdır?

Size göre Şiiler Kafir midir?

Sahabelerden sadece bazılarını sevmedikleri için Şii Müslümanlar Kafir olur mu? Şayet evet ise buna Kuran'dan ve Hadislerden delil sunmanız mümkün mü?

Şiiler Namaz kılmaz mı? Allah'a inanmaz mı? Kıbleye yönelmez mi? 30 gün Farz orucu tutmaz mı? Abdesti, Guslü, Namazı, zekatı, Haccı, Kelime-i Şehadeti inkar mı eder?

Şayet deseniz ki, Sahabelerden bazılarını sevmediği için kafir olmuşlardır. O zaman Tarihe kısaca bir dalış yapıp, gerek irtidat olaylarında gerekse cemel, sıffin ve nehrevan gibi savaşlarda bir çok Sahabeyi kafir etmemiz gerekecek. Şayet desenizki, onlar ayrı, onlarla biz bir olamayız. O zaman Allah'ın adaleti sorgulanmaz mı?

Evet şimdi size, karşısına soru işareti bıraktığım sorularıma kısa ve öz olarak cevap vermenizi rica ediyorum.

Not: lütfen farklı sitelerden uzun kopilere baş vurmayınız. El emeğiniz göz nurunuzu yazınız inş.

şimdi güzel kardeşim ben size tek bir soru soracağım şayet siz buna tüm samimiyetinizle cevap verirseniz söz bende sorunuza çok öz bir şekilde cavp vereceğim.
soru şu siz h.z bediüzzamanı asrın müceddidi olarak kabul ediyormusunuz? eyer kabul ediyorsanız ozaman asrın müceddidinin sözlerine kanaat etmeniz lazım ha yok etmiyorsanız ozaman olayın yönü deyişir..
siz bunu cevaplayın ben söz veriyorum bu sorunuza cevap olarak ya cevap yada sukut hakkımı kullanacağım....
Moderatöre Bildir   Logged

Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelîye elyaktır ki, bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Murtazaali
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 132


« Yanıtla #5 : 01 Aralık 2009, 12:46:37 »

şimdi güzel kardeşim ben size tek bir soru soracağım şayet siz buna tüm samimiyetinizle cevap verirseniz söz bende sorunuza çok öz bir şekilde cavp vereceğim.

Soruya soruyla cevap vermeyle hareket edenler bilmedende olsa Felsenin bir kanunu uygular. Genelde bu tarz bir yazışma içerisine girmem ama burada bunu deneyeceğim inş.

soru şu siz h.z bediüzzamanı asrın müceddidi olarak kabul ediyormusunuz?

Ben Üstad Saidi Nursiyi, Asrın Müceddidi olarak kabul etmiyorum. Kabul etmeyen onlarca Ehl-i Sünnet alimi gibi. Kabul etmediğim için ne değişir acaba? Kafir olur muyum?

eyer kabul ediyorsanız ozaman asrın müceddidinin sözlerine kanaat etmeniz lazım ha yok etmiyorsanız ozaman olayın yönü deyişir..

Üstadın sözleri kendi yerinde dursun. Onları değerlendirmiyoruz şimdi. Şu an konu siz ve sizin açtığınız başlıkta ki başlık ismidir. Ben içeriğe takılmadım. Ben size ve başlığa takıldım.

siz bunu cevaplayın ben söz veriyorum bu sorunuza cevap olarak ya cevap yada sukut hakkımı kullanacağım....

Evet buyrun şimdi sizin sorularımı cevaplamanızı bekliyorum.

Unutmayın Kopya yok. Kısa ve öz...
Moderatöre Bildir   Logged
muhakemat
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #6 : 01 Aralık 2009, 14:23:14 »

Soruya soruyla cevap vermeyle hareket edenler bilmedende olsa Felsenin bir kanunu uygular. Genelde bu tarz bir yazışma içerisine girmem ama burada bunu deneyeceğim inş.

Ben Üstad Saidi Nursiyi, Asrın Müceddidi olarak kabul etmiyorum. Kabul etmeyen onlarca Ehl-i Sünnet alimi gibi. Kabul etmediğim için ne değişir acaba? Kafir olur muyum?

Üstadın sözleri kendi yerinde dursun. Onları değerlendirmiyoruz şimdi. Şu an konu siz ve sizin açtığınız başlıkta ki başlık ismidir. Ben içeriğe takılmadım. Ben size ve başlığa takıldım.

Evet buyrun şimdi sizin sorularımı cevaplamanızı bekliyorum.

Unutmayın Kopya yok. Kısa ve öz...

benkisi birnevi soruya soruyla cevap deildi  sorunuza daha net bir şekilde cevap verebilmek için bir ön bilgiydi..
şimdi bak güzel kardeşim siz açık yüreklilikle üstadın asrın müceddidi olmadığını kabulettiğinizi belirtmişsiniz dolayısıyla bu konuyu uzatmanın bir sebebi yok çünkü ben sorularınıza risale-i nur penceresinden üstadın cevaplarıyla cevap verecektim ama mademki hali haırda durum budur uzatmanın bir alemi yok.
yalnız şukadarın derimki gerek başlık olsun gerekse üstadın sözleri olsun kesinlikle burdan şia'nın haşa kafir olduğu çıkmaz (nasılki sizin üstadı müceddit olarak kabuletmediğiniz için haşa kafir omadığınız gibi)buradaki düşünce ortak yolun bulunması düşüncesidir yoksa karalama kampanyası vesaire deildir ki risale-i nur 6000 sayfalık eserlerinin hiçbir yerinde böyle bir cümle bulamazsınız mesleğimize zıddır ama şunuda diyoruzki malesef şianın(zeydiye kolu hariç çünkü ehlisünnete yakındırlar)için ehli necattırlar diyemeyiz bizim düşüncemizde inancımızda şu vardır sahabenin en küçüğü evliyanın en büyüğüne müreccahdır peygamberimizin deyimiyle benim ashabım yıldız gibidir hangisine uyarsanız sizi hidayete götürür buna h.z muavie dahildir. cemel vakası sıffin olayına deyinmişsiniz unutmayınki ordaki olay çok farklıdır adeleti mahzayla adaleti izafiyenin savaşıydı h.z ali r.h adeleti mahzayı diyerleri h.z aişe vesairede adaleti izafiyeyi savunuyorlardi içtihadi bir meseleydi unutulmamalıdırki içtihadda tutarsa iki sevabı tutmazsa bir srvabı vardır çünkü ordaki niyet çok önemlidir Allah için içtihad ettiler ha hangi taraf haklı biz ehli sünnetin görüşü şudur h.z ali haklıydı ama diyer tarafada birşey diyemeyiz hakkımız hukukumuz ilmimiz yok birşey demek için ikitarafda ehli necattırlar h.z imam hüseyin olayı konumuzun dışındadır. fazla uzatmaya gerek yok bukadar kafidir inş.
AllahIN selamı hidayette olanların üzerine olsun. fi emanillah wesselam
Moderatöre Bildir   Logged

Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelîye elyaktır ki, bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Murtazaali
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 132


« Yanıtla #7 : 01 Aralık 2009, 15:10:24 »

benkisi birnevi soruya soruyla cevap deildi  sorunuza daha net bir şekilde cevap verebilmek için bir ön bilgiydi..
şimdi bak güzel kardeşim siz açık yüreklilikle üstadın asrın müceddidi olmadığını kabulettiğinizi belirtmişsiniz dolayısıyla bu konuyu uzatmanın bir sebebi yok çünkü ben sorularınıza risale-i nur penceresinden üstadın cevaplarıyla cevap verecektim ama mademki hali haırda durum budur uzatmanın bir alemi yok.

Allah'u Ekber. Ya kardeş görende sanacak ki Risale-i Nur, Ehl-i Sünnetin Kütübü Sittesi... Risalei Nur, Resulullahdan, Mezhep İmamlarından yüzlerce yıl sonra yazılmış bir eser...

Sorularıma cevap vermeyişinize bu bahane değildir ve olamazda. Çünkü önce muhatabını tanımalısın. Muhatabın bir Şii ise, Asrın Müceddidi olarak üstadı neden kabul etsin ki?


ama şunuda diyoruzki malesef şianın(zeydiye kolu hariç çünkü ehlisünnete yakındırlar)için ehli necattırlar diyemeyiz

Bunu neden diyemeyiz? Sebep nedir kardeş? Yazın ki bilelim? Mesela....

bizim düşüncemizde inancımızda şu vardır sahabenin en küçüğü evliyanın en büyüğüne müreccahdır peygamberimizin deyimiyle benim ashabım yıldız gibidir hangisine uyarsanız sizi hidayete götürür buna h.z muavie dahildir.

