0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: "Tahribat-Tahrifat  (Okunma Sayısı 245 defa)
MERXAS
MERXAS
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5919


RABBİM BİZİ KENDİNE DOST SEÇİNCEYE KADAR YAŞAT


« : 08 Aralık 2010, 08:29:25 »


kur-an ın en büyük mucizesi, bağlılarını maddeten ve mânen güçlendirmesidir.
Kur’an’a gerçekten talebe olanlar, hem dünya, hem de âhiret mutluluğuna
ermektedirler. Rûhi bir dirilik ve dinçlik kazanmakta, entrikalara âlet
olmamakta, sinsi oyunlara gelmemekte; imandan kaynaklanan ferâsetli
bakışlarıyla kurulan tuzakları görmektedirl

kur-an'ı Kerim’le irtibat azaldıkça, mü’min kendisi olmaktan çıkmakta, ancak
başka bir şey de olamamaktadır. Çünkü mü’min, Cenab-ı Hak ile kurduğu
müthiş ve muazzam sevgi iletişimini kestiği anda tutunacak dal bulamaz,
mânevî uçurumların dibinde bulur kendini. Müslüman’ın bozulmuşu,
tereyağının bozulmuşuna benzer; zehire keser, ne yenilir, ne de başka
bir işe yarar.


islamın yüksek kulesinin başından düşenler, asla iflah olamazlar. Zira kendi
yürüyüşünü ve usûlünü terk eden Müslüman, başka bir yaşama biçimini de
benimseyememektedir. Bu sebeble Müslüman’ı başka bir şey yapmak
imkansızdır. Ancak bozmak ve nefsinin kölesi haline getirmek mümkündür.
Bunun yolu da, Kur’an’ı terk etmekten geçer.


Bu acı gerçeği, yirminci asrın başında, İngiliz Sömürgeler Bakanı Loyd
George İngiltere’yi yönetenlere şöyle açıklamıştır: - “Müslümanlara
hakim olabilmek için, ya Kur’an’ı ellerinden almalıyız, ya da bu
kitaptan onları soğutup uzaklaştırmalıyız.”



Bir başka fitne başı da, Müslüman’la baş edebilmenin yolunu şöyle
açıklamış: - “Kur’an’ı kapatın, kadınları açın!” Aslında bu alçak
tavsiyenin ikinci kısmı fazlalıktır. Çünkü Müslüman, Kur’an’ı
kapattığında, açıklıklar peşpeşe sökün etmekte, maddî ve mânevî bütün
varlığı açık üstüne açık vermektedir. İslam düşmanları; açık, mert ve
net olduklarında hiçbir zaman başarıya ulaşamadılar.



Bu sebeple hep sinsi, hep entrikacı ve düzenbaz oldular; dâima maskeli
hareket ettiler.Müslüman kullukta ihlas ve samimiyet gösterdikçe,
yenilmedi, ezilmedi, zelil olmadı. Ancak, Kur’an ahlâkını terk ettikçe,
hep acınacak acı hallere düştü.



Yani Müslüman hep içeriden çözüldü. Nefsiyle yapması gereken büyük cihatta
mağlup oldukça, dışarıda yapacağı küçük cihatlarda da zafere hasret
kaldı. Kimi nefsânî, şehevânî, hayvânî dürtülerine yenildi. Hekimoğlu
İsmail Ağabey’in deyimiyle, “Zülfün bir telinde boğulmuş nice yiğitler”
görüldü.


Kimisi: paranın, kasanın, kesenin, servetin ve lüks merakının altında ezildi.
Bir kısmı da benlik, gurur ve üstünlük iddiasıyla mahvoldu. Siyasi
rekabet, “baş olma merakı”, bölüp parçaladı ve tabii ki İslam
düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü.


Ticari rekabet, maddeten güçsüzleştirdi. Birbirlerine iktisadi bakımdan
üstünlük sağlamak isteyenler, başkalarının hâkimiyetini kabul etmek
zorunda kaldılar. İslam anlayışlarındaki farkların abartılarak öne
çıkarılması, füruatın esas yerine konulup temel mesele olarak
benimsenmesi, meslek ve meşrep taassupları, din kardeşliğini zedeledi.


Cemiyet: cemaat, tarikat çeşitliliğinden sağlanacak faydalar böylece ayrım
gayrıma dönüştürüldü, birlik ve beraberlik unutuldu. Duyuş ve düşünüş
olarak bu hastalığa yakalanan Müslüman için, zaten düşmana ihtiyaç
yoktur. Çünkü o, yıkılmak için bir fiske bekleyen içi çürümüş asırlık
bir ağaç halindedir.



Tarih boyunca, Müslümanların bütün gevşeyiş, çözülüş ve yıkılışları hep bu ve
benzeri sebeplerle olmuştur. Yani içinden çözülmeyen ve çürümeyen
Müslüman’ı dışından ve maddi hücumlarla yenmek imkânı bulunamamıştır.
Abbasi, Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, hep bu gerçeğin canlı ve çarpıcı
örnekleridir. Nefislerine mağlup olanlar, birbirleriyle itişip
kakışmaya, kavgalaşmaya başlıyor, sonra da, zaten pusuda olan
düşmanlarına yem oluyorlar.



