0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: şirkin Tanimi  (Okunma Sayısı 665 defa)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #10 : 24 Şubat 2010, 15:19:54 »

Müslüman Olabilmek İçin Şirkten Soyutlanmak Şarttır

Birinci Ayet:

Allah (c.c) Tevbe suresi beşinci ayette diyor ki:

“Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın.” (Tevbe 9/5)

Kurtubi şöyle diyor:

“Tevbe ederlerse” yani şirkten tevbe ederlerse “namaz kılıp zekât verecek olurlarsa yollarını serbest bırakın.”

Bu ayette dikkat çeken bir husus vardır. O da Allah’ın (c.c) katli (öldürme) şirke bağlamış olmasıdır. Sonra diyor ki: “tevbe ederlerse” şimdi değil mi ki katl şirkten dolayıdır, şu halde onun zevaliyle de zail olur. Bu ise mücerred tevbe ile öldürmenin zail olmasını gerektirir. Hem de namaz kılıp zekât vermekle alaka kurulmaksızın. Bu nedenledir ki mücerred tevbe ile namaz ve zekâtın vakti gelmeden öldürme sakıt olmaktadır. Esasen bu, söz konusu manada apaçık bir durumdur. Şu var ki; Allah (c.c) tevbeyi zikrederken yanında başka iki şarttan daha bahsetmiştir. Bunları geçersiz saymak hiç olası değildir. Bunun benzeri şu hadistir.

“İnsanlarla La ilahe illAllah diyerek namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıklarında benden canlarını ve mallarını masum kılarlar, fakat İslam'ın hakkı müstesnadır. Hesapları ise Allah’a aittir.” ...

İbni Arabi, görüldüğü gibi Kur’an da sünnet de aynı noktayı vurgulamaktadır, demiştir.”

İmam Kurtubi’nin sözlerine bir bakın:

“Bir kere tevbe şirkten dolayı yapılır. Öldürme ise ancak onun sona ermesiyle mümkündür.”

Bir de imam İbni Arabi’nin sözüne dikkat edin:

“Ayet ve hadisin ikisi de tek manada birleşmektedirler.”

Kur’an’ın nassına göre öldürme ile esir alma ve müşriklerin yollarının serbest bırakılmasının şartı, şirkten tevbe (vazgeçme)dir. Burada görüldüğü gibi, ayet ile zikredilen hadisin verdiği mantık aynıdır.

İmam Beğavi;

“Tevbe ederlerse” yani şirkten. “Namaz kılıp zekât verince yollarını serbest bırakın” yani: Onları serbest bırakın memleketlerinde dolaşsınlar ve Mekke’ye de girebilsinler” demiştir.

İbni Kesir de şöyle diyor:

“Onları hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin...” (Tevbe 9/5)

Yani onlar hakkında sırf mücerred vicdanınızla yetinmeyin. Aksine onları kale ve sığınaklarında muhasaraya alın ve yol ve gidişatlarını gözetleyin. Ta ki siz genişliği onlara daraltıp onları ya ölüme yahut İslâm’a zorlayabilesiniz. Bu nedenle şöyle dedi:

“Tevbe ederek namaz kılıp zekât verecek olurlarsa” zaten bu nedenledir ki; Ebu Bekir Sıddık (r.a) zekât vermeyenlerle savaşta bu ayeti kerime ve benzerlerine dayanmıştır. Nitekim onlarla savaşın haramlığı, bir kısım davranışların varlığı şartına bağlanmıştır. Onlar da, İslâm’a girmek ve gereklerini yerine getirmektir. Onun başından sonuna kadar bütün gerekleri bunun içindedir...

Bu sebepledir ki çoğu zaman namaz ile zekât yan yana zikredilir. Sahihayn’da şöyle gelmiştir. Resulullah (s.a.v) dedi ki:

“İnsanlarla Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet edinceye ve namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum.” (*Tecrid, Hadis: 665, 4/535; Hadis: 24, 1/38; Hadis: 689, 5/19-24)

Ebu İshak şöyle demiştir:

İbni Mesud’dan (r.a) dedi ki:

Namaz kılıp zekât vermekle emrolundunuz. Kim arınmaz (zekât vermez) ise onun namazı geçersizdir. Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem diyor ki:

Allah namazı zekât olmadan kabul etmiyor...

Allah Ebubekr’e rahmet etsin ne kadar da fakih idi. İmam Ebu Ca’fer b. Cerir et-Taberi diyor ki:

Rabi’ b. Enes’in nakline göre, Resulullah (s.a.v) şöyle demiştir:

“Kim sadece Allah için ihlas ve O’na ibadet etmek suretiyle dünyadan ayrılırsa, O ‘na hiçbir şeyi ortak koşmadan ayrılıyorsa Allah ondan razı olur.”

Taberi, Enes’ten naklen diyor ki:

Bu peygamberlerin getirdiği Allah’ın dinidir. Onu, hadiselerin fitneye dönüşmeden, heva ve heves artmadan önce Rab’lerinden ulaştırmışlardı. Bunun Allah’ın kitabından kanıtı O’nun sonlara doğru indirdiği şu ayettir:

“Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın.” (Tevbe 9/5)

Onların tevbeleri putlardan vazgeçip Rab’lerine ibadet ederek namaz kılıp zekât vermeleridir. Sonra başka bir ayette, “(Bununla beraber kâfirlikten vaz geçip) tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir.” (Tevbe 9/11)diyerek bunları tekrar etti. Bunu İbni Mürdeveyh ve Kitab’u Salat’ta Muhammed b. Nasr el-Mervezi rivayet etmişlerdir.” (* İbni Kesir Terc., 7/3419-3421)

İmam Taberi ise:

“Tevbe ederlerse” yani, onlar Allah’a şirk koşmak gibi üzerinde bulundukları halden ve elçisi Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmekten vazgeçip Allah’ı tevhit etmeye ve ihlasla, ilahlar ve endadlar edinmeksizin O’na ibadet etmeye, ayrıca Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeye yönelirlerse” demiştir. (* Taberi Terc., 2/778)

Allah’ın (c.c) şu ayeti de aynı manadadır. “Tevbe eder namaz kılar ve zekât verirlerse artık onlar dinde kardeşlerinizdir.”  (Tevbe 9/11)

Kurtubi şöyle demiştir:

Allah’ın (c.c) “Tevbe edip namaz kılacak olurlarsa” ayeti şu manadadır: Yani şirkten tevbe edip İslâmî hükümleri esas edinirlerse; bu haliyle kardeşleriniz olurlar, yani onlar dinde kardeşlerinizdir. İbni Abbas, bu ayet ehli kıblenin kanını haram kılmıştır, demiştir.

İmam Beğavi ise şöyle diyor:

“Tevbe ederlerse” yani şirkten, “...artık kardeşlerinizdir.” Onlar kardeşlerinizdir “dinde” sizin leh ve aleyhinizde olanlar, onlar için de geçerlidir.

Bu ayet, müşriklerle savaşın bütünüyle ancak tevbe etmeleri ve namaz kılıp zekât vermelerinden sonra kaldırılabileceğine dair bir hüccettir. Esasen selef, tevbenin, İslâm hükümlerine sarılmakla beraber, şirkten uzaklaşmak, putlar, endad, tağutlar ve Allah dışında ibadet edilen herşeye ibadet etmekten kaçınmak demek olduğunda ittifak etmişlerdir. Keza bu ayet:

“İnsanlarla La ilahe illAllah deyinceye, namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum” (Kütüb-i Sitte, 2/259; Müslim Terc., 1/194; Buhari Terc., 1/483 -6/2759) hadisi ile beraber manaca bütünleşmekte ve bir noktada birleşmektedir, demektedirler.

Nitekim müfessirlerin bu ayetin tefsiri sadedinde bu ve benzeri hadisleri getirmekte ittifak etmeleri, bu hadislerin de aynı manayı pekiştirdiğine en açık delildir. Bu da savaş, ancak şirke son vermek ve İslâm’ın emirlerine sarılmakla son bulur sabitesidir. Bu ise O’nun (s.a.v), “ancak İslâm’ın hakkı hariçtir” sözünün kastıdır.

Bunu şu sahih hadis de desteklemektedir:

“Kim La ilahe illAllah derse ve Allah’tan başka ibadet edilen herşeyi reddeder (küfreder)se malı ve kanı haram olur. Hesabı ise Allah’a kalmıştır.” (Müslim Terc., 1/195)

Bu yüzden İbni Arabi Ahkam’ul-Kur’an adlı kitabında şöyle demiştir:

Kur’an ve sünnet aynı manayı birbirinin peşisıra pekiştirmiştir. Nitekim muhaddislerin imamı Buhari bu sebepten sahihinde şöyle bir bab açmıştır:

“Tevbe edip namaz kılıp zekât verince yollarını serbest bırakın” (Buhari Terc., Bab 16, 1/178)

Sonra da kendi senediyle İbni Ömer’den o da Resulullah’tan (s.a.v) şu hadisi sevk ediyor:

“İnsanlarla La ilahe illAllah, Muhammed Resulullah’a şehadet ederek namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emr olundum. Bunu yaptıklarında benden can ve mallarını masum kılmış olurlar. İslâm'ın hakkı başkadır. Hesapları ise Allah’a kalmıştır.” (Buhari Terc., Bab 16 Had. 18, 1/178)

Hafız, şüphesiz Buhari, hadisi ayet için bir tefsir (yorum) kılmıştır. Çünkü ayetteki tevbeden murad, küfürden tevhide dönüştür. O’nun (s.a.v) şu sözü bunu tefsir etmiştir:

“Taki Allah’tan başka ilahın bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet edinceye kadar.”

Burada ayetle hadis arasında başka bir münasebet daha vardır. Çünkü ayetteki yolu serbest bırakmak ile hadisteki masumiyet aynı manadadır, demiştir. (Feth’ul-Bari, Kitab’ul-İman, 1/94-95)

Buradan şu anlaşılır:

Can ve malın emniyeti kelime-i şehadeti telafuz ve gerekleriyle amel etmek suretiyledir. Bu da Allah’ın uluhiyette birlenmesi ve Allah’tan başka ibadet edilen ilahlara ibadetten kaçınılması demektir. Yoksa eğer kul bunu ifade edip kendisiyle amel etmeyecek olsaydı, bu şehadeteyni ifade ettiği anda şirk ile iç içe olduğu zaman, kanı ve malı bununla masum olmazdı. Fakat kul bunu söylerken İslâm’ın şehadetiyle şehadet etmiş olarak söylemiş olsa, bu durumda onun, bunun manasını bildiği ve gereklerini de yaşadığı varsayılarak, dilinin ikrar ettiğinin manasını bilerek yaşadığı İslâm’a hamledilmesi şart olur. Artık böylesi birinden buna muhalif bir şey gözlemlendiğinde onun irtidadına hükmedilir.

İmam Şevkani diyor ki:

“Manasıyla amel etmeksizin sırf La ilahe illAllah sözünü ifade etmek, kişinin İslâm’ını ispatlamaya yetmez. Nitekim cahiliye fertlerinden biri bunu telaffuz edip ibadet ettiği putuna yönelmeye de devam edecek olsaydı onun bu yaptığı, İslâm olamazdı.

Şüphe yok ki kim La ilahe illAllah der ve amellerinde tevhidin manasına muhalif bir şey de ortaya çıkmazsa bu kişi Müslüman olup “insanlarla savaşmakla emrolundum...” hadisinde zikredilen İslâm’ın rükünlerini yerine getirdiğinde, can ve malını emniyete almış olur.” (ed-Durr’un-Nediyd’e fi İhlas’i Kelimet’it-‘Tevhid, 40)

“Aynı şekilde şu durum da bunun gibidir:

Kim La ilahe illAllah diyerek İslâm’ın şehadetini kabul etmiş ve ancak üzerinden henüz İslâm’ın herhangi bir erkanını ifa edebileceği bir vakit de geçmemiş ise, böylesi birinin de dilinin ikrar ettiğini ve kendisini öldürmek isteyene haber verdiği şeyleri amel etmiş olarak kabul edilmesi ve Müslümanlığına hükmedilmesi gerekir. Bundan dolayıdır ki Resulullah (s.a.v) Üsame b. Zeyd’e söylediği malum şeyleri demiştir. Kim de, kelime-i tevhidi ifade eder ve tevhide muhalif şeyler işleyecek, -mesela ölüler hakkında bilinen şekilde inanan şu kimseler gibi inanacak- olursa, işte yaşantılarında görünen bu durum, tevhidi ikrar etmek tarzında dillerinin anlattığının tam tersidir. Şimdi eğer tevhidi sırf ifade etmek, artık bunu ifade eden kişi ister tevhide uygun veya muhalif şeyler işlemiş olsun, fark etmeksizin İslâm’a girmeyi ve küfürden çıkmayı gerektirse idi, bunun Yahudiler’e fayda vermesi lazımdı. Hem de onlar şöyle dedikleri halde:

Üzeyr Allah’ın oğludur. Keza Nasara da Mesih Allah’ın oğludur, dedikleri halde. Aynı şekilde münafıklara da fayda vermeliydi. Oysa onlar dini yalanlıyor ve kalplerinde olmayanı dilleriyle ifade ediyorlardı. Çünkü bu grupların üçü de kelime-i tevhid’i ifade etmekteydiler.” (ed-Durr’un-Nediyye fi İhlas’ı Kelimet’it-Tevhid, 42)

Aynı yazar (r.a), kelime-i şehadeti gerekleriyle amel etmeden ifade etmeyi yeterli sayanları reddetmek sadetinde şöyle diyor:

“Özetle, belirtilen kişi, bahsi geçen araştırmasında zahiri tevhidi ikrar etmekle yetinmiş, mevzuyu bununla tanımlayarak kelime-i tevhid’i sırf ifade etmeyi yeterli görmüştür. Hem de kelime-i tevhid’i ifade eden bu kişinin, tevhidi nefyeden davranışlarına ve ölülerle alakalı bu fiillerinin kaynaklandığı tevhide muhalif itikadını nazarı dikkate almadan. Buna göre asıl bu görüş güvenip itimad etmeyi ve dikkate alıp meşgul olmayı gerektirmez. Nitekim Allah (c.c) mücerred lafızlara değil içte yerleşmiş itikattan kaynaklanan fiillere ve kalplere bakar. Yok böyle olmasaydı o zaman mümin ile münafıkın arasını ayırmazdı.” (ed-Durr’un-Nediyye fi İhlas’ı Kelimet’it-Tevhid, 67-68)

Bu mana, -Allah’ın izniyle- Kur’an sünnet ve selefi salihinin kelamında büyük bir yer tutar. Şüphesiz Allah dışında ibadet edilen şeyleri terkederek, şirk ve küfürden temizlenmek, yolun serbest bırakılmasında şarttır. Keza can ve malın masuniyeti (emniyeti) ve İslâm hükümlerinin icrası da hep buna dayalıdır. Nitekim savaşın esas nedeni de budur. Onun varlığıyla cari olur, yokluğuyla kesilir.

eş-Şeyh Abdurrahman b. Muhammed b. Kasım el-Hanbeli en-Necdi diyor ki:

İbni Ömer’den (r.a) merfu olarak Resulullah’ın (s.a.v) şöyle dediği mervidir:

“İnsanlarla savaşmakla emrolundum” yani onlardan müşrik olanlarla

“Ta ki Allah’tan başka ibadete layık ilahın olmadığına şehadet edinceye kadar” yani manasını bilerek gereklerini yerine getirerek. “Namaz kılıp zekât verinceye dek.”

Bunlar temel iki esastır. Kişinin İslâm’ı ancak bu ikisi ile müstakim olabilir.

“Bunu yaptıklarında” yani La ilahe illAllah Muhammed Resulullah diyerek namaz kılıp zekât verdiklerinde “can ve mallarını benden masum etmiş olurlar.” Artık onlarla savaşmak caiz değildir. Ta ki kendilerinden şehadeteyni nakzedecek bir şeyler sadır oluncaya kadar. “İslâm ‘ın hakkı ayrıdır” Bu da onun şer’î hükümlerinin gereğiyle amel etmektir.

Ebubekir (r.a) şöyle demiştir: Önceden Resulullah’a veriyor oldukları bir şeyi bana vermekten sakınacak olurlarsa bu sebepten onlarla savaşırım.”(el-İhkam Şerh’u Usul’il-Ahkam, 4/400)

 

İkinci ayet:

“Fitne tamamen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın.” (Bakara 2/193)*(Enfal 8/39)

İbni Kesir Enfal’deki ayet hakkında şöyle diyor:

“...Dehhak İbni Abbas’tan (r.a) naklen şöyle demiştir:

“Ve onlarla savaşın, ta ki fitne oluşmasın” yani herhangi bir şirk unsuru kalmasın. Ebu Aliye, Mücahid, Hasan, Katade, Rabi’ b. Enes, Süddi, Mukatil b. Hayyan ve Zeyd b. Eşlem de böyle demişlerdir. Muhammed b. İshak diyor ki:

Bana Zühri’den ona da Urve b. Zübeyr ve başkalarından ulaştı ki ulemamız şöyle demiştir:

Fitne kalmasın ki hiçbir Müslüman dininde fitneye düşmesin. “Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar.” Dehhak bu ayete dair İbni Abbas’tan (r.a), tevhidi Allah’a halis kılarak, yorumunu naklediyor. Hasan, Katade, ve İbni Cüreyc ise şöyle demiştir:

“Din bütünüyle Allah’ın oluncaya dek” Ta ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur denilinceye kadar.

Muhammed b. İshak da diyor ki:

Yani tevhidin Allah için halis kılınması ve bu çerçevede hiçbir şirk unsuru bulunmaksızın. Allah’ın dışındaki endadlar terkedilinceye kadar.

Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem de şöyle diyor:

“Din tamamıyla Allah’a ait oluncaya kadar” yani dininizle beraber bir küfür de bulunmasın. Sahihayn’da Resulullah’tan gelen hadis de bunu destekliyor:

“İnsanlarla La ilahe illAllah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.” (*İbni Kesir Terc., 7/3303-3304)

Beğavi Bakara ayeti için diyor ki:

“ve onlarla savaşın” yani müşriklerle. “Ta ki fitne kalmasın” yani şirk kalmasın. Bu ise Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın, demektir. Çünkü putperest birinden, İslâm’dan başka bir din kabul edilmez. Şayet kaçınırsa öldürülür. “Din oluncaya” yani itaat ve ibadet “Allah için” tek başına ve sırf O’na oluncaya kadar. Ki O’ndan başka hiçbir şeye ibadet edilmesin. “Şayet son verirlerse” yani küfre son verip İslâm olurlarsa “artık düşmanlık yoktur” artık düşmanlık için hiçbir gerekçe yoktur, “ancak zalimler hariçtir” Bunu İbni Abbas (c.c) da söylemiştir.

Beğavi, Enfal ayeti hakkında ise şöyle diyor:

“Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın” yani şirk. Rabi’, ta ki hiçbir mü’min dininde fitneye maruz kalmasın, demiştir. “Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar” yani din, içinde hiçbir şirk olmadan sırf Allah’ın oluncaya kadar. “Şayet son verirlerse” yani küfre. “Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilendir.”

Kurtubi, Bakara ayeti bağlamında; bunda iki mesele vardır, diyor:

a - “Onlarla savaşın” Bu ayeti nesh edici olarak görenlere göre anlamı şu demektir: Bu, her taraftaki bütün müşriklerle savaşmaya dair bir emirdir. Nasih görmeyenlere göre ise mana şöyledir:

Hakkında Allah’ın; “sizinle savaşırlarsa” dediği şu kimselerle savaşın. Bunlardan birinci görüş daha doğrudur. Bu mutlak bir savaş emridir. Kâfirlerin başlatması şartına bağlı değildir. Bunun delili şu ayettir:

“Ta ki din bütünüyle Allah’ın olsun.”

Resulullah (s.a.v):

“İnsanlarla La ilahe illAllah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.” demiştir.

Görüldüğü gibi ayet de hadis de savaşın sebebinin küfür olduğuna delalet ediyorlar. Çünkü şöyle diyor:

“Ta ki hiçbir fitne kalmasın” yani küfür. Burada gaye, küfrün kaldırılmasıdır. Ki bu daha bir açıktır. İbni Abbas, Katade, Rebi, Süddi ve diğerleri şöyle demiştir:

Buradaki fitne, müminlere eziyet veren şirk ve bundan kaynaklanan her şeydir.

b - “Son verirlerse” yani küfre, daha önceki ayette geçtiği gibi ya Müslüman olarak yahut ehli kitap hakkındaki cizyeyi vermek suretiyle son verirlerse.”

Şimdi bu açıklamalardan sonra herhangi bir izaha ihtiyaç var mıdır? Bu delillerden sonra geriye bir delil olur mu?

Şüphesiz Kur’an şunu ortaya koyuyor:

Savaş, müşriklerin tepesinden kalkmaz, ta ki onların buna son vermesi, uzaklaşması ve ibadeti ihlas ile vahid ve kahhar olan Allah’a has kılarak O’ndan başka ibadet edilen şeylerden teberri etmeleri gerçekleşinceye kadar.

Ayet ve hadis selefi salihinin ifadesiyle şu manaya işaret ediyorlar:

Burada maksad, sonradan gelen (müteahhirinden) birçok kişinin yanlış bir şekilde anladığı gibi onları şirkten tevhide, küfürden tek olan Allah’a imana ulaştırmasa bile onların,bu şehadeteyni sırf telaffuz etmeleri demek değildir. Evet tartışmayı kesip atacak bundan daha iyi bir delil olur mu?
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3447



WWW
« Yanıtla #11 : 24 Şubat 2010, 15:22:54 »

hamza kardeşim bu yazıları kısa kısa verki okunsun
Moderatöre Bildir   Logged

hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #12 : 24 Şubat 2010, 15:29:54 »

tamam inş..  Smiley
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #13 : 21 Nisan 2010, 09:21:21 »

Allah (c.c) kullarına, ahirette kurtuluşa ermeleri için gereken her emir ve yasağı apaçık bildirmiştir. Kullar, şayet ahiret hayatını kazanmak isterlerse, kendilerine bildirilmiş olan doğru yola tâbi ve teslim olmaları onlara yetecektir. Allah'ın emir ve yasakları hususunda yapılacak her hata ise kula sorumluluk yükleyecektir. Bir de hatalar büyük haram ya da küfür ve şirk olarak isimlendirilebilecek ameller ise kul bu yaptıklarına karşılık azabı hakedecektir. Cehennem azabını... Öyle şiddeti bir azab ki bu, insan hayal dahi edemiyor. Kim bir ateş yakıp içine oturmayı ve bundan dolayı hiç acı duymamayı kesinlikle söyleyebilir ki? Bu dünyanın ateşi için geçerli olan kural... Dünya azablarının çok üstünde olan ahiret azabı ise elbette daha şiddetli ve daha korkunçtur. Bir ateş ki içine atılan çok korkunç bir acı duymasına rağmen yok olup gitmiyor. Yanan derisi yenileniyor, bir daha yanıyor bir daha yenileniyor, bir daha yanıyor. Ve kafirler için bu azab ebediyyen sürüyor. Allah'ın azabı hakkeden kullarına hazırladığı bu korkunç azabı bilen hangi mü'min hiç rahatsızlık duymadan haram işleyebilir, yada küfür yada şirke yönelerek ebedi olarak bu ateşte kalmayı göze alabilir?
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #14 : 16 Mayıs 2010, 12:57:09 »

Şirkin Ve Sapıklığın En Büyük Etkeni Uydurma Hadislerin İslama Sokulması
بســـم الله الرحمن الرحيم
Şirkin Ve Sapıklığın En Büyük Etkeni Uydurma Hadislerin İslam’a Sokulmasıdır.
Şüphesiz İslam’a ve müslümanlara en büyük zararı veren, şirkin ve dalaletin en büyük sebebi olan şey Rasulullah (s.a.v) ‘in söylemediği sözlerin Rasulullah’a isnad edilerek İslam’a mal edilmesidir.

Uydurma hadisler özellikle akidede ve İslam’ın temel meselelerinde olursa bu tehlike daha da büyük olur.
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurudu:
<Benim söylemediğim bir şeyi söylediğimi iddia etmek herhangi birinin söylemediği bir şeyi söylemediğini iddia etmek gibi değildir. Kim bilerek benim söylemediğim bir şeyi, söylediğimi iddia ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.> (Müslim)
(Bu hadis mütevatir olup altmış dörtten fazla sahabe tarafından rivayet edilmiştir.)
Rasulullah (s.a.v) tüm müsülanların sözüne, hakaret ve davranışlarına bağlı kalıp itaat ettikleri, Allah (c.c)’nun emirlerini taşıyan bir elçiydi. Bu sebeple Rasulullah (s.a.v)’in sözü akide ve şeriatın ta kendisi olmuştur. Bu sözü duğrulamak vacip, onunla amel etmek farz olduğu için müslümanlar üzerinde belli bir hayat şeklini değiştirecek kadar tesirli idi.

Müslümanların bu bağlılıklarını İslam dini çok güzel bir haslet olarak belirtmiştir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
<Rasul size neyi verirse onu alın, neyi de yasaklarsa ondan kaçını.Allah’tan korkun cünkü Allah’ın azabı çetindir.> (Haşr:7)
“Ey insanlar ünlem Rasul Rabinizden size gerçekle geldi,inanın bu sizin hayrınızadır. İnkar ederseniz bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Allah Bilendir Hakimdir.”
(Nisa:170)
Rasulullah’ın söylemediği sözleri Rasulullah’a isnad etmek, dinde olmayan şeyleri dinde varmış gibi göstermek demektir.İslam’ı yıkmak isteyen kimseler bu yola baş vurdular.Bunu bir silah olarak kullandılar.
Bu zındıklar İncil ve Tevrat’ı bozdukları gibi önce Kuran’ı da bozmak istediler. Fakat Kuran’ı Allah (c.c)onu koruduğu için yaptıkları çalışmalar boşa gitti.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Kuran’ı biz indirdik .Onu koruyacak olanda biziz.” (Hicr:9)
Bu ayet bizlere kafirlerin Allah’ın nurunu kıyamete kadar asla söndüremeyeceklerini ifade etmektedir.
Kuran ayetleri iner inmez sahabiler onu ezberliyor ve vahiy katipleri onu yazıyorlardı. Sonra Kuran sayfaları bir tek kitapta toplandı ve çoğaltılarak İslam beldelerine dağıtıldı. Bundan dolayı İslam düşmanları Kuran’ı Kerimin bir tek harfini bile değiştiremeyeceklerini bu yolla emellerine ulaşa-mayacaklarını anlayınca başka bir yol aradılar. Sonunda bu yolla İslam’a zarar vermeye kalkıştılar. Bir takım uydurma hadisleri ortaya atıp bunların Rasulullah’ın sözleri olarak İslam’a sokmaya çalıştılar.

Rasulullah’ın vefatından sonra hadislerin sahih mi zayıf mı olduğunun araştırıp derlenmesi ve kitap haline getirilmesi epeyi vakit aldığı için İslam düşmanları bu zamanı kendileri için fırsat bilip uydurma hadis sokmaya giriştiler. Nispeten başarılıda olup müslümanlar üzerinde çok olumsuz etki yaptılar. Hatta İslam’a girmemiş olanların İslam’dan uzaklaşmalarına sebep oldular
  Angry
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #15 : 02 Haziran 2010, 09:10:46 »

EN BÜYÜK GÜNAH (ŞİRK)
Bilesin ki, Allah'a ortak koşmak, kişinin Allah'a karşı işlediği en büyük günahtır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

«Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa 48)

Buhârî ve Müslim'deki bir rivayete göre de Peygamber (s.a.v)'e en büyük günâhın hangisi olduğu sorulmuş ve o da şu karşılığı vermiştir :

«Seni yaratan Allah olduğu halde, O'na eş koşmandır.» (Buhârî, Tefsir sûre II /1, V/17,Rıkâk 51; Müslim, İmân 141)

Yüce Allah da: «Bile bile Allah'a eş koşmayın.» (Bakara 22) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır :

«Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.» (Zümer 8 )

Her kim Allah Azze ve Celle'ye, O'na hâs olan İlâhlık ve Rablıkta yaratıklarından birini eş koşarsa, kâfirdir, İslâm ümmeti bu konuda icmâ etmiştir. Zâtından dolayı ibadeti hak eden sadece Allah'tır. Kalblerin İlâh tanıyıp yöneldiği, sıkıntı anlarında tapılan O'dur. O'ndan başkası, kuldur ve dolayısıyla O'na muhtaçtır, O'nun hâkimiyeti karşısında hiçbir güce sahip olmayan kul, nasıl ilâh olabilir.

Allah şöyle buyurmaktadır :

«Tuttular kullarından O'na bir cüz (çocuk) isnat ettiler, gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.» (Zuhruf 15 )

«Göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir.» (Meryem 93 )

«Mesih de, gözde melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler.» (Nisa 172)

«Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu sizi O'nun azabı ile açıkça uyarıyorum.» (Zâriyât 51)

«De ki: Dini Allah'a hâlis kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum.» (Zümer 11 )

Zâtından dolayı tapılmayı hak eden, Allah'tır. O şöyle buyurmaktadır:

«Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.» «Hamd» kelimesinin başına genellik ifade eden elif-lâm getirilmiştir. Yani, övgünün hepsi Allah'a mahsustur. Sonra mahsus kılma ifadesiyle: «Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» buyurmaktadır. Bu, «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır» sözü için bir açıklama olup Allah'tan başka tapılan olmadığına ve buna O'ndan başka kimsenin hak kazanmadığına işaret etmektedir. «Ancak Sana kulluk ederiz» sözü sevgi, korku, ümit, emir ve nehiy gibi, ulûhiyyetinin gerektirdiği şekilde O'na kulluk etmeye işaret etmektedir. «Yalnız Senden yardım dileriz» sözü de, O'na tevekkül, işleri O'na havale etme ve O'na teslim olma gibi Rubûbiyyetinin gerektirdiği şeylere işaret ediyor. Çünkü Rab - Sübhanehu ve Teâlâ - mâlik olandır. Ayrıca rubûbiyet, (yetiştirip eğitme) ve «islâh etme» anlamını da taşır. Malik ise, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunandır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

«Mülk (hükümranlık) elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadirdir.» (Mülk 1)

Kul, rubûbiyet sırrından mülk ve tedbirin tamamının Allah'ın elinde olduğunu kavrarsa, yarar-zarar, hareket-sükûn, kısma ve bol bol verme, alçaltma-yüceltme gibi bütün her şeyin Allah'ın elinde olduğunu; yapıcısının, yaratıcısının, kendisini sıkıntıya sokanın ve sıkıntıdan kurtaranın, yücelten ve alçaltanın Allah Teâlâ olduğunu da kavrar. Bunu kavramak, kâinata egemen olan kanunların sırrıdır. Rubûbiyet sıfatını bilmektir. Birincisi de, ulûhiyet sıfatını bilmek ve teklifi kanunların sırrının anlaşılmasıdır.

Emir, nehiy, sevgi, korku ve ümidi gerçeği üzere yerine getirmek ulûhiyeti bilmekle olur. Tevekkül, tefviz ve teslim olmayı gerçeği üzere yerine getirmek de, ancak rubûbiyeti bildikten sonra olur. Bu, Allah'ın kâinattacereyan eden tasarruf ve idaresini tanımaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır :

«Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece: 'ol' dememizdir ve hemen olur» (Nahl 40)

Kul bu sahneyi hakkıyla kavrar ve bunu kavrarken onda birincisini kavramaktan alıkoymayacak şekilde başarılı olursa, kulluğunun bilincine varır, Bu iki sahne, dinin üzerinde kurulu bulunduğu temel taşlardır. Rahmet, lütuf, kerem ve güzellik sahnelerinin hepsi rubûbiyet sahnesinin kapsamı içindedir.

Bu nedenledir ki, «ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» âyetinin, Kur'ân'ın sırlarının hepsini topladığı söylenir. Çünkü âyetin öncesi, belirttiğimiz gibi emir, nehiy, sevgi, korku ve ümide uygun olarak Allah'a kulluk yapmayı gerektirir. İkinci kısmı ise, işleri Allah'a havale ederek, O'na teslim olarak ve kendi isteklerinden vazgeçerek O'na kulluk etmeyi gerektirir ki, kullukların hepsi buna girer.

Kişi bu sahne ile birinci sahneyi yitirdiğinde her şeyin Allah tarafından yapıldığını ve her nefis ne kazanır ve ne gibi bir tasarrufta bulunursa hepsinin Allah tarafından olduğunu görmeye başlar. Meydana gelen her şeye hüküm ve kaderi iradesinin yerine getirilmesi şeklinde inanır. Böylece, gözlemlerinde temyiz ve tefriki yitirir; emir, nehiy ve Peygamberin getirdiği talimatı işlevsiz kılar; okun yaydan çıkışı gibi İslâmdan çıkar.

Ancak bu müşahedenin, etkinliğinden ve iki müşahedeyi bağdaştırma hususundaki basiret gücünün zayıflığından dolayı kişinin beyninde sarsıntı meydana gelmiş ve aklını yitirmişse, mazurdur; eksik biridir. Ancak iki müşahedenin; şer'i durum ve iradî -kevni durum müşahedelerini bağdaştırabilen bunun dışındadır. Saliklerden bir çoğu ilâhî tebligat konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu müşahedeye varınca ayakları kaymıştır. Çünkü Allah'a kendi istedikleri şekilde ibadet ettiler, Hak - Azze ve Celle'-nin- isteğini bir tarafa bırakıp kendi isteklerine kapıldılar. Çünkü Allah, kendi istediği ve sevdiği şeye uyan kişiyi müstağni kılar. Allah'ın kendilerinden istediği şekilde ibadet etseydiler, onların başına o tür felâketler gelmezdi. Kul, kulluğunun farkında olup daima Mevlâsının emrine karşı uyanık olursa, ne ibadete dalıp mabudunu unutur, ne de mabuduna dalıp ibadetinden vazgeçer. Aksine, onun iki gözü olur. Biriyle mabuduna onu görüyormuş gibi bakar. Nitekim Resûlüllah'a ihsanın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur :

«Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir, sen O'nu görmüyorsan, O seni görür» (Buhârî, Tefsir sûre 31/2, îmân 37; Müslim, îmân 57; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, îmân 4).
Diğer gözüyle de Mevlâsının sevdiği ve razı olduğu şer'i yola kavuşturması için efendisinin emrine bakar.

Bu anlattıklarımız anlaşıldıysa şirk, eğer küfre götüren şirk ise, ona kail olan tekfir edilir.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #16 : 22 Haziran 2010, 13:07:58 »

Şirkin Ve Sapıklığın En Büyük Etkeni Uydurma Hadislerin İslama Sokulması
بســـم الله الرحمن الرحيم
Şirkin Ve Sapıklığın En Büyük Etkeni Uydurma Hadislerin İslam’a Sokulmasıdır.
Şüphesiz İslam’a ve müslümanlara en büyük zararı veren, şirkin ve dalaletin en büyük sebebi olan şey Rasulullah (s.a.v) ‘in söylemediği sözlerin Rasulullah’a isnad edilerek İslam’a mal edilmesidir.

Uydurma hadisler özellikle akidede ve İslam’ın temel meselelerinde olursa bu tehlike daha da büyük olur.
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurudu:
<Benim söylemediğim bir şeyi söylediğimi iddia etmek herhangi birinin söylemediği bir şeyi söylemediğini iddia etmek gibi değildir. Kim bilerek benim söylemediğim bir şeyi, söylediğimi iddia ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.> (Müslim)
(Bu hadis mütevatir olup altmış dörtten fazla sahabe tarafından rivayet edilmiştir.)
Rasulullah (s.a.v) tüm müsülanların sözüne, hakaret ve davranışlarına bağlı kalıp itaat ettikleri, Allah (c.c)’nun emirlerini taşıyan bir elçiydi. Bu sebeple Rasulullah (s.a.v)’in sözü akide ve şeriatın ta kendisi olmuştur. Bu sözü duğrulamak vacip, onunla amel etmek farz olduğu için müslümanlar üzerinde belli bir hayat şeklini değiştirecek kadar tesirli idi.

Müslümanların bu bağlılıklarını İslam dini çok güzel bir haslet olarak belirtmiştir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
<Rasul size neyi verirse onu alın, neyi de yasaklarsa ondan kaçını.Allah’tan korkun cünkü Allah’ın azabı çetindir.> (Haşr:7)
“Ey insanlar ünlem Rasul Rabinizden size gerçekle geldi,inanın bu sizin hayrınızadır. İnkar ederseniz bilin ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Allah Bilendir Hakimdir.”
(Nisa:170)
Rasulullah’ın söylemediği sözleri Rasulullah’a isnad etmek, dinde olmayan şeyleri dinde varmış gibi göstermek demektir.İslam’ı yıkmak isteyen kimseler bu yola baş vurdular.Bunu bir silah olarak kullandılar.
Bu zındıklar İncil ve Tevrat’ı bozdukları gibi önce Kuran’ı da bozmak istediler. Fakat Kuran’ı Allah (c.c)onu koruduğu için yaptıkları çalışmalar boşa gitti.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Kuran’ı biz indirdik .Onu koruyacak olanda biziz.” (Hicr:9)
Bu ayet bizlere kafirlerin Allah’ın nurunu kıyamete kadar asla söndüremeyeceklerini ifade etmektedir.
Kuran ayetleri iner inmez sahabiler onu ezberliyor ve vahiy katipleri onu yazıyorlardı. Sonra Kuran sayfaları bir tek kitapta toplandı ve çoğaltılarak İslam beldelerine dağıtıldı. Bundan dolayı İslam düşmanları Kuran’ı Kerimin bir tek harfini bile değiştiremeyeceklerini bu yolla emellerine ulaşa-mayacaklarını anlayınca başka bir yol aradılar. Sonunda bu yolla İslam’a zarar vermeye kalkıştılar. Bir takım uydurma hadisleri ortaya atıp bunların Rasulullah’ın sözleri olarak İslam’a sokmaya çalıştılar.

Rasulullah’ın vefatından sonra hadislerin sahih mi zayıf mı olduğunun araştırıp derlenmesi ve kitap haline getirilmesi epeyi vakit aldığı için İslam düşmanları bu zamanı kendileri için fırsat bilip uydurma hadis sokmaya giriştiler. Nispeten başarılıda olup müslümanlar üzerinde çok olumsuz etki yaptılar. Hatta İslam’a girmemiş olanların İslam’dan uzaklaşmalarına sebep oldular
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #17 : 28 Ağustos 2011, 14:43:02 »

Şirk Koşmamanın Mükafaatı
 
 
Enes (r.a.); Enes b. Malik b. Nadr el-Ensari, el-Hazreci olup, on yıl Rasulullah (s.a.v.)'e hizmet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) onun için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! Onun malını artır, çocuklarını çoğalt ve kendisini Cennete sok." Yüzyıldan fazla yaşamıştır. Hicri.72 veya 73 (M. 691 veya 692) yılında vefat etmiştir)

Enes'ten (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah (c.c.) buyurdu ki:

"Ey ademoğlu! Eğer sen bana şirk koşmaksızın yeryüzü dolusu hatayla gelsen, ben de sana o kadar mağfiretle gelirim." (Müslim, Zikir: 22, Tirmizi, Deavat: 98, İbn Mace, Edeb: 58, Ahmed: 5/147-148. Tirmizi; Muhammed b. İsa b. Serve b. Musa b. Dahhak es-Sülemi Ebu İsa olup, Camius-Sünen sahibidir. Hadis hafızlarındandır. Ama idi. Kuteybe, Hammad ve Buhari gibi zatlardan rivayetlerde bulunmuştur. (H. 279 / M. 892) yılında vefat etmiştir)

Kurratü'l-Uyun'da deniliyor ki:

"Bu hadiste "La ilahe illAllah" kelimesinin manası açıklanmaktadır. Çünkü bu, tüm yaratıklara üstün gelen ve tüm günahları silen bir kelimedir. Şirki terk etmek tevhidin tam olmasını sağlar. Çünkü tevhidi gerçekleştiren bir kimse kesinlikle şirke teslim olmaz. Aynı zamanda tevhidin gereklerini de eksiksiz olarak yerine getirir. Zira: Hiçbir malın ve oğulların fayda vermediği, sadece Allah'a (c.c.) selim kalple gelenlerin müstesna tutulduğu o günde kurtulacak olanlar, bu yüce kelimenin gereklerini yerine getirenlerdir."

"Eğer bana yeryüzü dolusu günahla gelirsen" ifadesi, yeryüzü dolusu veya yaklaşık onun kadar anlamındadır.

"Sonra da hiçbir şeyi şirk koşmaksızın bana kavuşursan" sözü ise, büyük tehdit içeren bir şart cümlesidir. Çünkü bağışlanmanın elde edilebilmesi bu şarta bağlıdır. Bu da şirkin her türünden kurtulmak, ister büyük ister küçük tüm şirklerden arınmakla mümkündür. Bu ise selim bir kalbe bağlıdır.

Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"O gün selim kalple Allah'a gelenler dışında, kimseye ne bir mal ne de oğullar fayda vermez." (Şuara: 26/89)

İbni Recep (r.h.) der ki:

"Kim tevhide bağlı olduğu halde yeryüzü dolusu hatalarla Allah'a (c.c.) gelse, Allah (c.c.) da, onu yeryüzü dolusu bağışlama ile karşılar."

Eğer kulun tevhid inancı tam ise, kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getiriyor, organlarıyla da gerekli amelleri yapıyorsa veya ölümü sırasında kalbi ve diliyle bunun şartlarını yerine getirirse, bu hali, onun geçmişte işlediği tüm günahlarını örter ve o kişinin Cehenneme girmesini önler.

Kim tevhid kelimesini bu anlamda gerçekleştirir, kalbiyle bunu kanıtlar, Allah'tan (c.c.) başka her şeyi kalbinden atar, sevgiyle Allah'a (c.c.) tazim ve kullukta bulunur, sadece O'ndan korkar ve O'na tevekkül ederse, denizdeki köpükler kadar bile olsa tüm günahları silinir.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
Sayfa: 1 [2] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Şirkin İki Temel Sebebi İslami Hayat Tarzı arab 0 101 Son Mesaj 11 Eylül 2009, 22:16:43
Gönderen: arab
Şirkin Ve Sapıklığın En Büyük Etkeni Uydurma Hadislerin İslama Sokulması Hadis-i Şerifler hamza01 0 192 Son Mesaj 01 Eylül 2010, 13:41:03
Gönderen: hamza01