Cemel veya Sıffin savaşında yaşamış olsaydınız Hangi yıldıza uyar ve hangi yıldızlara kılıç kaldırırdınız? Tarafsız olmanız mümkün değil. Bir tarafta Talhalar, Zübeyrler, Müminlerin annesi..Diğer tarafta Ali'ler, Ammarlar...Acaba siz ne yapardınız?

Bu arada Ehl-i Sünnet içinde, Ashabım gökteki yıldızlar gibi hadisi ihtilaflıdır. Senedninin zayıf ve uydurma olduğunu söyleyen Sünni alim sayısı baya çoktur.


cemel vakası sıffin olayına deyinmişsiniz unutmayınki ordaki olay çok farklıdır ...... içtihadi bir meseleydi unutulmamalıdırki içtihadda tutarsa iki sevabı tutmazsa bir srvabı vardır çünkü ordaki niyet çok önemlidir Allah için içtihad ettiler ha hangi taraf haklı biz ehli sünnetin görüşü şudur h.z ali haklıydı ama diyer tarafada birşey diyemeyiz hakkımız hukukumuz ilmimiz yok birşey demek için ikitarafda ehli necattırlar h.z imam hüseyin olayı konumuzun dışındadır. fazla uzatmaya gerek yok bukadar kafidir inş.

Şu paragrafınızı, gerek Kuran ayetlerinden veya gerekse HAdislerden delillendirebilir misiniz?

Eğer bu mantıkla gidersek, Halife Osmanın katillerinide 1 sevap alan olarak görür cennete yollamamız gerekir. Nitekim Halife Osmanın katilleride Sahabeydi. Hatta içlerinde Resulullaha Ağaç altında biat edenlerde vardı.

Örneğin:

Abdurrahman bin Hudays el Belavî (Ağaç altında Allah Resulüne biat eden Sahabe)
Başer bin utab el-kenedi
Ömer bin Hamuk el- haza'i
Hakim bin cebele el-ıbadi


Eğer bu mantıkla hareket edicek olursak hatta Yezide bile 1 sevap yükler ve onuda cennete göndeririz. Şayet bunu yapmasak Yezide de haksızlık etmiş oluruz. Ayrıca yapmamamız için sebep nedir? Sebepde yoktur? Varsa buyrun...

 

Moderatöre Bildir   Logged
muhakemat
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #8 : 01 Aralık 2009, 20:44:27 »

Allah'u Ekber. Ya kardeş görende sanacak ki Risale-i Nur, Ehl-i Sünnetin Kütübü Sittesi... Risalei Nur, Resulullahdan, Mezhep İmamlarından yüzlerce yıl sonra yazılmış bir eser...

Sorularıma cevap vermeyişinize bu bahane değildir ve olamazda. Çünkü önce muhatabını tanımalısın. Muhatabın bir Şii ise, Asrın Müceddidi olarak üstadı neden kabul etsin ki?


Bunu neden diyemeyiz? Sebep nedir kardeş? Yazın ki bilelim? Mesela....

Cemel veya Sıffin savaşında yaşamış olsaydınız Hyıldıza uyar angi ve hangi yıldızlara kılıç kaldırırdınız? Tarafsız olmanız mümkün değil. Bir tarafta Talhalar, Zübeyrler, Müminlerin annesi..Diğer tarafta Ali'ler, Ammarlar...Acaba siz ne yapardınız?

Bu arada Ehl-i Sünnet içinde, Ashabım gökteki yıldızlar gibi hadisi ihtilaflıdır. Senedninin zayıf ve uydurma olduğunu söyleyen Sünni alim sayısı baya çoktur.


Şu paragrafınızı, gerek Kuran ayetlerinden veya gerekse HAdislerden delillendirebilir misiniz?

Eğer bu mantıkla gidersek, Halife Osmanın katillerinide 1 sevap alan olarak görür cennete yollamamız gerekir. Nitekim Halife Osmanın katilleride Sahabeydi. Hatta içlerinde Resulullaha Ağaç altında biat edenlerde vardı.

Örneğin:

Abdurrahman bin Hudays el Belavî (Ağaç altında Allah Resulüne biat eden Sahabe)
Başer bin utab el-kenedi
Ömer bin Hamuk el- haza'i
Hakim bin cebele el-ıbadi


Eğer bu mantıkla hareket edicek olursak hatta Yezide bile 1 sevap yükler ve onuda cennete göndeririz. Şayet bunu yapmasak Yezide de haksızlık etmiş oluruz. Ayrıca yapmamamız için sebep nedir? Sebepde yoktur? Varsa buyrun...

 


selamun aleyküm kardeşim.
bu sizin bakış açınız çünkü biz üstadı müceddid olarak kabulettiğimiz bize göre evet öyledir çünkü müceddidin manası nedir? dini tecdid eden her yüzyılda bir cenabı hak tarafından bu dini canlandırması için gönderilen kişidir ve o asrın ihtiyaçları neyse ona göre kur!andan sünnetten deliller sünan kişidir bu asrın ihtiyaçlarına engüzel cevap kur'anın manevi tefsiri olan risale-i nurda geçmektedir dolayısıyla biz bir konuya başvurduğumuz zaman kur'ana sünnete tabi alim olamadığımız için herşeyi öyle iyi anlamadığımız için asrın imamının bu asra göre yorumladığı risale-i nura başvuruyoruz. kaldıki ben siz illaki üstadı müceddid olarak kabuledin demedimki kabuleder etmesiniz o sizin basiretinize kalmıştır biz akla kapı açar ama iradeyi elden almayız sorunuza cevap vermeyişimizin sebebide sizin üstadı müceddid olarak kabuletmeyişinizin sebebidir zira ben sorularınıza risaleden cevap verecektim...

ayrıca şia için neden ehli necattır diyemeyiz sorusunuz yöneltmişsiniz  ben imam zeyde bağlı olan zeydiye mezhebi hariç demiştim diyerine gelince en basit ve bariz örneği sahabeye hemde cennetle müjdelenen sahabeye dil uzattıkları için ikinci sebeb olarak birçok sebeb varda ben iki sebeb nakledeyim ikinci sebeb Mut'a nikahı : Cahiliyet devrinden kalan bir nikah şeklidir. İslam'ın ilk yıllarında, özxellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan uzak kalan askerler için mut'a nikahına izin verilmiş, HGayber savaşına kadar mübah olan bu nikah Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp haram kılınmıştır ama şuan bakıyoruz iranda bu nikah bayabi revaçta bu konuda başka birşey dememe gerek yok sanırım.


bir diyer konu cemel ve sıffın olayında siz olsaydınız ne yapardınız diyorsunuz. la ya'lemu xaybe illAllah bunu Allah bilir ama hangi taraftada olsaydım Allah'ın izniyle ehli necat sayılırdık çünkü yukardada izahettiğim gibi bu bir içtihad savaşıydı hem kaldıki şu soruyu yöneltmek istiyorum ya biz bu konuyu nekadar irdelersek irdeleyelim elimize ne geçecek? bol bol günah başka bişi deil. bundan eminolabilirsiniz..


bir başka meselede hadisin sıhhatini irdelemişsiniz şukadarını derimki
Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz" hadisi kütübü sitte dediğimiz en sahih 6 hadis kitabında geçmiyor. Bu hadis Beyhaki ve Deylemi gibi önemli hadisçilerin kitaplarında yer alıyor. Kütübü sittede olmaması bu hadisin zayıf olmasını gerektirmez. Bu hadisi rivayet edenler ravilerden birinin zayıf olması hadisin zayıf olarak telakki edilmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla manası açısından Kur'an-ı Kerim'in ayetleriyle ve diğer hadislerle örtüşen böyle bir hadisi rivayet edenler arasındaki birisinin zayıflığı sebebiyle zayıf kabul etmek yanlış olur.
Kaldı ki ashabın hayatı ortadır ve onların kılı kırk yararcasına bir İslami hayat yaşamaları bu hadisin manasını doğrulamaktadır.

diyer başka bir konu ise içtihadı kur'an ve sünnetle delillendirirmisiniz demişsiniz.
bakın kardeşim bu hadistir hadiste aynen şu şekildedir Müctehid, ictihadında isabet ederse on, isabet etmezse, bir sevap alır.) [Buhari, Ebu Davud, İbni Mace, İ.Ahmed]

Eshab-ı kiramdan Ebu Said-i Hüdri rivayet ediyor:
Seferde iki kişi, su bulamadıkları için teyemmüm ederek namazlarını kılıyorlar. Sonra vaktin içinde suyu bulunca, biri abdest alıp namazını iade ediyor, diğeri iade etmiyor. Durum Resulullaha arz edilince, her ikisini de uygun bulup şöyle buyuruyor:
(Namazı iade etmeyen; sünnete uymakla isabet etti. Abdest alıp iade eden de, iki sevap aldı.) [Nesai, Ebu Davud]

Peygamber efendimiz, müctehidlerin böyle farklı ictihadlarının Müslümanlar için rahmet olduğunu bildiriyor. Mezheplerin çıkışı da, bu hükme dayanıyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Farklı ictihad rahmettir.) [Beyheki, Deylemi İ. Münavi, İbni Nasr]
umarım bukadarı bu mesele için kafidir...
 
gene diyer bir konu h.z osman ne hikmetse hristiyanlar nasıl peygamber muhammed diyorlar sizde halife osman deyip geçiştirmişsiniz. h.z osman meselesine gelince yaw kardeşim tarihi bilmesek okumasak haklısınız sorunuza cevap veremeyeceğim ama elhamdulillah okuduk bakın güzel kardeşim h.z osmanın şehadeti olayında h.z osmanın maktulu bilinmiyordu yani kimin yaptığı kesin deildi siz bana istediğiniz kadar isim sayın ama ehli sünnet wel cemaat bunu der ve bilirki h.z osmanın maktulu belli deildi zaten h.z ali ile h.z aişe validemizin h.z talha vesaire mücahedeleride bu yüzdendi h.z aişe ve rufakası h.z osmanın maktulunu h.z aliden istiyordu ama h.z ali adaleti mahzayı seçip kimseyi vermedi çünkü maktul belli deildi hatta h.z aliye şöyle bir teklif geldi birini gönüllü olarak ver ve bu konu kapansın ama h.z ali dediğimiz gibi adaleti mahzayı seçtiği için kabuletmedi ve kimseyi vermedi ve bunun sonucu malum olaylar oldu şimdi hali hazırda durum buyken bunu saptırmanın bir manası yok...




son konusu ise yezidi mel'unu dile getirşmişsiniz dikkat ederseniz daha önceki size verdiğim cevapta yezidi mel'ûn konu dışıdır demiştim siz niye yezidi işin içine koyuyorsunuzki birincisi h.z ali olayında  sahabeler vardı ikitarafa sahabeydi yezid sahabemiydiki? konuya ekliyorsunuz diyer bir mesele ise burda içtihadi bir olay yokki keyfi cebbarane bir olay var dolayısıyla yezidden bahset bile abes kaçar..

NOT: inanın yazmaktan yoruldum çok hızlı ve huyum gereği klavyeye bakmadan yazdığım için kelime hataları olabilir hakkınızı helal edin ayrıca bu  konu hakkında dahada fazla birşeyden bahsetmek istemiyorum bukadqarı kafidir.
 Allah'ın selamı hidayette olanların üzerine olsun wesselam....
Moderatöre Bildir   Logged

Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelîye elyaktır ki, bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Murtazaali
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 132


« Yanıtla #9 : 01 Aralık 2009, 22:30:04 »

ayrıca şia için neden ehli necattır diyemeyiz sorusunuz yöneltmişsiniz  ben imam zeyde bağlı olan zeydiye mezhebi hariç demiştim
Ehli Necat yani Kurtuluş ehli demek. Ehli Necat olmayan ise kurtulamaz. Helak olur. Bakın siz demiştiniz ki: yalnız şukadarın derimki gerek başlık olsun gerekse üstadın sözleri olsun kesinlikle burdan şia'nın haşa kafir olduğu çıkmaz………………………………….Peki Şia ehli necat değilse nedir? Ehl-i necatın zıddı nedir? Malumunuz zıt bir açıklama. Dolayısı ile necat ehli olmayan ateştedir. Ateşi hak eden necat ehli olmayanlar ise sizin açıklamanız bağlamında kafirdir. Çelişmiyor musunuz?                                                                                                                                                                                                                                                                           .                                                                                                                                                                       
diyerine gelince en basit ve bariz örneği sahabeye hemde cennetle müjdelenen sahabeye dil uzattıkları için
Siz Tarihi bir meseleyi konuşanları, dil uzatan olarak görüyor olmalısınız…Değilseniz biraz tarihden konuşalımmı?                                                                                                                                                                                                                                                                                               
                                Muta Bahsi…
Şu an konuşulacak bir mesele değil bu. Ama dilerseniz ayrı bir başlıkta bunuda işleriz. Diğer konulara geçelim inş. Ha bu arada anlattığın muta nikahı, kaynaklarınızla çelişiyor. Onu da belirteyim kısaca…Ayrı başlık açarsanız orda işleriz inş.

bir diyer konu cemel ve sıffın olayında siz olsaydınız ne yapardınız diyorsunuz. la ya'lemu xaybe illAllah bunu Allah bilir ama hangi taraftada olsaydım Allah'ın izniyle ehli necat sayılırdık çünkü yukardada izahettiğim gibi bu bir içtihad savaşıydı hem kaldıki şu soruyu yöneltmek istiyorum ya biz bu konuyu nekadar irdelersek irdeleyelim elimize ne geçecek? bol bol günah başka bişi deil. bundan eminolabilirsiniz..

Garip bir açıklama. Ve konuşmayalım, günahtır diyerek bir dokunulmazlık ortaya koyuyorsunuz. Genel yapı budur doğrusu. Ama konuşulmayacak bir şey değildir. Konuşulması gerekir. Siz bir savaş düşünün ki o savaşta onbinlerce Müslüman ve Sahabe katledilsin. Buna nasıl içtihat savaşı der üzerini örter ve normal karşılarsınız? Detaya girmiyorum. Girersem bir çok ayet pastellemem gerek…
bir başka meselede hadisin sıhhatini irdelemişsiniz şukadarını derimki
Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz" hadisi kütübü sitte dediğimiz en sahih 6 hadis kitabında geçmiyor. Bu hadis Beyhaki ve Deylemi gibi önemli hadisçilerin kitaplarında yer alıyor. Kütübü sittede olmaması bu hadisin zayıf olmasını gerektirmez. Bu hadisi rivayet edenler ravilerden birinin zayıf olması hadisin zayıf olarak telakki edilmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla manası açısından Kur'an-ı Kerim'in ayetleriyle ve diğer hadislerle örtüşen böyle bir hadisi rivayet edenler arasındaki birisinin zayıflığı sebebiyle zayıf kabul etmek yanlış olur.
  Ashabım yıldızlar gibidir hadisi konusunda yanılıyorsunuz. Bu hadis sizin alimleriniz tarafından uydurma veya senedi zayıf olarak beyan edilmiştir. Bunu bir aşağıda nakledicem inş. 
 
diyer başka bir konu ise içtihadı kur'an ve sünnetle delillendirirmisiniz demişsiniz.
bakın kardeşim bu hadistir hadiste aynen şu şekildedir Müctehid, ictihadında isabet ederse on, isabet etmezse, bir sevap alır.) [Buhari, Ebu Davud, İbni Mace, İ.Ahmed]
  Bu açıklama doğrultusunda keşke Şia’ya da böyle yaklaşsanız. Örneğin Muta Fıkhi bir konudur Şia için. Siz kabul etmeyin yanlış deyin ama hiç olmazsa onların içtihadına 1 sevap yükleyin. Ne olur ki…
gene diyer bir konu h.z osman ne hikmetse hristiyanlar nasıl peygamber muhammed diyorlar sizde halife osman deyip geçiştirmişsiniz. h.z osman meselesine gelince yaw kardeşim tarihi bilmesek okumasak haklısınız sorunuza cevap veremeyeceğim ama elhamdulillah okuduk bakın güzel kardeşim h.z osmanın şehadeti olayında h.z osmanın maktulu bilinmiyordu yani kimin yaptığı kesin deildi siz bana istediğiniz kadar isim sayın ama ehli sünnet wel cemaat bunu der ve bilirki h.z osmanın maktulu belli deildi zaten h.z ali ile h.z aişe validemizin h.z talha vesaire mücahedeleride bu yüzdendi h.z aişe ve rufakası h.z osmanın maktulunu h.z aliden istiyordu ama h.z ali adaleti mahzayı seçip kimseyi vermedi çünkü maktul belli deildi hatta h.z aliye şöyle bir teklif geldi birini gönüllü olarak ver ve bu konu kapansın ama h.z ali dediğimiz gibi adaleti mahzayı seçtiği için kabuletmedi ve kimseyi vermedi ve bunun sonucu malum olaylar oldu şimdi hali hazırda durum buyken bunu saptırmanın bir manası yok...
Bu konuyuda aşağıda açıklayacağım.

Yezid meselenizede konu uzamasın diye değinmiyorum.

Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1] 2 3 ... 5 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: