suskunlar meclisi - Sükûtumuz'dan anlamayan, sohbetimizden bir şey anlamaz..!
30 Temmuz 2010, 13:09:42 *
Selamun Aleyküm, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Şirk büyük bir zulümdür  (Okunma Sayısı 73 defa)
hamza01
Usta Üye
***

Puan: 35
Online Online

Mesaj Sayısı: 808


tağutu red ALLAHA iman....


« : 04 Eylül 2009, 10:12:17 »

Şirk büyük bir zulümdür


Buhâri ve Müslim, İbn Mes'ûd' dan şunu rivayet etmiştir :

«İman edip, imanlarına zulmü karıştırmayanlar var ya, işte emniyet onlarındır» âyeti nazil olunca, Hz. Peygamberin ashabına bu çok ağır geldi ve sordular:

— Hangimiz nefsine zulmetmez ki?

Onlara Hz. Peygamber şu cevabı verdi:

« Buradaki zulüm, salih kul Lokmanın, 'Ey oğulcuğum, Allah'a şirk koşma; çünkü şirk gerçekten büyük bir zulümdür'(31 Lokman 13) dediği şirktir». (Müslim, İman 197; Tirmizî, Tefsir 6/4)

Cenâb-ı Hak:

«Kim Allah'a ve Resulüne itaat eder ve Allah'tan korkar ve sakınırsa, kurtuluşa erenlerdendir» (24 Nur 52) buyurarak, itaati Allah ve Resulüne has kılmış, fakat, korkma ve sakınmayı, yalnızca Allah'a hasretmiştir. Yani, kişi peygambere itaat edince Allah'a itaat etmiş demektir; fakat, Allah'tan başka kimseden çekinmeyecek ve sakınmayacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

«İnsanlardan değil, benden korkun ve âyetlerimi az bir paha ile satmayın» (5 Mâide 44) .

«Onlardan korkmayın, benden korkun; eğer müminler iseniz» (3 Âl-i İmrân 175).

Allah Teâlâ:

«Şayet onlar, Allah ve Resulünün kendilerine verdiklerine razı olup 'Allah bize yeter; Rabbimiz bize lütfundan verecek ve Peygamberi de verecek. Doğrusu biz, Allah'a yönelip rağbet edenleriz' deselerdi» (9 Tevbe 59)buyurarak,
«Peygamber size neyi vermişse onu alın, neden sakındırmışsa ondan kaçının» (59 Haşr 7) âyetinde olduğu gibi, sözün başında da, sonunda da, verme fiilini hem Allah'a, hem Peygambere ait kıldığı halde, «lütfü ve yönelip rağbet etmeyi, yalnızca Allah'a hasretmiştir.

Kullara yalnız Allah yeter; bu hususta O'nun (c.c.) ortağı yoktur. Buhârî, «Allah bize yeter,O ne güzel vekildir» (3 Âl-i İmrân 173) sözüyle ilgili olarak, İbn Abbas'tan şunu rivayet eder:

«İbrahim ateşe atıldığında bu sözü söyledi. Muhammed de, İnsanlar size karşı toplandılar; korkun onlardan' denildiğinde böyle dedi» (İbn Mâce, Sayd 12; İbn Hanbel VI, 83, 109, 217).

Allah Teâlâ buyurdu ki: (8 Enfâl 64) :
«Ey Peygamber, sana ve beraberindeki müminlere Allah yeter». Nitekim, delilleriyle, geniş bir şekilde izah edilmişti.

Evet âyetin anlamı budur. Çünkü, salât ve selâm üzerlerine olsun, peygamberler, bizimle Allah (c.c.) arasında Cenâb-ı Hakk'ın emri, nehyi, va'di ve cezası hususunda aracıdırlar. Helâl, Allah'ın ve Resulünün helâl kıldığı, haram Allah ve Resulünün haram kıldığı, din de yine Allah ve Resulünün teşri' kıldığıdır.

Bize düşen, Allah ve Resulünü sevmek, itaat etmek, Allah ve Resulünün rızasını kazanmaktır.

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

«Eğer mümin iseler, Allah ve Resulünü razı etmeleri onlar için daha önemlidir» (9Tevbe 62) .

«Allah'a itaat ediniz, Peygambere itaat ediniz» (4 Nisa 59).

«Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur» (4 Nisa 80).

«De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-kavminiz, kazandığınız mallarınız, bozulmasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden yurtlarınız, size Allah ve Resulünden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimliyse, bekleyin, Allah emrini getirinceye dek!» (9 Tevbe 24).

Buhârî ve Müslim, Enes'ten, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet ederler:

«Kimde şu üç şey varsa, imanın tadını onlarla duyar: Allah ve Resulünü herkesten fazla sevmek, sevdiği kimseyi ancak Allah için sevmek, küfürden kurtulduktan sonra ona geri dönmeyi ateşe girmek kadar kötü görmek» (Buhârî, İman 9, 14; Müslim, İman 66; İbn Hanbel, I, lll/103, 114).

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

«Biz seni şahid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Allah ve Resulüne iman edesiniz, Peygamberi destekleyesiniz, koruyup gözetesiniz ve Allah'ı sabah-akşam teşbih edesiniz diye» (48 Fetih 8-9).

Görüldüğü gibi, Allah'a ve Resulüne îman edilecek, Peygamber korunup desteklenecek ve sabah akşam yalnızca Allah teşbih edilecek. Çünkü, bu, Allah'a ibadettir. İbadet ise yalnız Allah'adır. Binaenaleyh, Allah'tan başkası için namaz kılınmaz, oruç tutulmaz. Allah'ın evinden başkasına haccedilmez ve üç mescidden başkasına hususî ziyaret için sefere çıkılmaz; çünkü oraları, Allah'ın izniyle Allah'ın peygamberleri inşa etmişlerdir. Allah'tan başkasına adak adanmaz, yemin edilmez. Allah'tan başkasına dua edilmez ve istiğasede bulunulmaz.

Cenâb-ı Hak canlıları, bitkileri, yağmur, bulut ve diğer mahlûkatı yaratırken, peygamberleri tebliğde aracı yaptığı bir başkasını aracı yapmamıştır. Aksine Allah dilediğini, dilediği sebeplerle kendisi yaratır. Halbuki, yaratıklar içinde, herhangi bir şeyi kendi başına meydana getiren biri olmayıp, her sebep, kendisine yardım edecek ve karşı sebepleri defedecek başka sebeplere muhtaçtır. Böylesi bir şeye ancak Allah'ın gücü yeter. Hasılı, Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Risalette ise durum başkadır; peygamber, Allah'ın risâletini (emirlerini) kullara tebliğde sadece vasıtadır.


*******************************************************
BİLKİ ALLAH'TAN BAŞKA İBADETE LAİK HİÇ BİR İLAH YOKTUR.(MUHAMMED-19)
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Usta Üye
***

Puan: 35
Online Online

Mesaj Sayısı: 808


tağutu red ALLAHA iman....


« Yanıtla #1 : 19 Kasım 2009, 23:36:06 »

ŞİRKE DÜŞMEKTEN KORKMAK
Allah-u teala şöyle buyuruyor:
"Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur." (Nisa: 116)
Allah-u teala büyük şirk işleyen kişiyi, ölmeden önce tevbe etmediği takdirde asla affetmeyeceğini apaçık beyan ediyor. Şirkin dışındaki haramlar Allah'ın dilemesine kalmıştır. Allah dilerse bunları affeder, dilerse affetmez.
Zina ve hırsızlık gibi günahlara gelince; Bunlar nefsin arzuladığı şeylerdir. Şirk böyle değildir. Şirk Allah-u teala'nın hakkına tecâvüz etmektir ve bu sebeple en büyük zulümdür. Şirk nefsin arzuladığı bir şehvet değildir. Onun için Allah-u teala:
"Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 13) buyurmuştur.
Allah-u teala şöyle buyuruyor:
"Hani İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut. Rabbim! Gerçekten onlar insanlardan birçoğunu şaşırtıp saptırdılar." (İbrahim: 35-36)
Ayet-i kerimede görüyoruz ki, İbrahim aleyhisselam Allah'ın dostu, sevgili rasulü ve muvahhidlerin önderi olduğu halde kendisinin ve oğullarının şirke düşmesinden korkup Allah'a yalvarıyor.
Muvahhidlerin imamı şirkten en uzak olan kişi olmasına rağmen şirke düşmekten korkmuşsa bizim ondan kat kat daha fazla şirkten korkmamız ve uzak durmamız gerekir.

Ebu Mes'ud radiyAllahu anh şöyle rivayet ediyor:
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Kim Allah'a eş koşarak ölürse cehenneme girer." (Buhari)

Cabir radiyAllahu anh'den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim Allah'a hiçbir şeyi eş koşmadığı halde Allah'a kavuşursa cennete girer. Kim de O'na bir şeyi ortak koşarak kavuşursa cehenneme girer." (Müslim)

Hadisteki;
"Allah'a hiçbir şeyi eş koşmadığı halde" lafzı; ne uluhiyette, ne yaratmada, ne ibadette, ne de rububiyette ona eş koşmadığı halde kavuşursa, demektir.
Hadisteki;
"cennete girer" lafzı; hiç cehenneme girmeksizin cennete girer, manasında olmayıp, işlediği günahları Allah-u teala affetmezse günahları kadar azab edildikten sonra cennete girer manasındadır. Çünkü diğer naslar buna delâlet etmektedir.
Hadisteki;
"Kim de O'na bir şeyi ortak koşarak kavuşursa cehenneme girer" lafzı ise; kim büyük şirk üzere ölürse asla cennete girmez, Allah-u teala'nın rahmeti ona erişmez ve sonsuza kadar cehennemde kalır, demektir.

Bu iki hadis şunu gösteriyor:
Kim büyük şirk işlemeden Allah-u teala'ya kavuşursa cennete girer. Kim da Allah-u teala'ya büyük şirk işleyerek kavuşursa insanların en çok ibadet edeni olsa bile cehenneme girer ve orada ebedi olarak kalacaktır.
Bu çok önemli gerçeği, zamanımızda kendilerini İslam'a nisbet eden ve ilim sahibi olduğunu iddia eden kişilerin çoğu bilmemektedir.
Bu gerçek şudur ki;
Kim büyük şirk işlerse bütün ameli yok olmuştur. Bu kimse insanların en zahidi ve en ibâdetkâr'ı (İbâdet yapanı, ibâdete düşkünü) olsa bile onu tekfir etmek gerekir.
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Usta Üye
***

Puan: 35
Online Online

Mesaj Sayısı: 808


tağutu red ALLAHA iman....


« Yanıtla #2 : 24 Şubat 2010, 16:28:40 »

Kul Şirkten İslam’a Nasıl Girer

 Bir kişinin şirkten kurtulup İslam'a girdiğine hüküm verebilmek için belli şartların tahakkuk etmesi gerekir. Bu şartlar şunlardır:       
    Birincisi: Söylediği Şehadetin Manasını Bilmesi Gerekir   
     İkincisi: Şirkin Bütün Türlerinden Uzak Durmak
     Üçüncüsü: Tagutun Her Türlüsünü Reddetmek
     Dördüncüsü: Hakimiyeti Sadece Allah Teala'ya Has Kılmak
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Usta Üye
***

Puan: 35
Online Online

Mesaj Sayısı: 808


tağutu red ALLAHA iman....


« Yanıtla #3 : 02 Mart 2010, 10:17:18 »

Şirkin Zorlukları
 
 
Tağutlara kul olmaktan kurtulup, yalnızca Allah'a kul olmanın zorlukları ne kadar büyük olursa olsun, tağutlara kul olmanın zorluklarından daha hafif ve daha azdır. Çünkü tağutların kulluğu, dünya hayatında bazı güvenceler ve mevkiler kazandırsa dahi çekilmez bir eziyet ve dayanılmaz bir haksızlıktır.

Bu eziyetler, ağır ve sürekli oldukları gibi doğrudan doğruya insanın insanlığına yüklenmeleriyle insanı alçaltıcı bir özelliğe sahiptirler. Zaten insan, insana kul olunca bu insanlıktan söz edilemez.

İnsanın insanlar tarafından konmuş yasalara boyun eğmesinden daha aşağılık bir kulluk var mıdır?

Hangi kulluk, bir insanın kabinin başka bir insanın iradesine, hoşnutluğuna ve kızgınlığına bağlı bulunmasından daha kötü olabilir?

Bir insanın, yular veya geminin bulunması ve başka bir insan tarafından dilediği tarafa sürüklenmesinden daha alçaltıcı hangi kulluk olabilir?

Bu yüce duyguların yok olmasıyle iş bitmiyor. Tağutların egemenliği altında insanlar alçaldıkça alçalıyor. Sonuçta, mallarının hiçbir güvencesi kalmıyor. Ardından çocuklarını da kaybederler.

Çünkü tağut, istediği düşünceyi, istediği fikirleri, istediği ahlakı, geleneği ve göreneği onların ruhlarına empoze eder. Hevası uğruna onların canlarına kıyarak, kellelerinden ve iskeletlerinden şan ve şöhreti için anıtlar diker.

Sonuçta tağut insanların ırzlarına kasteder. Öyleki bir baba, kızının, tağutların istediği duruma düşmesine engel olamaz hale gelir. Bu alçaklık bazan doğrudan doğruya zorla tecavüz, bazan da bu çocukların kafalarını karıştırmak suretiyle şehvetlere hazır bir lokma konumuna getirilmek suretiyle icra ediliyor.

Gerek kendisinin, gerekse çocuklarının hayatını, malını, ırzını tağutların himayesine girmek suretiyle korumayı düşleyenler, ya sadece vehim içinde yaşamaktadır ya da gerçekleri görme yeteneklerini kaybetmişlerdir.

Gerçekten tağutlara kul, köle olmanın, mala, ırza ve cana yüklediği zorluklar dayanılmaz boyutlardadır. Allah'a kul olmanın doğuracağı, dünya hayatıyla sınırlı bazı zorluklar, Allah'ın ölçüsü bir yana bugünkü hayat ölçülerine göre dahi çok daha kârlı ve adilcedir.

İslami Hareketin Ahlâkî Temelleri adlı kitabında Seyyid Ebul A'la El-Mevdudi şöyle der:

"... İnsan hayatıyla az çok ilgilenenler bilirler ki, beşeri düzenin iyiye ya da kötüye gitmesinin bağlı bulunduğu esas mesele, düzenin idare edilmesi ve işleri ele alanların meselesidir. Bu tıpkı tren gibidir. Tren, makinistin istediği yöne gitmek zorundadır. Yolcular da ister istemez bu yöne seyahat edeceklerdir. Aynı şekilde, medeniyet treni de, işe el koyanların sevkettikleri yönden başkasına gitmez. Çünkü işi ellerinde bulunduranlar ve düzenin kontrolünü ellerinde tutanlar yönetimde mutlak iktidar sahibidirler.

Halk peşlerine takılmış her şeyi onlardan beklemektedirler. Düşünce ve kavramları oluşturacak, istedikleri kalıba sokacak esaslara onlar sahiptirler. Sosyal düzeni ve fertleri yönlendiren onlar ahlakî değerlerin tesbiti onların elinde. Yönetici önderler ve liderler, Allah'a inanmış ve O'nun azabından korkan kişiler olsa, hayat düzeninin iyilik, doğruluk ve sulh yolunda seyretmesi kaçınılmazdır. Kötüler de bu düzen içinde vaziyetlerini düzeltirler. Böylece, iyilikler artar, kötülükler tamamen ortadan kalkmasa bile, toplumun etkisiyle gelişme imkanı bulamaz.

Fakat; önderlik, liderlik, başkanlık, yani iktidar, Allah ve Resulü'nden uzak, şehvete tabi, kötülük ve azgınlığa düşmüş kişilerin elinde olursa tabiatiyle hayat sistemi, fuhuş ve düşmanlığın kol gezdiği bir seyir takip eder. Düşünceler, görüşler, ilim, edebiyat, politika, medeniyet, kültür, ahlak, muamelat, adalet ve kanun, fesada boğulur ve işler çığırından çıkar.

..."Allah'ın dininin, kullardan öncelikle istediği şeyin, katışıksız itaat ve bağlılıkla hep birden Hakk'a kulluğu kabul etmeleri olduğu gayet açıktır. Ta ki, boyunlarında Allah'tan başkasına kulluk bağı bulunmasın ve hayatlarında Allah'ın Resulü'ne indirdiklerinin dışında bir şeye tabi olmasınlar.

Sonra İslam'ın onlardan istediği, Allah'ın gazab ve belasını kulların üzerine celbeden her türlü melanetin ve kötülüğün yeryüzünden silinmesidir. İnsanoğlu, yönetimi ve önderliği küfür ve sapıklık önderlerinin elinde olduğu müddetçe bu yüce hedeflere ulaşamaz. Böyle bir durumda Hak dinin mensupları, bunların emirlerine ve güçlerine boyun eğmekten, köşelerinde Allah'ı zikretmekten, dünyadan tamamen uzaklaşmaktan ve bu zorbaların kendilerine gösterdikleri bazı güvence ve müsamahaları ganimet bilmekten başka çareleri kalmamış bir konumda olurlar. Bu noktada, salih bir önderliğin ve Hak Din'in hedefi olan bir nizamın ikamesinin gerekliliği ortaya çıkıyor.

Doğrusu bu görevini unuttuğu ve ikamesi için çaba sarfetmediği müddetçe hiçbir amelle Allah'ın rızasına ulaşması mümkün değildir, insanın...

Kitap ve sünnette, cemaat ve onun gerekliliği, işitip itaat etmenin zorunluluğu hakkında yer alan hükümler görülmüyor mu?

İnsan cemaatten ayrıldığı zaman ölümü hakkeder. Bu ayrılık bir kıl payı da olsa. Ve bu insan namaz kılıp, oruç tutsa ve müslüman olduğunu zannetse bile durum değişmez...

Bunun sebebi hak nizamın yerleştirilmesi ve müslüman bir önderliğin ikamesinden başka ne olabilir?

Bütün bunların gerçekleşmesi için bir cemaate ihtiyaç vardı.

Cemaatin gücünü sarsmaya ve cephesinde gedik açmaya yeltenen kişi İslam'a ve müslümanlara karşı öyle bir cinayet işliyor ki, namaz kılmak ve kelime-i şehadet getirmekle telafisi mümkün değildir bunun.

Sonra cihadın dinde kazandığı yüksek derece ve yüce mertebeye bakınız. Öyle ki, Kur'an-ı Kerim, cihaddan kaçanlar ve ağır davranıp yerinde kalanları, münafıklıkla suçlamaktadır. Bunun nedeni, cihadın, İslam nizamını yerleştirmek ve yaşatmak uğruna sürekli çaba sarfetmek olmasından başka bir şey olmamasıdır.

İşte bu özelliğinden dolayı "cihad" Kur'an-ı Kerim'de kişinin imanı için bir ölçü konumundadır. Diğer bir deyişle, Allah'a ve Resulüne iman eden birinin batıl bir düzenin egemenliğinden hoşnut olması ya da hak nizamın te'sisi için çaba sarf etmemesi mümkün değildir. Kim olursa olsun bu konuda zaaf gösteren kişi, iman yönünden tereddüt içindedir. Durum bu olduktan sonra onun amellerinden herhangi biri nasıl geçerli olabilir?"...

"Allah'ın arzında, salih bir önderliğin te'sisi, İslami bir nizama ulaşma açısından son derece önemlidir. Allah'a ve Resulüne iman eden, hak dini din edinen bir mü'minin hayatını İslami kalıp içinde geçirmekle görevi bitmez. Bununla kendini temize çıkaramaz. Ancak imanın gereği olarak bu tür çabasını, idareyi zalimlerin, fasıkların ve kafirlerin elinden kurtarmak için sarfetmek zorundadır. Bu çaba, idarenin Allah'tan korkan, O'nun rızasını arayan müslüman kişilerin eline geçinceye, gerçek İslam nizamı yeryüzüne egemen oluncaya kadar sürecektir. Çünkü Allah sadece İslam nizamından hoşnut olmaktadır. Zaten, dünya işlerinin düzene girmesi ve bu düzenin işlemesi İslam nizamının egemen olmasıyla mümkündür..."

İslam, insanları, ilahî saltanatı gasbedenlerin hakimiyetini reddedip bunu tamamiyle Allah'a vermeye çağırırken insanlıklarını ve boyunlarını kula kulluk zilletinden kurtarmayı hedeflemektedir. Aynı şekilde, kendi bayrağı altında ruhlarını her türlü küçük düşürücü halden kurtarmayı da amaç edinmektedir. Onları yüceliğe çağırmaktadır. Hep birlikte barış içinde olmalarını dilemektedir.

Hayat, bir olan Allah'a iman ve yalnızca O'na kulluk esası üzerine kaim olmadıkça, düzelmeyeceği gibi istikrar da bulamaz. İnsan hayatında, kulluk bir olan Allah'a has kılınmadıkça, yeryüzü fesada boğulacaktır. Kulluğun yalnızca Allah için olmasının anlamı, insanların, kullukla yöneldikleri, sadece onun şeriatına boyun eğmek suretiyle beşerin hevasının ürünü yasalara uymak zilletinden kurtuldukları, efendilerinin bir tek kişi olmasıdır. İnsanlara yasalarıyla hükmeden birden fazla rab olduğu müddetçe, insanların düşünceleri fesada duçar olduğu gibi, sosyal hayatları da alt üst olur gider.

Düşünce, ferdi ibadet ve şeriat olarak topyekün kulluk, Allah için olmadıkça yeryüzü düzelemeyeceği gibi, insan hayatı da istikamet bulamaz, insanlar yalnız ve yalnız birtek Allah'ın Rububiyeti gölgesinde hür olabilirler.

Allah nezdinde ve kainatın düzeninde akidenin önemi büyüktür. Aynı şekilde Allah'ın kaderini karşılamada, insan tarihi ve hayatı bakımından, dünyada ve ahirette akidenin önemi büyüktür.

Allah'ın birliği akidesinden doğan hayat metodu, cahiliye döneminde yürürlükteki hayat metodlarından tamamen farklı bir sistem yerleştirir. Cahiliyedeki hayat metodları, Allah'ın rububiyetinden başka rububiyetler esasına dayanmaları nedeniyle ilahi metod nezdinde hiçbir değere sahip değildirler.

Cahiliye dönemindeki müşriklerin şirki, bildikleri ve inandıkları Allah'a, hayat metodu ve düzeni bakımından başvurdukları değişik mercileri ortak koşmak suretiyle ortaya çıkıyordu. Bu tür şirk, bugün kendilerini Muhammed (s.a.s.) ümmeti zannedenler için de geçerlidir. Nitekim, o günün müşrikleri kendilerini ataları İbrahim (a.s)'in dininden zannediyorlardı. Cahiliyenin babası Ebu Cehil bile ellerini açar Allah'a şöyle dua ederdi:

"Allah'ım akrabalık bağlarını kesti ve bilmediğimiz birşey getirdi" diğer bir rivayette şu şekilde dua ederlerdi:

"Ya Rabbi, iki fırkadan en sapık ve akrabalık bağını kesenin belasını ver, onu mağlup et."

İbadet ettikleri putlara gelince, Allah'ınkine benzer bir uluhiyet atfetmiyorlardı onlara. Kur'an-ı Kerim putlara kulluk yapmalarının gerçek nedenini şöyle açıklıyor.:

"Allah'tan başka dostlar edinenler, bizi Allah'a daha çok yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz, derler." (Zümer.3)

Bu konudaki düşünceleri buydu. Allah'ın yanında şefaatçiler edinmek...

Ancak gerçek şirkleri bu noktadan kaynaklanmıyordu. İslam, Allah'ın yanında putlardan şefaatçiler edinmemekle eşdeğer değildir. Aksine; sözgelimi, şefaatçileri reddettikleri gibi Allah'tan başkasına şahsi kulluklarını sunmaktan kaçınan Hanifler, müslüman olarak değerlendirilmemişler.

Çünkü İslam, inanç, ferdi kulluk davranışları ve hakimiyetin Allah'a ait olmasıyla gerçekleşir ancak. Hakimiyeti Allah'a vermeyenler, hangi zaman ve mekanda olurlarsa olsunlar, sırf inanç olarak Allah'tan başkasına inanmasalar ve ferdi kulluk davranışlarını yalnızca Allah'a sunsalar bile, onlar müşriktirler.

Bunlar bu halleriyle, kimsenin müslüman saymadığı cahiliye döneminin Haniflerine benziyorlar. Ancak İslam, belirtilen silsilenin tamamlanmasıdır. Yani, itikat, kulluk kasdı taşıyan davranışlar, sunmak ve hakimiyet itibariyle Allah'ın birlenmesi...

Bir olan Allah'tan kaynaklanmayan şeriat, hüküm, kanun, sistem, değer ve geleneklerin reddedilmesidir İslam. Ama sadece bu İslam'dır.

Çünkü, İslamî itikadın başı olan "La ilahe illAllah Muhammedun Resulullah" cümlesinin anlamı budur.

Sonra, tevhidi bu şekilde anlayanlar, hareket halindeki bir toplumda müslüman bir önderliğin kontrolünde cahili toplum ve önderlikten bağımsız bir toplum meydana getirirler. Bu gerçeği, "itikat ve ferdi ibadet açısından müslümanlık" aldatmacasına kapılmamaları için, gerçek anlamda müslüman olmak isteyenlerin bilmesi kaçınılmazdır.

Çünkü sadece inanç ve ferdi kulluk gösterileri, hakimiyeti sadece Allah'a vermediği müddetçe insanı müslüman yapmaz. Kulların hakimiyetini de reddedip, cahili önderlik ve toplumun egemenliğini kabullenmemek kaçınılmazdır, İslam ismiyle isimlenmek için...

İyi niyetli, halis birçok insan vardır ki, bu noktada aldanmaktadırlar. Onlar müslüman olmak istiyorlar fakat gereği gibi bilmedikleri için aldanmaktadırlar. Her şeyden evvel gerçek anlamda İslam'ı anlamaları gerekir. Arap müşriklerinin kendilerinden farklı bir konumda olmadıklarını bilmeleri lazım.

Eski cahiliye döneminde müşrikler, daha önce belirtildiği gibi, putlardan şefaatçiler edinmekle beraber Allah'ı gerçekten biliyorlardı. Fakat onların şirke düştükleri esas nokta, hakimiyet meselesiydi.

Müslüman olmak isteyen iyi niyetli saf insanların bu hakikati bilmeleri gerekir. Aynı şekilde bu dini yeniden inşa edip yaşanan hayatın pratiği yapmak için mücadele eden müslüman kitle, bu hakikati tereddüt etmeden insanlara kesin bir şekilde açıklamalıdır.

Bu nokta, hareketin başlangıç noktasıdır. Burada yapılacak en ufak bir yanlışlık bütün yolun kaybedilmesine ve hareketin temelsiz oluşuna neden olur. Kişilerin samimi ve iyi niyetli olmaları gerçeği değiştirmez. Bu kesin kararlılık yol boyunca sabır ve tavizsizliği gerektirir.
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Usta Üye
***

Puan: 35
Online Online

Mesaj Sayısı: 808


tağutu red ALLAHA iman....


« Yanıtla #4 : 14 Mart 2010, 13:14:04 »

"İslâm'ın yöntemi ve hukukuyla (yasaları ve diğer öğeleri ile) egemen olduğu yerin dışında "dar-ul İslâm" yoktur.

"İman"dan sonra ancak "küfür" vardır.

"İslâm"ın dışında kalan her şey "cahiliye"dir.

"Hakkın" ötesinde ancak "sapıklık / dalâlet." vardır."


Seyyid Kutub
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.082 Saniyede 18 Sorgu ile Oluşturuldu