0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: HİZB-UT TAHRİR’İN DEĞİŞTİRME METODU (minhac)  (Okunma Sayısı 1052 defa)
têkoşîn
İnsana en lazım iş, en mühim vazife, Yüce Allah'a karşı muhabbet peyda etmek ve esmasına yapışmaktır
Site Yöneticisi
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3576



WWW
« Yanıtla #10 : 23 Kasım 2010, 18:46:59 »

var   akide bağı:) 
Çok açıklayıcı olmuş Smiley
Moderatöre Bildir   Logged

suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #11 : 24 Kasım 2010, 17:49:08 »


devam

Hadisten çıkan sonuca göre; fertlerdeki kötülüğü yok etmek için el (güç) kullanmak, kötülüğü yok etmeye güç yetirmeye bağlıdır. Hadis, münkeri ortadan kaldırmak için maddi güç kullanmaya delalet ettiği gibi, kullanılacak olan bu maddi gücün fitne, öldürme, ve silah kullanma gibi daha tehlikeli bir münkere vesile olmaması gerektiğine de işaret etmektedir.

Hadiste geçen bu hüküm; fertlere ait münkeri ortadan kaldırmada izlenecek yolu göstermektedir. Ancak hadisin mefhumu Hilâfeti ikame etmek ya da İslâm'ı tekrar hayat, devlet ve topluma hakim kılmak için yapılacak çalışma ile ilgili değildir.

Münkeri ortadan kaldırmak için güç kullanmayı emreden hadislerin genel hükmünden devlet başkanı istisna edilmiştir. Zira Allah'a isyanı emretmediği müddetçe zulüm de etse haksızlık da yapsa Halifeye itaatı emreden hadisler mevcuttur. Halife'ye karşı silah kullanılmasına izin veren hadislerin hükmü; Halife'de açık küfür görüldüğünde yani Halife açıkça küfür hükümlerini uyguladığında geçerlidir.

Müslimin Nafi'den onun da İbn-i Ömer'den rivayet ettiği bir hadiste Peygamber "Hoşuna gitsin gitmesin Allah'a isyan ile emir olunmadığı müddetçe müslümana dinleyip itaat etmek düşer. Şayet Allah'a isyanla emredilirse ne dinlenir ne de itaat edilir." (Müslim, Buhari, Ahkam, 6611)

Buhari de ibni Abbas' tan şu hadisi rivayet etmiştir: "Emirinde hoşuna gitmeyen bir şeyi gören kimse ona karşı sabretsin. Sultandan bir karış uzaklaşan kimse ölürse Cahiliye ölümü ile ölmüş olur" (Buhari, Fitne, 6529)

Buhari'nin Abdullah' tan rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasülü (SAV) şöyle buyurmuştur: “Benden sonra cahillik, bencillik ve hoşlanmayacağınız bir takım şeyler göreceksiniz" Ashab; Bu durumda bize ne yapmamızı emredersin ya Rasulullah? dediler. Allah Rasülü: "Siz onların hakkını onlara verin kendi hakkınızı da Allah' tan isteyin." dedi. ( Buhari, Fitne, 6529)

Rasulullah (SAV) zulmedip haksızlık yapmış olsalar da idarecilere itaat etmeyi emretmekle birlikte, idarecileri muhasebe edip sözle onları eleştirmeyi ve en şiddetli eleştirilerde bulunmayı da müslümanlara vacib kılmıştır. Zira müslümanlar, idarecilere sorumluluklarını hatırlatmak, onları düzeltmek ve onlara sözle karşı koymak sorumluluğundadırlar.

Ümmü Seleme'den rivayet edilen bir hadiste Peygamber (SAV) şöyle demektedir: "Başınıza sizi idare etmek için bir çok idareciler gelecektir. Bunların bir kısmının iyi bir kısmının kötü olduğunu göreceksiniz. Kim başındaki idarecinin kötü halini hoş görmezse ondan uzak olur. Kim de onu reddederse kurtulur. Ancak ona razı olup tabi olan..." ( Müslim, İmara, 3446)

Yani münkeri kötü görüp onu hemen değiştirmek gerekir. Kötülüğü engellemeye gücü yetmediği için kalbi ile buğz eden günahtan kurtulmuş olur. Ancak idarecilerin yaptıklarına rıza gösterip tabi olanlar onlardan uzak olmayacak ve kurtulamayacaklardır.

Rasulullah (SAV) başka hadislerinde de şöyle buyurmuştur “Şehitlerin efendisi Hz. Hamza ve zalim hükümdara karşı çıkıp ona doğruyu gösterirken öldürülen kimsedir.”

"Cihadın en üstünü, zalim idareciye karşı söylenen hak sözdür." Ahmed b. Hanbel, Mükessirin, 10716)

Moderatöre Bildir   Logged
suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #12 : 28 Kasım 2010, 18:43:17 »

Şeriat, tek bir şart dışında münker işleyen devlet başkanına karşı, maddi güce başvurup karşısına silahla dikilip savaşmayı yasaklamıştır.

Şayet idareci açıkça küfrünü açıklarsa yani küfür hükümleriyle ülkeyi yönetmeye kalkışırsa ya da ülkede küfrün yayılması karşısında susarsa, bu durumda yönetici ile savaşmak, küfür hükümlerini uygulamaktan vaz geçirmek ve İslâm hükümlerini uygulamak için karşısına silahla dikilmek müslümanlara vacibdir.

Ümmü Seleme'nin hadisinde Ashab: Ya RasulAllah biz onlara karşı savaşmayalım mı? dediler. Peygamber (SAV); "Onlar namaz kıldıkları müddetçe hayır" buyurdu. Başka bir rivayette Onlarla savaşmayalım mı? dediler: Nebi (SAV); "Namazı kıldıkları müddetçe hayır" dedi kaydı bulunmaktadır. (Tirmizi, Fitne, 2191)

Avf b. malik hadisinde ise; "Denildi ki; Ya RasulAllah, onlara karşı silahla savaşmayalım mı? Allah Rasülü: "Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır" dedi. (Müslim, İmara, 3447)

Hadiste geçen namazı ikame etmek sözü ile İslâm'a ait tüm hükümleri uygulamak kastedilmektedir. Burada kullanılan ifade biçimi parçayı zikrederek bütünü tanımlama cinsinden bir ifade şeklidir. Ubade b. es-Samit hadisi ise"Açık küfür içerisinde olduklarına dair Allah katında onlara karşı kullanabileceğimiz kesin bir delil bulunmadıkça ulu'l emirle savaşmayacağımıza söz verdik" Açık küfür ifadesi Taberani'de; şeklinde geçmektedir. Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde ise; "Sana apaçık günahı emretmediği müddetçe" tabiri yer almaktadır. ( Ahmed b. Hanbel, Ensar, 21675)

Tüm bu hadisler Allah katında kesin delil olarak gösterebileceğimiz şekilde idareci, küfrünü açıkladığında ya da küfür hükümleri ile hükmettiğinde idareciye karşı çıkıp onunla silahlı mücadeleye girmenin farziyetine işaret etmektedirler.

Ancak idareciye kaşı silahla karşı çıkmanın ve onu idarecilik makamından uzaklaştırmanın farz olabilmesi; zannı galip yolu ile de olsa idareciyi ortadan kaldırmaya gücünün yeteceği kanaatının varlığına bağlıdır. Zira hem münkeri ortadan kaldırılması için el (güç) kullanılması hem de küfür hükümlerini uygulayan idareciye silahla mücadeleye çağıran hadislerin hükümleri güç yetirme şartına bağlanmıştır. "Eğer eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle kötülüğü ortadan kaldırmaya çalışsın" (Müslim, İman, 70) ibaresi gereği eğer güç yetmiyorsa bu durumda idareciye karşı silah göstermek ve onunla savaşmak vacib değildir. Bu durumda yapılması gereken, kuvvet hazırlamak yahut güç sahipleri ile yardımlaşmaktır. İdareciyle mücadeleye yeterli güç toplandığında yine mücadele ve kıtal vacib olur.

Küfrü açıkça görülen devlet başkanına karşı silahlı mücadeleye girmenin önemli şartlarından birisi de yaşanan yerin İslâm hükümlerinin tatbik edildiği Darü'l İslâm olmasıdır. İslâm hükümlerini uygulamaktayken birden bunları bırakıp yerine küfrün hükümlerini uygulamaya koyan yönetici ile fili mücadele şarttır. Zira hem Ubade b. es-Samit hadisinde hem de Taberani'nin rivayetinde ki "şayet açık bir küfür görürseniz" tabirinden önceden olmadığı halde sonradan yönetici de küfür açığa çıkarsa anlamı çıkmaktadır. Yani İslâm'ı uygulamakta olan yönetici İslâmi hükümleri uygulamayı terkedip açıkça küfür hükümlerini uygulaması durumunda yönetici ile savaşmanın farz olduğu anlatılmaktadır.

Ülke Darü'l Küfürse ve İslâm'ın hükümleri yürürlükte değilse, küfür hükümlerini ve bu hükümleri müslümanlara tatbik eden idarecilerin ve rejimin ortadan kaldırılması; İslâm devletini kurmada ve İslâm hükümlerini uygulamada Rasulullah (SAV)'in takip ettiği yola uyarak nusret talebi (yani değişim için güç sahiplerini kazanma) yolu ile olur.

E- Toplumu ıslah etmek için güzel ahlaka çağıran grup ve kuruluşlar:

Güzel ahlaka davet Allah'ın müslümanlara emrettiği hayra çağrıdır. Ancak bu çağrı İslâm hükümlerinin küçük bir bölümüne davetten ibarettir. Halbuki doğru olan, davetin tüm İslâm hükümlerine ve onların tatbiğine yönelik olması, böylelikle de İslâm'ın hayat, devlet ve toplum da uygulanması en kapsamlı farzlardandır. Güzel ahlaka davet sonuçta İslâm'ın ferdi ilgilendiren kişisel farzlarına davettir. Devlet, hayat ve toplumu kapsayan genel hükümlere daveti ise kapsamamaktadır.

Güzel ahlaka davet, toplumun ıslahını gerçekleştirecek bir hedef içermediğinden ümmeti kalkındırmaz. Zira toplumun ıslahı ancak, topluma hakim fikirlerin, hislerin ve topluma uygulanan hükümlerin ıslahı ile mümkündür. Yani topluma hakim olan genel anlayışın (kamuoyu ve örflerin) ıslahı ile mümkündür.

Toplumun değiştirilmesi ancak toplumu oluşturan unsurların değiştirilmesi ile mümkündür. O halde toplumu değiştirmek ve ıslah etmek için toplumdaki fertlerin fikirlerini, duygularını ve topluma uygulanan nizamları değiştirmek gerekir.

Aynı mantıkla Ahlaka davet de ümmeti kalkınmaya götürmez. Çünkü kalkınma, ancak fikri seviyenin yükselmesi ile gerçekleştirilebilir. Günümüz Avrupa ve Amerika'sına baktığımızda bu ülkelerin kalkındığını görürüz. Ancak bu kalkınma sağlıklı ve doğru bir kalkınma değildir. Zira sağlıklı ve doğru bir kalkınma, ruhi temellere dayalı fikri kalkınmadır. Avrupa ve Amerika maddi kalkınmışlıklarının yanında ahlaki açıdan en aşağı seviyelere düşmüş ülkelerdir. Ahlaki değerlerden yoksunlukları hayvanlar topluluğu gibi hatta daha aşağı seviyedeki hayat tarzlarının yegâne açıklamasıdır.

Güzel ahlaka davet; müslümanların ölüm -kalım derecesindeki sorunlarına çözüm oluşturacak ve Allah'ın gerçekleştirilmesini müslümanlara farz kıldığı Hilâfeti ikame etme, İslâmı tekrar hayata, devlete ve topluma tatbik etme, davet ve cihad yolu ile İslâm risaletini dünyaya taşıma sonucunu doğuracak bir yol değildir.

Müslümanların ölüm-kalım meselesinin çözümü; Hilâfeti ikame etmek ve Allah'ın indirdiği hükümleri yeniden hayata döndürmek için siyasi olarak çalışacak siyasi kitlelerin kurulması ile mümkündür. Müslümanların gerçekleştirmeleri için çalışmaları üzerlerine farz olan amaç; hayatta, devlette ve toplumda İslâmı yeniden tatbik mevkine getirecek, davet ve cihad yolu ile İslâmı dünyaya taşıyacak olan Hilâfeti kurmaktır.

İşte bu değerlendirmeler sonucunda müslümanların ölüm-kalım meselesi ile müslümanların gerçekleşmesi için uğrunda çaba göstermeleri gereken hedefi kavradıktan sonra bir çözüm olarak Hizb-ut Tahrir karulmuştur. Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslâm olan siyasi bir partidir.

Siyaset onun çalışma sahası, İslâm da ideolojisidir. Hizb-ut Tahrir İslâmın devlet ve topluma hâkimiyetinin ümmetce ölüm-kalım meselesi olarak anlaşılması ve Hilâfetin yeniden kurulup Allah'ın indirdiği ile hükmetmenin başlaması için ümmete önderlik amacıyla ümmetin içinde ve onunla birlikte çalışmaktadır.

Hizb-ut Tahrir İslâm düşüncesine dayalı siyasi bir kitleleşmedir. O, ne hayatla alakası olmayan bir ruhbanlık teşkilatı, ne ilim ve öğretimle uğraşan ne de (okullar, Kur'an Kurs ları ve öğrenci yurtları açmak gibi) hayır işleri ile uğraşan bir teşkilattır. Hizbin cisminin ruhunu, hizbin hayat bulduğu çekirdeği ve var oluşunun sırrını; Hizb-ut Tahrir'in dayandığı ve tüm fertlerinde fiili karşılık bulan, ümmeti çağırdığı, toplumda, hayatta ve devlette var etmek için ümmetle birlikte taşıdığı İslâmi fikirler oluşturmaktadır. Hizbin fertlerini birbirine bağlayıp aralarındaki ilişkileri tanzim eden de yine İslâmi fikirlerdir.

Hizbü't Tahrir'in amacı İslâmi hayatı yeniden başlatıp İslâm risaletini tüm dünyaya taşımaktır. Bu gaye, müslümanların ölüm-kalım derecesindeki problemlerinin çözümünü de beraberinde getirecektir. İslâmi hayata yeniden başlamakla kastedilen, müslümanları Daru'l İslâmda, İslâmi fikir ve duyguların hakim olduğu, İslâmın nizam ve hükümlerinin uygulandığı bir toplumda yaşamaya tekrar başlatmaktır. Öyle ki; Hilâfet Devletinde cisimleşen ve İslâm Devletinin gölgesinde yaşanan hayatta tüm işler, "Helal-haram" çerçevesinde şer'i bakış açısına göre yürüyecektir.

Söz konusu Hilâfet Devletinde müslümanlar; aralarında Allah'ın kitabı ve Rasülünün sünneti ile hükmetmesi, davet ve cihat yoluyla İslâm'ı bir risalet olarak dünyaya taşıması şartı ile, işitip itaat etmek üzere bir Halife nasb ederler. Hizbü't Tahrir İslâm akidesinden çıkan aydın bir fikirle İslâm ümmetini doğru ve sağlıklıca kalkındırmayı hedef edinmiştir. İslâm ümmetinin geçmişte sahip olduğu izzet ve şerefli makamına tekrar oturması için çaba harcamaktadır. Bu uğurda diğer devlet, ümmet ve halklardan dünya yönetiminin yularını elde etmeye çalışmaktadır ki İslâm ümmeti dünya gündemine tekrar süper devlet olarak girsin. Bu gerçekleştiğinde İslâm Devleti yine İslâm hükümlerine göre dünyayı yönetecek ve dünya işlerini çözüme kavuşturacaktır.

Hizb-ut Tahrir, bütün bu saydıklarımızı hedeflediği gibi, İslâm'ı bir risalet olarak dünyaya taşımayı ve İslâm yeryüzünde tamamen hakim kılınasıya kadar küfür fikirleri ve nizamları ile mücadelesinde ümmete liderlik etmeyi de hedef edinmiştir.

Hizb-ut Tahrir'in bugün müslüman beldelerinde hakim bozuk toplumsal yapıyı değiştirip İslâmi bir topluma dönüştürmek içini İslâm davetini müslümanlara taşımaktadır.

Müslüman beldelerdeki bozuk toplumsal yapı ve ilişkileri İslâmla değiştirme işi, sözkonusu topluma hakim gayri İslâmi fikirleri duyguları ve ilişki çeşitlerini İslâmi fikir, duygu ve ilişkilerle, değiştirmekle mümkündür. Bugün için topluma hakim gayri İslâmi fikirler, İslâmi olanları ile değiştirilmelidir ki İslâmi fikirlerle insanlar arasında bir kamuoyu oluşsun ve insanları da bu fikirlerin gerekleri ile yaşamaya iten köklü mefhumlar oluşsan.

Ancak bu yapıldığında topluma hakim gayri İslâmi duygular değişir. Toplum, Allah ve Rasülünün razı olduğundan razı olan Allah ve Rasülünün gazaplandığına gazaplanan bir ruh haline sahip olur. Aynı zamanda toplumda yerleşik ilişki biçimleri de değiştirilip İslâm'ın çözümleri ve hükümlerine uygun bir hale dönüşür.

Hizb-ut Tahrir'in yaptığı tüm faaliyetler siyasi faaliyetlerdir. Zira bu faaliyetleri sırasında insanların işlerini şer'i hükümler ve onların ön gördüğü çözümlere uygun olarak gözetir. Zira siyaset insanların işlerini İslâmi hükümler ve onların koyduğu çözümlerine göre gözetilmesi demektir.

Hizbin yapa geldiği siyasi faaliyetlerin başında ümmeti bozuk inançlardan, yanlış fikirlerden, saptırılmış mefhumlardan, küfrün fikir ve görüşlerinin etkisinden kurtarıp tümü İslâmi olan fikirler içinde eriterek, İslâmi kültürle kültürlendirmektir.

Hizbin yapmakta olduğu siyasi işlerin en önemlilerinden biri de yapmakta olduğu fikri çatışmalardır. Hizip, hem onların yanlış yönlerini açıklayarak. hem de İslâm'ın onlar hakkındaki hükümlerini açıklayarak fikir yolu ile küfrün fikir ve nizamları ile çatıştığı gibi yanlış fikirler, bozuk akideler ve saptırılmış mefhumlarla da çatışır.

Hizbin siyasi faaliyetlerinin en belirleyici olanı ise siyasi mücadeledir. Hizip bu faaliyetini; İslâm ülkeleri üzerinde etkin ve nüfuz sahibi kâfir devletlerin hâkimiyetinden ve nüfuzundan İslâm ümmetini kurtarıp böylelikle tüm müslüman beldelerden kâfirlerin; fikri, kültürel, siyasi, askeri egemenliklerini ve nizamlarını kökünden kazıyıp söküp atmak için kâfir devletlerle mücadele noktasında yoğunlaştırır.

Hizbin Arap dünyasının da içinde bulunduğu tüm İslâm coğrafyasının yöneticilerine karşı açık mücadelesi de siyasi faaliyetleri içinde yerini almaktadır. Hizb, bu hain idarecilerin ümmete karşı ihanetlerini ortaya koyup ümmete kurdukları komploları ve entrikaları meydana çıkarmakta. Böylelikle onlardan hesap sormakta, hem ümmete karşı kurdukları komplolardan, hem de ümmete karşı görevlerini ve işlerini gözetmekte üzerlerine düşen görevleri yerine getirmemeleri, İslâm hükümlerine aykırı hareket etmelerinden ve ümmete küfür hükümlerini uygulamalarından dolayı onları değiştirmeye çalışmaktadır.

Görüldüğü gibi hizbin her işi siyasidir. Bu nedenle hizbin işi öğretim ya da va'z ve irşad değildir. Zira hizb bir medrese değildir. Hizbin işi siyasidir. İslâm'ın fikir hüküm ve çözümlerini onlarla amel edilmesi ve bunların hayat devlet ve toplumda var olması için ümmete gösterir.

Hizb; İslâm'ı uygulanması, İslâm akidesinin, devletin, anayasanın ve diğer kanunların temeli olması için taşır.

 
Moderatöre Bildir   Logged
suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #13 : 29 Kasım 2010, 20:10:33 »

Hizb-üt Tahrir kuruluşunu genel hatlarıyla İslâm düşüncesini incelemekle tamamlamamış; İslâm ümmetini ve geldiği noktayı, İslâm coğrafyasındaki toplumların durumunu ve Rasül (SAV)'in dönemini, Raşit Halifeler, Tabiin ve Tabiinden sonraki dönemi ayrıntıları ile incelemiş öncelikle Rasulullah (SAV)'in risaletinin başlangıcından Medine'de devleti kuruncaya kadar geçen dönemde takip ettiği yolu ve davayı taşıma keyfiyetini sonra da Rasülün Medine'deki davranışlarını detayı ile incelemiştir. Allah'ın kitabına, Rasülünün sünnetine ve bu iki kaynağa bağlı olan sahabelerin icmaına ve kıyasa müracaat eden, bunlara ilave olarak da sahabelerin, Tabiin ve müctehit imamların sözlerinden de faydalanarak kurulmuştur.

Evet kuruluşuna ilişkin bu incelemelerden sonra Hizb-üt Tahrir; İslâm düşüncesi ve onu uygulama yöntemine dayalı fikir, görüş ve hükümleri benimsemiştir. Bu benimsenenler; içinde İslâmi olmayan şeyleri barındırmayan ya da İslâm dışı fikirlerden etkilenmeyen tümü İslâmi kaynaklardan çıkarılmış fikir, görüş ve hükümlerdir. Taşıdığı fikirler yalnızca İslâmi esaslara ve nasslara dayanmaktadır. Benimsediği fikirleri, hizbin ictihad ve anlayışı açısından en kuvvetli delillere göre benimsemiştir. İşte bu sebeple hatalı olabilme ihtimalini taşımakla birlikte Hizb şu anda benimsediği görüşlerine en sağlam ve en doğru fikirler olarak itibar etmektedir.

Hizb; siyasi bir partinin, parti olabilmesi için düşünce ve metodunun detaylarını benimsemesi gereğinden hareketle sahip olduğu fikir ve görüşlerini vaz geçilmez fikirler olarak benimser.

Hizb sahip olduğu görüş ve hükümleri benimserken bir Halife nasb ederek Hilâfet Devleti yolu ile İslâmi hayatı yeniden başlatmak esası üzerinde yoğunlaşarak çalışmalarında bu hedefe yönelik fikirleri gerek gördüğü kadarı ile benimsemiştir.

Öyle ki, Hizbin benimsediği fikir, hüküm ve görüşlerde, dünya hayatında insanın bütün problemlerini çözen, nizamları ve akidesiyle hayat için bir ideoloji olarak İslâm tek kaynak olmuştur.

Hizbin benimsediği bu fikir görüş ve hükümler hem Hizbin belirleyici vasıfları olmuş hem Hizbin fertleri arasındaki ilişkilerin ekseni konumundaki rabıtayı oluşturmuş hem de Hizbin varlığı ve birliği bu fikir hüküm ve görüşlerle korunmuştur. Hizip, bu fikir görüş ve hükümlerin doğruluğuna güvenle bunlar etrafında ümmeti birleştirmeye çalışmaktadır. Hizbin çalışmalarının amacı, benimsediği fikir görüş ve hükümlerin ümmetçe benimsenmesi, bunlarla amel edilmesi, hayat devlet ve toplumda uygulamak amacı ile ümmetin fertlerinin hiziple birlikte davayı taşımasını sağlamaktır.

Hizbin gayretli hedefli çalışması; Hizbin benimsediği fikir, görüş ve hükümlerin gerek Arap ülkeleri gerekse İslâm dünyasının tüm coğrafyasında hatta tüm dünya da hizbin görüşleri olarak tanınmasını sağladı.

Hizip benimsediği fikir görüş ve hükümlerin tümünü kendisine ait kitaplar ve yayınlarla insanlara sunmuştur.

• Hizb-üt Tahrir'in toplumu değiştirme konusundaki programı ile Hilâfeti kurup Allah'ın indirdiklerini tekrar yaşanır hale getirmek ve İslâm'ı tüm dünyaya risalet olarak taşımak için davetin yüklenilmesinin keyfiyeti ve yöntemi hakkında benimsediği metoda gelince:

Hizb, hem İslâm devletini kurma seyrinde hem devlet ve toplumla alakalı şeri hükümleri uygulamaya koymada, hem de daveti taşıma keyfiyetinde Rasül (SAV)'e uyup onu örnek edinmeyi kendisine temel ilke olarak benimsemiştir.

Zira Cenabı Allah bütün müslümanlara şer'i hükümlere bağlanmayı farz kıldığı gibi Allah Rasülünün yoluna tabi olup onun Allah'tan getirdiği her şeyi almayı da farz kılmıştır. Nitekim Allahu Teâla'nın buyurduğu: "Allah Rızasını ve Ahiret gününü isteyip Allah'ı çokça zikreden sizler için Allah Rasülünde güzel örneklik vardır." (Azhab 21)

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah ta sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin." (Ali İmran 31)

"Rasül size neyi getirdiyse onu alın, neyi nehy etmişse ondan kaçının." (Haşr 7) gibi bir çok ayeti kerime, Peygamber (SAV)'e uymanın onu örnek almanın, ve emirleri ile amel etmenin farziyetine delildir.

Moderatöre Bildir   Logged
suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #14 : 30 Kasım 2010, 20:32:10 »

Hizb, Rasül (SAV)’in kâfirleri İslâm'a davet ettiğini bilmekle birlikte bu gün biz daveti, İslâm hükümlerine sarılmalarını temin etmek ve Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyi tekrar gerçekleştirmek için bizimle beraber çalışmalarını sağlamak amacı ile müslümanlara taşımaktayız. İlaveten üzülerek belirtmeliyiz ki bugün müslümanların yaşadığı ülkelerin hiç biri Daru'l İslâm olmadığı gibi ümmetin içinde yaşadığı toplumların da İslâmi toplumlar olmadığı hizipçe müşahede edilmektedir.

Bu sebeple Hizbin çalışmaları, İslâm beldelerini Daru'l İslâm'a çevirmek ve orada yaşayan toplumları İslâmi toplumlara çevirme hedefi üzerinde odaklaşmıştır. Tıpkı Rasül (SAV)'in Mekke ve civar beldelerini ve toplumlarını Daru'l İslâm'a ve İslâmi topluma dönüştürmeye çalışması gibi.

Bu hareket noktasından yola çıkan hizip çalışmasının metodunu ve daveti yüklenmesinin keyfiyetini aşağıdaki genel hatlarla çizmiştir.

1- Hizb Allahu Teâla'nın"Sizden hayra davet eden, marufu emreden, münkerden nehy eden bir ümmet (kitle) bulunsun"(Ali İmran 104) emrine uyarak, tüm müslümanlara İslâm hükümleri ile amel etmek ve bu hükümlerin hayat, devlet ve toplumda tekrar yaşanır hale gelmesi için çalışmayı farz kılan şer'i hükümleri uygulayarak daveti yüklenir.

Hizb sırf bir farzı yerine getirmek için değil aynı zamanda Hilâfetin kurulması ve Allah'ın indirdikleri ile tekrar hükmedilmesi için daveti yüklenir.

2- Hizip, tüm fillerinde şer'i hükümleri temel referans olarak kabul ettiği gibi, farklı ideolojiler fikirler ve karşılaştığı olaylar hakkında görüş belirtirken şer'i hükümleri temel başvuru noktası kabul eder. Kısacası tüm davranış ve çalışmalarında helal ve haramı tek ölçü kabul eder. Egemenliğin ise İslâm'a ait olduğuna inanır.

Bu sapmaz ölçü; Hizbin, İslâm'a ters düşen, İslâm'la çatışan her türden ideoloji, akide, kavram, nizam, örf ve adetlerle açık seçik ve cesaretle mücadelesinin temelini oluşturur. Söz konusu ideoloji, din, akide, kavram, nizam, örf ve adet sahiplerinin büyük yankılar uyandıran. öfke ve kinine muhatap olsa da Hizb mücadelesinden yılmaz. Hizip, İslâm'ın aleyhine sonuçlar doğuracak hiç bir şahısla barış ve hoşgörü çerçevesinde masaya oturmaz ve onu hoş karşılayıp muhatap kabul etmez. Farklı din, akide, düşünce ve ideolojilerin savunucularına ve her türden gayri İslâmi dava sahiplerine "bulunduğunuz hal üzere kalın, devam edin" anlamında bir tavır takınmaz. Aksine onlardan, içinde bulundukları sapıklığı terk etmelerini ve İslâm'ı kabul etmelerini talep eder. Çünkü bunlar küfür ve sapıklıktır, Bunların bırakılıp İslâm'ın alınması gerekir. Zira hak olan yalnız İslâm'dır. Bu çerçevede hizip, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İslâm dışı her türlü dinle, Komünizm, Sosyalizm ve Kapitalizm gibi ideolojilerin hepsinin küfür din ve ideolojiler olduğunu mensuplarının ise kâfir olduklarını kabul eder.

Hizipçe Milliyetçilik, vatancılık, Irkçılık, ulusçuluk ve etnik mezhepçiliğe çağıran her türlü hareketin İslâmca haramlığı da açıktır.

Hizip müslümanların; Kapitalizm, Sosyalizm, Kominizm, laiklik ve masonluğa çağıran, bu fikirlerin propagandalarını yapan yahut milliyetçiliğe, vatancılığa, ulusçuluğa, etnik mezhepçiliğe veya İslâm dışı herhangi bir din temeline dayalı partiler, kurmalarını ve bunların mensubu olmalarını da haram olarak görür.

Hizip, hiç bir zaman ve zeminde İslâm davetinin taşınmasında yardımcı olur düşüncesinden hareketle yöneticilere yaltaklık yapmadığı gibi onlara ve onların kanun ve anayasalarına karşı herhangi bir bağlılık dostluk ve sempatizanlık da beslememiştir. Zira bir farzı gerçekleştirmek için haram yollara başvurmak şeriatça asla caiz değildir. Hizip her zaman ve mekânda kâfir yöneticileri en ağır üsluplarla eleştirerek hesaba çeker. Onların uyguladığı nizamların ve kanunların küfür nizam ve kanunları olduğunu, bu kanunların yürürlükten kaldırılarak yerine İslâm hükümlerini uygulamanın vacib olduğunu kabul eder. Küfür hükümleri ile hükmettiklerinden dolayı onları zalim ve fasık sayar. Aynı şekilde onlardan İslâmın otoritesini ya da İslâm hükümlerinden herhangi birini inkâr edeni de kâfir sayar.

Hizip hiç bir şartla yönetimde kâfirlere ortak olmayı kabul etmez. Zira bu küfrün hükümlerinde kâfirlere ortak olmak anlamına gelir ki bu hal müslümanlara haram kılınmıştır. Aynı kapsamda küfür rejimlerinin ekonomisini, eğitim sistemini, toplumsal ve ahlaki durumunu düzeltmek için küfür hükümlerini uygulayanlarla yardımlaşmayı da kabul etmez. Çünkü zalimlere yapılan bu yardım, durumlarını kuvvetlendirmek için yapılan bir yardımdır. Bu ise sonuçta bozuk sistemlerinin ve kâfirlerin ömürlerini uzatma sonucunu doğurur. Halbuki Hizb-üt Tahririn fiili amacı İslâm hükümlerini tekrar tatbik ve yürürlük konumuna getirip kâfirlerin müslümanlara uyguladığı kanun ve nizamları kökünden söküp atmaktır.

3- Hizb-üt Tahrir, gerek ibadet gerek muamelat gerekse ahlak, yönetim ve diğer hususlarda olsun İslâm'ın tüm hükümlerinin tamamen uygulanması için çalışır. Bu husustaki kararlığını ise Allahu Teâlanın aşağıdaki emirlerinden alır.

 

"Onların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet." (Maide 49)

"Peygamber size neyi getirdiyse onu alın, sizden neyi yasakladıysa ondan vazgeçin." (Haşr 7)

Moderatöre Bildir   Logged
marjinal
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 73

TAİF'İ YÜREĞİNDE TAŞIYANLARA SELAM OLSUN


« Yanıtla #15 : 08 Aralık 2010, 21:40:11 »

 Allah RAZI OLSUN   
RABBİM İSLAMA HİZMET EDEN VE DÜNYA HAYATININ BİRİNCİ ŞARTI OLARAK YANLIZ Allah. C.C. RIZASI DOĞRULTUSUNDA CEHD EDEN KURUM KURULUŞ CAMİALARA  AZİM SABIR  VE HİZMET AŞKI NASİB ETSİN
Moderatöre Bildir   Logged

suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #16 : 10 Aralık 2010, 14:48:20 »

Allah razı olsun amin
Moderatöre Bildir   Logged
suatt
Yeni Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 51



« Yanıtla #17 : 10 Aralık 2010, 18:53:30 »

Hizb, Rasül (SAV)’in kâfirleri İslâm'a davet ettiğini bilmekle birlikte bu gün biz daveti, İslâm hükümlerine sarılmalarını temin etmek ve Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyi tekrar gerçekleştirmek için bizimle beraber çalışmalarını sağlamak amacı ile müslümanlara taşımaktayız. İlaveten üzülerek belirtmeliyiz ki bugün müslümanların yaşadığı ülkelerin hiç biri Daru'l İslâm olmadığı gibi ümmetin içinde yaşadığı toplumların da İslâmi toplumlar olmadığı hizipçe müşahede edilmektedir.

Bu sebeple Hizbin çalışmaları, İslâm beldelerini Daru'l İslâm'a çevirmek ve orada yaşayan toplumları İslâmi toplumlara çevirme hedefi üzerinde odaklaşmıştır. Tıpkı Rasül (SAV)'in Mekke ve civar beldelerini ve toplumlarını Daru'l İslâm'a ve İslâmi topluma dönüştürmeye çalışması gibi.

Bu hareket noktasından yola çıkan hizip çalışmasının metodunu ve daveti yüklenmesinin keyfiyetini aşağıdaki genel hatlarla çizmiştir.

1- Hizb Allahu Teâla'nın"Sizden hayra davet eden, marufu emreden, münkerden nehy eden bir ümmet (kitle) bulunsun"(Ali İmran 104) emrine uyarak, tüm müslümanlara İslâm hükümleri ile amel etmek ve bu hükümlerin hayat, devlet ve toplumda tekrar yaşanır hale gelmesi için çalışmayı farz kılan şer'i hükümleri uygulayarak daveti yüklenir.

Hizb sırf bir farzı yerine getirmek için değil aynı zamanda Hilâfetin kurulması ve Allah'ın indirdikleri ile tekrar hükmedilmesi için daveti yüklenir.

2- Hizip, tüm fillerinde şer'i hükümleri temel referans olarak kabul ettiği gibi, farklı ideolojiler fikirler ve karşılaştığı olaylar hakkında görüş belirtirken şer'i hükümleri temel başvuru noktası kabul eder. Kısacası tüm davranış ve çalışmalarında helal ve haramı tek ölçü kabul eder. Egemenliğin ise İslâm'a ait olduğuna inanır.

Bu sapmaz ölçü; Hizbin, İslâm'a ters düşen, İslâm'la çatışan her türden ideoloji, akide, kavram, nizam, örf ve adetlerle açık seçik ve cesaretle mücadelesinin temelini oluşturur. Söz konusu ideoloji, din, akide, kavram, nizam, örf ve adet sahiplerinin büyük yankılar uyandıran. öfke ve kinine muhatap olsa da Hizb mücadelesinden yılmaz. Hizip, İslâm'ın aleyhine sonuçlar doğuracak hiç bir şahısla barış ve hoşgörü çerçevesinde masaya oturmaz ve onu hoş karşılayıp muhatap kabul etmez. Farklı din, akide, düşünce ve ideolojilerin savunucularına ve her türden gayri İslâmi dava sahiplerine "bulunduğunuz hal üzere kalın, devam edin" anlamında bir tavır takınmaz. Aksine onlardan, içinde bulundukları sapıklığı terk etmelerini ve İslâm'ı kabul etmelerini talep eder. Çünkü bunlar küfür ve sapıklıktır, Bunların bırakılıp İslâm'ın alınması gerekir. Zira hak olan yalnız İslâm'dır. Bu çerçevede hizip, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İslâm dışı her türlü dinle, Komünizm, Sosyalizm ve Kapitalizm gibi ideolojilerin hepsinin küfür din ve ideolojiler olduğunu mensuplarının ise kâfir olduklarını kabul eder.

Hizipçe Milliyetçilik, vatancılık, Irkçılık, ulusçuluk ve etnik mezhepçiliğe çağıran her türlü hareketin İslâmca haramlığı da açıktır.

Hizip müslümanların; Kapitalizm, Sosyalizm, Kominizm, laiklik ve masonluğa çağıran, bu fikirlerin propagandalarını yapan yahut milliyetçiliğe, vatancılığa, ulusçuluğa, etnik mezhepçiliğe veya İslâm dışı herhangi bir din temeline dayalı partiler, kurmalarını ve bunların mensubu olmalarını da haram olarak görür.

Hizip, hiç bir zaman ve zeminde İslâm davetinin taşınmasında yardımcı olur düşüncesinden hareketle yöneticilere yaltaklık yapmadığı gibi onlara ve onların kanun ve anayasalarına karşı herhangi bir bağlılık dostluk ve sempatizanlık da beslememiştir. Zira bir farzı gerçekleştirmek için haram yollara başvurmak şeriatça asla caiz değildir. Hizip her zaman ve mekânda kâfir yöneticileri en ağır üsluplarla eleştirerek hesaba çeker. Onların uyguladığı nizamların ve kanunların küfür nizam ve kanunları olduğunu, bu kanunların yürürlükten kaldırılarak yerine İslâm hükümlerini uygulamanın vacib olduğunu kabul eder. Küfür hükümleri ile hükmettiklerinden dolayı onları zalim ve fasık sayar. Aynı şekilde onlardan İslâmın otoritesini ya da İslâm hükümlerinden herhangi birini inkâr edeni de kâfir sayar.

Hizip hiç bir şartla yönetimde kâfirlere ortak olmayı kabul etmez. Zira bu küfrün hükümlerinde kâfirlere ortak olmak anlamına gelir ki bu hal müslümanlara haram kılınmıştır. Aynı kapsamda küfür rejimlerinin ekonomisini, eğitim sistemini, toplumsal ve ahlaki durumunu düzeltmek için küfür hükümlerini uygulayanlarla yardımlaşmayı da kabul etmez. Çünkü zalimlere yapılan bu yardım, durumlarını kuvvetlendirmek için yapılan bir yardımdır. Bu ise sonuçta bozuk sistemlerinin ve kâfirlerin ömürlerini uzatma sonucunu doğurur. Halbuki Hizb-üt Tahririn fiili amacı İslâm hükümlerini tekrar tatbik ve yürürlük konumuna getirip kâfirlerin müslümanlara uyguladığı kanun ve nizamları kökünden söküp atmaktır.

3- Hizb-üt Tahrir, gerek ibadet gerek muamelat gerekse ahlak, yönetim ve diğer hususlarda olsun İslâm'ın tüm hükümlerinin tamamen uygulanması için çalışır. Bu husustaki kararlığını ise Allahu Teâlanın aşağıdaki emirlerinden alır.

 

"Onların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet." (Maide 49)

"Peygamber size neyi getirdiyse onu alın, sizden neyi yasakladıysa ondan vazgeçin." (Haşr 7)

Bu iki ayette geçen kelimesi Allah'ın indirdiği tüm hükümleri kastettiği gibi Allah Rasülünün getirdiği her şeyi de kapsar. Zira kelimesi geneli kapsayan bir sığadır. Dolayısıyla Allah'ın indirdiklerinin tamamını uygulamak ve Rasüle gelenlerin tamamını almak farzdır. Bir hükmün diğer bir hükümden, bir farzın diğer bir farzdan farkı olmadığı gibi bir haramın da bir başka haramdan farkı yoktur. Hepsinin uygulama alanına geçmesi farzdır. Bu hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek caiz olmadığı gibi aşama aşama (tedricen) uygulamak da caiz değildir. Aksine hepsinin aynı zaman diliminde tümüyle uygulanması farzdır.

Şartlar, yaşanan olaylar ve ortam İslâm'a uymuyorsa bunlara uydurabilmek için İslâm'ı tevil etmek (yorumlamak) caiz değildir. Böylesi bir hal ve tavır İslâm'ı tahrif etmekle eştir.

Asıl vacib olan İslâm'a ve şer'i hükümlere uyması için şartlar, olaylar ve ortamı değiştirmektir

4- Rasül (SAV) risaletle gönderildiği ilk günden İslâm Devletini kuruncaya, Daru'l küfrü Daru'l İslâm'a, cahili toplumu İslâmi topluma çevirinceye kadar izlediği yol ve sünnetine dayanarak hizip çalışma sırasında izleyeceği yolu üç aşamaya ayırmıştır.

 

Birinci aşama: Hizbi bir kitleyi oluşturabilmek için hizbin fikirlerine ve metoduna inanan şahısların yetiştirilmesi amacına yönelik kültür verme aşaması.

 

İkinci aşama; İslâm'ın hayat devlet ve toplum gerçeğine hâkimiyetini sağlamak yolunda gerekli çalışmayı gerçekleştirmek amacıyla İslâm'ı ölüm-kalım meselesi derecesinde benimseyene kadar İslâm davasını taşıması için ümmetle kaynaşma aşaması.

 

Üçüncü aşama; Yönetimi teslim alıp İslâm'ı bütün hükümleri ile uygulanır hale getirme ve onu bir risalet olarak tüm dünyaya taşıma aşamasıdır. Bu üç aşamayı ayrı ayrı ele alalım;

 

BİRİNCİ AŞAMA: Kuruluş aşaması olarak kabul edilen bu dönemde ilk çekirdek kadro doğar. Çekirdek kadro düşünce ve metodu bulduktan sonra ilk halka oluşur. Oluşan ilk halka ümmetin fertleri ile ilişki kurmaya başlayarak fert fert düşünce ve metodunu topluma taşır.

Hizip, fikir ve metodu kabul eden kişileri yoğun ve yerleşik kültürün verildiği halkalara alarak, benimsediği hükümlerin ve İslâmi fikirlerin potasında eriyinceye ve İslâmi şahsiyete sahip oluncaya kadar istihdam eder. Ta ki bu şahısta, karşılaştığı olaylara ve fikirlere İslâm'ın penceresinden bakabileceği İslâmi zihniyet oluşsun. Olaylar hakkında hüküm verirken İslâm'ın ölçüleri olan helal ve haram açısından baksın. Halkadaki şahıstan bir diğer beklenti ise, İslâm'ı her türlü hareketinin ekseni haline getirerek Allah ve Rasülünün razı olduğundan razı olan, gazaplandığından gazaplanan İslâmi nefsiyete sahip olmasıdır.

İslâm'la kaynaşan partili insanlara daveti taşımak için hareket geçer. Zira halkalarda verilen eğitim fiili ve pratiğe yönlendirici bir eğitimdir. Yani verilen eğitim teorik bilgiler değil, hayatta kendisi ile amel edilmesi ve insanlara taşınması için pratiğe yönelik bir eğitimdir.

• Kişi bu seviyeye ulaştığında kendisini hizbe kabul ettirip hizbin kitlesinden bir parça olur.

Bu merhalede hizip Aynen Rasulullah (SAV)'in üç yıl süren birinci merhalede çalıştığı gibi çalışır. Rasulullah (SAV), Allah'ın kendisi aracılığı ile gönderdiklerini insanlara fert fert anlatarak İslâm'a davet ediyordu. Davetine icabet ederek kendisine ve getirdiği risalete inanan kişileri gizlice kitlesine alıyordu. İslâm risaletinden kendisine indirilenleri öğretmeye, inen ve inmekte olan Kur'an ayetlerini onlara okutmaya hırs gösterip, şahısları İslâm kültürü içerisinde eritmeye çalışıyordu. İslâm'a inananlarla gizlice buluşuyor, gizli mekânlarda onlara İslâmi öğretiyordu. İslâm Mekke'de açıktan açığa anlatılmaya başlayıncaya kadar ibadetlerini gizlice gerçekleştiriyorlardı. Günü geldiğinde Mekke'de İslâm açığa çıktı, insanlar arasında gündem oluşturmaya başladı ve insanlar gruplar halinde İslâm'a girmeye başladılar.

Kuruluş aşamasında Hizip çalışmalarını sadece kültürel açıdan ele alıyor ve bununla yetiniyordu. Tüm gayreti, bünyesini kuvvetlendirmek, fertlerini çoğaltmak ve bu kişilere parti fikirlerini yoğun ve kavramsal alanda vererek adam yetiştirme noktasında odaklamıştı. Bu çalışması ile İslâm'ın potasında erimiş, hizbin fikirlerini benimseyip kaynaşmış ve bunları insanlara taşıyabilen gençlerden oluşan hizbi bir kitle oluşturmayı başarmıştır.

Hizip; hizbi kitlesini korumaya muvaffak olup ta toplumsal etkileri ile fikirleri ve davet ettiği hedefler toplumca hissedildikten sonra ikinci aşamaya geçti.

 

İKİNCİ AŞAMA: Ümmetle kaynaşma aşamasıdır. Bu aşamada hizbin amacı şudur: Bu dönemde hizip, ümmetin İslâm davasını yüklenip bu davayı ölüm-kalım meselesi konumunda algılanmasını sağlamaya çalışır. Bunu ise Hizbin benimsediği İslâmi fikir ve hükümleri ümmet içinde gündem yaparak sağlar. Sonuçta ümmet, oluşan kamuoyunun etkisi ile hizbin fikirlerini kendisine mal ederek toplumda uygulanır hale getirmek için çalışmaya başlar. Toplum bu noktada İslâmi hayatın yeniden başlatılması ve İslâm'ın bir risalet olarak tüm dünyaya taşınması için bir Halife nasb ederek Hilâfet Devletini kurmak amacıyla Hiziple birlikte hareket etmeye başlar. İşte ikinci aşamada hizbin gerçekleştirmek istediği amaçta budur.

Bu aşamada hizip topluluklarla temasa geçip onlara topluca hitap etme konumuna ulaşmıştır ve bu aşamada hizip aşağıdaki filleri yapar:

 

1- Hizbin bünyesini geliştirmek, fertlerini çoğaltmak, daveti taşıyacak, siyasi mücadele ve fikri mücadelelerle dolu şiddetli sıkıntıları göğüsleyecek güçte İslâmi şahsiyetler oluşturmak için halkalarda yerleşik kültür vermek.

2- Hizb, benimseyip kabul ettiği hüküm ve fikirlerle ümmeti topluca kültürlendirmek için mescitlerde dersler verir, herkese açık yerlerde konferans ve toplantılar düzenler, kitap gazete ve bildiriler çıkarır.

Tüm bu sayılanlar; ümmette bir kamuoyu oluşturmak, hizbin ümmetle kaynaşmasını sağlamak ve ümmeti İslâm'ın potasında eritmek, Hilâfetin kurulması ve Allah'ın hükümlerinin tekrar hakim kalınması amacıyla Hizbin ümmete liderlik etmesine imkân sağlayacak halk tabanının oluşması için yapılacak iş çeşitleridir.

3- Ümmeti küfrün akide, nizam ve fikirlerinden, amacından saptırılmış kavramların etki ve sonuçlarından korumak için bu fikirlerin sahte yönlerini, yanlışlıklarını, İslâm'la çelişkilerini açığa vurarak fikri mücadele ve çatışmada bulunur.

4- Siyasi mücadele üç başlık altında incelenebilir;

a) İslâm toprakları üzerinde egemenlikleri veya nüfuzları bulunan sömürgeci kâfir devletlere karşı mücadele etmek. Aynı düzlemde fikri, siyasi, iktisadi, askeri her türden sömürgeciliğe karşı mücadele verip onların egemenliklerinden ve her türlü nüfuzundan kurtarmak için sömürgecilerin her türlü komplo ve tuzaklarını keşfederek ortaya çıkarmak.

b) Arap olsun olmasın tüm İslâm beldelerindeki idarecilere karşı mücadele etmek. Bu mücadele; bu hain idarecilerin, ümmetin haklarını nasıl gasp ettiklerini, onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmekten ne kadar uzak olduklarını, işlerini nasıl ihmal ettiklerini, İslâmi hükümlere nasıl aykırı davrandıklarını gündem yapıp onların her türlü pisliklerini açığa çıkararak ümmette bir uyanıklık oluşturmak şeklinde olur.

Hain idarecileri sadece ümmete şikâyetle de yetinmez. Küfür hükümleri ve nizamlarını uygulama konumundaki yönetimlerin yerlerine İslâmi hükümlerin hakim kılınması için fiili çalışmalar yapar.

5- Ümmetin çıkarlarını gözetmekle beraber ümmetin problemlerinin çözümünde şer'i hükümlere bağlılığı gözetmek.

• Hizip burada ortaya koyduğu maddelerin hepsini Allahu Teâlanın Rasül (SAV)'e aşağıdaki ayeti indirmesinden sonraki uygulamaları göz önüne alarak ortaya koymuştur.

"Emrolunduğun şeyi onların kafalarını çatlatırcasına ilan et ve müşriklerden yüz çevir"(Hicr 95)

Rasül (SAV), bu ayet kendisine geldikten sonra davasını açıktan yaymaya başlamıştır. Kureyş'i safa tepesine çağırmış buraya gelenlere kendisinin Nebi olduğunu haber vermiş ve kendisine iman edilmesini talep etmiştir Bu ayet sonrasında Rasül (SAV) aldığı emire bağlı olarak nassları fertlere anlattığı gibi topluluklara da açıktan anlatmaya başlamıştır. Kureyş'e, ilahlarına, müşriklerin akide ve düşüncelerine saldırarak hepsinin yanlış ve bozuk fikirler olduğunu açıklayarak onlarla mücadele etmiştir. Bu ayeti takiben arka arkaya gelen ayetler hep bu mücadele çerçevesinde geliyordu. Ayetlerde Kâfirlerin yediği faiz, kız çocuklarını diri diri gömmeleri, ticarette yaptıkları hileler, zina pislikleri tek tek ele alınıyor ve Kureyş yapa geldiklerinden dolayı kötüleniyordu. İnen ayetlerin bir kısmı da Kureyş'in ileri gelen liderlerine saldırıyor, Kureyş'in ve atalarının akılsızlıkları, Rasül (SAV) karşı kurdukları tuzakları, onun ve ashabının davetine engel olmak için çeşitli gizli planları açığa vuruluyordu.

• Hizip gerek fikirlerini yüklenişi sırasında olsun, gerek gayri İslâmi fikir ve siyasi gruplara karşı mücadelesinde olsun kâfir devletlere karşı mücadelesinde ya da yöneticilerle mücadelesinde olsun gayet açık net ve meydan okuyucu bir tavır sergiler. Hiç bir zaman yaranma, yağcılık gibi fikri ve fiili basitliklere düşmez. Hizip sonuçlarına ve içinde bulunduğu duruma bakmaksızın mücadelesini sürdürmüş hiçbir zaman uzlaşma yolunu benimsememiştir. Hizip, zalim yöneticilerin kendisine yaptığı zorlu eziyetlere, diğer siyasi oluşumların ve diğer dava sahiplerinin kınama ve saldırılarına hatta bazen toplumun kedisine karşı öfkelenip cephe almasına asla aldırış etmeksizin İslâm'a ve onun hükümlerine muhalif herkese çatıp meydan okumuştur.

Hizip, mücadelesine başlarken Rasulullah (SAV)'i örnek alarak yola çıkmıştır. Nitekim Rasül (SAV), insanları çağırdığı hakka inanarak ve tüm dünyayı karşısına alarak İslâm risaleti ile geldi. Dünyadaki küfür fikirlerine ve küfre meydan okumuş, insanlar arasında renk ve ırk ayrımı yapmaksızın ve hiçbir şeyi hesaba katmaksızın hepsindeki yanlış adetlere, örflere, dinlere, inançlara yöneticilere ve avama açıkça meydan okumuştur. Peygamber (SAV) İslâm risaleti dışında hiçbir şeye iltifat etmiyordu Hatta önce ilahlarını hedef alıp kınayarak (eleştirerek) işe Kureyş'ten başlamıştı. Kureyş'in inançlarına çatarak meydan okumuş ve inançlarının basitliğini gözler önüne sermiştir. Bunu yaparken ve Kureyş'e meydan okurken ne yanında bir grup insan, ne bir yardımcı ne de silahı vardı. Kendisi ile gönderilen İslâm risaletine olan derin inancından ve bağlılığından başka hiç bir güvencesi olmayan bir fertti.

• Hizip, takip ettiği yol ve tabi olduğu metodda açıklık, netlik ve meydan okuyuculuğu ile beraber çalışmalarını siyasi mücadele ile sınırlandırmıştır. Hizip; Rasül (SAV)'in Mekke'de insanları sadece İslâm'a davet etmekle yetinmesini ve Medine'ye hicret edinceye kadar silahlı herhangi bir eylemde bulunmamasını esas alarak; ister yöneticilere karşı olsun, ister davetin önünde dikilenlere isterse kendisine eziyet edenlere olsun maddi güce dayanarak yani silahlı mücadeleye baş vurarak, siyasi mücadele ilkesinin dışına çıkmamıştır. İkinci Akabe biatında bulunanlar Mina halkı ile kılıçla savaşmak isteyip Peygamber (SAV)'den izin istediklerinde Nebi (SAV) onlara şöyle cevap verdi: "Henüz bununla emrolunmadık." Allahu Teâla tıpkı kendisinden önceki Peygamberlerin eziyetlere sabrettiği gibi kendisinin de sabretmesini istemişti. Nitekim bu husus şu ayette açıklanmaktadır:

 

"Senden önce de bir çok Rasülleri yalanladılar. Ve onlar yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine karşı sabrettiler." (En'am 34)

• Toplum ve ümmet Hizbe karşı tepki vermeyip donukluk gösterdiğinde Hizip doğru yolu bulabilmek için yine Rasül (SAV)'in sünnetini incelemeye karar verdi. İncelemesi sonucunda şu sonuçlara ulaştı.

1- Ebu Talib vefat ettiğinde Mekke toplumu Rasül (SAV)'e karşı tüm kapılarını kapatmış ve donuklaşmıştı. Ebu Talib'in ölümüyle Rasül (SAV)'e karşı Kureyş'in uyguladığı işkence ve eziyet. Ebu Talib hayattayken cesaret edemeyecekleri dereceye ulaştı. Ebu Talibin ölümü ile Rasül (SAV)'in koruması da zayıfladı. Bunun üzerine Allah (cc) ona vahy ederek Arap kabileleriyle görüşmesini, onlardan alacağı destek ve yardımla risaletini emin ve korunmuş olarak duyurabileceğini bildirdi. İbni Kesir'in siretinde Ali b. Ebi Tailp'ten yapılan bir rivayette şöyle denilmektedir: "Allah (cc) Arap kabilelerine kendi durumunu anlatması için Rasülüne vahy edince ben ve Ebu Bekir Allah'ın Rasülü ile birlikte Mina'ya çıktık ve oradaki Arap topluluklarından birine gittik."

Yine ibni kesir; İbni Abbas'ın Abbas'tan yaptığı bir rivayette şöyle demektedir; "Rasül (SAV) bana dedi ki: "Sende ve kardeşinde bizim için bir kuvvet göremiyorum. Yarın Arap kabilelerinin yanına gidip onlarla konuşmamızda sizin için bir engel var mı? isterseniz sizinle birlikte Arap kabilelerinin toplu halde bulundukları yerlere gidelim dedi. Biz de beraberce çıktık. Dedim ki; İşte şu gördüğün topluluk Kinde kabilesi ve mensuplarıdır. Bu kabile Yemenden hacca gelen kabilelerin en iyilerindendir. İşte şurası ise Bekr b. Vailin yeridir. Şurası ise Beni Amir b. Sa'saa kabilesinin yeridir. Hangisini istersen onunla görüş. Dedi ki Rasül (SAV) kinde kabilesinden başlayarak onlarla görüştü"

2- Rasül (SAV)'in bu kabilelerden işteği şu idi: Peygamber (SAV) kendisini onlara tanıttıktan ve kendisine inanıp tasdik etmelerini istedikten sonra onlara; Allah'ın kendisine indirdiklerini tebliğ etmede kendisini korumalarını istiyordu. Peygamber (SAV)’in kabilelere kendini tanıtması ile ilgili elde mevcut tüm deliler onun kabilelerden kendisini ve davetini himaye istediği yolundadır.

3- Kinde ve Amir b. Sa'saa kabilelerinin Rasulullah'tan; kendisinden sonra iktidara sahip olma talebinde bulunmaları göstermektedir ki, Rasulullah onlardan kendisini koruyup davasına yardım etmelerini talep ettiğinde onlar, Peygamber (SAV)'in ileride iktidar sahibi olacağını anlamışlardı. Bu nedenledir ki yardımları karşılığı iktidardan hak talep etmişledir.

 

4- Gerek Medineli'lerin kendisine yardımı, gerek onlarla ikinci Akabe biatını gerçekleştirmiş olması gerek Medine'ye ulaşır ulaşmaz iktidarı ele alıp devlet kurmuş olması, Rasulullah (SAV)'in koruma ve yardım isterken amacının İslâm hükümlerini uygulayabileceği bir varlık oluşturmaya çalıştığının gayet açık delilleridir.

5- Hizip siyerdeki bu incelemelerinden, yardım talebinin, kültür verme aşaması olan birinci aşamadan ve kaynaşma aşaması olan ikinci aşamadan farklı bir iş çeşidi olduğunu görmüştür. Her ne kadar yardım isteme fiili toplumla kaynaşma aşamasını oluşturan ikinci aşamada karşımıza çıksa da, yardım talebi, toplumun davet karşısında tepkisiz kalıp donuklaştığında ve müslümanlara karşı sertleşip işkencelere baş vurduğunda uyulması vacib olan metodun bir parçası olduğudur.

Bu değerlendirmeye binaen Hizip yapmakta olduğu fiiller arasına yardım talebi işini de katmıştır. Yardım talebine gücü yetenlerden bu yardımı istemeye başlamıştır. Hizip yardım talebini iki amaca ulaşmak için yapmaktadır .

 

1- Güvenlik içinde daveti yüklenebilmek ve amacına kolaylıkla ulaşabilmek.

2- Hilâfet Devletini kurup, Allah'ın indirdiklerinin hayat devlet ve topluma tekrar egemen olabilmesini sağlamak.

• Hizip yardım ve koruma talep etme işini yürütürken, yardım talebi öncesinde yapmakta olduğu çalışmaları, yani halkalar yoluyla kendi elemanlarına yoğun ve yerleşik kültür verme, toplumu kültürlendirme, hem İslâm davetini yüklenmesi hem de ümmette kamuoyu oluşması için ümmet üzerinde yoğunlaşma çalışmalarına da devam eder.

Sömürgeci kâfir devletlerle mücadele etme, onların plan ve komplolarını açığa çıkarıp teşhir etme, idarecilerin ihanetlerini, ümmetin çıkarlarını nasıl ihanetle yok ettiklerini ümmete gösterme, ümmetin çıkarlarını gözetip işlerini yürütme çalışmalarına da davam eder. Tüm bunları yaparken Allah'ın kendisine ve İslâm ümmetine felah, başarı, yardım ve zafer nasip edeceğine inanmaktadır. Müminler ancak Allah'ın yardımı geldiğinde ferahlayacaklardır.

Şurası muhakkak ki, Allah'ın bizlere ve ümmete lütfu ile bugün İslâmi bir kamuoyu oluştu, İslâm, kurtuluş için ümmetin tek ümidi oldu. Önceleri adından bile bahsedilmezken bugün Hilâfet kelimesi insanların dillerinde gezer oldu. Hilâfetin kurulup Allah'ın indirdikleri ile yeniden hükmedilmeye başlanması ümmetinin tümünün ideali ve tek arzusu oldu.

Yüce Allah'tan adımlarımızı sağlamlaştırmasını, katında bize bir güç nasip etmesini, melekleri ile bizleri destekleyip müminleri kurtarmasını, katıdan yapacağı yardım ve zaferle bize ikramda bulunmasını dileriz.

Yine Allah'tan Hilâfeti kurmamızı ve aramızda Allah'ın Kitabı ve Rasülünün sünnetini uygulayarak küfür kanunlarını tüm İslâm beldelerinden atacak, tüm müslümanları Hilâfet sancağı altında toplayacak tüm İslâm beldelerini tek Hilâfet Devletinde birleştirecek, kendisine dinleyip itaat etmek üzere biat edeceğimiz müslümanların Halifesini nasb etmemiz imkânını bize bağışlamasını dileriz. şüphesiz Allah, istediği her şeyi yapmaya kadirdir.

Dualarımızın sonu Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamddır.

Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: 1 [2] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Kur'an'a göre davet metodu nasıl olmalıdır? Kur'an-ı Kerim Genel Şehid Rehber 1 212 Son Mesaj 28 Mayıs 2008, 20:42:08
Gönderen: Nar-ı Zehra
İslami Hareket Metodu İslami Hayat Tarzı « 1 2 » Şehid Rehber 11 842 Son Mesaj 20 Ağustos 2008, 02:24:03
Gönderen: zillet_bizden_uzaktir
HİZBÜ’L-ENVÂRİ’L-HAKAİKU’N-NÛRİYE’DEN Dua penceresi seriyye 1 252 Son Mesaj 02 Eylül 2009, 23:40:12
Gönderen: seriyye
KENDİ KENDİNE TELKİN METODU Risale-i Nur'dan Damlalar MERXAS 1 244 Son Mesaj 21 Şubat 2010, 20:30:17
Gönderen: cürmümile
HİZB-İ KONTRA GERÇEĞİ Düşünce yazıları/Makaleler kuranehli 8 694 Son Mesaj 24 Kasım 2010, 23:46:04
Gönderen: mizgina_islam_
HİTAPTA KURANIN METODU Kur'an-ı Kerim Genel ebudüccane 0 92 Son Mesaj 24 Aralık 2010, 15:56:56
Gönderen: ebudüccane
İslam'ın Hareket Metodu ve Batıl Metodlar Serbest Bölüm hamza01 0 84 Son Mesaj 01 Ocak 2012, 14:37:16
Gönderen: hamza01