Endülüs Müslümanları da, kardeş kavgaları, taç-taht ve baş olma ihtirası ile
muhteşem bir medeniyeti hezimete uğrattı. Son kaleyi de İspanyol
güçlerine teslim edip arkalarındaki dağa doğru kaçarlarken bile, ayrı
yolları tercih etmişler, her şeyin bittiği noktada bile aralarındaki
düşmanlığı sona erdirememişler.



İşte tam da o hazin halde iken, dönüp de artık uzaklarda kalan sarayını
görünce Endülüs’ün son Hükümdar’ı, gözyaşlarını tutamamış. İzzetli ve
ferasetli bir mü’mine olan annesi, nefsine hakim olamayan Hükümdar’a
şöyle der: - “Oğlum! Zamanında erkekler gibi çalışıp çarpışmayan sana,
şimdi kadınlar gibi ağlamak yaraşır!” Bu hal, ibret alınmadığı için,
İslam Tarihi’nde defalarca tekrarlandı.


Selceklular Allah adını yüceltme heyecanıylı birlik ve beraberlik içinde oldukları
zaman, birleşmiş Avrupa ordularına karşı zaferler kazandı. Ancak aynı
Selçuklu, taht taç kavgasına bulaşınca Moğol ordularının ayakları
altında sefil ve perişan oldu. Ne acıdır ki o perişanlık ve bitmişlik
içinde dâhi, reislik kavgası sona ermiş değildi.



Osmanlı son ve en büyük medeniyet temsilcimizdi. Allah’ın emrettiği ahlâkı
yaşayan, asla benlik iddiasında bulunmayan idareciler elinde yükselip
yüceldi. Aynı ölçülerden elini gevşettikçe de geriledi ve hep sinsice
beklemekte olan düşmanlarını sevindirdi. Yani onlar da içeriden
çözüldü.




Bu çözülüş, 1912’de, üst üste gelen Balkan Savaşı hezimetlerini yaşattı.
Asker arasında yayılmış siyâsi tarafgirlikler, koca Osmanlı’ya hiç de
alışkın olmadığı yenilgileri tattırdı. Ancak o hezimetlerin pişmanlığı
ile toparlanıp, Çanakkale’de şahlandı. Üç yıl önce; Yunan, Bulgar,
Sırp, Karadağ ordularına karşı yenilen Osmanlı, 1915’te birleşik dünya
devlerine karşı zafer kazandı. Üç yıl içinde değişen şey, sadece
mâneviyat ve ondan kaynaklanan kararlılıktı. Bir başka deyişle iç
dünyaların biraz düzene girmesiydi.




Almanyada bakanlık da yapmış olan bir profesör, daha 20. asrın başında yazdığı
kitapta yöneticilerine şu mealde akıl veriyor: - “Müslüman ülkelerde
hakimiyet kurabilmek için, onların dinlerine, imanlarına asla
saldırmayınız. Eğer böyle yaparsanız onları birleşik bir güç olarak
karşınızda bulursunuz. Her Müslüman memlekette halkın saygı duyduğu
sevdiği önder kişiler vardır.


Onlarda birine gidip dostluk gösterecek ve dostluğunuza inandıracaksınız. Sonra
da öteki kanaat önderleriyle arasını açacak çalışmalar yapacaksınız.
Halk genellikle câhil olduğu için hemen o sevilen kişilerin etrafında
toplanıp cepheleşirler.



Sonra da onları bölüp parçalamak ve çarpıştırmak kolaylaşır. Siz de bu bölük
pörçük halka kolayca hâkim olup onları sömürebilirsiniz.”
Müslümanlar
arasında fitne, dedikodu ile yayılır. Laf getirip götürülür, olumsuz
sözler taşınır, aralar açılır. Oysa ki fâsıkın haberine inanılmaz. Bu
ölçüye rağmen Müslümanlar, fasık basının birbirleri hakkındaki
haberlerine inanma meylindedirler. Bu gibi hallerde Müslüman’ın
öncelikli tavrı, din kardeşleri hakkındaki olumsuz yayınlara inanmamak
olmalıdır.


Dünyanın her yanındaki kana, ateşe, savaşa dur diyebilmek için, önce içimizdeki
fitneyi, Kur’an ahlakından uzaklığı ortadan kaldırmamız gerekir. Bir iç
savaşı önlemenin ilk tedbiri, içimizdeki savaşı kazanmaktır. Bu en
önemli savaşı kazanmamız; Filistin’deki, Lübnan’daki, Afganistan’daki
savaşları da önlemenin ilk ve en önemli adımı olacaktır..•


                  -alıntı-
Moderatöre Bildir   Logged

GİDENLER HÜSEYNİ İŞ YAPMIŞTIR KALANLAR ZEYNEBİ İŞ YAPMALIDIR YAPMAYANLAR YEZİDİDİR....
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: