0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Tagutu reddetmek tevhidin ve imanın sıhhat şartlarındandır  (Okunma Sayısı 443 defa)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« : 18 Kasım 2009, 21:02:36 »

"Bil ki! Bütün rasullerin getirdiği İslam’ın rükunlarının en büyüğü; tek olan Allah-u Teâlâ'ya iman etme ve tagutu reddetme rüknudur. Zaten bu rükun, rasullerin gönderilme ve kitapların indirilme gayesidir. Namaz, zekat, oruç, beyti hac etme ve bunlar gibi diğer ibadetlerden önce bu rüknu yerine getirmek, kul üzerine öncelikle farzdır. Tagutu reddetmedikçe asla iman geçerli olmaz, hiçbir amel kabul edilmez ve kan korunmaz.


Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz her ümmete: "Allah’a ibadet edip, taguttan kaçınsınlar diye rasuller gönderdik. Onlardan kimisine Allah hidayet etti, kimisine de sapıklık hak oldu." (Nahl:36)

Bu ayet gösteriyor ki; istisnasız bütün rasullerin ilk görevi, ayette bildirildiği gibi, insanları Allah-u Teâlâ'ya ibadet ettirmek ve tagutlardan sakındırmaktır.


Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256)

Allah-u Teâlâ'nın bu ayette, tagutu reddetmeyi Allah’a imandan önce zikretmesinde çok büyük ve önemli işaretler vardır. Bunlardan bazıları:

1 - Tagutu red meselesinin küçük görülüp de ihmal edilmemesini, tagutu reddetmenin çok önemli bir asıl olduğunu, bunun dışındaki asıl ve teferruatların ise ona bağlı olduğunu belirtmek içindir.

2 - İmandan önce tagutun reddinin gerekli olduğunu bildirmek içindir. Çünkü kişi tagutu reddetmeden önce iman ederse bu iman, tagutu red ve şirki terkedinceye kadar sahibine hiçbir fayda vermez.

3 - Allah-u Teâlâ'ya iman ile taguta iman, bir kulun kalbinde bir an bile olsa asla bir arada bulunamaz. Çünkü birisine iman, diğerine iman etmeye zıddır. Bunlardan birisine iman edilirse diğeri reddedilmiş olur. Çünkü iman ile küfür bir kalpte asla bir arada bulunmaz.

Buna göre, ya tagutu reddettikten sonra iman edilir ya da taguta iman ederek Allah-u Teâlâ reddedilir. Taguta iman ile Allah-u Teâlâ'ya imanın bir kulun kalbinde aynı anda bir arada bulunmasını düşünmek, birşeyin zıddıyla birlikte aynı anda var olduğunu düşünmek demektir. Bu ise imkansız bir şeydir.


Ayetteki "urveti’l vuska" (sağlam kulp) hakkında alimlerden bazıları; "sağlam kulp; imandır."

Bazıları; "sağlam kulp; İslam’dır."

Bazıları da; "sağlam kulp; lâ ilâhe illAllah’tır" dediler. Bu manaların hepsi doğrudur. Aralarında bir zıtlık yoktur. (İbni Kesir Tefsiri-Bakara: 256 ayetinin tefsirine bak)

Bu ayet gösteriyor ki;

Her kim Allah-u Teâlâ'ya iman ettiği halde tagutu reddetmez veya tagutu reddettiği halde Allah-u Teâlâ'ya iman etmezse sağlam kulpa tutunmamış ve lâ ilâhe illAllah’a gerçek manada şehadet etmemiş olur.


Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem sahih bir hadiste şöyle demiştir:

"Kim lâ ilâhe illAllah der ve Allah-u Teâlâ'dan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur. Onun hesabı Allah’a aittir." (Müslim)


Bil ki! Tagutu reddetmediği halde lâ ilâhe illAllah diyen kimse, bir şeyi zıddıyla beraber aynı anda söylemiş gibidir. Yani aynı anda bir şey hakkında hem var hem de yok demiş gibidir. Çünkü lâ ilâhe illAllah şehadeti tagutu reddi gerektirir.

Tagutu reddetmeyen kişinin misali, sözüyle Allah-u Teâlâ'dan başka ibadete layık ilah yoktur diyen, fakat aynı anda diliyle veya haliyle Allah’la beraber ibadete layık ilah vardır, diyen kimsenin durumuna benzer.

Tevhidi kabul ettiğini söyleyen bu kimse aslında yalancı, münafık, zındık, Allah-u Teâlâ'nın diniyle alay eden kafir bir kimsedir. Zira bu kimse, hem Allah-u Teâlâ'dan başka ibadete layık ilah olmadığını söylemekte hem de aynı anda var olduğunu söylemektedir.

İşte bunun delilleri:

Yalancı olmasına gelince; bir şeyi aynı anda zıddıyla birlikte söylemesidir. Zira bu kimse Allah-u Teâlâ’ tan başka bütün ilahları reddettiğini iddia etmekle beraber taguta iman etmekte ve O’na ibadet etmektedir. Bu sebeble, tevhid üzerinde olduğu iddiasında yalancıdır.

Münafık olmasına gelince; bir şeyi kabul ettiğini söylemesine rağmen ona zıd olan şeyi üzerinde bulundurmasıdır. Zira bu kimse diliyle muvahhid olduğunu söylediği halde taguta ibadet küfrünü gizlemiştir.

Zındık olmasına gelince; taguta ibadet ettiğinden dolayı kendisine küfre girdiğine dair deliller gösterilince, lâ ilâhe illAllah’ı söylediğini, bu sebeble müslüman olduğunu, kafir olmadığını iddia etmesidir.

Allah-u Teâlâ'nın diniyle alay etmesine gelince; muvahhid olduğunu yüzlerce defa iddia ettiği halde tevhidin zıddına bir söz söylemekten veya amel işlemekten hiç çekinmemesidir. Allah-u Teâlâ'nın şeriatiyle bundan daha büyük bir oyun olabilir mi? Allah-u Teâlâ'nın diniyle bundan daha başka bir alay ve onu hafif görme var mıdır?


Nebinin dini, tevhid dinidir.

Tevhid dini ise; lâ ilâhe illAllah Muhammedun Rasulullah’ı bilmek ve bunun gerekleriyle amel etmektir.

Fakat maalesef bazı insanlar lâ ilâhe illAllah kelimesinin manasını bilmemekte, onu bozacak ameller işlemekte ve bu kelimenin sadece; yaratıcı olan, rızık veren Allah-u Teâlâ’dır manasına geldiğini sanmaktadır. Onlar bu kelimeyi, ancak bu manayı kastederek söylerler. Oysa bu kelimeyi bu manayla söylemeleri onlara bir fayda sağlamaz ve onları muvahhid yapmaz. Çünkü, bu sözleriyle sadece rububiyyet tevhidini kabul etmişlerdir. Bu şekildeki bir kabulü müşrikler de yapmakta idi.

Lâ ilâhe illAllah kelimesinin manası, böyle cahillerin zannettiği gibi değildir.

Muvahhid olabilmek için "rububiyyet tevhidi" ni kabul etmekle birlikte "uluhiyyet tevhidi" nin de kabul edilmesi gerekir.

Uluhiyyet tevhidinin kabulü; bütün ibadetlerin sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılması gerektiğine dair imanı gerekli kılar.

Bazı insanlar, lâ ilâhe illAllah’ın gerçek manasını bilmedikleri halde dilleriyle bu kelimeyi söylerler. Bu kişiler müslüman değildir. Çünkü onlar, lâ ilâhe illAllah’ın gerçek manasına iman etmemişlerdir. Oysa bu meseleyi çok iyi bilmek ve anlamak, o meseleye inanmak için gerekli olan şartlardır. Bir şeyi bilmemek ve anlamamak ise o şeye sahip olmamaya benzer.

Bazı insanlar da, lâ ilâhe illAllah’ın manasını bildikleri halde gerekleriyle amel etmezler. Bunlar da müslüman değildir. Çünkü tevhidle amel etmek, şirkten uzak olmak ve Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenleri hem söz hem de amelle reddetmek, tevhid şehadetinin en önemli gereklerindendir. Onlar bu gerekleri yerine getirmedikleri için kafirdirler.

Tevhid hem kalp hem dil hem de amelde sağlanmalıdır. Bunlardan birisini eksik yapan kimsenin müslüman olması mümkün değildir. Tevhidi bildiği halde onunla amel etmeyen kimse, Firavun ve İblis gibi inatçı bir kafir olmuştur.

Bazı insanlar ise lâ ilâhe illAllah’ı söyledikleri halde gerçek manasını hem anlamazlar, hem de akletmezler. Bu kişiler de lâ ilâhe illAllah’ın manasını bilmeyen kişiler gibi kafirdirler.

Buna göre, her kim lâ ilâhe illAllah’ı söylediği halde tagutu reddetmezse işte o kimsenin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı hac ve verdiği zekat gibi salih amelleri kendisine fayda vermez. Zira, lâ ilâhe illAllah’ı sözle söylemesine rağmen aynı anda onu bozucu ameller yapmaktadır.

Tagutun her türünü reddedebilmek ve sadece o gayeyle yaratıldığımız halis tevhidi gerçekleştirebilmek için tagutu, özellikle de zamanımızın tagutlarını, her çeşidiyle çok iyi bilmemiz gerekir.


Alıntı hak yayınları Tağutu red tevhidin gereğidir.Kitabı Dr. Ziyaeddin el kudsi.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #1 : 04 Aralık 2009, 22:13:13 »

Ey tağutlar! Şunu iyice kafalarınıza yerleştirin: Bu saltanatınız fazla uzun sürmeyecek ve bu böyle devam etmeyecektir. İslam'ı gizlemek, yıkmak ve kendi otoritelerinizi sağlamlaştırmak için ne kadar çaba gösterirseniz gösterin, İslam'ı yaşayacak ve insanlara bu dini açıklayacak bir topluluk elbette kıyamete kadar var olacak ve bu kimseler, İslam'ı yeryüzünde hakim kılmak için ellerinden gelen herşeyi yapacaktır.

Bundan sonra siz ey tağutlar! Mescidlere korkarak girin. Öyle bir zaman gelecek ki artık Allah'ın mescidlerine giremeyeceksiniz. Üstelik siz dünyada zillet içinde kalacak, ahirette ise büyük bir azaba uğrayacaksınız. Öyleyse bu yaptıklarınıza sevinmeyin ve kendinizin akıllı kimseler olduğunuzu zannetmeyin .
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #2 : 15 Şubat 2010, 12:13:00 »

BU FİTNEDEN -ASRIMIZIN YESAKINDAN- NASIL KURTULUNUR
 
 
Asrımızın yesağının mahiyetini öğrendikten sonra şimdi bu fitneden kurtulmak nasıl olacaktır?

Nasıl başlarız?

Hangi yolu takip etmeliyiz?

Çözüm nedir? diye sorabilirsiniz.

Şöyle de diyebilirsiniz:

"Karanlık çöktü... Asrımızın yesağını tatbik eden hükümetlerin güçlü(ünlem) orduları, askerleri, istihbarat örgütleri, emniyet teşkilatları var. İnsanların çoğu veya hepsi bu hükümetlere boyun eğmiş, onların arkasına düşmüş, onlara tabi olmuş ve onların yolunda koşmaktadır. Durum böyle çıkmazda iken ben tek başıma bu din için ne yapabilirim?

 Her şeyi ve her yönü bir ahtapot gibi kuşatmış olan bu kocaman canavar karşısında acaba ben ne yapabilirim?"

Ey Ademoğlu!

İşte sana çözüm yolunu gösteriyor ve takip edeceğin yolun işaretlerini avucunun içine koyuyorum.

İşte çözüm yolu!

Bu yol, nebilerin yoludur. Zaferin ve kurtuluşun yolu...

Sıratı mustakimin yolu...

Dikkat et!

Bunları apaçık bir şekilde, hiçbir şey gizlemeden sana sunuyorum...

Hatipler gibi heyecan verici bir hutbe şeklinde sana bunu anlatarak seni heyecanlandıracak değilim. Veya bu kafirlere ve onların kanunlarına karşı senin duygularını kabartıp sonra da seni bir kenarda soğumaya veya hasret çekerek ölmeye de terkedecek değilim.

İşte sana gerçek çözümü sunuyor, gerçek kurtuluş yolunu gösteriyorum!

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Zira, Allah'ın rahmetinden, kafir olanlardan başkası ümid kesmez." (Yusuf: 87)

Önce umutsuzluğu bırak!

Allah-u Teâlâ'nın, müminleri muhakkak muzaffer kılacağına kesin bir inanışla inan!

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Mü'minlere yardım etmek de üzerimize hak olmuştu." (Rum: 47)

Helak edenlerin çok, seninle beraber gidenlerin ise az oluşunu hiçbir zaman önemseme! Çünkü müminler sayı çokluğuyla muzaffer olmazlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Nice az topluluk nice çok topluluklara Allah'ın izniyle galib gelmiştir. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara: 249)

"Ne kadar istersen iste, insanların çoğu yine iman etmezler." (Yusuf: 103)

Sonra Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, istediği ve razı olduğu, rasullerden bize miras kalan gerçek tevhide sahip olarak kendini ve aileni şirkten korumuş olmanın en büyük zafer ve kurtuluş olduğunu bil!

Böylece hem kendini, hem aileni yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden kurtarmış ve eni gökler ile yerler kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cenneti kazanmış olursun.

"Kim ateşten uzaklaştırılıp, cennete sokulursa  işte o başarmıştır." (Ali İmran: 185)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bize şöyle haber vermiştir:

"Kıyamet gününde nebilerden bazıları beraberlerinde bir kaç kişi ile, bazı nebiler de yanlarında hiç kimse olmadığı halde gelecektir." (Buhari ve başkaları rivayet etmiştir)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in haber verdiği bu nebiler, kendi dönemlerindeki insanları İslam'a davet etmek için her türlü davet metodunu kullandılar. Davet sırasında eziyet gördüler, işkence edildiler. Fakat onlar bu eziyet ve işkencelere sabrettiler ve sürekli cihad ettiler. Buna rağmen kendilerine ya bir kaç kişi tabi oldu veya hiç kimse tabi olmadı.

Şimdi soruyum sana:

"Acaba bu nebi kaybetti mi?

Pişman oldu mu?

Üzüldü mü?

Cennet ehlinden olan bir nebinin böyle düşünmesi hiç mümkün olur mu?

"(İşte) cennet ehli olanlar, kazananlardır." (Haşr: 20)

Allah-u Teâlâ'nın tevhid kelimesini kavmi ve ümmeti arasında haykırarak yücelttiği halde, nasıl pişman olur?

Bu meseleyi çok iyi düşün! Çünkü bu mesele çok önemli bir meseledir.

Ey Allah-u Teâlâ'nın dinine gerçek manada iman eden, teşri hakkının sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olduğuna, sadece O'na ibadet edilmesi gerektiğine şehadet eden, sadece Allah-u Teâlâ'nın hükmünü kabul eden, bütün gücünü Allah-u Teâlâ'nın rızasını kazanmak ve cehennemden kurtulmak için kullanan Allah-u Teâlâ'nın kulu!

Bil ki sen, içinde bulunduğun zaaf ve çaresizliğe rağmen dinin için çok şeyler verebilecek durumdasın. Bu senin üzerine farzdır ve sen bu konuda muhayyer değilsin. Bu mesele herkese gücü nispetinde farzdır. Bütün bunları öğrendikten, özellikle de asrımızın yesağının küfür ve batıllığını çok açık delillerle, aşikar bir şekilde gördükten ve artık bu durumun gizliliği senin için ortadan kalktıktan sonra taguta, onun kullarına ve dostlarına karşı nasıl davranman gerektiği konusunda çok dikkat et!
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
onuri
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 29


« Yanıtla #3 : 22 Şubat 2010, 23:18:37 »

GERÇEK   DÜŞMANIMIZ   MÜNAFIKLARDIR.


MÜNAFIKLAR MÜSLÜMANLARIN GÜCÜNÜ KAFİRLERİN  HİZMETİNE  SUNUYOR.
Moderatöre Bildir   Logged
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #4 : 23 Nisan 2010, 21:47:36 »

Yasama hakkını yalnız Allah-u Teâlâ'ya tanımak tevhid inancının gereğidir. Bunu bu şekilde kabul etmedikçe tevhid akidesi sıhhat kazanamaz. Bu da yani; tevhid akidesinin sıhhat kazanması da ancak tağuti her türlü unsuru reddetmekle olur.
Tağut sadece tek şekilde karşımıza çıkmayabilir. Şühpesiz ki, tağut ne şekilde olursa olsun, tevhid akidesi onu kesinlikle reddetmeyi gerektirir.
Çağımızda tağut özellikle teşri (kanun) koyma ve emir verme şeklinde karşımıza çıkıyor.
Çağımızdaki tağut; ilahi kanunlar dışında, insanların koydukları kanunlar, emirler ve değer yargıları şeklinde de ifade edilebilir.
Buna göre, kanun koyan ister bir diktatör, ister halkın seçtiği seçkin bir zümre, ister toplumda yer etmiş bir grup bilim adamı, isterse halkın sevdiği bir komutan olsun farketmez, yine de tağuttur.
Bu durum karşısında, tevhid akidesini korumak isteyen herkes; bu çağdaş tağutu inkar etmek, Allah'ın kanunlarına zıt olan emirlerine uymamak, ondan uzaklaşmak, ona tabi olanların (koyduğu ölçülere uyanların) küfrüne hükmetmek ve onlardan olmadığını ilan edip onlara düşman olmak zorundadır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"İbrahim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar milletlerine şöyle demişlerdi: "Biz sizden ve Allah'dan başka taptıklarınızdan beriyiz. Sizi tekfir ediyoruz. Bizimle sizin aranızda, yalnız Allah'a inanıncaya kadar ebedi bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir." (Mümtahine: 4)

Şu iyice bilinmelidir ki; tevhid akidesi, yasama ve emir sultasının yalnız Allah-u Teâlâ'ya ait olmasını gerektirir. Ancak bu vazife yerine getirildiğinde tağutu inkar gerçekleşmiş olur.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #5 : 07 Mayıs 2010, 20:42:26 »

Tağutların Çeşitleri

Tağutlar sayı bakımından oldukça çoktur. Ancak bunlardan beş tanesi önemli yer tutar. Sırasıyla bunları görelim:

1 - İnsanları Allah'tan başkalarına ibadete çağıran şeytan. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Ey Ademoğlu! Ben size, şeytana ibadet etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır, diye bildirmedim mi?" (Yasin: 36/60)

2 - (İnsanları Allah'ın hükmünden başka hükümlerle muhakeme olmaya zorlayan ve) Allah'ın hükümlerini değiştiren zalim idareciler.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysaki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa: 4/60)

3 - Allah'ın indirdiklerinden başka hükümlerle hükmedenler.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Kim Allah'ın indirdiğiyle hüküm vermezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridirler." (Maide: 5/44)

4 - Gaybı bildiğini iddia eden kişi.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyeni kimseye göstermez. Ancak rasullerinden razı olduğu kimseler başka...Çünkü O, onun önüne ve arkasına izleyiciler (koruyucu melekler) dizer." (Cin: 72/26-27)

"Gaybın anahtarları O'nun katındadır; O'ndan başka kimse O'nu bilemez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi bilebilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır." (En'am: 6/59)

5 - Kendisine ibadet edilen ve buna rıza gösteren.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Onlar içinde kim, ben Allah'tan başka bir ilahım derse, işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını işte böyle veririz."  (Enbiya: 21/29)

Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bir kimse tağutu reddetmediği müddetçe Allah'a iman etmiş sayılmaz. Çünkü yüce Allah, bu hususta kitabında şöyle buyurmaktadır:

"O halde kim Tağut'u reddedip Allah'a inanırsa, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Muhakkak ki Allah Semi'dir, Alim'dir." (Bakara: 2/256)

Yukarıda sunduğumuz ayetin baş kısmında şu ifadeler yer almaktadır:

"Artık rüşd ile ğayy birbirinden ayrılmıştır."

Rüşd: Muhammed (sav)'in dinidir.

Ğayy: Ebu Cehil'in dini, sistemi, rejimidir.

Urvetu'l-vuska (sağlam kulp): Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şehadette bulunmaktır. Çünkü "La ilahe illAllah" kelimesi hem reddi, hem de isbatı içermektedir. Bu itibarla:

La ilahe Allah'tan başka ibadet edilenleri reddetmek

İllAllah ise, her türlü ibadeti, eşi, dengi, benzeri ve ortağı bulunmayan, bir olan Allah (c.c)'a yapmaktır.


Muhammed b. Abdulvehhab / Tevhid
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #6 : 07 Mayıs 2010, 20:45:36 »

Tağutu İnkar Ve Allah (c.c)'a İman

Yüce Allah'ın Ademoğluna ilk farz kıldığı şey tağutu inkar edip, Allah'a iman etmesidir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki biz her millete "Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının" diye (emretmeleri için) bir rasul gönderdik." (Nahl: 16/36)

Tağutu inkar etmek şöyle olmalıdır:

Allah'tan başkasına ibadet etmenin batıl olduğunu bilip buna inanmalı, bu inançla Allah'tan başka ibadet edilenleri terketmeli, onlara buğz etmeli, böyle yapanları tekfir etmeli ve onlara karşı itikadi bakımdan düşmanlık beslemelidir.

Allah'a imana gelince o da şöyle olmalıdır:

İbadet edilecek yegane mabudun O olduğuna iman etmeli, O'ndan başkalarını reddetmeli, ibadetin hangi çeşidi olursa olsun, tümünü Allah için halisane olarak yerine getirip, O'nun dışında ilah olarak kabul edilenleri reddetmelidir. İhlas ehlini sevmeli, onları dost edinmeli, aynı zamanda şirk ehline karşı buğz ve düşmanlık beslemelidir. İşte İbrahim (a.s)'in getirdiği din budur. Kim bundan uzak durur, buna sırt çevirirse, o kendini aşağılamış olur.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tekfir ettik. Bir tek Allah'a inanmanıza kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir." (Mümtahine: 60/4)

"Bir zamanlar İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: "Ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, yalnız beni yaratana kulluk ederim." (Zuhruf 43/26-27)

Bu ayetin "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım" kısmı reddi,

"Ben yalnız beni yaratana kulluk ederim" kısmıysa isbatı içerir.

Tağut: Genel anlamda, Allah'tan başka ibadet edilen varlık demektir. Dolayısıyla kim Allah'tan başkasına ibadet eder, ibadet edilen de bundan hoşnut kalırsa, işte o şey tağuttur. Bu bir mabud veya uyulan, peşinden gidilen biri olabileceği gibi Allah ve Rasulu dışında adeta Allah'a itaat edildiği gibi itaat edilen bir varlık da olabilir. İşte bütün bunlar tağutlardır.

Muhammed b. Abdulvehhab / Tevhid
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #7 : 16 Mayıs 2010, 12:39:37 »

TAĞUTA MUHAKEME OLMAK



Cevap:Nisa 60.
Bu ayete göre tağuta muhakeme olmayı istemek küfür-dür çünkü la ilahe illAllahı bozan amellerdendir.Buna bina-en tağuta muhakeme olmakta daha büyük küfürdür.
Bu ayet apaçık bir şekilde tağutun ne demek olduğunu açıklıyor. Bu ayete göre tağut Allah’ın hükmü dışında hü-küm verendir.
Bu kısa açıklamayı yaptıktan sonra bu meseleyi daha iyi anlmak için aşağıdaki önemli noktalara dikkat etmek gere-kir:
1 - Tağuta muhakeme olmayı istemek niçin küfürdür? Ayet bu soruya apaçık bir şekilde cevap veriyor şöyle ki “Onu (tağutu) reddetmekle emrolunmuşlardı.”
Tağuta muhakeme olmayı isteyen kişi veya muhakeme olan kişi tağutu reddetmemiş dolayısıyla kafir olmuş olur.
Tağut Allah’ın bir hakkını iddia eden bir varlıktır. Bu hak ona tanındığında küfre girilir. Müslüman olan bir kişi asla ona böyle bir hak veremez. Onu reddetmesi gerekir.

İhtilaf halinde İnsanlar arasında hüküm verme yetkisi sadece ve sadece Allah’a aittir.

“Hüküm sadece Allah’ındır” Yusuf 40

Müslümanlar aralarındaki ihtilafı çözmek için sadece Al-lah’ın hükmüne başvurmaları gerekir çünkü Allah’ın hük-münden başka hiç bir hüküm tanımazlar bu La ilahe illAllahın bir gereğidir.
Sadece Allah’ın hakkı olan hüküm verme yetkisini kendinde gören veya Allah’ın hükmü dışındaki hükümlerle hüküm vermeyi kendinde yetki gören kişi tağuttur. Ona muhakeme olmakla o yetki ona tanınmış olunur işte esas küfür sebebi budur.
Buna göre:
- Herhangi bir konuda Allah’ın kanunu dışında hüküm veren herhangi bir merciye veya bir şahısa muhakeme olmak küfürdür.
- Muhakeme olmadan sırf mahkemeye gitmek küfür değil-dir.
- Hakime hüküm verme yetkisi vermeden mahkemeye gitmek de küfür değildir.
Şöyle ki: Mahkemeye giderek hakime ben sana muhakeme olmak için gelmedim sana cevap vermek için geldim diyen kişiye sen tağuta muhakeme oldun denilemez.

4 - Hakime muhakeme olmak için giden kişi hakime hü-küm verme yetkisini vermiştir ne kadar da aksini iddia ederse etsin.
5 - Hakimden herhangi bir meselede hüküm istemek ona muhakeme olmaktır ona hüküm verme yetkisi tanımaktır.

Şimdi esas ihtilaf edilen meseleye gelelim:

1 - Bir kimseyle ihtilafa girmeden polisler ondan şüphelen-dikleri için tutuklanıp mahkemeye sevkedilen kişi:
Bu kişi mahkemeye gittiği zaman eğer hakime karşı saygılı davranmazsa hakimden hüküm istemezse sadece hakimin sorduğu sorulara cevap verirse bu kişi için tağuta muha-keme olmuş denilmez. Çünkü zorla mahkemeye sevkedilmiştir. Büyük bir tehlike söz konusu olmadığı müddetçe böyle bir kişi hakime: “Ben seni hakem olarak görmüyorum” demesi gerekir veya: “Ben islam’ın hükmü-ne göre muhakeme olmayı isterim” demesi gerekir. Fakat böyle bir hareket onu büyük bir eziyete maruz bırakırsa veya müslümanları büyük bir tehlikeye sokacaksa sadece tağuta saygı göstermeden ve ondan hüküm istemeden ha-kimin sorduğu sorulara cevap verebilir kendini müdafa edebilir.
Veya hakime şöyle diyebilir: “Ben sana muhakeme olmak için gelmedim, herhangi bir suç işlemedim, buraya zorla getirildim. Kendimin suçsuz olduğunu ispat edebilirim, bana istediğini sorabilirsin.”

2 - Kişi dışarıda serbesttir, fakat kaçma imkanı yoktur. Çünkü adresi biliniyor mahkeme onu sorgulamak için ça-ğırmıştır. Bu kişi gitmediği müddetçe mutlaka tutuklanıp zorla götürülecektir ve suçlu duruma düşecektir. Bu kişi biliyor ki oraya gittiği zaman sorulan sorulara cevap ver-diği zaman ona herhangi bir zarar gelmeyecektir. Bu kişi hakime gidip “beni çağırdınız ben muhakeme olmak için gelmedim ben suçsuzum herhangi bir suç işlemedim. Sor-duğun sorulara cevap verebilirim derse tağuta muhakeme olmuş sayılmaz. Hakim velev ki onu sorguladıktan sonra onun hakkında hüküm versin. Bu kişi tağuta muhakeme olmuş denilemez. Çünkü zaten o kişi hakime “ben muha-keme olmak için gelmedim” dedi. Hakime gitmesinin se-bebi ona muhakeme olmak için değil ona hüküm yetkisi vermek için değil başına gelecek olan zararı defetmek için gidiyor ve hakime sözle muhakeme olmak için gelmediğini söylüyor. Bu kişinin durumu iftiralara cevap vermek için Necaşi’ye giden sahabelerin durumu gibidir. Hele de bu kişi mahkemeye gitmekten kaçar da gitmezse hem kendisi hem de çok müslüman zarara girecekse yukarıdaki şartlara riayet ederek gitmesi gerekir.

3 - Bir kişi onu mahkemeye verirse ve mahkeme onunun ifadesini almak için çağırırsa işte bu mesele tafsilatlı mese-ledir. Şöyle ki:
Kişi mahkemeye gittiği zaman muhakeme olmak için gel-diği anlaşılıyorsa gitmemesi gerekir veya gidip sözle: “Ben muhakeme olmak için gelmedim” demesi gerekir ve hakim şöyle yazdığı zaman filan kişi geldi ve muhakeme olmaya girdi dediği zaman mutlaka itiraz etmesi gerekir çünkü bazı kafir kanunlarına göre bir kişi bir kişiyi şikayet ederse o kişi gelmeden mahkeme başlamaz onun için şikayet edi-len kişiyi çağırırlar ifadesini alırlar ve o iki kişi arasında mahkeme başlamış olunur. Onun için bu durumda kişi ya mahkemeye gitmez zorla alınmasını bekler ve gittiği za-man “ben muhakeme olmak istemiyorum suçlamaya cevap vermek istiyorum”der veya tutuklanmayı beklemeden gi-der ve aynı sözleri söyler böyle yaptığı müddetçe muha-keme olmuş sayılmaz. Çünkü küfür olan şeyi yapmamıştır yani hakime hüküm verme yetkisini tanımamıştır.
Şimdi Necaşi meselesine tekrar gelelim: Sahebeler Necaşi’ye hicret ettikleri zaman evet Necaşi hak-hukuk konularında adil bir kişi idi. Fakat müslüman değildi. islamın kanunlarıyla hüküm vermiyordu. Tahrif edilmiş tevrat ve incil hükümlerine göre hüküm veriyordu fakat zalim değildir. Bilerek kimsenin hakkını yemez bilerek kimseye zulmetmez. Halkın kabul ettiği inandığı kanunlara göre hüküm veriyordu. İslamın hükmüne zıt bir hüküm vermediği için zalim değil adil olarak vasfedilmiştir. Tabiki bu, hak-hukuk meselesinde böyledir. Sahabeler Necaşi’ye gidip iltica etmişlerdir. Necaşi’ye inancından dolayı zulme-dildiklerini söylemişlerdir. Necaşi onları himayesi altına almıştır. Müşrikler Necaşi’ye gelerek müslümanlara iftira atmışlardır. Her türlü kötü sıfatları vermişlerdir. O zaman müslümanlar Necaşi diyarında serbest durumdaydılar. Ha-pis durumunda değillerdi Habeşistandan da kaçabilirlerdi. Necaşi’nin yanına iftiralara cevap vermek için isteyerek geldiler. Onlara zulmetmeyeceklerini bildikleri için geldiler ama hiç bir zaman Necaşi’nin islama göre hüküm verece-ğini düşünerek gelmediler. Necaşi’ye muhakeme olmak için gelmediler. Muhakeme için gelmediler, iftiralara cevap vermek için geldiler. Necaşi’ye iftiralara karşı cevap ver-dikten sonra Necaşi onlar hakkında hüküm vermiştir (ka-rar vermiştir). Müfterilere karşı ceza vermemiştir. Çünkü iftiracılar Necaşi’ye muhakeme olmak için gelmemişlerdir. Necaşi’yi müslümanlara karşı kışkırtmak için gelmişlerdir, onlara ceza versin diye iftira atmışlar. Bu yüzden müslümanlar kendilerini müdafa etmek için Necaşi’ye ce-vap vermek için gittiler.
Şimdi eğer birisi bizim hakkımızda iftira atarsa örneğin ödediğimiz bir çeki ödememişiz gibi gösteriyorsa veya yapmadığımız bir olayı yaptık diye gösteriyorsa kendimizi müdafa etmek için karar verme yetkisine sahip olan merciye gidersek ve kendimizi müdefa etmek için geldiği-mizi muhakeme olmak için gelmediğimizi söylersek. tağuta muhakeme olduk denilmez.
Bir kişi “Filan kişi beni dövdü” diyip mahkemeye şikayet ederse bundan dolayı mahkeme bu kişiyi çağırırsa bu kişi mahkemeye gidip “ben muhakeme olmak için değil bana yapılan iftirayı reddetmek için geldim gelmediğim zaman yapmadığım suçu yaptım zannederek bana zulmedersiniz” diyen kişiye tağuta muhakeme oldun denilemez. Ancak muhakemeye girerse hakime karşı hakkını talep ederse hakimden hüküm isterse o zaman tağuta muhakeme olmuş denilir.
Bir kişi filan kişi kardeşimi öldürdü diye iftira atarsa veya evimi soydu (hırsızlık yaptı) diye iftira atarsa mah-keme şikayet edilen kişiyi ifade için çağırırsa bu kişi git-mediği zaman suçlu duruma düşecekse mahkemeye gidip “ben muhakeme olmak için değil bana yapılan iftirayı red-detmek için geldim gelmediğim zaman yapmadığım suçu yaptım zannederek bana zulmedersiniz” diyen kişiye tağuta muhakeme oldun denilemez.


----------

Şeri mahkemeler her ne kadar tagutun emriyle kurul-muşlarsa da tagutlar bu mahkemenin Allah’ın hükmüyle hükmetmesinden razılar. Buna karşı bir tavırları yok. Ora-da uygulanan kanunların kendi kanunları olduğu iddiaları yok. Ve orada alınacak bir kararı iptal etmeleri diye bir şey söz konusu değil.
Bu durumda bu kafir kimselerden Allah (c.c)’ın hükmü-nü uygulamaları istenebilir. Zira burada istenilen şey; Al-lah’ın hükmüdür. Tagutun hükmü değildir.
Bu hükmü uygulayan kimsenin ise; kafir olması veya ka-fir sistem tarafından görevlendirilmesi sonucu etkilemez.
Zira önemli olan; Allah (c.c)’ın kanunlarına muhakeme olmaktır.
Şu bir gerçek ki; müslümanlar hiçbir şekilde taguta mu-hakeme olamazlar veya muhakeme olmayı isteyemezler. Çünkü taguta muhakeme olmak demek, hüküm verme yetkisini ona tanımak demektir. Yine; taguta muhakeme olmak demek Allah (c.c)’ı inkar etmek demektir. Bu sebeble her halukarda müslüman kimsenin Allah (c.c)’ın kanunlarına muhakeme olması gerekmektedir. Velev ki bu kanunları uygulayan bir kafir olsa bile... Hatta tagut bir kimse olsa bile...
Bu ise; ancak o kimselerin uyguladıkları hükmün Allah (c.c)’ın hükmü olduğunu kabul etmeleri, onun aksine bir hüküm belirtmemeleri veya o hükümlerin kendi hükümleri olduğunu söylememeleri şartıyla olabilir.
Hatta müslüman kimse; imkanı varsa kafir kim-selere Allah (c.c)’ın hükmünü uygulattırabilirler. Örneğin; müslüman mirasçılar miraslarını arala-rında islam’a göre paylaşıp, kafir hakime: “Biz, mirasımızı islam’a göre paylaştık, bunu tasdik et” diye bu paylaşımı tasdik ettirebilirler.
Burada önemli olan; Allah (c.c)’ın hükmünün uygulatılmasıdır.

Şöyle bir örnek vereyim:
Diyelim ki senin yaşadığın ülkede, devlet tara-fından şöyle bir karar alındı:
Bundan sonra bu ülkede, ülke vatandaşlarına iki ayrı kanun uygulanacaktır. Bunlardan birincisi parlementonun kanunu. Diğeri ise; Allah (c.c)’ın kanunları. Sizler vatandaş olarak bu iki kanunlar-dan birisiyle yönetilmeyi seçmelisiniz. Fakat size bu kanunları uygulayacak kimseler, yine bizlerin belirlediği kimselerdir. Bu durumda sen, Allah (c.c)’ın kanunlarıyla yönetilmeyi seçersen küfre girer misin?
Veya bu tagutlar müslüman bir kimseyi Allah (c.c)’ın hükümlerini uygulasın diye seçerlerse, sen, tagutlar tarafından seçilmiş bir müslüman sa-na Allah (c.c)’ın hükümlerini uygulamasına razı olur musun?
Aynı şey kafir devletlerdeki şeri mahkemeler i-çin de söz konusudur:
Kafirler tarafından tayin edilen şeri mahkeme-lerde, kafirin Allah (c.c)’ın hükmünü uyguluyor olması acaba tagutun hükmünü uygulaması gibi midir?
Buraya muhakeme olmak taguta muhakeme ol-mak gibi midir?
Şayet kafir devletteki şeri mahkemelerde müslüman hakim hüküm verirse ve bu hakim tagutlar tarafından belirlenmişse yine, oradaki şeri mahkemeye gitmek taguta muhakeme olmak gibi midir?
Şeri mahkemeleri tagutların belirlemesi veya o-raya görevliler tayin etmesi acaba o mahkemeye muhakeme olmayı haram kılar mı? Ya da orada muhakeme olmayı küfür sebebi yapar mı?
Kafir devletlerdeki şeri mahkemelere muhake-me olmanın küfür oluşunun illeti nedir?
Ve bu konuda hangi şeri delille hareket edil-mektedir?
Böyle yerlerde şeri mahkemelere başvurmak Yusuf: 40 ayetinin gerçekleşmesi manasındadır. Yani: “Hüküm vermek sadece Allah’a aittir. An-cak O’na ibadet etmenizi emretti. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Böyle yerlerde şeri mahkemelere başvurup, be-şeri mahkemelere başvurmamak demek; hükmün sadece Allah (c.c)’a ait olduğunu kabul etmek, bu konudaki ibadeti sadece Allah’a yapmak demek-tir.
Bunun tam tersini yapmak ise, yani; hüküm verme yetkisini kişi veya kişilere vermek ise o kimselere ibadet etmek demektir. İşte ayette: “in-sanların çoğu bilmezler” sözünün manası budur. Yani; insanların çoğu hüküm verme yetkisini ver-diği kimselere ibadet etmiş olduklarını bilmemek-tedirler. Böylece de bu kimseler dosdoğru din ü-zerine de değillerdir. Dosdoğru din ise ancak bü-tün hüküm verme yetkisinin yalnız Allah’a veril-mesiyle sağlanır. İşte ayette geçen “dosdoğru din”in manası budur.
Bunun aksini söyleyen kimsenin şeri delil getir-mesi gerekir.
Yani; kafir de olsa Allah (c.c)’ın hükmünün on-dan istenilmesi, hükmün Allah’a verilmesi değil, kafir kimseye ya da tagutlara vermektir, diyen kimsenin apaçık bir delil getirmesi gerekir.
Yoksa Allah (c.c)’ın şu ayetine muhatab olurlar:
“Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye: Bu haram, bu helaldir demeyin. Zira, Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz saadete erişemezler.” (Nahl: 116)
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #8 : 18 Mayıs 2010, 20:01:20 »

"TAGUTU REDDETMEK
               *****************
 
Tagutu reddetmenin, tevhidin bir rüknu olduğunu, tagutu reddetmeksizin kimsenin imanının geçerli olamayacağını ve zamanımızdaki tagutların türlerini öğrendikten sonra tagutu reddetmenin sadece dille söylemekten ibaret olmadığını, pratikte uygulanması gereken bir amel olduğunu iyice anlaman ve pratik yaşantında yanlış ameller sebebiyle bu konularda şirke düşmemen için sana tagutu nasıl reddetmen gerektiğini bildireceğim. Aksi taktirde Allah-u Teâlâ'nın şu sözü senin hakkında söylenmiş olur:

"Yapmayacağınız şeyi yapacağınızı söylemeniz, suç olarak çok büyüktür." (Saf: 3)

Tagutu inkar meselesi insanlara zikredildiğinde, tagutu silik ve net olmayan bir şekil olarak düşünürler. Öyle ki onlar, tagutu sanki pratik hayatta varlığı olmayan, sadece teoride var olan bir varlık sanırlar. Oysa tagut, her zaman zihinde hazır bulunan ve pratik hayatta karşımıza çıkabilecek, sınırları, şekli net ve belli olan bir varlık olarak düşünülmelidir.

Tagut hakkında konuştuğumuzda, insanlar onu rahatlıkla reddedebilsinler diye şekli, resmi ve varlığı belli olan bir varlık hakkında konuşmamız gerekir.

Allah-u Teâlâ, tagutun nasıl reddedileceğini Kur’an’da muvahhidlerin imamı İbrahim aleyhisselam’ın diliyle açıkça beyan etmiştir.

Allah-u Teâlâ, İbrahim aleyhisselam’ı kendinden sonra gelen bütün rasullere ve en son rasul Muhammed aleyhisselam’a örnek göstererek şöyle buyuruyor:

"İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır." (Mumtahine: 4)
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
hamza01
Üstad Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1137


TAĞUTU RED AllahA İMAN


« Yanıtla #9 : 23 Mayıs 2010, 09:46:36 »

Muhakeme Olmak
*************

İbadetin içine aldığı manalardan bir tanesi de muhakeme olmaktır.

Şayet kul, özel veya genel olsun, hayatın her yönünde Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhakeme oluyorsa o kul, sadece Allah-u Teâlâ'ya kul olmuştur.

Eğer Allah-u Teâlâ'nın şeriatinden başka bir şeriate, bu şeriat ne olursa olsun, hayatın en basit meselelerinde olsa bile muhakeme olursa, şeriatine muhakeme olduğu kimseye ibadet etmiş ve ona kul olmuş olur. Çünkü hüküm verme, teşri, kanun ve ölçü koyma hakkı uluhiyyetin en önemli özelliklerindendir.

Her kim bu özelliklerin, gerek Allah-u Teâlâ’la beraber ve gerekse yalnızca kendisinde olduğunu iddia ederse işte o kimse ilahlık taslamış ve kendisini Allah-u Teâlâ'ya denk kılmıştır. Her kim de bu kimsenin iddiasını kabul eder ve ona muhakeme olursa, işte o kimse kabul etse de etmese de, bilse de bilmese de ona ibadet etmiş olur.

"Muhakeme olma" kavramının, kendisine muhakeme olunan kimseye ibadet etmek manasına geldiğinin daha net bir şekilde anlaşılması için öncelikle; hüküm ve teşri koyma yetkisinin uluhiyyetin en önemli özellikleri olduğunu, buna yalnızca Allah-u Teâlâ'nın hakkı olduğunu, bu konuda hiçbir ortağı olmadığını, hüküm ve teşri koyma hakkını kendinde görenin, sıfatı ve mevkisi ne olursa olsun ilahlık tasladığını, böylece kendisini ilah seviyesine çıkardığını ve Allah-u Teâlâ'nın en önemli özelliklerinden olan bir meselede kendisini Allah’a denk tuttuğunu şer’i delillerle ispat etmemiz gerekir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, sadece O’na ibadet etmenizi emretti. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Yusuf: 40)

Allah-u Teâlâ bu ayette, tekidden sonra olumsuzluk edatını kullanmıştır. Bu ise, meseleyi sınırlandırmak manasına gelir.

Buna göre ayetin manası şöyle olur:

Hüküm (emir verme ve yasak koyma) yetkisi, daha açıkcası teşri (kanun koyma) yetkisi yalnızca Allah-u Teâlâ'ya aittir.

Allah-u Teâlâ, bunun akabinde ayeti hem olumsuz ve hem olumlu bir şeyle devam ettirdi. O da; hayatın her yönünde, en küçük meseleden en büyüğüne kadar, yalnızca kendisine ibadet emridir.

Bu ayet apaçık bir şekilde gösteriyor ki; hüküm vermek ve teşri koymak yalnızca Allah-u Teâlâ'ya ait özelliklerdir ve Allah-u Teâlâ bu konularda hiçbir ortak kabul etmemektedir.

Buna göre yaratılmışlardan her kim hüküm verme ve teşri koyma özelliğinin kendisinde bulunduğunu iddia ederse, işte o kimse ilahlık taslamış ve kendisini Allah-u Teâlâ'ya denk kılmış olur.

Her kim de onu bu yaptığında tasdik eder, ona itaat eder ve bu hakkı ona verirse, ona ibadet etmiş ve Allah-u Teâlâ'ya ibadette onu ortak koşmuş olur.

İmam Begavi bu ayet hakkında şöyle dedi:

"Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir."

Bu lafız; hüküm ve emir verme, bir meselede yasak koyma yetkisinin sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu ifade etmektedir." (Begavi Tefsiri c: 2 s: 427)

Seyyid Kutub şöyle dedi:

"Hüküm verme yetkisi sadece Allah-u Teâlâ'ya aittir. Tek ilah olduğu için bu özellik sadece O’na aittir. Çünkü hakimiyet uluhiyyetin özelliklerindendir. Bu konuda hak sahibi olduğunu iddia eden bir kimse, ister bir fert ister bir grup ister bir parti ister bir heyet ister bir meclis ister bir ümmet veya isterse bütün insanlar olsun farketmez, Allah-u Teâlâ'nın uluhhiyyetinin en önemli özelliğinden birisini Allah-u Teâlâ'dan almaya kalkışmış olur. Her kim Allah-u Teâlâ'nın uluhiyyetinin en önemli özelliğinin kendisinde olduğunu iddia ederse işte o açık bir şekilde Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiş olur. Onun küfrü herkes tarafından bilinen bir küfürdür. Bu meselede sadece bu ayet olsa bile hüküm böyledir.

Allah-u Teâlâ'nın bu önemli özelliğinin kendisinde de bulunduğunu iddia etmek bir tek şekilde olmaz. Sadece bu (uluhiyyet iddiası) bile kişiyi İslam dininden çıkartır ve onu, bu hakkı Allah-u Teâlâ'dan alan durumuna sokar. Bu hakkın kendisinde de bulunduğunu iddia eden kişinin, Firavun’un açık bir şekilde:

"Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum" veya:

"Ben sizin yüce rabbinizim" dediği gibi açıkça söylemesi gerekmez. Allah-u Teâlâ'nın şeriatini hükümden kaldıran, kanunları İslam’dan değil, başka kaynaklardan alan ve hüküm verme yetkisini Allah-u Teâlâ'dan başkasına veren kimse, ister ümmet olsun isterse beşerin tamamı olsun, bu ameli ile Allah-u Teâlâ'nın en önemli özelliği olan bir konuda ilahlık taslamış ve Allah-u Teâlâ'ya ait ilahlık özelliğini başkasına vererek İslam’dan çıkmıştır....

Seyyid Kutub devamla şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ ayetin devamında şöyle buyuruyor:

"...Kendisinden başkasına değil sadece O’na ibadet etmenizi emretti..."

İbadeti bu şekilde yani; sadece Allah-u Teâlâ'ya boyun eğmek, sadece O’nun emirlerine tabi olmak olarak anladığımızda, Yusuf aleyhisselam’ın, hükmü sadece Allah’a has kılmanın, ibadeti Allah-u Teâlâ'ya has kılmak olduğunu ifade eden bu ayetteki sözü de daha iyi anlaşılır. Zira Allah-u Teâlâ'ya ibadetin tam manasıyla yapılması ancak hüküm verme yetkisinin yalnızca O’na verilmesiyle mümkün olur. Şayet hüküm verme yetkisi Allah-u Teâlâ’dan başkasına verilirse, işte o zaman ibadet tam manasıyla sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılmış olmaz.

Tekrar belirtelim ki, hüküm verme yetkisini Allah-u Teâlâ'dan alarak, Allah-u Teâlâ ile beraber kendisinde de bu yetkinin bulunduğunu iddia etmenin, iddia eden kişiye İslam’dan çıkartan bir hüküm verdiğini herkes bilir. Çünkü hüküm verme yetkisinin kendisinde bulunduğunu iddia eden kişi, tek olan Allah-u Teâlâ'ya ibadetten çıkar. İşte bu amel, sahibini İslam dininden çıkartan şirktir. Bu sebeple hüküm verme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia eden kimseye bu yetkiyi veren, ona boyun eğen, Allah-u Teâlâ'nın hakkını çalan bu kimselerin yaptığına kalpleri kızmayanların hepsi Allah-u Teâlâ'nın hükmünde aynıdırlar (kafirdirler).

"Dosdoğru din budur."

Bu söz Allah-u Teâlâ'nın dinini sınırlandırmıştır. Doğru din ancak budur! Ondan başka doğru din yoktur. Yani; hüküm verme özelliğini yalnızca Allah-u Teâlâ'ya vermek, Allah-u Teâlâ'nın dosdoğru dinidir. İşte ancak bu şekilde Allah-u Teâlâ'ya ibadet edilir ve doğru din ancak böyle olur." (Fizilal’il Kur’an c: 4 s: 1991)


Hüküm verme yetkisinin sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu gösteren diğer bir delil ise Allah-u Teâlâ'nın şu ayetidir:

"O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur." (Kehf: 26)

Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ, yarattığı hiç bir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. Onların arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır." (Taberi c: 8 s: 212)


Şeyh Şankıtiy bu ayetin manası hakkında şöyle dedi:

"Bu ayetin manası şudur: Yüce Allah-u Teâlâ, hüküm konusunda hiç kimsenin kendisine ortak olmasını asla kabul etmez. Hüküm sadece O’na aittir. O’ndan başka hiç kimsenin kesinlikle hüküm verme yetkisi yoktur. Helal, Allah-u Teâlâ'nın helal kıldığı, haram, Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığıdır. Hak din, Allah-u Teâlâ'nın koyduğu şeriattir. İhtilaflı meselelerde sadece O’nun verdiği hüküm geçerlidir.

"O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur." Ayetindeki "hükmünde" lafzından kasıt; Allah-u Teâlâ'nın hüküm verdiği her meseledir. Teşri koyma meselesi ise buna öncelikle dahildir.

Bu ayetteki, hükmün sadece Allah-u Teâlâ'nın olduğunu, bu konuda hiç bir ortak kabul etmediğini ifade eden mana,  Kur’an’ın diğer ayetlerinde de açık olarak belirtilmiştir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

"Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti..." (Yusuf: 40)

"Hüküm, yalnız Allah'a aittir. Sadece O’na tevekkül ettim" (Yusuf: 67)

"İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır." (Şura: 10)

"O’nun yüzü dışında her şey helak olacaktır. Hüküm, O’nundur ve O’na döneceksiniz." (Kasas: 88)

"Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide: 50)

"De ki: "Size kitabı tafsilatlı olarak indirmişken Allah’tan başka hakem mi edineyim?" (En’am: 114)

Buna benzer daha bir çok ayet vardır." (Edvaul Beyan Tefsiri c: 4 s: 82)

Hüküm verme ve teşri koyma yetkisinin sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olması, hüküm vermenin sadece Allah-u Teâlâ'ya ait bir özellik olduğu ve bu konuda ortak kabul etmediği gerçeğinin ve bu gerçeğe teslimiyet göstermenin gereği olarak kullardan her kim Allah-u Teâlâ'dan başka veya Allah-u Teâlâ’la beraber hüküm verme yetkisinin kendisinde olduğunu iddia ederse işte o kimse ilahlık ve rablik iddiasında bulunmuş, kendisini Allah’a denk kılmış ve kendisini ibadet edilecek bir ilah ilan etmiştir.

Bu meseleyi daha net ve daha kolay anlaşılır hale getirecek delillerden bir tanesi de Allah-u Teâlâ'nın, Firavun hakkındaki şu ayetidir:

"Firavun dedi ki: "Ey halk! Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum." (Kasas: 38)

"(Firavun) halkı çağırarak topladı ve (onlara): "Ben sizin yüce Rabbinizim" dedi." (Naziat: 23-24)

Firavun, ilahlık ve rablik iddiasında bulunurken hiçbir zaman kendisinin kainatın yaratıcısı olduğunu söylemek istememiştir. Zira bir sivrisineği veya ondan daha küçüğünü yaratabilecek bir güce sahip olamayacak kadar aciz olduğunu gerek kendisi ve gerekse halkı çok iyi bilmekteydi. Öyle ki o, Musa (a.s)’ın asası yılana dönüştüğünde kendisini ve tahtını korumaları için sihirbazlarına sığınmıştı. Fakat Allah-u Teâlâ’nın açık ayet ve mucizeleri karşısında sihirbazlar bile bir şey yapamadılar.

Firavun’un ilahlık ve rablik iddiası; hüküm verme, teşri koyma, hayatın her yönünde ümmeti yalnızca kendisine itaat ettirme, öncelikle kendi sözünün geçerliliğini kabul ettirme konularında idi.

Firavun’un halkına söylediği:

"Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum" ve "Ben sizin yüce rabbinizim" sözlerinden neyi kastettiğini Allah-u Teâlâ'nın şu ayeti açıkça göstermektedir:

"Firavun dedi ki: "Ancak size benim görüşümü gösterir ve ancak ben sizi doğru yola sevkederim" (Mümin: 29)

 Firavun’un bu sözünden, görüş bildirme ve teşri koyma hakkını sadece kendisinde gördüğü, bu sebeble sadece kendisinin belirlediği görüş ve teşriye bağlanılmasını istediği anlaşılmaktadır. Firavun’un ilahlık ve rablik iddiası işte bu konularda idi. Bu iddiasında ona tabi olan ve rıza gösteren kimse, onu ilah edinerek ona ibadet etmiştir.

Buna göre, ne zaman ve nerede olursa olsun, her kim hüküm verme ve teşri koyma yetkisini kendisinde görür, kendisinin teşrinin kaynağı olduğunu söyler ve insanların sadece kendisine itaat edip tabi olmalarını isterse, bu ister bir fert ister bir meclis ister bir parti veya isterse bütün halk olsun, Firavun gibi ilahlık ve rablik iddiasında bulunmuş olur. Firavunun:

"Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum" veya "Ben sizin yüce Rabbinizim" şeklinde söylediği sözleri söylemese bile...

Bu manayı başka ayetlerde de görüyoruz. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"De ki: "Ey kitap ehli! Yalnız Allah’a ibadet etmemiz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamız, Allah’ tan başka birbirimizi rabler edinmemek üzere bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin!" Eğer yüz çevirirlerse: "Bizim müslüman olduğumuza şahid olun" deyin!" (Ali İmran: 64)

"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler..." (Tevbe: 31)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ayetlerdeki rab edinmeyi; Allah-u Teâlâ dışında insanlar için helal ve haram sınırları tayin edenlere itaat etmek olarak tefsir etmiştir.

Bu manayı veren bir başka ayet ise Allah-u Teâlâ'nın şu sözüdür:

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister." (Nisa: 60)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

"Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e inen Kur’an’a ve ondan önceki nebilere inen kitaplara inandıklarını iddia etmelerine rağmen, bunları bozan ve yürürlükten kaldıran taguta muhakeme olmak isteyenlerin bu iddiasına şaşılır doğrusu... (Allah-u Teâlâ’ın şeriati dışındaki her şeriat taguttur. İlerde bunu daha net bir şekilde açıklayacağız.)

Oysa Allah-u Teâlâ, gerek Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e ve gerekse ondan önceki bütün rasullere tagutu reddetmelerini emretmiştir." (Fethul Kadir Tefsiri c: 1 s: 482)

Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh bu ayet hakkında şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'nın onlar hakkındaki "yez’umun" (iddia ediyorlar) sözü, onların Kur’an’a ve geçmiş nebilere inen kitaplara iman iddialarını yalanlamaktadır. Çünkü Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in getirdiği dışındaki şeylere muhakeme olmayı istemek ve iman, bir kulun kalbinde aynı anda asla bir arada bulunamaz. Zira bunlar birbirine zıd şeylerdir. İman, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in getirdiği dışındaki şeylere muhakeme olmaya zıddır, bunu reddeder." (Tahkimul Kavanin Risalesi)

İbni Kayyım şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ, Nisa: 65 ayetinde, usulde, füruda, şer’i hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilaflarda Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin iman etmiş olmayacağını mukaddes nefsine yemin ederek tekid etmiştir.

İman ancak bütün meselelerde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur.

Ayrıca bütün meselelerde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakem tayin edilse de verdiği hükme karşı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça, kalpleri verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de mümin olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rıza ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde yine de mümin olamayacaklarını bildirmiştir." (Ettıbyan Fi Ahkamil Kur’an s: 270)

Ben şöyle diyorum:

"Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şeriatini hakem tayin etmeden ve sadece ona muhakeme olmadan imanın sabit ve sahih olmaması şu iki şeye delalet eder:

Birincisi: Allah-u Teâlâ'nın şeriatiyle muhakeme olmak Allah-u Teâlâ'ya ibadet etmek demektir. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın şeriatiyle muhakeme, imanın şartlarındandır. İmanın şartlarından olan bir şey muhakkak ibadetlerdendir.

İkincisi: Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhakeme olmamak daha önce geçtiği gibi imanı kaldırır. İmanı ise ancak herhangi bir konuda mahluka tapmak manasına gelen şirk kaldırır. İşte bu, muhakeme olan kimsenin muhakeme olduğu kimseye taptığını gösterir.

Hayatın, özel veya genel her yönünde sadece Allah-u Teâlâ'ya muhakeme olan kimse, Allah-u Teâlâ'ya tam manasıyla ibadet etmiştir. Hayatın, özel veya genel her yönünde, en ufak bir mesele bile olsa Allah-u Teâlâ'dan başkasının şeriatine (kanunlarına) muhakeme olan, o şeriat sahibine tapmış ve onun kulu olmuştur.

İmam Şankıtiy şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'nın:

"O’nun, hükmünde hiçbir ortağı yoktur." (Kehf: 26) gibi ayetlerinden, Allah-u Teâlâ'dan başka hüküm koyuculara bağlananların Allah-u Teâlâ’e eş koştukları anlaşılmaktadır. Bu hüküm başka ayetlerde de bildirilmiştir....

Bu konuyla ilgili en açık ayet Nisa suresinde geçmektedir. Allah-u Teâlâ bu ayette, iman iddiasında bulunmalarına rağmen Allah-u Teâlâ'nın şeriatinden başkasına muhakeme olmak isteyenleri hayretle karşılıyor. Çünkü taguta muhakeme olmak istedikleri halde iman iddiasında bulunmaları hayret verici, açık bir yalandır.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister." (Nisa: 60)

İşte zikrettiğimiz bu semavi naslardan açıkça anlaşılıyor ki; şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu İslam şeriatine muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarında ancak onlar gibi Allah-u Teâlâ'nın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler." (Edvaul Beyan c: 4 s: 73-74)
 
 
Son olarak şöyle diyoruz:
 
 
"Zamanımızda müslüman olduğunu iddia edenlere bu meselenin ışığı altında baktığımızda, bu dinin başladığı gibi garibliğe dönmüş olduğunu görürüz. Hatta bugün daha da garib olmuştur. Çünkü zamanımızda hakim olan ve insanlara teşri koyan varlık taguttur. İnsanların tabi olduğu kanunlar tagutun kanunlarıdır.

Müslüman olduklarını iddia eden insanların çoğu kalblerinde sıkıntı duymaksızın tagutun kanunlarına muhakeme oluyor. Taguta ibadet eden müşriklere, bilerek veya bilmeyerek katılıyor. Bu kimselerin arasında namaz kılan, oruç tutan ve hatta müslüman davetçisi olduğunu iddia edenleri de görmek mümkündür.
Moderatöre Bildir   Logged

YA BÜTÜNÜYLE ÜSTÜNLÜK VE ŞEREF YÜCE OLAN AllahA KULLUK.. YADA TAMAMİYLA ALÇAKLIK VE MAHKÛMİYET OLAN AllahIN KULLARINA KULLUK ..DİLEYEN DİLEDİĞİNİ SEÇSİN..
"Mahvolan açık bir delilden dolayı mahvolsun kabul edende açık bir delilden dolayı kabul etsin"(Enfal: 42)
Sayfa: [1] 2 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
imanın şartı Çocuk İlahileri kördüğüm 0 178 Son Mesaj 20 Haziran 2009, 10:46:45
Gönderen: kördüğüm
TAGUTU REDDETMEK TEVHİDİN VE İMANIN SIHHAT ŞARTLARINDANDIR Tevhid Ve Akaid hamza01 4 158 Son Mesaj 02 Eylül 2009, 23:35:52
Gönderen: seriyye
Tagutu reddetmek tevhidin ve imanın sıhhat şartlarındandır Tevhid Ve Akaid hamza01 0 100 Son Mesaj 14 Eylül 2009, 21:56:53
Gönderen: hamza01
Allah’a imanın ilk şartı “Tağut”u reddetmektir Tevhid Ve Akaid MERXAS 0 128 Son Mesaj 12 Kasım 2009, 12:18:23
Gönderen: MERXAS
Tağutu Reddetmek Tevhid Ve Akaid « 1 2 3 » MERXAS 20 762 Son Mesaj 03 Haziran 2010, 09:38:29
Gönderen: hamza01
Müslümanları sevmek imanın temelindendir Düşünce yazıları/Makaleler seriyye 0 115 Son Mesaj 30 Aralık 2009, 03:34:30
Gönderen: seriyye
Tagutu Reddetmek Şöyle Olur Tevhid Ve Akaid « 1 2 » Kavl-i Leyyin 18 982 Son Mesaj 31 Ağustos 2011, 13:52:31
Gönderen: hamza01